EVRENDE NEDEN HAYAT VAR?

Evrende mevcut doğa yasaları, koşullar uygun olduğunda hayatın ortaya çıkmasına izin verir. Hatta koşulların uygun olduğu bir ortamda, hayatın ortaya çıkması mevcut fizik ve kimya yasalarında büyük bir olasılıktır. Fakat bu neden böyledir? Evren neden koşullar uygun olduğunda hayat diye birşeyin ortaya çıkmasına izin verecek doğa yasalarına sahiptir ? Veya, başka bir ifadeyle, “Evrenimiz neden hayata izin veren bir evrendir?”. “Neden başka türlü değildir?”

Burada dikkat edilmesi gereken şey, meseleye belki de tersinden bakmakta olduğumuzdur. Yani bizim bu soruyu sorabilmemiz için zaten hayata izin veren bir evrende yaşıyor olmamız gerekirdi. Dolayısıyla, bu soruyu sormamız belki de zaten anlamsız. Çünkü zaten evrenin dışında ne olduğunu bilmiyoruz. Belki de sonsuz sayıda evre var. Belki bunların çoğu hayatın ortaya çıkmasına izin veren fiziksel kanunlara sahip değiller. Belki biz buna izin veren az sayıdaki evrenlerden birinde yaşıyoruz. Diğerlerinde bu soruyu soracak birileri ortaya çıkamayacağına göre, bizim , “Neden başka evren değil de biz?” dememiz kendi kendinin cevabi olan anlamsız bir soru belki de.

Fakat tabi ki, bu da bir spekülasyon. Çünkü evrenin ötesinde ne olduğunu bilmiyoruz. Başka evrenler olup olmadığını bilmiyoruz. Eğer varsalar, kaçının hayatın ortaya çıkmasına izin veren evren olduğunu da bilmiyoruz.

Fakat zaten eğer spekülasyon yapıyorsa (yani delilsiz konuşuyorsak), seçenekler sonsuz. Belki de evren sonsuz defalar “big bang” patlamalarıyla ortaya çıkıp, sonra “big crunch” denen kendi üzerine çökmeyle yok oluyor. Ve her ortaya çıktığında başka doğa kanunlarıyla çıkıyor. Eğer bu sonsuz defalar oluyorsa, bazılarında hayata izin veren doğa yasalarının olduğu evrenler ortaya çıkabilir pekala.

Eğer spekülasyon yapıyorsak, yani desteksiz atıyorsak, içinde “zeki tasarımcı” fikri bulunan ya da bulunmayan, ateist olan ya da olmayan pek cok evren açıklaması aklımıza gelebilir. Örneğin, evrenin kökeniyle ilgili çeşitli bilimkurgu eserlerinde işlenmiş bazi spekülasyonlardan örnekler:

* Bu evren başka bir üst evrendeki bir bilgisayarda çalışan bir simülasyon programı ve bizler de bu programın, programlanmış karakterleriyiz. Hatta o da birbaşka üst evrenin ürettiği bir simülasyon ve insanlar olarak biz de gelecekte kendi evren simülasyon programımızı çalıştırmaya başlayacağız ve bu sonsuz bir zincir olarak devam etmekte. 

Kulağa saçma mı geliyor? Mantıksal olarak, görülmeyen, duyulmayan, neye benzediği bilinmeyen, sadist bir tanrının sırf kendi eğlencesi için sayısız insan hayatıyla oynaması türündeki bir spkekülasyon yine de eşdeğer ve ondan da daha ferahlık verici bizce.

* İnsanlar ve genel olarak bu evrendeki hayat, milyarlarca yıl sonra öyle bir uygarlık duzeyine ulaşacak ki, zamanda geri gidip "big bang"i ve dolayısıyla bu evreni yaratacaklar.
  • Evren kendi üzerine kapanan bir halka gibidir. Başı veya sonundan söz edilemez. Evrenin başlangıç (big bang) küre üzerindeki bir nokta (örneğin dünya üzerindeki kuzey kutbu noktası) gibidir ve big bang’in öncesinden bahsetmek kuzey kutbunun daha kuzeyinden bahsetmek gibidir. Yani anlamsızdır.
    • Big bang maddenin sonsuz bir yoğunlukta ve kendi içine çökmesi ile oluşturulabilecek bir şey olduğundan, bir karadelik oluştuğunda, bazı spekülasyonlara göre bu başka bir boyutta, bir “big bang”e sebep olduğundan, yeteri kadar gelişmiş bir uygarlık laboratuarda yapay bir big bang oluşturabilir ve belki de biz bir üst evrendeki bir fizikçinin laboratuarında oluşturduğu bir yapay “big bang”iz.

Daha pek cok benzerleri üretilebilir bunların. Nitekim de üretilmiştir. Fakat kısaca, bu örnekleri verirken amacımız, bunlardan herhangi birinin doğruluğunu iddia etmek değil, sözkonusu olan açıklamalar “spekülasyon” (dayanaksız fikir) olduğu sürece, mantıksal olarak birbirine eşdeğer, içinde yaratıcı fikri taşıyan ya da taşımayan çok sayıda evren açıklamalarının mümkün olduğunu göstermektedir.

Yani seçenek yokluğu yüzünden bir “zeki tasarımcı” fikrine ulaşmak gibi bir zorunluluğumuz yok. Ve bunun sebebi, herşeyden önce, bir spekülasyonu kabul etme konusunda bizi engelleyen “bilimsellik” kaygımızdır. Dayanaksız bir seyi kabul etmek istememe prensibimizdir. Ne de olsa, evrendeki hayat ve düzen zorunlu olarak, mantıksal bir biçimde “zeki tasarımcı” fikrine götürmüyor insanı. Bir şeyin delil olduğunu iddia edebilmek için, onu realiteden mantıksal olarak çıkarabilmek gerekir. Evrende düzen ve hayat olmasını, “zeki tasarımcı” fikrine nedensel olarak bağlayamadığımız için, bu olasılığı kabul etmek için ortada yeterli bir sebep yoktur. Bir kabulü sırf başka seçenek olmadığını zanettiğimiz için kabul etmekle, bu kabulün doğruluğunu kanıtlamış olmak aynı şey değildir. Elde gerçekten başka seçenek olmasa bile (ki var), bir açıklamayı sırf seçeneksizlik yüzünden kabul etmek onu kanıtlamak demek değildir. Bu bilimsel bir tavır hiç değildir.

Hayali bir öykü..

Victo J. Stenger’den hayali bir öykü…….Galileo, Newton ve Wilhelm Leibniz’e günümüzden Richard Bentley’i ekliyerek yaratılan bir bilgi alışverişi öyküsü…

Oyun; Bentley’in Galileo’nun deneysel sonuçlarını ve onların Newton ve Galileo açısından ifade ettiği anlamları internet üzerinden tartışılmayla başlıyor.

Newton,doğa yasaları ile verileri açıklamak için elinden geleni yapıyor ve tipik modern kuramsal fizikçi gibi(yani popüler kitaplar yazmaya kalkışmayanlar gibi…)teolojiye fazla girmiyor.Gerçi; Newton, teoloji ve simya ile ilgilenmiş olsada, bunu hayatının sonlarına doğru yapmıştı.

Bentley, boşlukların Tanrı’sını aramakta, Newton’un teoremlerinin, ilahi iradeyi dayatmak için yaratıcıya açtığı yerlere bakmaktadır.Bentley; zeki olduğu halde bilimsel eğitimden yoksun olan ve daha kötüsü bilimsel metoddan anlamaya,modern enteklektüeli, bilime güvensizliği ve genel yanlış anlamayı temsil ediyor.Bu öyküde; Galileo, dinsel kuşkuculuğu zamanında yapabileceğinden daha açık bir şekilde ifade etmektedir, günümüzde bu şüpheciliği sergilemiş olsaydı, başı derde girmezdi.Sonunda Leibniz tartışmaya katılır.O, Bentley’den farklı olarak, bilim ve matematiği bilmekle birlikte fizik ve evrende Tanrı’nın elinin bulunduğuna inanan yeni bilim adamı-teist modelini temsil ediyor.Darwin de tartışmanın sonunda başını içeriye sokar.

Gelelim öyküye:

Galileo; ilk kaba deneylerinde, kulenin değişik balkonlarından düşen farklı kütlelere sahip güllelerin t zamanlarını ölçer ve h’ye karşı t’nin geldiği bir grafik çizer.Böylece verilerini bir parabol eğrisine oturtur:h=kt üstü 2, güllenin kütlesinden bağımsız olarak, bu eşitlikte k, 4,9 değerinde bir sabitken, h’nin birimi metre ve t’nin birimi ise saniyedir.

Newton bu sonuçları gördüğünde, Bentley ve Galileo’ya mail atar;
“sevgili arkadaşlarım;benim hareket ve yer çekimi yasalarım tam da bunu öngörüyor.İkinci hareket yasam, F=ma’dır.Burada,F,cismin üzerinde etkili olan kuvvet, m kütle, a ise ivme’dir.Bunu yer çekimi yasamla birleştirdiğimizde, ortaya a=g eşitliği çıkar, burada g, kütleden bağımsız, yer çekiminden kaynaklanan ivmedir ve değeri 9,8 m/sn’dir.Sonradan görme Leibniz’in aksi yönde iddialarına rağmen benim bulduğum hesaplama metodunu kullanarak h=kt üstü 2 eşitliğini elde ederim.

Bentley, Newton’un açıklamalarını anlaşılmaz bulur;
“Isaac her zaman olduğu gibi ne dediğini anlamadım.Niçin senin bu hesap metodun tüm gizemli sembolleri ile birlikte gerçeklikle ilintili olsun ki;?…”

Newton yanıt verir:
“Richard, nedendir bilmiyorum ama bana öyle geliyorki;bir hipotezi temellendirmeye çalışmıyorum.Sırf hesap yapıyorum ve hesaplarımı verilerle karşılaştırıyorum.”

Bu arada Galileo güllelerle deneylerine devam eder ve farklı birşey bulur.Bir kağıt parçasını buruştur ve onu bir taş parçası ile aynı anda aynı yükseklikten yere bırakır.Kağıt parçası taştan sonra yere çarpar.Bir sayfa kağıt ve tüyün yere çarpması daha da uzun zaman alır.

Bentley; bu sonucu görünce heyecan içinde yazmaya başlar:”Bakınız Isaac, teoreminiz eksik..Tanrı kağıdı ve tüyü tutma eyleminde bulunuyor.Bu kuşların ve meleklerin nasıl uçtuğunu açıklar!.Tanrı, bunu murad ediyor!…”

Verileri sağlamak dışında şimdiye değin sesi çıkmayan Galileo araya girer:”ben hiç melek görmedim!..Teleskopumla bile….Ancak DaVinci’nin de belirttiği gibi; kuşlar, havanın kaldırma kuvveti sayesinde uçabiliyorlar…”

Newton, çok geçmeden cevap verir:” ilk deneylerde Galileo ağır cisimleri, gülleleri aşağıya bırakıyordu.Dolayısıyla bu durumda küçük olacağını tahmin ettiğim hava direnci ile ilgili basitleştirici bir varsayımda bulundum.Öte yandan genelde hava, aşağıya doğru yerçekimi kuvvetinden çıkan, yukarı doğru bir kuvvet uygular ve bu hafif cisimler için önemlidir.Bu direnç kuvveti,cismin düşüş hızına bağlıdır.Onu, hızın karesiyle orantılı olarak modellendirdim ve verilerimden yola çıkarak, cisimden cisime değişen, bir direnç katsayısı belirledim.Biraz daha hesap yaparak,ilişikteki grafiklerde de göreceğiniz üzere, Galileo’nun verilerine tastamam uyan, akla yatkın sonuçlar elde ettim.”

Bentley çok etkilenmiş görünmüyordu:Bu güzel ve planlı bir yöntem gibi görünüyor!…Ve de çok karışık..Böyle bir hesaplamayı yapabilecek iki kişi var dünyada. Newton ve Leibniz.Yalnızca iki kişininmi otoritesine güveneceğiz?…Kutsal kitapların ve kilise adamlarının otoritesine güvenmeyi tercih ederim.Onlar; en mütevazi köylünün bile anlıyabileceği çok daha basitbir açıklama sunuyorlar. Tanrı’nın düşen yapraklardan tutun da uçan kuşlara kadar her şeyin hareketini yönettiğini, söylüyorlar.”

Galileo biraz kızmıştı:”sanırım bu hesaplamayı bende anlıyabilirim.Her şeyden önce ben bir matematik prof’yum! Ama daha önemlisi, Tanrı teoremi ile Isaac’ın sunduğu nicel ayrıntıları elde edebilirmisiniz? Isaac düşen cisimler ve yörüngelerle ilgili her türlü tahmini yapabiliyor, peygamberler bile bunu yapamazdı.”

Bentley saygılı ama konuyla alakasız şekilde şu yanıtı verir: “Onlar bombalar ve güllelerle ilgilenmeyen, barışın insanlarıydı.”

Galileo;diğer bir garip olaydan söz ettiğinde herşey daha da kötüye gider.Onun düşen cisimleri,kurşun kalemle dosdoğru işaretlenmiş düşüş noktasının tam altındaki bir nokta da yere çarpmamışlar, hafif doğuya sapmışlardı. Galileo, bunun, rüzgarın etkisinden kaynaklanmadığını gösterecek kadar dikkatliydi.

Veriler web’de görününce;”aha” diye çığlık attı,Bentley….”işte bu, Tanrı’nın inkar edilemez kanıtı.Tanrı, cisimleri doğuya doğru sürüklüyor.”

“Niçin bunu yapsın ki,” diye soruyor,Galileo…..

“Bu, bizim anlamamızın beklenmediği gizemlerden sadece biridir.” diye yanıt verir, Bentley….

Newton; kafasını kaşır ama çok geçmeden olup biteni anlar ve şunları yazar;
“Önceki hesaplarım dünyanın ivmelenmediğini varsayıyordu. Aslında onun kendi ekseni etrafında dönüşü bir ivme oluşturur.Bunu denklemlerime yerli-yerince eklediğimde tam da Galileo’nun gözlemlediği şeyi elde ederim.”

Bentley sert bir karşılık verir:” daha plansız bir çözüm ve saçma- sapan etmenler.Şu denklemlere şimdi bir bakın, daha ne kadar karmaşıklaşabilirler?….Tüm bu gizemli sembollerle hangi amaca hizmet ediyorsun? Bana öyle geliyorki; sen yeni bir mezhep kuruyorsun.Kilisenin mezhepler hakkında ne düşündüğünü biliyorsundur, umarım.”

“Hıristiyanlık da, bir zamanlar mezhepti,” diye ters bir cevap verir, Galileo…..

Newton; ortamı yatıştırmaya çalışır;”Bentley,benim matematiğimi anlıyamaman çok kötü. Eğer matematikten anlamış olsaydın,benim hesaplarımın,Galileo’nun giderek daha kesinleşen ölçümlerinin ortaya çıkardığı tüm problemlerin çözümlerini, zaten içerdiğini görürdün.F=ma denklemindeki F, bir cisme etki yapan kuvvetlerin toplamıdır.Geriye dönerek bu terime hava direncini de ekledim.Aynı şekilde;F=ma denkleminde ki a,dünyanın ivmesini de içermelidir.Düzeltilmiş ivmeyi denkleme koyduğumuz da,Galileo’nun ölçümlerini elde ederiz.Bu durumda olan şey, düşme noktasında ki bir cismin doğuya yönelik hız bileşeni, yere çarpma noktasındakinden daha büyüktür, bu nedenle o doğuya doğru kayar. İşte size bir tahmin!. Eğer,Galileo, dosdoğru havaya fırlatılan güllelerle deney yaparsa; o gülleler batıya doğru kayacaktır.”

İtalya’ya döndüğünde Galileo’ya, Cosimo de Medici’den büyük bir bağış sunulur ve bilim adamımız, onunla laserler ve hayli hassas bir atomik saat alır.Galileo deneylerini tekrarladığında, hava direnci ve dünya’nın ivmesini de hesaba katarak düzeltmeler yapıldıktan sonra bile Newton’un denklemlerinde ki g’nin bir sabit olmayıp, cisimlerin düştükleri kule balkonunun yüksekliğine bağlı olduğunu bulur.

Bunun üzerine Bentley; bir kez daha Newton’a sataşır:”Bu, teoreminin en iyi olasılıkla bir yakınsama olduğunu ve hiç bir surette “nihai gerçeklikle” ilişkilendirilemiyeceğini kesinkes kanıtlar. Arkadaşın Galileo, ne zaman daha iyi bir deney yapsa, onun verilerine uydurmak için teoremini düzeltmek zorunda kalıyorsun. Şimdi g’nin bu sabit olmayan değeriyle ne yapacaksın bakalım!..”

“Matematiği anlıyabilseydin, bunun da benim denklemlerimde yer aldığını görecektin.Çekim yasamı tasarladığımda, onun,dünyadan uzak, ay gibi cisimlerin yanı sıra elma ve yaprak gibi düşen cisimlere de uyduğunu fark ettim.Ay bir bakıma elma gibi dünyaya doğru düşmektedir; yörüngesinde ki hızından dolayı dünyaya hiç çarpmadan onun çevresinde dolanır.Ay’ın aldığı yol ve dünya’nın çevresinde dolandığı zamanı, bir ayı tahmin ederek, çekim kuvvetini hesapladım ve buna göre, düşen bir cismin ivmesi, dünyanın merkezine olan uzaklığının karesi oranında azalacaktır. Gerçekte benim çekim yasam şöyledir; F=GmM/(r üstü 2) , burada F, çekim merkezleri r uzaklığı ile birbirinden ayrılmış,m ve M kütleli iki cisim arasındaki kuvvet iken G, verilerin belirlediği bir sabittir.”

Bu durumda Newton’nun sabırlı bir şekilde işaret ettiği gibi, m kütlesine sahip bir cismin, dünyaya doğru “ivmesi” g=GM/(r üstü 2) dir.Bu denklemde M, dünyanın kütlesi, r ise cismin dünyanın merkezine olan uzaklığıdır.Dünyanın yüzeyine yaklaştıkça r’deki değişiklik, normalde ölçülemez olur, çünkü; r ile dünyanın yarı çapı, R arasında ki fark giderek küçülür.Dolayısıyle pratik amaçlardan ötürü onu ihmal edebiliriz. Öte yandan Galileo laserleri ve atomik saatiyle değişikliği saptayabildi.

Bentley cevap verir; “eğer ben enin denklemlerini anlayamıyorsam, insan soyunun büyük çoğunluğu da anlayamaz. Onları, nasıl ikna edeceksin?”

Newton içini çeker;”pekala, yaptığım şeyin anlamını, maalesef daha az doğruluğa sahip kelimelerle açıklamaya çalışayım.Yeterince eğitimli birinin, tüm verilerle uyuşan doğru nicel ölçümlerin hesaplarını yapabilmesini sağlıyacak yöntemler geliştirdim. Ayrıca bu denklemler, daha sonra deneylerle test edilebilecek, cisimlerin hareketleri hakkında tahminler yapma imkanı sağlar.Umarım Galileo ve diğerleri teoremlerimin testlerini yürütürler.Yakın dortum, Edmund Halley, denjklemlerimin, yakın zamanda gözlemlenmiş bir kuyruklu yıldızın 75 yıl içerisinde tekrar geleceğini öngördüğü konusunda beni bilgilendirdi. Maalesef, bu tahminin gerçekleşip- gerçekleşmiyeceğini görmek için burada olamayacağız. Bu tahminlerin bazıları çıkmasa bile, bunun tek anlamı, hesaplarımda yine çok fazla basitleştirme yapmış olmamdır, tıpkı başta dünyanın dönüşünü ve hava direncini ihmal edişim gibi.Öte yandan, kuyruklu yıldız tahmini doğru olsa gerek, çünkü; Ne Halley nede ben onu bozacak bir faktörü düşünemiyoruz.”

Derken Newton; aniden bir şeyin farkına varır.”Bentley,Galileo’nun ölçümlerinin bazılarını, onlar yapılmadan önce sezemediğim için,benle sürekli dalga geçiyorsun. Ancak; bunu teoremlerimin geçerliliğini azaltan değil de artıran bir nokta olarak görmelisin.”

Bentley göz kırpar, “yine mi?”….

“Teorilerin mucidi olan, benim bile, onların işaret ettikleri tüm anlamları kavramamış olmam gerçeğine rağmen, onların gerçeklikle sahiden ilintili olduğundan eminim. Aslında benim, teorilerin mucidi değil de, kaşifi olduğumu söyleyebilirsin.Onlar, orada, doğada, benim gibi zeki birinin kendilerini bulmasını bekliyorlardı.Sevgili Bentley, hadi gel benim teorilerimi, her şeyi Tanrı’nın yaptığı yönünde ki senin teoreminle karşılaştıralım. Kendi teoreminin, benim karmaşık hesap denklemlerimden daha basit ve dolayısıyle daha tercihe şayan, doğru olma olasılığı daha yüksek olduğunu savunuyorsun. Ama gerçekten senin teoremin dahamı basit?….Dünya ve gökyüzünde olan pek çok olguyu çok basit bir kaç varsayımla sınıflandırabildim.Senin sorun ettiğin karmaşıklıklar, bir müzik aletini çalmak gibi doğuştan gelen bir yeteneği gerektiren işlemler için söz konusudur sadece.”

Derken Galileo bir fikirle sohbete katılır.” Belki de bir gün, insanlar, bu hesapları kendileri için yapacak makinelere sahip olurlar.Ozaman onların tek yapmaları gereken, ilk konumları ve hızları verip, tüm cisimlerin sonra ki hareketini tahmin etmek olacaktır.Eğer Lucterus haklı ise, -her şey atomlardan oluşuyorsa- o zaman her şey tahmin edilebilir.”

Bentley güler ve heyecanla yazmaya başlar; ” haklı olsanız ve evrende olan her şey nihai olarak dev bir makine tarafından tahmin edilebilse bile, yaratıcının eli yine işin içinde olacaktır.Siz, bazı gizemli denklemler yazdınız,ama onların nereden geldiğini bana söylemediniz.Bence nereden geldikleri gayet açık.Tanrı’dan geliyorlar…”

Galileo araya girerek,”Niçin bir yerden gelmek zorunda olsunlar ki?” diye sorar.

“Her şey, bir yerlerden gelir…”

“Ve Tanrı; nereden geldi……”

“Şey, Tanrı; istisnadır.Aristo’nun dediği gibi;nedensiz, ilk neden.”

“Niçin, evrende bir istisna olmasın ki?..”

Bentley’in zihninde başka bir düşünce olduğundan, soruya cevap vermedi.”Bu düşünceyi sevmedim.Özgür iradeye ne oldu?”

“Ona ne olduğunu bulmayı, siz teologlara bıraktım,” diye yanıt verdi Galileo….

Newton bir süre konuşmadı ve söze sonra karıştı;”Aslında şimdi beni araştırmamdan saptırdın ve teolojik bir tartışmanın içine çektin.Teoremimin her şeyi açıklamadığını kabul ediyorum.Hatırlarsan, çekim yasamın G’nin değerini vermediğini söylemiştim. Bunu, verilerden elde etmek zorundayım.Yine hatırlarsan, ay, düşen bir cisme benzemektedir. Benim denklemlerim, ayın dünya çevresinde ki yörüngesinin elips olduğunu sana söyler, ama elipsin eksenlerinin yönlerini söylemez.”

“Ah, yine de bu daha iyi,,” bağırır, Bentley.”Tam da kitapların Tanrı’sına döndük. Madde ve ışığıyla birlikte, evreni o yarattı.Bu, maddenin ve ışığın, siz bilim adamlarının şimdilerde keşfetmeye başladığınız kimi doğa yasalarına boyun eğmesini emretti. Ama yaratıcı, yasaların gerçekleşen her şeyi önceden takdir etmediğini bilir. Bu durumda insanlar özgür iradeleriyle hareket ederler.Bundan, Tanrı’nın doğuştan iyiliği karşısında kötülük ortaya çıkar.Öte yandan bu özgürlük, şeylerin kontrolden çıkmasına sebep olabilir.Bundan dolayı, Tanrı, evrenin ve insanlığın ilahi planın nihai anlamda gerçekleşmesine yönelik yol aldığını garantilemek için gerektiği zaman, müdahelede bulunur.”

Hemen sonra Almanya da bulunan Leibniz’den bir e-mail gelir.”Web’de gezinirken bu beyin fırtınasına rastladım. Newton’un web sayfasında ki denklemlerine göz attım ve onların Galileo’nun verileriyle uyuştuğunu onaylıyabilirim.Aslında hesaplamayı bende kendi başıma buludum ve özellikle rakam ve işaret sistemi açısından üstün olduğunu düşündüğüm kendi metodlarımı kullandım.”

“Daha basit işaretler.” diye yanıt verdi, Newton….

Leibniz sözüne devam etti; “herneyse;ortaya çıkarılmış her şeyde Tanrı’nın amacının besbelli olduğu yönünde Bentley’in görüşüne katılıyorum.Kütle çekimi teoreminde Newton’un sabitinin, G’yi ele alalım, teoremin bu sabitin değerini vermediğini, bunun deneyle bulunması gerektiğini kabul ediyor.Bentley’in, sabitin, Tanrı tarafından belirlendiğini, düşündüğünden eminim.”

“Kesinlikle.” diye yanıt verdi, Bentley…….

“Ancak ben daha fazlasını söyliyeceğim.” diye devam Leibniz.”İnsan yaşamını olanaklı kılmak amacıyla bu G değerini çok hassas bir şekilde Tanrı’nın belirlediğini kanıtlayabileceğimi düşünüyorum.Acınacak işaret ve rakam sistemine rağmen sahiden hayranlık duyduğum Newton denklemleri G,’nin,farklı değerinin dünyanın yörüngesinde yol açacağı sonuçları kendi daha iyi metodlarımla hesaplama imkanını bana sağladı.Dünya güneşten daha uzak ve dolayısıyle yaşama elvermiyecek kadar soğuk olabilirdi.Ya da; güneşe daha yakın ve bu kez de aşırı sıcak olabilirdi.”

Newton söze girer; “Evet, evet. Bu tam da Kepler’in gözlemler yolu ile bulduğu r üstü 3/T üstü 2=a sabiti yasasıdır.Bunu bende kendi teoremimle zaten kanıtladım.Dikkat ederseniz, eğer G farklı bir değerde olsaydı farklı bir yörünge peryoduyla, T ile birlikte aynı yörünge yarıçapına sahip olabilirdik.”

“Buna katılıyorum” dedi Leibniz.”Amar ve G’nin seçilecek olası tüm değerleriyle, varlığımız için gereken doğru değerleri doğal ayıklanmanın vermesi ne kadar olasılık dışı görünüyor, değilmi?..Evren insanlık için uygun görünüyor. Varsayalımki, bir yılın 365 gün olmadığı bir evren de yaşıyoruz. Bunun mevsimleri nasıl etkiliyebileceğini düşünmek, tüylerimi ürpertiyor…Bahse girerim, o durumda insan yaşamı olanaksız olurdu. Görebildiğim kadarıyla, ancak G’nin elimizdeki tam değeri ve r ile T’nin spesifik değerleri sayesinde insan yaşamı olanaklı olmuştur. Tanrı’nın bu sayıları dikkatlice seçtiği ve olası tüm dünyalar içinden en iyi dünya olarak bu dünyayı yarattığı ortada.”

“Yada en kötüsünü,” diye yanıt verdi, Galileo…..”Her şey, salt büyük bir tesadüf de olabilir.”

Hemen sonra, yorumda bulunmadan tartışmayı dinleyen (“gizlenmiş”) birinden, Charles Darwin’den bir mesaj gelir;

“EVREN, İNSANLIĞA UYGUN DEĞİLDİR; İNSANLIK, EVRENE UYGUNDUR.”

Tek bir cümle ile, gerçek özetlenmiş oluyor, hayali masalımızda…

ENERJİ NEDİR

Fiziksel anlamda enerji, iş yapabilmesi yeteneği olan soyut bir değer ve kavramdır. Doğrudan ölçülmez. Doğrudan ölçülen diğer değerler aracılığı ile hesaplanır. Bu soyut kavram hareketle, pozisyonla veya vibrasyonla (titreme ile) ilgilidir. Enerji, objeler üzerinde etki yapan güçlere ve diğer enerji türlerine dönüştürülebilir. Bu enerji dönüşümlerinin bir çoğunda enerji tasarruf edilir. Enerji ile ilgili kavramları deneysel olarak demonstre etmek ve kanıtlamak mümkündür. Bilinen beş enerji türü vardır.

1.Kinetik enerji: Herhangi bir cismin hareketine bağlı olan enerjidir. Hareket halinde olan bir otomobil, durmakta olan bir otomobilden çok daha fazla kinetik enerji içerir. Göreli bir enerji türüdür.

2.Potansiyel enerji: Bir güç alanında yer alan bir objenin pozisyonu, şekli ve şemayili ile ilgili bir enerji türüdür. Çekim gücü potansiyel enerji türlerinden biridir. Yer çekimi dünya yüzeyine göre ölçülür. Potansiyel enerji de göreli bir enerjidir. Bir odada ölçüleceği zaman bir cismin zemine göre ne kadar yüksekte olduğu dikkate alınır. Obje yerden ne kadar yüksekde ise, o kadar fazla potansiyel enerjiye sahiptir.Diğer potansiyel enerji türleri arasında elektrik, kimyasal ve nükleer olanlar vardır.

3.Isı enerjisi: Tek tür enerji değildir. Çeşitleri vardır. Maddedeki moleküllerin rastgele hareketinin neden olduğu bir enerji türüdür.

4.Radyasyon: Elektromanyetik radyasyon, örneğin ışık, bir tür enerjidir. Önceleri ışık enerjisinin yalnız bir ısı türü olduğu sanılmışsa da, diğerlerinde dönüşebildiği için, kendi başına bir enerji türü olduğu kabul edilmiştir.

5.Kütle: İlk defa Einstein tarafından kütlenin bir enerjisi olduğu ileri sürülmüş ve bu enerji ünlü E=MC2 formülü ile ölümsüzleştirilmiştir.

Big Bang öncesi enerji, bu enerji türlerinden hiç birisi ile bağdaşmaz. Bu enerji türlerinin tümü maddenin varlığını gerektirmektedir. Madde olmadan bu enerji türleri olamaz. Big Bang öncesinde madde olmadığından nasıl bir enerjinin söz konusu olduğu ilginç bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır.

Yukardakilerden biri olmayan çok farklı ve gizemli bir enerji türü daha vardır. O enerjinin Big Bang sırasında ortaya çıkmış olması mümkündür. Bu maddeye dönüşen enerjidir. Madde bir diğer maddeye dönüşürken bu enerji açığa çıkar. Madde önce bu enerjiye dönüşür, sonra diğer maddeye dönüşür. Bunun için saf, pür enerji terimini kullabiliriz.

Örneğin:

Atomdan ayrılan nötronun ortalama ömrü 10-15 dakikadır.
Bu süre sonunda iki down ve bir up quark’dan oluşan nötron, bir proton, bir elektron ve bir elektron anti-nötrinoya dönüşür..

Bunu nasıl yapar dersiniz?

Nötronun içinde onlar mı vardır?

Hayır..
Nötron önce saf enerjiye dönüşür..
Ve bu saf enerji proton ve elektronla, nötrinoya dönüşür.

Elektronlarla protonların kendi üzerine çökmekte olan bir nötron yıldızında bir araya gelmesi sırasında da pür enerji döneminden geçilir.
Protonlarla birleşen elektronlar önce pür enerjiye, sonra nötronlara dönüşür.
Bunlar doğanın en gizemli ve müthiş mekanizmalarıdır.
Pür enerji, Big Bang’de açığa çıktıktan sonra maddeye dönüşen primitif enerji gibi davranıyor.

Kosmozda mevcut enerji yelpazesi son derece geniştir.
Astronomik yapıların doğuşu, yaşamı ve ölümü, başka bir deyişle en büyükten en küçüğe her türlü kozmik astronomik döngü, enerjinin harcanma ana teması ile ilgili varyasyonlardır.
Atomaltı öğelerin enerjisinden bahsedilebileceği gibi, milyarlarca yıldızdan oluşan bir galaksinin toplam enerjisinden de bahsedilebilir.
Bilimsel ölçmelerde her ikisinin de yeri ve önemi vardır.

Maddenin temel yapı taşı proton olduğundan enerjiyi, protonu temel birim olarak kabul ederek tanımlamak bir gelenek haline gelmiştir.

Herhangi bir astronomik olgunun enerjisi protonun kütle-enerjisi olarak ifade edilebilir.
Daha spesifik olarak enerji, GeV birimleri şeklinde yazılır.
Burada kabaca 1 (bir) GeV, bir protonun kütlesinin Einstein’in E=MC2 denklemine göre enerjiye dönüşmesine tekabül eder.
Burada G, gigadır. Yani milyar demektir. GeV, bir milyar elektron volt demektir. Aslında duran protonun kütlesinin karşıtı 0,938272 GeV’dir ama, biz onu bir kabul edebiliriz.

Enerji, logaritmik olarak ifade edilir. E=10wGeV formülünde w, enerji indeksini belirtir.
Logaritmik olarak ifade edildiğinden w değerinin bir artması, enerjinin 10 kere artması demektir.
Yukarda da değindiğimiz gibi kozmozda enerji kendini, son derece geniş uçlar arasındaki değerler şeklinde manifest eder.

Bu durumu bazı somut örneklerle açıklamada yarar vardır.

Bir megatonluk hidrojen bombasının gücü bir milyon ton TNT’nin patlayıcı gücüne eşittir. Bir megatonda w enerji indeksi 25,5’dir.
Yani w=25,5. Bu enerji ile büyükçe bir şehri yok etmek mümkündür.

Soğuk savaş zamanında tarafların 50 bin kadar bir megatonluk bombası olduğu tahmin edilmektedir.
Bunların karşılıklı kullanılması durumunda w şeklinde ifade edilen enerji indeksi 30,5 olacaktır.

Bunu, dünyaya çarpması muhtemel küçük bir astronomik obje olan ve çapı beş km’yi bulan bir kuyruklu yıldızla karşılaştıralım.
Bu objenin dünyaya çarpmasından açığa çıkacak kinetik enerjinin miktarı 10^8 megaton olacaktır.
Yani 100 milyon megaton TNT kadar olacaktır.
Bunun enerji indeksi w=33,5’dur.
Başka bir deyişle bir dünya savaşında patlatılan bütün hidrojen bombalarının toplamından bin kere daha fazla bir güce sahiptir.

Güneşin bir günde etrafa yaydığı enerji miktarı 8×10^18 kiloton TNT kadardır.
Başka bir deyişle, güneşin günlük enerji indeksi 41,4’dür.
Her ne kadar bu enerjinin çok küçük bir kısmı dünyaya ulaşmakta ise de, ulaşan enerji indeksi yine de 32’den az değildir.
Buna göre her gün dünyaya gelen güneş enerjisi, bir dünya savaşında açığa çıkacak kinetik enerjiden 30 kere daha fazladır.

Yukarda değindiğimiz elektron volt kavramı ilk defa 1912 yılında ortaya atılmıştır. Bir elektron volt, tek bir elektronun 1 voltluk potansiyel farkı olan bir ortamda hızlanması sırasında kazandığı enerjidir. Bunu joule olarak da ifade edebiliriz. 1eV=1,602×10^-19 joule dur.

Bu son derece küçük bir miktardır. Ama kozmik birimler arasında mevcut enerji farkı dikkate alınırsa, pratik önemi olan bir değerdir.
Bir GeV’nin karşılığı bir milyar elektron volt olup, bir protondaki enerjidir.

Bir kitabın beş sm’den masaya düşmesi, milyar kere milyar elektron volt enerji açığa çıkaracaktır.
100 wattlık bir elektrik lambası saniyede 6,24×10^20 eV enerji yakmaktadır.

Bir bardak çayı masadan kaldırmanın enerji indeksi 10’dur.

Hiroşima’ya atılan ilk atom bombasında w=23,5’dur.

Gözlemlenen evrenin enerjisi, GeV olarak 10^80, w olarak ise 80’dir.

Görüldüğü üzere evrende mevcut enerji aklın alamayacağı kadar büyüktür ama, sonsuz değildir. Yalnız hiçlik içindeki enerji sonsuzdur.
Aynı şeyleri ısı ve yoğunluk için de iddia edebiliriz, maddenin miktarı ve evrenin genişliği için de… Sayı ile ifade edilen hiç bir şey sonsuz olamaz.

(Alıntıdır)