Ağaçlar Gizlice Mesajlaşıyor mu? Ormanın Altındaki Görünmez Ağ

Bir ormana girdiğinizde ilk gördüğünüz şey gövdeler, yapraklar, kuşlar ve belki biraz da kendi romantik hayal gücünüzdür. Oysa asıl hareket, ayaklarınızın altında yaşanır. Toprağın içinde, ağaç köklerine sarılmış incecik mantar iplikçikleri, yani hifler, devasa bir yeraltı ağı kurar. Popüler kültür bu ağı çoğu zaman ‘Wood Wide Web’ diye adlandırır: Ağaçların birbirine şeker, mineral ve uyarı sinyalleri gönderdiği, neredeyse bitkisel bir internet. Peki gerçekten öyle mi? Yoksa doğaya insan icadı metaforlar giydirip onu fazla mı konuşturuyoruz?

Mantarlarla yapılan eski bir anlaşma

Hikâyenin kahramanı mikoriza adı verilen ortak yaşamdır. Mantarlar fotosentez yapamaz; yani güneşten şeker üretemezler. Ağaçlar ise yapar. Buna karşılık mantarlar, ince hifleriyle toprağın ağaç köklerinin ulaşamadığı bölgelerine sızar; fosfor, azot, su ve iz elementleri toplar. Ağaç mantara karbon bazlı şeker verir, mantar ağaca mineral ve su taşır. Bu, milyonlarca yıllık bir takas ekonomisidir. Ne banka var ne sözleşme; ama piyasa gayet canlıdır.

İşin büyüleyici kısmı şu: Aynı mantar ağı birden fazla ağacın köküne bağlanabilir. Böylece farklı türler ve bireyler arasında fiziksel bir bağlantı oluşur. Laboratuvar ve arazi deneylerinde, bir ağaca verilen işaretli karbonun başka bir ağacın dokularında izlenebildiği gösterilmiştir. Bazı durumlarda gölgede kalan genç fidanlara, daha büyük ağaçlardan karbon aktarımı olduğu öne sürülmüştür. Bu fikir, ormanı rekabet arenasından çok dayanışma ağı gibi görmemize neden oldu.

İnternet benzetmesi nerede işe yarar, nerede tökezler?

İnternet benzetmesi çekici çünkü ağ, düğüm ve aktarım fikrini hemen zihnimizde canlandırır. Ağaçlar düğüm, mantarlar kablo, mineraller ve kimyasal sinyaller veri gibi düşünülebilir. Ayrıca savunma sinyallerine dair ilginç bulgular da var: Bazı bitkiler zararlı böcek saldırısına uğradığında, komşularında savunma kimyasallarının arttığı gözlenmiştir. Bu etkide uçucu organik bileşikler kadar mikorizal bağlantıların da rol oynayabileceği düşünülür.

Fakat burada fren yapmak gerekir. Orman tabanında fiber optik bir kablo sistemi yoktur; paket anahtarlama protokolü hiç yoktur. Ağaçlar bilinçli biçimde ‘şu fidan aç kalmış, ona karbon yollayayım’ diye karar vermez. Aktarımlar çoğu zaman difüzyon, konsantrasyon farkları, mantarın kendi metabolik çıkarları ve kök-mantar ilişkilerinin kimyasal dengeleriyle şekillenir. Yani bu ağ iletişimsel olabilir, ama bizim anladığımız anlamda niyetli, merkezi, şefkatli bir internet değildir.

Anne ağaçlar ve bilimsel ihtiyat

Son yıllarda ‘anne ağaç’ fikri çok popülerleşti: Yaşlı ağaçların çevredeki gençlere kaynak verdiği, ormanı bir aile gibi yönettiği anlatısı güçlü bir imge yarattı. Bu anlatının bilimsel dayanakları tamamen uydurma değil; fakat abartılmaya çok açık. Bazı araştırmacılar, mikorizal ağların orman ekolojisindeki rolünün henüz sanıldığı kadar kesin kanıtlanmadığını vurguluyor. Karbon aktarımı gerçekleşse bile miktarı, yönü, sürekliliği ve ekolojik önemi her ekosistemde aynı değildir. Ayrıca bir mantar ağı, ağaca yardım eden iyiliksever bir kamu kurumu değildir; mantarın da kendi çıkarları vardır. Hangi ağaca daha fazla bağlanacağı, hangi kaynağı nerede tutacağı, hangi ortakla daha kârlı alışveriş yapacağı önemlidir.

Bu noktada orman, bize daha karmaşık bir ders verir: Doğada işbirliği ve rekabet birbirinin zıttı değil, aynı oyunun iki yüzüdür. Ağaçlar ışık için yarışır, kök alanı için yarışır, su için yarışır. Ama aynı zamanda mantarlarla ortaklık kurar, kimyasal sinyaller yayar, yeraltı ağları üzerinden dolaylı etkileşimlere girer. Orman ne saf bir savaş alanıdır ne de pastoral bir kardeşlik masalı. Daha çok, sürekli pazarlık yapılan canlı bir diplomasi sahnesidir.

O halde Wood Wide Web bir ‘bitkisel internet’ midir? Cevap: Metafor olarak evet, kelimesi kelimesine hayır. Evet, çünkü ormanın altında canlıları birbirine bağlayan, madde ve bilgi benzeri sinyallerin dolaştığı karmaşık ağlar vardır. Hayır, çünkü bu ağlar bilinçli mesajlaşma sistemleri değil; evrimsel çıkarlar, kimyasal akışlar ve karşılıklı bağımlılıklarla örülmüş biyolojik ilişkilerdir. Yine de bu gerçek, büyüyü azaltmaz; aksine artırır. Çünkü ormanların sessizliği, sandığımız gibi boşluk değildir. Toprağın altında, konuşmaya benzemeyen ama sonuçları olan bir akış sürer. Belki de asıl mesele ağaçların bizim gibi konuşup konuşmadığı değil; bizim, konuşmayan şeyleri anlamayı öğrenip öğrenemediğimizdir.

Karmaşık Organizmalar

organizma

Hayatın kendisi inorganik maddeden organik maddeye nitel bir sıçramadır. Bunu meydana getiren süreçlerin açıklaması, günümüz biliminin en önemli ve heyecan verici sorunlarından birini oluşturur. Karmaşık moleküllerin yapılarını çok ayrıntılı biçimde analiz eden, bu moleküllerin davranışlarını yüksek kesinlikle öngören ve canlı sistemlerde belirli moleküllerin oynadığı rolü tanımlayan kimyanın atılımları, biyokimya ve biyofizik gibi, sırasıyla canlı organizmalardaki kimyasal reaksiyonlarla ve canlı süreçlerdeki fiziksel olaylarla uğraşan yeni bilimlerin yolunu döşedi. Bunlar da zaman içinde, son yıllardaki en gözalıcı atılımları kaydeden moleküler biyolojinin içinde birleştiler. Bu şekilde, organik ve inorganik maddeyi birbirinden ayıran eski sabit ayrımlar tamamen ortadan kaldırıldı. Eski kimyacılar bu ikisi arasında katı bir ayrım çizgisi koymuşlardı. Adım adım anlaşıldı ki, inorganik moleküllere uygulanan kimyasal yasalar aynen organik moleküllere de uygulanıyordu. Karbon içeren tüm maddeler (karbondioksit gibi birkaç basit bileşiğin olası istisnası dışında) organik olarak nitelendirilmektedir. Geri kalanlar inorganiktir. Sadece karbon atomları çok uzun zincirler oluşturabilmekte ve dolayısıyla sonsuz çeşitlilikte karmaşık moleküller için olanak yaratmaktadırlar. 19. yüzyılın kimyacıları “albüminli” (Latince yumurta beyazı sözcüğünden) maddeleri analiz ettiler. Buradan kalkarak, yaşamın aminoasitlerden oluşan büyük protein moleküllerine bağlı olduğu keşfedildi. Planck’ın fizikteki büyük atılımı gerçekleştirdiği 20. yüzyılın başlarında, Emil Fischer, aminoasitleri, bir aminoasidin karboksil grubunu daima yanı başındakinin amino grubuna bağlayacak şekilde zincirler halinde bir araya getirmeye çalışıyordu. 1907’de on sekiz aminoasitten oluşan bir zinciri sentezlemeyi başardı. Fischer bu zincirlere, Yunanca “sindirmek” sözcüğünden hareketle peptidler dedi, çünkü proteinlerin sindirim sürecinde bu tür zincirlere doğru bozunduğunu düşünüyordu. Bu teori, sonunda Max Bergmann tarafından 1932 yılında kanıtlandı.
Devamını oku “Karmaşık Organizmalar” →

Allotropi farkı!

Karbonun grafitten elmasa uzun yolculuğu…
Şimdiye dek karbonun yarım milyonun üzerinde farklı bileşiği ayrılmış ve tanımlanmış yine de karbonun güçleri konusunda hala çok yetersiz bilgimiz var.
Elmasın değeri atomlarının düzeninden geliyor, düzenin sertliği!
Grafitin değeri ise kesip çizmeden iz bırakabilen yumuşak yapısından.
Allotropi farkı! 🙂
Not: Bir elementin atomlarının uzayda farklı farklı şekillerde dizilmesiyle oluşan yapıya allotropi denir

**

“Yeterince” sihirli bir kavramdır, tarif etmek ve ölçmek mümkünatı da pek yoktur çünkü olay/kişi/ihtiyaç dairesinde her AN her kişi için özneldir.

“Yeterince”  içsel bir sestir; insanın kendiyle devamlı, dolaysız, ve samimi bir iletişim halinde olmasını gerektirir. Bu sebeple iç ve dış konuşmaların asgariye indirilmesi için önerilen yöntemleri keskin bir niyetle ve disiplinle sürdürmek gerekir. Ben kişisel olarak bu yöntemleri yıllar süren Gurdjieff ve Toltek (CC) yolculuğu esnasında disipline ettim fakat dinler dahil her türlü farkındalığı artırmaya yönelik yolculukların kendi tarzlarında bunu sağlamaya çalışan yöntemleri vardır. Önemli olan yollar/yöntemler değil uygulamanın efektifliğidir.

*

Felsefe olmadan sadece suçlular diğer insanları yargılamaya cesaret eder. Diğerlerini dünya ruhu meşru kılar der Oyun Dürtüsünde Juli Zeh. Bir cümleyle tüm dallardaki tüm kuşları vurmak diye buna denir.

*

“Bir sistemin gözlenebilir bir özelliği saniyede N kere ölçülürse, sistem durağan olmasa dahi, N sonsuza yaklaşınca sistemin ölçülen özelliğinde değişme olmayacak ve sistemin aynı durumda kalma olasılığı 1 (yani %100) olacaktır.” Alan Turing

Bu tespit ölümsüzlük ve anti yaşlanmanın da formulü olabilir bana göre, fakat N’i sonsuza yakın hale getirebilmek için DNA kullanım oranlarımızın artması gerekir tıpkı Lucy filmindeki gibi 🙂