İntihar; özkıyım…
Mutluluk bir intihar nedeni olabilir mi?…
Onu tanıyorsunuz…
Tanıyor musunuz?…
Tanımıyor musunuz?…
Ben de tanıdığımı sanırdım, dün bu denli yakınıma gelene değin…
Bir çok kereler gazetelerden okudunuz, televizyonlardan seyrettiniz, edebiyatta sanatta çakılıp kaldınız… Sonra kim bilir uzun zaman sohbet ettiniz onunla. Arkadaşlığına doyamadınız ve tamamına eremediniz. Sonra vaz geçtiniz… Ertelediniz… Sonra mahkum ettiniz onu ebediyyen… Ama o yine de size ait bir şeyleri koparıp koparıp gitti bu dünyadan… Bazen gözyaşlarınızı, bazen umarsızlığınızı, bazen umursamazlığınızı duyarsızlığınızı ve bazen tüm duyarlılığınızı…
Bazen de var gücünüzle savaştınız ona karşı ve hala savaşıyorsunuz…
Şimdi şu alaca baharın doludizgin çiçek fırtınasında bu konu nereden çıktı diyeceksiniz… Kuzular meleşirken… Arılar uğuldaşırken… Çocuk kokarken, doğuş kokarken yeryüzü… Nereden çıktı?…
Belli ki gece çalan telefonlarınız olmadı sizin… çaldığı zaman çalıp giden… Sabah erken telefonlarınız da olmadı, erkenden alıp giden…
Olmasın… Gelmesin… Gitmesin…
Dün… 23 yaşında bir genç kıydı kendine… Kendine kıyan cehaleti tanısaydı kendi beynini boşaltan silahı alabildiğine ustaca kullanarak cehaletin üstüne ateş olup akıp gidecek bir babayiğit delikanlıydı… Elleriyle ateşledi kendini ve elleri beyninde patlayıp aktı beyni bahar seli gibi…
Geçen yıl askerden gelmişti… Eski harman yerine iki kat evinin karkası dikilmişti… Toroslarda Gidengelmezler’den gelip, Bozburun’dan doğan Güneş, Çubuk Beli’ne türkü söyleyerek, Beydağları’ndan batacaktı… Gün doğumundan gün batımına o da bir yaşam kurup, Kırkgöz’den çağıldayıp Güver Uçurumu’ndan Akdeniz’e ulaşan Aykırt deresince akacaktı… İşi vardı, aşı vardı… Çalışkandı, sevecendi… Söz kesilmişti 23 Nisan Çocuk Bayramında nişanı vardı… Yaşar Nişancı idi adı… Kendini kendine nişanladı ve söz kesildi…
Dedesinin ilk torunu… Sarı mendilli zeybek Osmanımın ilk çiçeği… Irazca Gelinin dirliği… Kopardı kendini kendinden… Kopardı kendini beyninden… Söz kesildi… Söz, taş kesildi… Taş, köz kesildi… Taş yandı dün… Taşlar ağladı dün… Toprak nasıl dayansın, toprak da, yandı dün… Kalbim zor dayandı dün… Zor da, yandı dün…
Görünürde görünen bir neden yok… Ama görünmeyen bir şeyler var… O görünmeyen şeyler alıp gidiyor gençlerimizi… İnsanlarımızı, insan güzellerimizi… Şu bahar vakti olacak iş değildi…
Mutluluk da bir intihar nedeni olabilir mi?
Bir’den Bir’e gelen mutluluklar…
Birden bire gelen mutluluklar da ağır gelebilir mi insana?
Acıya, kötüye karşı hazır olmak gibi mutluluğa da mı hazırlanmalı insan dediğin?
Tüm ağır acılar gibi ağır mutluluklar da insanın doğru davranış denklemlerini alt üst edebilir mi? Mutluluk da insanı çözümsüz ve güçsüz bırakabilir mi? Mutluluk da bir risk midir herkesin giremeyeceği, göze alamayacağı?…
Dünden beri bu soruları düşünüyorum…
Bir şey var; sevin çocuklarınızı… Güven verin onlara… Gerçekten ama… İçten, yapmacıksız sevin… Açılsınlar size… Açtıkları yüreklerinde bir yara, bere, çizik görürseniz sarın onları… Artık günümüzde insan yetiştirmek zor… Bir çok etkenden korumak gerekiyor onları… Ve tüm kötülüklere karşı eğittiğimiz gibi, güzelliklere karşıda eğitilmesi gerekiyor insanın…
Şu dünyada güzeli karşılamak da zor…
Şu dünyada baharı karşılamak da zor; kışı karşılamak kadar…
Artık hayatı karşılamak çok zor…
Mutluluk da bir bunalım nedeni olursa hele, insanın amacı ne olabilir yaşamakta?… Ki evet, mutluluk değil mi zaten tüm bunalımların kaynağı? Erişememek mutluluğa, bunalım nedeni idi… Erişmek de aynı sonuçlara yol açabilir mi?…
Sabır…
“Sabır iki türlüdür; iyiye sabır, kötüye sabır”
Katlanmak, kendine katlanmak başkasına katlanmak…
Yaşamaya katlanmak, ölüme katlanmak…
Hasrete katlanmak, kavuşmaya katlanmak…
Aşkın tartısında, ölümden elli dirhem ağır gelen ayrılığa katlanmak…
Çocuklarınızı sevin…
Birbirinizi sevin…
Kendinizi sevin… Okşayın kendinizi… Hiç kimse dokunmazsa size, siz dokunun kendi kendinize, ama vurmayın!… Ama unutmayın ki, kendinize dokunmanın en güzel biçimidir bir başkasına dokunmak…
Haydi şimdi; şimdi dün giden genç için, en yakınınızdaki insana hemen dokunun ve gözlerine bakın bir an olsun…
Nedensizce… Hiç işte… Öylesine…