Şeytan’ın Güncesi

Yine “YeCinni”den alıntıdır…

İblis bir günlük tutmuş olsaydı böyle bir şey mi olurdu acaba? :

1.
Gözümü açtım. Karşımda tuhaf bir tip beni süzüyordu. Meğer beni o yaratmış. Eh, teşekkürler.

2.
Bu gün hayattaki ikinci günüm. Bulunduğum mekan çok rahat. Her taraf rengarenk. Ortam çok sıcak ama, ya da bana öyle geliyor. Yaratıcımın söylediğine göre hammaddem ateşmiş. Sıcaklığım ondan olsa gerek.

3.
Ortama yavaş yavaş alışıyorum. Yaratan benimle epey ilgileniyor. Herşeyi öğretti bana kısa sürede. Bulunduğum mekanın adı “Cennet” miş meğer. Süper güzel bir atmosfer, ortalıkta bir sürü şirin şirin canlı var, rengarenk kuşlar filan. Her yerde dereler akıyor, ben içlerine girince suları kaynıyor. Çok eğlenceli. Derelerden birinin suyunu içince de müthiş kafa yapıyor, adı Kevser. Bu Yaratıcı da ilginç bir eleman. Canı sıkılıyor herhalde, sürekli bi acayiplik icad ediyor, onunla eğleniyor.

4.
Bu gün sabah şöyle biraz dolaşayım dedim, bi de baktım ki ortalık kanatlı kanatlı yaratıklarla kaynıyor. Sürü halinde doluşmuşlar bahçelere filan. Öbek öbek geziniyorlar. Kovalayayım gitsinler dedim ama öyle üç beş tane değil ki, sürüsüne bereket. Meğer bizim Patron kendine tapınsınlar diye yaratmış hepsini. Adları “melek”. Asap bozucu, sinir yaratıklar. Işıktan yaratılmışlar. Pırıl pırıl, gözümü alıyorlar. “Niye yarattın ki bunları, ne güzel ikimiz takılıyorduk sakin sakin” dedim, beni azarladı. Ondan iyi mi bilecek mişim? İyi tamam senden iyi bilmiyoruz da bu kadar fazla yaratmanın ne alemi var ama di mi?

5.
Hiç huzurum kalmadı Cennette. Kafamı nereye çevirsem melek sürüsü var. Üstlerine basmamak için zıplaya zıplaya dolaşmak zorunda kalıyorum. Meleklerin işi gücü Patron’a tapınmak, bir kısmı yerlere kapanmış vaziyette, kimi çömelmiş, kimi iki büklüm eğilmiş duruyorlar. Öyle “kısım” dediysem az buz değiller ha, ellişer bin, yüzer bin. Bu ne hırstır kardeşim, yarat üç beş tane bir kenarda takılsınlar, secde mi ediyorlar, rüku mu, ne yapıyorlarsa yapsınlar. Ellibin tane nooluyor anlamadık ki. Bir şey söyleyince de bozuluyor. 4 tane de şef yaratmış. Başmelek oluyorlarmış kendileri. Onlar sürekli Patron’un etrafında dolanıp duruyorlar. Arkadaşlarla biraz konuşayım dedim ama pek burunlarından kıl aldırmıyorlar beyzadeler.”Şu melekleri toplayın bir tarafa da ayak altında dolaşmasınlar” filan dedim. Mırın kırın ettiler, gerginlik oldu. Pek hazzetmedim heriflerden. İçlerinden bi tek Azrail’i sevdim, fena çocuk değil, hoşsohbeti var biraz.

6.
Patron’la ile aram iyice limoni olmaya başladı. Bi afra bi tafra. Tamam yarattıysan yarattın, ben mi yalvardım sanki yarat diye? Hem baştan biliyosun madem herşeyin böyle olacağını ne bozuk atıyorsun. Ne yapsak fırça yiyoruz. Bu gün bahçede bir ağaca yaslanıp uyuyakalmışım, ağaç tutuştu. Çok fena azar işittim. Tuğba ağacıymış, çok değerliymiş, bilmem neymiş. Hem ateşten yaratıyon, hem de bi ağacı yaktık diye bağırıp çağırıyon. Dün de kevser ırmağına girdim, biraz yüzeyim neşemi bulayım diye, bir sürü surat yaptı. Ben girince suyu kaynamış, o sıcak sevmiyormuş kevserini. Zaten akşama kadar kevserle kafa çekip acayip acayip şeyler yaratıyor, başka bi numara yok. Hadi, saygıda yine kusur etmiyoruz ama olmaz ki canım böyle de.

7.
Bizim Patron kafayı tapınma olayı ile bozdu. İlla herşey kendine tapınacak. Bu nasıl bir egodur anlamadım ki ben. Kendisini her gördüğümüzde yerlere kapanmamızı istiyor. Uzaktan görünce yolumu değiştirmeye başladım artık. Günde elli kere yat kalk yat kalk, bıktım yahu. Zaten bir sürü meleğin var sürekli yalakalık yapan, benden ne istiyorsun. Bırak da huzur içinde varolayım şurada kendi halimde. Melekleri yarattığı yetmedi, bu gün de bütün gün kumlardan yeni birşeyler yaratmayla uğraştı. Yine bir icat çıkaracak ama hadi bakalım.

8.
Sonunda olacağı buydu. İpler koptu bu gün. Patron’la fecii kapıştık. Kumla çamurla oynarken kendine benzeyen bir tipçik yaratmış. Bi telaş herkesi huzuruna çağırdı, yeni oyuncağı ile tanıştırdı. Adı “Adem” miş. İyi, güzel, güle güle kullan filan dedik. Sonra bizimki tutturmasın mı “Bunun önünde secdeye varın” diye. Haydaaa. Melekler her zamanki yalakalıkları ile hemen yattılar yere. Ben yatmadım. Niye yatayım yahu. Hadi seni görünce, uğraştın, yarattın, ettin diye hürmetimizden secde ediyoruz, ama bu çamurdan ucubenin önünde niye secde edeyim. Tutturdu illa secdeye yatacan. Bi de bir şeye takınca takıyor ha. Yatarsın yatmazsın derken tepem attı, inceldiği yerden kopsun anasını satayım dedim, iyicene diklendim, O da “defol git o zaman, bi daha da gelme bu mekana” dedi. Duranda kabahat. Bavulumu topluyorum şimdi, ama gitmeden önce iki çift lafım olacak.

9.
Cennetin dışındaki ilk günüm bu gün. Çok sinirliyim çook. Cennetten kovulduğum için zerre kadar pişman değilim, ama o lavuğun önünde secde ettirmeye kalktı ya beni, işte o çok koydu. Bunun intikamını çok fena alıcam ama ben. Kendine de söyledim zaten gitmeden. “Sen bu arkadaşı sana tapınsın diye yarattın ama çok beklersin. Herifin gözlere baksana fel fecir okuyor, ilk fırsatta sana madik atar, şirk koşar, küfre düşer bu deyyuz” dedim.
“Nerden biliyosun” dedi, “bizim de bi bildiğimiz var herhalde, her şeyi bi tek sen biliyosun sanki” diye cevap verdim. Çok kızdı.
Elbette herşeyi bi tek o biliyormuş, ben ne anlarmışım, bu çamurdan yaratık şöyle üstünmüş, böyle süpermiş, kendisine saygıda gram terbiyesizliği olmazmış falan filan.
“Var mısın bahse” dedim, atladı hemen seninki. İddiaya girdik. Ben kazanırsam eşyalarını toplayıp cenneti komple bana bırakacak. O kazanırsa beni cehenneme atacakmış. Hehehe, o sinirle beni ateşten yarattığını unuttu zahir. Cehennem benim için tatil köyü gibi bir yer. Zaten cenneti o gıcık meleklerle doldurduğundan beri vaktimin çoğunu orda geçiriyordum. İddiayı kazansam da kaybetsem de sonunda kazanan ben olacağım yani.
Bahsin konusu da şu; kıyamet gününe kadar o çamurdan mendeburu Patron’un aleyhine kumpasa getirecem. Getiremezsek mağlubuz. Ama ben kazanacam, alıcam cenneti elinden. İlk işim de sinir bozucu melek ordusunu komple kapı dışarı etmek olacak. Bir tek Azrail’e kıyak geçerim. İsterse kalır o.

10.
Bu gün bütün gün cehennemde ense yaptım. Akşam üzeri Azrail Patron’a çaktırmadan sıvışmış, ziyaretime geldi. Eksik olmasın, tek yakınlık gösteren o kaldı bana bu mekanda. Taze Cennet havadislerini getirdi. Patron o yaratıktan bi tane daha yapmış. Değişik bir versiyonmuş bu da. Adını “Havva” koymuş. İkisine birden genel olarak “İnsan” diyormuş.

11.
Bu insanları cennetten çıkarmanın bir yolunu bulmalı. Orada oldukları sürece elimden bişey gelmez, çuvallar bahsi kaybederiz. Şunların yanına sokulmayı bir becerebilsem biliyorum ben yapacağımı ama Patron cennetin güvenliğini arttırmış ben girmiyeyim diye. Kapıda bir sürü nöbetçi melek dineliyor, başlarına da Cebrail’i dikmiş, kuş uçurtmuyorlar içeri. Ateşten yaratılmanın da bu dezavantajı var, sürekli parlıyoruz, kamufle olup girmek mümkün değil. Kılık değiştirip sızmayı denesem mi acaba?

12.
O kadar mutluyum ki anlatamam, sevincimi tarif edecek kelimeler bulmakta zorlanıyorum. Üç beş başarısız denemeden sonra nihayet yılan kılığına girip içeri sızmayı başardım. Bir süre çaktırmadan Adem’le Havva’yı seyrettim. Adem sinir bir tip, kolay kolay oyuna gelecek gibi değil, ama zayıf bi yanı var; Havva ne derse onu yapıyor. Havva’nın aklıysa bir karış havada. Onun üzerine yoğunlaştım. Bir ara baktım yasak ağaca doğru gidiyor, hemen düştüm peşine. (Bu ağaç da niye yasaktır, anlamadım gitti, her halt serbest bi bu yasak). Neyse, çıktım karşısına, fazla seremoniye girmeden direk mevzuya daldım.” Niye yemiyorsun ki bu ağacın meyvasından halbuki süper lezzetli” filan dememe kalmadı, Havva hemen bir tane koparıp attı ağzına. Bu kadar kolay olacağını hiç tahmin etmemiştim açıkcası. Meğer dünden razıymış haspam. “Git yarısını da Adem’e ver, hepsini kendin yeme, ayıp” dedim, koşa koşa gitti salak. Dedim ya, Adem, bu ne derse onu yapıyor. O da yedi. Hehehe. Patron duyunca kudurdu tabii. İkisini de kapı dışarı etti. Dünya diye bir mekan var, oraya şutlandılar. Bu arada ben de kıçıma sıkı bir tekme yedim ama değer doğrusu. Bundan sonra işim çok kolay olacak çok. İddiayı şimdiden kazandım sayılır.

13.
Adem’le Havva, Dünya’ya iner inmez hiç zaman kaybetmeden üremeye başladılar. Kendilerine benzeyen iki tane daha insan peydahladılar. Birinin adı Habil, öbürününki Kabil. İnsan yavruları ufak geliyor önce ama hemen büyüyorlar. Adem’le Havva’ya deşifre olduk, yaklaşamıyoruz artık ama Habil’le Kabil henüz beni tanımıyor, kolay lokma olacaklar.

14.
Eveet, dakika bir gol bir…
Bu bizim Habil ile Kabil biraz büyüyür büyümez hemen Patron’a yaranma çalışmalarına başladılar. Cennet’e geri döneceklerini sanıyorlar akıllarınca. Bi yaltaklanmalar, adaklar adamalar, akıllara ziyan hareketler filan. Geçen gün, Habil adak olarak koyun kesmiş, öbürü de buğdayla meyve hazırlamış, güzelce paketlemiş. Ama Patron Kabil’in adağını beğenmemiş. “Naapiyim meyveyi ben, cennet meyve dolu zaten, çoğunu yemiyorum bile ağaçta çürüyorlar, buğday da çiğ çiğ bi halta benzemez, öğütmekle un yapmakla filan da uğraşamam” diye ağız bükmüş. Koyunu almış, “ooo, nefis mangallık et” demiş, Habil’e bir sürü iltifat etmiş. Bi gittim ki Kabil sıkkın sıkkın oturuyor. İki fıştaklayayım da arıza çıksın diye “Habil’i senden çok seviyor işte, sen burada kalıcaksın o gidecek cennete” dedim. Daha lafımı bitirmeden eleman yerden bir kaya parçasını kaptığı gibi kardeşinin kafasına geçirmesin mi? Höh, oha, çüş. Ben, en fazla biraderini biraz tartaklar, küfür söz söyler filan diye bekliyordum, resmen cinayet işledi bebe. Nasıl bir hırs yaptıysa artık. Hemen kalktım cennete gittim, Cebrail efendiye; “Git Patron’a söyle bahsi ben kazandım, boşaltsın cenneti” dedim. Ama Patron; “Bu sayılmaz, ben daha –başla- dememiştim, hazır değildim” filan diye bir sürü mızıdı. Neyse çok derdim değil, nasıl olsa kazanacağım aşikar artık. Bu çamur mayalı insanlarla işim fazlasıyla kolay olacak. Madem bu sayılmaz, ikinci sefere daha büyük pislik çıkartayım da görsün.

15.
Patron’un bahsi kaybetmemek için çamura yatacağı taa ilk günden belliydi.
Adem’in soyu üredikçe üredi, her yeri doldurdular. Bu arada İnsan’larla ilgili çok önemli birşey keşfettim, nerede çokluk var orada mutlaka bir bokluk çıkartıyorlar. Fazla uğraşmam gerekmiyor bile, bir ikisine hafiften gaz veriyorum hemen bir maraza yaratıyorlar. Çoğu zaman bana hiç gerek duymadan kendi kendilerine mükemmel işler çıkartıyorlar. Bu arada, bazılarına suni olarak üzüm suyundan nasıl kevser üretilebileceğini gösterdim. İki kadeh içtiler mi öyle bir zırvalıyorlar ki ben bile şaşıyorum yaptıkları işlere. Çok kısa bir süre içerisinde bütün kavimler yoldan çıktı. Kimini ben dürteledim biraz, ama çoğu kendi kendine pişti. Hehehe. Tam “işte şimdi başka bahane bulamaz, ben kazandım” diyordum ki, Patron bir sel yarattı dünyada, bütün elemanları boğdu. “Nuh” diye birisini seçmiş aradan sadece, bi gemi yaptırmış buna, içine bir sürü hayvan doldurtmuş çifter çifter,geri kalan herkes geberdi gitti.
Bu kadar da mızıkçılık olmaz ki canım. Gittim, çaldım kapısını, huzuruna vardım. “Nooluyor” dedim. “Bu da sayılmaz” dedi.” Ne demek yahu sayılmaz, bal gibi ben kazandım işte, hem niye boğdun adamları?” diye sorudum. Baştan başlayacakmışız. Onun hakkı üçmüş, üçüncü maçı da alırsam ancak kazandım sayılırmış. Ohooo, var mı öyle iddianın ortasında kuralları baştan yazmak. Neyse, terbiyemi bozmayayım diye birşey demedim. İki kere kazanan üçüncüyü de kazanır nasıl olsa. “Sen ufaktan ufaktan bavulunu toplamaya başlasan iyi olur” dedim sadece. Cennetten çıkarken şööyle alıcı gözle bir baktım, kendime güzel bir yer beğendim, villa yaptırıcam tapuyu alınca. Ben gittikten sonra arkamdan bir sürü konuşmuş, yok lanetlenmişim, yok rezil mişim, anca cehennemin dibine gidermiş falan filan. Görecez bakalım kim nereye gidiyor.

16.
Bir süredir bekliyordum Nuh efendinin kavmi çoğalsın diye. Çokluk-bokluk teorim bir kere daha ispatlandı. Eleman sayısı artar artmaz arıza yaratmaya başladılar dünyada. Bir de pek alıklar. Hemen unutuyorlar herşeyi. Bu gün bir baktım, ottan tezekten tuhaf tuhaf heykeller yapmışlar onlara tapınıyorlar. Güzeel. Yorulmadan üçüncü raundu da alıcaz anlaşılan. Keyfim pek bir yerinde.

17.
Bizim Patron bu sefer yenilgiye uğramamaya azimli anlaşılan. Bu mankafa insanlar hemencecik unutuyorlar diye, her bişeyi yazıp göndermeye başladı. Musa diye birine 15 maddelik birşey yazmış vermiş. Ama şapşal, yazılı tabletlerden birini düşürüp kırınca 10 madde kalmış geriye. Patron da kızıp bi kitap göndermiş ki akıllara zarar. Ben diyeyim 300 sayfa, sen de 500. Tuğla gibi. Tabii insanoğlu o kadar kalın kitabı okumaya üşendiği için yine kafalarına göre davranmaya başladılar. Ben de biraz destek attım. Altından bir buzağı yaptırttım, bu daha güzel buna tapının dedim, hemen inandı andavallılar. İşler aleyhine dönünce Patron durur mu, baktı bahis gümbürtüye gidiyor müdahale etti, adamların üzerlerine yıldırım filan attı, arbede çıkardı, bir sürüsünü helak etti. Elemanlar da tırstı iyice. Neyse bir süre daha bekleyelim bakalım noolacak.

18.
Musa’nın kavmini tam kıvama getirmiştim ki, İsa diye birşey çıkardı bizimki ortaya. İnsanoğlu kolay etkileniyor diye bunu bizzat kendi yarattı koydu. Nasıl da sinir bir tip anlatamam. Suratına tokat çakıyorsun herif öbür yanağını çeviriyor. Tükürsen “yağmur mu başladı ne” diyor. O derece yani. Neyse, İsa’nın yaşadığı kentteki Musa’nın adamlarını fıştakladım biraz, Vali’yi filan gaza getirdim, atsınlar içeriye bunu da sesi soluğu kesilsin diye. Bu insanoğluna da gaz vermeye gelmiyor ha. Vur deyince öldürüyorlar. Tuttular İsa’yı çarmıha gerdiler. Yahu, el insaf birader, ben size çocuğu çiviyle tahtaya mı çakın dedim? Hiç acıma yok bunlarda da. Amaan, bana ne, ben sonuca bakarım. İşler yine benim lehime döndü. Karmaşadan istifade, Patron’un İsa’ya verdiği kitabı afırdım. Ellerinde yazılı birşey olmayınca yine sapıttı bunlar. Akıllarında kaldığı kadarıyla her önüne gelen bir kitap yazmış, seksen-yüz tane farklı versiyon çıkarmışlar ortaya, hiç biri öbürünü tutmuyor diye, sözü geçenler habire toplantı yapıp duruyorlardı. Orta bir yol bulacaklar güyya. Son toplantıda araya kaynak yaptım. “Yaradan nasıldır, kimdir, bir kişi midir, nedir” diye konuşup duruyorlardı. “Bunlardan aslında üç tane var” diye bi maval attım, “Baba-Oğul-Kutsal Ruh, kartel gibi yönetiyorlar alemi” dedim, yediler embesiller. Üçüncü gol de geliyor, az kaldı. Villa’nın planlarını çizdim bu arada, direkman Kevser ırmağından hat çekicem, musluktan akıtıcam.

19.
Çok çekişmeli gidiyoruz Patron’la. İsa planını bozduk ya, bu sefer Muhammed diye birini sardı başımıza. Arap kavminden bir tüccar. Uyanığın önde gideni. Muhammed’i duyar duymaz yine cennete çıktım. Cebrail, kapıdan geçirmemek için çok uğraştı ama ben yaygara kopartıp olay çıkartınca mecburen aldı içeri. Hemen huzuruna vardım, açtım ağzımı yumdum gözümü. “Ama böyle zırt pırt peygamber göndermek olmaz” dedim. Hep o mızıklanıyor, bu sefer de ben söylendim durudum. “Kaçtır tam ben kazanıcam, bi numara yapıyorsun” diye bağırıp çağırdım. “Tamam bu son, başka Peygamber göndermiycem, kazanan galip sayılır” dedi. Hadi hayırlısı. Pek inanasım yok ya neyse, yine bir son dakika dümeni çevirir gibime geliyor. Kesin ben gittikten sonra arkamdan da konuşmuştur, lanetli, rezil vs. diye.

20.
Son kitabı benim yürüttüğümü ispiklemiş galiba birisi, bu sefer işini sağlama aldı, kitabını doğrudan Muhammed’e vahyediyor. Ama geçen gün sureleri indirirken baktım Muhammed’in aklı başka yerde, boş boş bakıyor, arkadan usulca yanaşıp ben de öbür kulağına fısıldamaya başladım. Kafası karıştı garibin, Patron’un söylediklerinin yerine benim fısladıklarımı yazdırdı kitaba. Patron sinirinden delirdi tabii duyunca. Günlerdir düzelticem diye uğraşıyor. Çorba ettiler iyicene. Hehehe.

21.
Bu Muhammed’in ümmeti şimdiye kadar gördüklerimin arasında en arıza olanlar çıktı. Önceleri elde kılıç, önlerine geleni kesip biçiyorlardı, sonra gelişen teknolojiden faydalanmaya başladılar, şimdilerde paso sağı solu patlatıyorlar. Zaten topraklarında petrol bulup çıkarttılar, bitleri de kanlandı. Para gani, elleri her tarafa uzanıyor. Ben hiç karışmadım yeminlen. Ne ettilerse bir başlarına ettiler, dünyanın da içine ettiler bu arada.

22.
Artık galibiyetim inkar edilemez şekilde son derece net bir hale gelince, çıktım dayandım bunun kapısına. Bir şey söylemesine fırsat bırakmadan aldım sazı elime. “Bu da mı gol değil, ha söyle, bu da mı gol değil” dedim. “Üç dedin, 3-0 yaptık olayı daha mızıkçılık yapma, boşalt cennetimi, ben kazandım” dedim. Öyle değil de şöyle de, böyle de diye lafı evirdi çevirdi, en sonunda kabul etmek zorunda kaldı. “İyi be tamam, sen kazandın” dedi. İsrafil’e birşeyler söyledi. Eleman elinde gezdirip durduğu düdüğe bi üfledi, dünya sizlere ömür. Ben de o tuhaf düdük (sur mu ne) ne işe yarıyor acaba diyordum. Meğer bunun içinmiş. Herşey baştan planlı yani.
Neyse, dünya bir anda toz bulutuna dönüşünce nalları diken bütün insanoğlu mahşer yerine birikti. Akılları sıra cennete girecekler, ama bizim Patron’da numara biter mi hiç? Cennetin kapısına giden yola bir köprü yapmış ki bu kadar olur. Kıldan ince, kılıçtan keskin. Oha dedim. Geçmeye kalkan ya kayıp düşüyor, ya ikiye biçilip cehennemin dibini boyluyor. Bazısı kurban diye kestiği koçların üzerine binip geçmeye çalıştı ama nafile, geçebilen olmadı. Herkesi tıktı cehenneme. Sonra bana dönüp; “Seni de başlarına genel müdür yaptım, git orda ne halin varsa gör” dedi. Hoppalaa, buyur burdan yak. Biliyordum ama ben yine bir son dakika çelmesi yiyeceğimi. “Hani cenneti verecektin” diye karşı çıktım, “Burasının bakımı çok zor, bir başına çekip çeviremezsin, eline yüzüne bulaştırır helak edersin canım bahçeyi, bakabileceğini bilsem vereyim ama yapamazsın” dedi. Diklenecek oldum, üzerime yürüdü, hadise çıkmasın diye uzadım. “İyi aman, al cennet senin olsun, çok meraklıydım sanki, iddiayı ben kazandım ya o bana yeter” dedim. Çıktım gittim. Şimdi cehennemde sabahtan akşama kadar insanoğluna işkence edip duruyorum. Bizimki nasıl olsa yine rahat duramaz, bir tuhaflık yaratır. Bu işin rövanşını da yaparız elbet. O villayı bir gün mutlaka yaptıracağım, musluklarından kevser akacak.

SON DEĞİL.

YeCinni

Ahret’ten Mektuplar

Yazı “Yecinni” arkadaşımın yazısıdır,yani alıntıdır.

Nuri ile Metin. Hayatta iken dünya görüşleri farklı olsa da iyi arkadaşlarmış. Aşağıdaki yazışmalar öldükten sonra birbirlerine gönderdikleri ilahi elektronik mektuplardır.


Sevgili Nuri,
Ulan hayvan herif, o nasıl bir araba kullanmak. Ben sana demiştim “başına ne kötülük geliyorsa içki yüzünden geliyor” diye. Zıkkımın pekini içesice. Öldük işte senin yüzünden. Ben paşa paşa taksiye binip evime gidecektim, sonra da yatsı namazımı eda edip yatağıma girecektim. Tutturdun illa “ben bırakırım seni” diye, bok ettin. Kendini yaktığın yetmedi yanında beni de götürdün. Öğlenden beri Arap’ın Meyhanesinde ziftlendiğini bilsem biner miydim arabana hiç?

Çok şükür ben imanlı bir müslümanım. Cennet’i Ala’da yaradana kavuşacağım yakında. Sen cehennemin dibinde kaynar katranla kafanı tütsülemeye devam edersin artık. Hele şu ahret günü gelsin Arafat’ta soracam ben sana.

Senin kabir nasıl? Beni soracak olursan huzur içinde sorgu meleklerini beklemekteyim. Yerim nispeten dar ama olsun, ahrete kadar sayılı gün var ne de olsa, göz açıp kapayıncaya kadar geçer. Umarım sen de o zamana kadar çok ızdırap çekmezsin.

Öptüm gözlerinden


Dostum Metin,
Valla benim bi suçum yok. Minibüsçü sıkıştırınca karşı şeride uçtuk, kamyona patladık. İçtiğim epi topu iki duble rakı. Ayık olsam da aynısı olurdu merak etme. Hem sen demedin mi “taksi çok yazar şimdi, beni de yol üstünde atıver geçerken” diye. Takdir-i ilahi işte, vademiz doldu demek ki kardeş. Ecel gelmiş cihane, başağrısı bahane. Olanla ölene çare yok ne de olsa, bu saatten sonra gerginlik yaratmasak? Mahşer yerinde de arıza yaratmaya kalkma bence, zaten benim biletim cehenneme tek gidiş, yemin olsun seni de çeker götürüm yanımda

Ben de senin gibi yattım bekliyorum işte öyle. Benim yerim nispeten geniş ama mezar eski galiba biraz. Altımda biri daha yatıyor, uyluk kemiği belime denk geldi, döndükçe batıyor alttan. Yoksa kabir azabı dedikleri bu mu? Alttaki deyyus ahrete kadar dürteleyecekse işimiz var.

Sevgiler


Sevgili Nuri,
Nihayet sorgu melekleri ziyaretime geldi bu gün. Heyecan yapmadım desem yalan olur, ama çok şükür hep çalıştığım yerlerden sordular. “Muhammet hakkında ne dersin” dediler, şak diye yapıştırdım cevabı. Ardından kelime-i şahadet getirdim. “Rahat uyu” diyip gittiler. Kaç zamandır ha geldiler, ha gelecekler diye dört dönüyorum. Omzumdan yük kalktı vallahi. Bundan sonrası ballı badem. Tatlı tatlı bekleyeceğiz artık Ahret gününü.

Senden ne var ne yok? Kabir azabın nasıl gidiyor? Demiştim ben sana zamanında “Bırak şu içkiyi, kumarı, gece hayatını da dine imana gel” diye. Dinledin mi? Ne gezer? Çek bakalım şimdi başına geleni.

Öptüm gözlerinden


Yavşak Metin,
Madem cevapları biliyordun insan bir tüyo verir, bir manyal çakar yahu. Hadise çıktı benim sorguda.

Zaten kaç zamandır şu altımdaki kemikle uğraşmaktan iflahım kesilmiş vaziyetteydi, gözüm hiç birşey görmüyordu. Küt diye girdi iki tane marsık gibi tip benim kabire. Destursuz selamsız daldılar içeri.

“Kimsiniz hocam siz?” dedim.

Birinin adı “Münker” öbürünün adı “Nekir” miş.

”Muhammed’i tanır mısın, hakkında ne dersin?” diye sordular. Ben de boş bulundum, bizim Elmas Kıraathanesi’ndeki ocakçı Muhammed’i soruyorlar sandım. “Hadi ya, o da mı geldi Tahtalıköy’e” dedim. “İyi çocuktu ama sabahın çayını süzüp akşamları karbonatla çift dem yapardı. Bi de punduna getirdi mi hesaba fazladan oralet geçirirdi” diye cevap verdim.

“Ne diyosun lan sen” dedi birisi.
Bende kontak attı tabi. Bilirsin dayılığa hiç gelemem. “Asıl sen ne diyon hödük” dedim, bi baktım ikisi bir oldu üstüme çullandı. Zaten dar yerdeyim manevra yapamıyorum, kolumu da kefenden çıkartamayınca sopayı yedik.

Münker neyse de o Nekir olacak Kolunun altındaki defterle kafama kafama vurdu. Sıfatım kaydı.

Noolurdu bir ipucu verseydin be Metin, incilerin mi dökülürdü? Ama sen ilkokulda bile günah diye kopya vermezdin bana. Senin yüzünden daha ikinci sınıfta çift dikiş attıydık. Şimdi de pintiliğin sayesinde kabirde dayak yedik eşşek sudan gelene kadar. Bunun intikamını alırım ama ben senden bilmiş ol. Bu sorgunun kurtarma yazılısı filan oluyor mu? Bari onu söyle de hazırlıklı olalım bu sefer.

Sevgiler.


Nuri’ciğim,

Ohh olsun diyorum. Din dersine gireceğine okulu asıp atari salonuna takılmasaydın cevabı biliyor olurdun. Kendin ettin kendin buldun, hiiç bana parsa çıkarmaya çalışma. Kurtarma murtarma yok. Çaktın sözlüden direk. Cehennemin efserisafirinde yerini garantiledin artık.

Yahu dünyada ne ettiysen ettin de, insan hiç kabirde sorgu melekleri ile dalaşır mı? Yersin bir araba sopayı oturursun işte böye kıçının üstüne. Neyse bari Mahşer’de icra’i rezalet eyleme de uslu dur, belki cezan biraz hafifler.

Kal sağlıcakla.


Metin Kardeş,
Daha çok var mıdır ki Ahret gününe? Nekir giderken benim mezarın ayarları ile oynamış galiba, üstüme üstüme çöktü herşey. Çok sıkıştım ben burda. Şurdan bir kurtulsam cehennemin kara köşesine razıyım billahi. Senin torpilin vardır, bir iki kelam et de az genişletiversinler şu kabiri. Hadi yap kardeşine bir kıyak.

Öpüyorum.


Nuri,
Nerden bileyim ben yahu az mı var çok mu var. Söylenme de yat işte yattığın yerde. Kendi düşen ağlamaz. Kim dedi sana sorguçlarla dövüş diye? Torpil filan sökmez arkadaş buralarda. Mızlanma fazla, belki insaf ederler biraz.


Sevgili Metin,
Alcağın olsun. Altı üstü bir haber salacaktın hacı be, “Nuri iyi çocuktur aslında, gelenleri tanımamış onun için terslenmiş” diye. İki santim genişletseler yeter. Altımdaki kemik tam böğrüme denk geldi, çok ızdırap veriyor. Şöyle azcık yanıma dönebilsem rahatlayacağım. Yarın senin de işin düşer bana ama, bunu hatırlatırım o zaman.


Sevgili Nuri,
Ben çıktım kabirden. Beni “İlliyyin” diye bir yere getirdiler. Burada bekliyecekmişiz kıyamet gününü. Ortam güzel ama bebe belik dolu. Bizim eş dosttan kimse yok. Herkes mi cehennemlik oldu nooldu? Senden naaber? Kurtuldun mu azaptan?


Metin’ciğim,
Ben de çıktım sonunda. Kurtuldum o altımdaki itoğluitin uyluk kemiğinden, meğer benim kabir eskiden süryani mezarlığıymış, alt kattaki eleman da hristiyanmış, onun için konuşamamışım kendisiyle. Kaç kere, “Birader az öteye git” dedim de hiç ses etmediydi. Demek onların frekansı başkaymış . Neyse bitti sonunda. Beni de “Siccin” diye bir yere yolladılar, biz de burda bekliyecekmişiz. Etraf kafa dengi arkadaş dolu. Bekliyoruz bakalım şimdilik.


Merhaba Nuri
En nihayet bekleme faslı sona erdi. Dört gözle beklediğimiz kıyamet koptu. Sıkılmaya başlamıştım bu İlliyyin denen yerden. Safi günahsız çocuklar ile birkaç yaşlı amca vardı başka da kimsecikleri göremedim. Cennete gideceklerin tamamı bu kadarsa ayvayı yedik valla. Sizin tarafta işler nasıl gitti? Mahşer yerinde seni çok aradım ama göremedim. Ben çardakların altında gölgelik yerdeydim. Sen nereye kayboldun?

Neyse, son sorgumuz da iyi gitti. Sevaplar ağır bastı çok şükür, Sırat’a çıkardılar beni. Geçerken az tırstım ama kurban kestiğim koçlar imdadıma yetişip karşıya atıverdiler beni. Şimdi Cennete giriş için kayıt sırası bekliyorum. İçeriden haber gönderirim sana. Senden ne var ne yok?
Sevgiler.


Selam Metin,
Valla bizim keyfimiz gıcırdı Siccin’de kardeş. Öyle çok temiz bir yer değildi ama sağlığımda benim bekar evini de bok götürdüğü için fazla yadırgamadım, rahatıma baktım. Bizim taraf kalabalıktı epey. Kimi ararsan burdaydı. Sana selam söylediler çok.

Mahşerde bizi gölgelik tarafa salmadılar. Güneş altında beklettiler. Sıra nasıl olasa gelir, burdan başka gidecek yerimiz de yok, gitmek için acelemiz de yok, diye biz üç-beş arkadaş arka taraflarda takıldık.

Alt mahalleden Çingen Celil vardı, hatırlarsın belki, alacak-verecek meselesinden zımbalamışlardı. Onunla barbut attık sıra beklerken.

Terazide tartıya girdiğimizde belki yırtarız diye sevap kefesine elimle basayım da ağır çeksin dedim, ebelendim. Biraz itiş kakış oldu ama çok hırpalamadılar neyse ki.

Öyle sırat mırat görmedik aga biz. Doğrudan asansörle cehennemin kapısına indirdiler. Burası fecii kalabalık. İpini koparan gelmiş. Dur bakalım içeri ne zaman gireceğiz. Cennet haberlerini dört gözle bekliyorum.


Dostum Nuri,
Kısa bir beklemeden sonra Cennet’i Ala’nın kapıları açıldı, içeri buyur edildik. Heyecanla girdik. Ne yalan söyliyeyim, beklediğimi pek bulamadım.

Hani Yunus demiş ya, “Cennet cennet dedikleri, birkaç köşkle birkaç Huri” diye. İşte aynen öyle bir yer.

Tanıdıklardan hiç kimse yok burda. İlk bir kaç gün bir heves daldık bahçelere, nehirlere, ırmaklara, hurilere filan ama inan gözüm doydu. Hiç bir atraksiyon yok burda. Akşama kadar yatıp ense yapıyoruz ama o da bir yere kadar.. Yaradan ile görüşeyim, kime tapınmışım öğreneyim dedim ama randevu alamadım bir türlü.

İçerideki hemen hemen herkes peygamber, geri kalanı da kendi kendilerine takılıyorlar. Ööyle boş boş dolanıyorum ortalıkta. Vallahi de sıkıldım, billahide bunaldım Senden ne var ne yok? İşkenceler çok mu ağır?
Öptüm Gözlerinden.


Metin’ciğim,
Senin adına üzüldüm inan. Cehennem denilen yer süper bir mekanmış meğerse. Biraz sıcak, biraz da pis kokuyor ama çabuk alışılıyor. Benim bütün tayfa burada. Dahası, dünyada yaşamış ne kadar kafa dengi insan evladı varsa hepsini Cehenneme tıkmışlar. Sobet muhabbet gani.

İblis bey mükemmel bir şahsiyet, bize çok iyi bakıyor. Öyle randevu almak, önceden özel kaleme haber bırakmak filan gerekmiyor, çat diye kapısını çalıp dalıyorsun içeri, İblis abi bizim şuyumuz eksik, buyumuz gedik diyorsun, daha sen odadan çıkmadan bütün istediklerin yerine gelmiş oluyor.

Eh ortam pek renkli sayılmaz, her taraf katran, kan, irin vs. Bahçeymiş, ırmakmış buralarda bulunmuyor, ama isteyen de yok zaten.

Huri olayına gelince, Matild abla işletmeyi kurmuş zaten, cümle sermaye de cehennemde, nemize gerek huri bizim. Dünya’dayken dost edindiğim Dallas Pavyon’daki Minyon Sibel’i buldum burda da. Aynen kaldığımız yerden devam ediyoruz.

İşkence olayına gelince, hepsi mavalmış be Metin’im. Kimsenin kimseye işkence ettiği yok. Arada sırada denetleme geldikçe yalandan bir iki bağırıp ağlıyoruz, hepsi o kadar. Zebani arkadaşlardan biri bana bir tane üç çatallı mızrak hediye etti. Şimdi o sorgucu Nekiri bekliyorum. Eninde sonunda yolu düşer bu tarafa ne de olsa. Kafama çaldığı defterin hesabını pis soracam. Çatalı mabadına yedi mi görecek sorgu nasıl oluyormuş.


Sevgili Dostum Nuri,
Seni kıskanmadım dersem yalan söylemiş olurum. Ben çok fena sıkıldım buralardan. Peygamber’lerle filan tanıştım ama, dünya’da din-iman sobeti, burada din-iman sohbeti, baydı valla. Kevser dedileri de hikayeymiş. İçiyorsun içiyorsun bir nane olduğu yok. Hayattayken hiç sarhoş olmamıştım, burada da olamıyorum. Darallar geldi yahu. Cehenneme mi transfer olsam ne? Bir sor soruştur bakayım, birkaç günlüğüne de olsa o tarafa geçebilir miymişim.


Metin Kardeş,
Düştün mü kucağa şimdi?… Kabirdeyken ben senden bir kıyak istemiştim, “torpil morpil işlemez” demiştin di mi. Ne dedim ben? “Senin de bana işin düşer” dedim mi demedim mi?.

Sen de buldun bunuyorsun ha. İlla kıllısı mı olacak? Hayattayken yemedin içmedin, cennete girecem diye uğraştın, sen de layığını buldun. Takıl işte orada hurilerle hacı, naapıcan buraya gelip.


Nuri’ciğim
Huri filan görecek halim yok kardeşim inan. Sıkıntıdan afakanlar bastı beni. Güyya burada dünyada yapamadıklarımızı yapacaktık. Hiç bir halt yaptığımız yok. Ben ettim sen etme, yap bir abilik gözünü seveyim. İki günlüğüne olsun geleyim de insan yüzü göreyim yahu. Ben ne bileyim bizim camii cemaatinin tamamının saman altından su yürüttüğünü. Herkes bir herze karıştırıyormuş meğer. Bir enayi biz olarak tek başımıza kaldık cennetin dibinde.

Hadi güzel kardeşim, İblis abimle bir konuşuver. Ben burada Yaradan’dan randevu alamadım bir türlü.


Metin’ciğim,
Aslında seni anırtmak vardı ama kıyamadım yine. Büyüklük bizde kalsın dedim, İblis bey’e ilettim durumunu. “Bir bakarız, elimizden gelen birşey olursa yaparız” dedi. Ama şöyle de bir durum var, buranın kontenjanı full doluymuş. Cehennem’de süresini dolduranlar bile çıkmak istemiyorlar. Geçen gün İrfan Abi’yi çıkartmak istediler, Cennet’e göndermek için, yolda firar edip geri dönmüş. Kimse ayrılmıyor anlayacağın. Neyse bakacaz artık bir hal çaresine.


Kardeşim Nuri,
Büyüksün ne diyeyim. Kapağı o tarafa bir atsam ben de bir daha çıkmam gibi geliyor. Burada patlamadan önce aldır beni oraya kurbanın olayım. Meyve yiyip ballı süt içmekten gönlüm bulandı artık. İblis abime çok selam ederim. Bu taraftan istediğiniz bir şey olursa hiç çekinme söyle, gelirken getiririm.


Sevgili Metin,
Hadi yine iyisin, hallettik senin işini. Vizen çıkmış, yarın geliyorsun. Ne istiyeyim oğlum senden, burda bir eksiğimiz yok ki. Meyveler ballar senin olsun. Şarabın alası var burda. Yanlız o Nekir Cennet’te dolanıyorsa selamımı söyle, “Nuri seni bekliyormuş, kapanmamış bir hesabınız varmış” de. Gelsin burada sorguya çeksin bir daha beni de görelim. Başkaca bir şey istemem. Sen kendini getir yeter.


Nuri’m,
Sağolasın güzel kardeşim benim. Kurtardın beni bu azaptan. Nekir’i göremedim ama arkadaşına haber bıraktım. Sen fazla umutlanma yine de, gelmez o taraflara bence. Gelecek olursa Ben tutarım sen ver edersin çatalı. Yarın görüşürüz umarım.

Sevgilerimle.


Mesajlar ne yazık ki burada bitiyor.

Esenlikler…

İbrahim Kabe’yi Yapmış Olabilir Mi?

Merhaba arkadaşlar,

Tevratta yaptığım aramada tek bir yerde bile “Kabe”den bahsedilmediğini fark ettim.Bilinen diğer isimleriyle de sonuç değişmedi.

Neden…???

Kuran’ın anlatımına göre, Mekke’de bulunan Kabe peygamber İbrahim tarafından yapılmıştır.

Kendisi ve oğlu İsmail Arabistan’a gelmişken o binayı inşa etmişler. Bu öğretişle Arapların tapınma merkezi olan Mekke bugüne kadar önemini devam ettiriyor.

Onun için buna şimdi biraz dikkat edelim, acaba İbrahim gerçekten o binayı yaptı mı?

Dikkatle ve tarafsız araştırdıktan sonra anlayacağız ki, bu sonradan uydurulmuş bir öğretiştir.

1) Bu bilgi İbrahim’in biyografisine uymuyor…

İbrahim’in hayatını adım adım Tevrat’ın Tekvin kitabında okuyoruz, bugünkü Irak’ta bulunan Ur kasabasında doğdu, sonra Türkiye’deki Haran kasabasında yaşadı. Bir zaman için Mısır’a kaçtığını da okuyoruz. Hayatının geri kalan günlerini de Filistin’de geçirdi. Ama hiç bir yerde Arabistan’a ayak bastığını okumuyoruz. Öyle olsaydı, Tevrat onu yazmayacak mıydı?

İbrahim’in yolculukları (kırmızı çizgi)

Müslümanlar bunun gibi çıkmaz durumlara düşerken ‘Ama tevrat değiştirildi’ lafını ortaya atıyorlar.Tabii ki, öyle bir şey mümkün ama tevratı değiştirip Kabe’nin İbrahim tarafından yapıldığını anlatan bölümlerin çıkartılması kimin ne işine yarayacaktır? Bunun mantıklı tarafı da yoktur.

Elimizdeki Eski Ahit el yazmaları Muhammed’in zamanından 600 seneden daha eskidir. Ve onlarda İbrahim’in Mekke’ye ya da Arabistan’a gittiğini okumuyoruz. Muhammed’den önce kimse ‘İbrahim Arabistan’a gelip, Kabe’yi kurdu’ teorisini ortaya atmamıştı. Muhammed’den 600 sene önce kişilerin daha Arapların peygamberi’nin ortaya çıkacağından haberleri yoktu. Nasıl o zaman kendi kutsal saydıkları kitabını değiştirmeye ihtiyaç duysunlar?

Kuran’ın anlattığına göre, İbrahim Mekke’deki Kabe’yi oğlu İsmail ile birlikte yapmış;

Bakara 127-Ve o zaman ki, Ibrahim Beyt’in temellerini yükseltiyordu. Ismail ile birlikte söyle dua ettiler: “Ey Rabbimiz, bizden kabul buyur. Çünkü daima işiten, daima bilen Sensin ancak Sen!

Tevrat’ta ise, öyle bir şey okumuyoruz. Bu Arapların boş hayallerinden fırlama bir öğretişdir.

Zira İsmail soyunun Arapları oluşturduğu farzedilir,tevrata göre vaad edilmiş çocuk aslında “İshak”tır ve İbrahimin gerçek eşi Sara’dan olmadır, halbuki İsmail hizmetçisi Hacer’den olmadır ve kuvvetle muhtemel Araplar bir şekilde bu durumdan bir hayıflanma gösterdiklerinden kabe yapıcıları olarak İbrahim ve İsmail’i öne çıkartmaya çalışmışlardır.

İsmail için bugün hala Araplar “Arapların babası” terimini kullanırlar ki bu herhalde yeterli bir etkendir.

2) Bu bilgi tarihe de uymuyor…

Tarihe bakarsak, Mekke’deki Kabe ilk olarak İsa’dan önce 60 senesinde Romalı bir tarihçi olan Diodorus’un kitaplarında geçiyor. Onu ‘bütün Araplar tarafından büyük saygı gören bir “putevi” olarak anlatıyor.

İbrahim İsa’dan 2000 sene önce yaşadı. Bütün bu zaman içide bir kere olsun, tarihçiler Mekke’deki Kabe’yi anlatmıyorlar.

Mesela, “tarihçilerin babası” olan Yunanlı Herodot İsa’dan 440 sene önce İran’ı ve de Arabıstan’ı anlatırken, Arapların adetleri ve inançlarından da söz ediyor. Kuran’da geçen Al-İlat putunun adını kullanıyor. Fakat kabe’den hiç söz etmiyor.

Demek ki Kabe, Herodot’un zamanı (İsa’dan önce 430 senesi) ile Flavius’un (İsa’dan önce 60 senesi) zamanının arasında yapıldı. Bütün bunlar gösteriyor ki, Kabe İbrahim’den çok sonra yapıldı.

3) Bu öğretiş hadislere uymuyor…

Son olarak, Müslüman kaynaklarında yer alan ve birbirlerine ters düşen iki bilgiye de yer verelim.

Yukarıda gördüğümüz gibi, Muhammed de Arapların ‘Kabemiz İbrahim tarafından kuruldu’ masalını Kuran’ın içine aldı. Bunun mümkün olmadığını da gördük.

Ama aynı zamanda en büyük Hadis koleksiyonu olan ve Kuran’dan sonra ikinci önemli kitap olarak anılan Buhari’nin hadislerinde Muhammed’in şu sözünü okuyoruz:

Abu Dar şöyle rivayet etti:
Ben dedim: “Ey Resulullah! Yeryüzünde yapılan ilk camii hangisi idi?” O da dedi: “(Mekke’deki) Mescidi Haram.” Ve ben sordum: “Ya ondan sonra hangisi yapıldı?”. O da cevap verdi: “(Yeruşalim’deki) Mescidi Aksa”. Ben gene sordum: “Onların yapılmasının arasında ne kadar zaman geçti?” O da, “Kırk sene” diye cevap verdi…
(Sahih Buhari, cilt 4, kitap 55, hadis 636)

Mekke’deki Kabe ne zaman yapıldığı bilinmiyor; oysa Yeruşalim’deki Mescidi Aksa hakkında kesin tarih bilgilerimiz var onu kral Süleyman İsa’dan önce 953 senesinde tamamladı.

Bu hesaba göre, Kabe ondan 40 sene önce, yani 993 senesinde yapılmış olmalı. O da İbrahim’in hayatından 1100 sene sonradır. Bu durumda birisi yanlış söylüyor ya Kuran ya da Buhari’nin hadisi.

İkisi aynı anda doğru olamaz.

Bütün bu bilgiler ışında itirazı olan arkadaşlardan “Kabe”nin İbrahim tarafından yapıldığına dair sair bilgiler bekliyorum.

Saygılarımla…

Oğuz Aral’dan Bekir Coşkun’a mektup

Oğuz Aral’dan Bekir Coşkun’a mektup

“Bekir, senden nefret ediyorum
. Hişşt!

Duydun mu Bekir Coşkun, senden nefret ediyorum dedim. Senin yüzünden, yaşamım cehenneme döndü! Popom çıplak kaldı. Sokağa çıkamaz oldum. Yakında evi barkı satıp bir başka diyara göçersem bil ki senin yüzündendir. Tüm bunlar senin o köpekcil yazıların yüzünden başıma geldi.

Geçtiğimiz kış, İstanbul’un rezilliğini daha fazla çekemeyeceğime karar verip, Silivri dışındaki yazlık evime göçtüm. Niyetim, kalan yaşamımı oksijen koklayarak ve denize nazir bir sessizlik içinde sürdürmekti. Ama yazlık eve varır varmaz, açlıktan karınları sırtlarına yapışmış bir ana ve iki yavru, üç dişi köpekle karşılaştım.

Sokak itinin biri, benim bahçedeki merdivenin altına yavrulamıştı. Şunların karınlarını doyurayım da öyle kovalayayım dedim. Yiyecek verip eve girdim. Taşınma hengâmesi içinde, o günkü gazeteleri okuyamamıştım. Senin yazını okurken, aldı beni bir müteessir. Yine, o, insanin merhametini parmaklayan, gözü yaşlı köpekcil yazılarından biriydi. İçim bir anda köpek sevgisiyle doldu. Esimin benim için hazırladığı yemekleri de itlere verdim. Artik, kıştan beri beraber yaşıyoruz.

Derken yavrulardan birini, odunla ya da arabayla vurup öldürdüler. Esimle yemeden içmeden kesildik… Gözlerim iz dolu dolu dolaşır olduk. Hani göz göze gelsek, bu yastan sonra zırlamaya başlayacağız.

Bizim sokak itlerine tüm kış, gazeteden yemek artığı taşıdım. Etle tanışır tanışmaz ekmek, pilav ve sebze yemeklerini yememeye başladılar. Haydii! Et, tavuk kemiği hatta kopek maması almaya başladım.

Yaz geldi. Ama kopek yine zamparalığa durmuş olmalı ki, altı yeni yavru daha doğurdu. Evde tam altı tane!.. Sonra da gidip, kendini belediyecilere zehirletti. Kaldı mı başıma altı yavru ve bir abla köpek.

Yavrular birkaç aylık olunca, önce dış kapının önündeki paspası yediler. Simdi, bizim sokak kapısı yerden 15 santim yukarıdan başlıyor. Kemirgen hayvanlar diyerek, fare ve tavşanın kim günahını almış?

Derken bizim tatil koyunun halkı, terliksiz, pabuçsuz ve havlusuz kaldı. İtler hepsini calip bizim bahçeye getirdi. Terliği, pabucu kaybolan, Bit Pazarı gibi bizim bahçede soluğu alıyor. Yırtıp kemirdikleri terlikleri, tazmin ettiğim de oluyor. Bahçe dersen, gömüp de bir turlu bulamadıkları kemikler yüzünden köstebek yuvasına dondu.

Bazı komsulara, misafirlik dümeniyle gidip, sohbet arası, ‘Bekir Coşkun’u sever misiniz?’ diye soruyorum. Severiz diyenlere, ‘Demek köpekleri de seviyorsunuz?’ diyorum. ‘Aaa! Vallahi bayılırız. Kopek insana en yakin hayvandır, sadiktir…’ gibisinden uzun bir söylev dinliyorum. ‘Bende yedi tane var. Hem de çok şirinler. Bir kısmı da mavi gözlü vallahi! Görseniz bayılacaksınız. Bir daha ayrılmak gelmeyecek’ diyerek kurnazca bir giriş yapıyorum. ‘Aaa! Hemen gelip severiz diyorlar. Gerçekten de gelip seviyorlar ve yine hepsini başıma bırakarak çekip gidiyorlar.

Bütün gece köpek havlaması ve çemkirmesinden uyku neydi unuttum. Kıçımda paçası parçalanmamış pantolon kalmadı. Beş milyon saydığım yeni pabuçlarımın da sağ teki kayıp.

Evden çıkabilmek ise Köroğlu yüreği ister. Denize gitmekten çoktan geçtim. Kapıyı acar açmaz hiç üstünüze iğne gibi sivri dişli, hoşttan ve çüşten anlamayan yedi yavru kopek atladı mı? Gazeteye gidebilmek için, cam kenarına dizdiğim kemikleri, pencereden fırlatıyorum. Sokak kapısı önünde sipere yatmış itler, kemik peşine koşunca, yıldırım gibi fırlayıp arabaya atıyorum kendimi. Aldatıldıklarını anlayınca, arabanın peşinden bir koşu koparıyorlar. Ama birkaç kilometre sonra şişiyor enayiler. Ben de onlara arabadan, ayıpçı el kol işaretleri yapıyorum!

A benim şaşkın Urfalı Bekir’im. Sevecek hayvan mı bulamadın? Timsah sev. Gergedan sev. Hatta hamamböceği sev. Bu itleri ne diye başıma musallat ettin? İnşallah benim gibi karnına karnına yirmi kuduz iğnesi yersin.

Hav hav be!Hav hav!…

Oguz ARAL

(Oğuz Aral’ın anısına saygılarımla…)

TSUNAMİDE ‘ALLAH’ YAZISI…

Sri Lanka’nın başkenti Kolombo’daki İslami Araştırmalar Merkezi yetkilisi Muhammed Faizeen tsunaminin ALLAH yazısı oluşturduğunu açıkladı. İşte uydudan görüntülenen ALLAH yazısı…

habervitrini

Bakın ben de neler düşündüm;

İlk olarak ” http://www.globalsecurity.org/eye/andaman-sri-lanka.htm ” bu adreste bahsedilen iddiayı bulabiliriz,

Ama bakalım benzerlik aradıktan sonra daha neler bulabiliyormuşuz değil mi?

Bu konuyla ilgili sri lanka’nın başkenti kolombo’daki islami araştırmalar merkezi yetkilisi Muhammed Faizeen’e göre bunun kanıtı, sri lanka’nın batısındaki kalutara kıyılarını yerle bir eden dev deniz dalgalarından hemen sonra çekilen uydu fotoğraflarında bulunuyor.

Şimdi böyle bakınca sanki “işte budur” dedirtiyor adama,ama bir de bu fotonun durgun haline bakalım;

Ve şimdi de benim yorumuma göz gezdirelim;

Horusa allah yazısından daha çok benzemiyor diyen göz doktoruna gitsin.Hatta arapça “allah” tan daha çok,çok daha çok benziyor.

Görüldüğü üzre biraz hayal gücü ile ottan yoktan istediğiniz elde edebilirsiniz,

Aslanlar gibi mısır tanrısı “Horus”un resmidir bu dalganın şekli,tabi yerseniz…

Horus resmen vesikalık asmış olaya,

Demek ki esas tanrı da “Horus” tur…:)

Digitalglobe quickbird uydusu tarafından 26 aralıkta yerel saatle 10.20’de çekilen fotoğrafta allah’ın ismiyle imza attığını söyleyen Faizeen, ”bu bir cezalandırma, çünkü emirlerine uyulmadı” demişti.

Bu vesileyle büyük bir “taş kalplilikle” merhumlara “hakettiler çünkü günahkarlardı” diyen Muhammed Faizeen denen rezile lanet ediyorum.

Saygılarımla…