Savaşçı, Aşksız Bir Hiçtir!

Sabır ve hız

Savaşçı bu mesajı tanıdığı pek çok erkek ve kadında okumuştur. Asla ilk izlenime kanmaz ve başkaları onu etkilemeye çalışırken sessiz kalmakta ısrar eder. Ve bunu, kendi kusurlarını düzeltmek için bir fırsat olarak kullanır -çünkü insanlar aynı zamanda iyi birer aynadır. Bir savaşçı öğrenmek için karşısına çıkan her şeyi iyi bir fırsat olarak kullanır ve çelişkilerini kabul etmeyi bilir.

Işığın savaşçısının hem sabra hem de hıza aynı anda ihtiyacı vardır. Bir stratejide en büyük hata, zamansız davranmak ve fırsatın elinizden kaçıp gitmesine izin vermektir. Bu hatadan kaçınmak için savaşçı her bir durumu eşsiz bir durummuş gibi ele alır, hiçbir formüle, reçeteye ya da başkalarının düşüncelerine bel bağlamaz.

Halife Muaviye, Hz. Ömer Bin El-Hattab”a büyük politika yeteneğinin sırrını sordu. Aldığı cevap şuydu: ”Hayatımda hiçbir meseleye bu işin içinden nasıl çıkabileceğim üzerine hazırlık yapmadan girişmedim; öte yandan, giriştiğim hiçbir işin içinden hemen çıkmayı istemedim.”

Işığın savaşçısı kalbini her zaman nefret duygusundan temiz tutar. Bunu yapabilmek için affetmeye ihtiyacı vardır.

Bir savaşa girdiğinde İsa”nın şu sözünü asla unutmaz: ”Düşmanlarınızı sevin.” Ve savaşçı bu söze uyar ama İsa”nın sözlerinin ”Düşmanlarınızdan hoşlanın” anlamı taşımadığını da hep hatırlar.

Affetmek savaşçı için her şeyi kabullenmek zorunda kalmak demek değildir. Bir savaşçı asla başını öne eğmemelidir; çünkü bunu yaparsa hayallerinin yattığı ufku gözünden kaçırabilir.

Dinlenme ve hareket

Savaşa ara verildiğinde savaşçı dinlenir.

Bu günlerini çoğunlukla hiçbir şey yapmadan geçirir; çünkü kalbinin buna ihtiyacı vardır.

Ama duyuları hep tetiktedir. En büyük günahlardan biri olan uyuşukluğa kapılmaz; çünkü

bunun kendisini nerelere götürebileceğinin farkındadır: zamanın öylece akıp gittiği ve başka hiçbir şeyin olmadığı pazar öğleden sonralarının o ılık ruh haline.

Savaşçı bu zamanı ”mezarlık huzuru” olarak adlandırır. Ve Mahşer”den bir alıntıyı hatırlar: Sizi lanetliyorum çünkü siz ne soğuk ne de sıcaksınız. Keşke soğuk ya da sıcak olsaydınız! Ama ılık olduğunuz için sizi ağzımdan dışarı kusacağım.

Savaşçı dinlenir ve güler, ama her zaman dikkatli ve harekete hazırdır.

Melek ve Şeytan

Bir savaşçı, melek ile şeytanın, kılıcı tutan el için kavga ettiğini bilir.

Şeytan, ”Başaramayacaksın” der. ”Doğru anı kaçıracaksın. Korkuyorsun.” Sonra Melek belirir ve ”Başaramayacaksın” der. ”Doğru anı kaçıracaksın. Korkuyorsun.”

Savaşçı şaşırır. Her ikisi de aynı şeyi söylemektedir.

Şeytan şöyle devam eder: ”Bırak sana yardım edeyim.” Melek ise şöyle der: ”Sana yardım edeceğim.”

İşte o anda savaşçı aradaki farkı anlar. Sözler aynı ama anlaşma başkadır. Böylece zaferini Tanrı”ya adayarak cesaretin verdiği güvenle meleğin elini tutmayı seçer.

Günahlara İnanmak

Işığın savaşçısı sezgilerinin ne kadar önemli olduğunu bilir. Savaşın ortasındayken düşmanının darbeleri üzerine düşenecek vakti yoktur; bu yüzden sezgilerini kullanır ve kendini meleğinin ellerine bırakır. Barış zamanında ise Tanrı”nın kendisine gönderdiği işaretlerin şifresini çözer.

İnsanlar onun için ”Bu adam deli” ya da ”Bir hayal dünyasında yaşıyor” ve hatta ”Mantığı olmayan şeylere nasıl böyle inanabiliyor?” derler. Ama savaşçı sezgilerin Tanrı”nın alfabesi olduğunu bilir ve rüzgarı dinleyip yıldızlarla konuşmayı sürdürür.

Aşka İnanmak

Bir savaşçı için imkansız aşk diye bir şey yoktur. Sessizliğin, farklılığın ya da reddedilişin gözünü korkutmasına izin vermez. Çünkü insanların yüzlerine geçirdiği buzdan maskelerin ardında ateşten bir kalp olduğunu bilir.

İşte bu yüzden savaşçı, başkalarından çok daha fazla şeyi riske eder. Birinin sevgisi için hiç yorulmaksızın çabalar -bu sürekli ”hayır” sözcüğünü duymak, eve yenilgi içinde dönmek, hem fiziksel hem de ruhsal anlamda reddedilmiş hissetmek anlamına gelse bile. Bir savaşçı ihtiyaç duyduğu şeyin peşindeyken kalbinin korkmasına izin vermez. Çünkü aşksız o bir hiçtir.

Anlaşmaya inanmak

Savaşçı savaş alanını her zaman kendisi seçemez. Bazen kendini hiç arzulamadığı savaşların içinde bulup şaşırır, ama bunlardan kaçmanın hiç faydası yoktur çünkü bu savaşlar nereye gidersi gitsin onu takip edecektir. Bu yüzden çatışmanın kaçınılmaz olduğu zamanlarda savaşçı düşmanıyla konuşur. Korku ya da ürkeklik göstermeksizin karşısındakinin neden savaşmak istediğini öğrenmeye çalışır. Savaşçı, kılıcını kılıfından çıkarmadan, karşısındakini bu savaşın onun savaşı olmadığı konusunda ikna eder.

Savaşçı, düşmanının söyleyeceklerini dinler ve sadece gerekliyse dövüşür. Eğer başka bir alternatifi yoksa, zaferi ya da yenilgiyi düşünmeden dövüşür: Savaşı sonuna kadar sürdürür.

Azme inanmak

Işığın savaşçısı yargılamaları ve eleştirileri tevazuyla kabul etmek gerektiğini söyleyen eski öğütleri asla unutmaz. Haksızlık yaşanır. Savaşçı birden kendini hiç hak etmediği durumlarda bulabilir ve kendini savunmaya bile niyeti olmaz. Böyle zamanlarda savaşçı sessiz kalır. Enerjisini sözlerle harcamaz çünkü sözler bir işe yaramayacaktır. En iyisi gücünü direnmek için kullanmak, sabırlı olmak ve birilerinin onu izlediğinin farkında olmaktır. Haksız yere acı çeken birini gördüğünde bu durumu kabullenemeyecek insanlar vardır. Bu insanlar savaşçıya en çok ihtiyaç duyduğu şeyi verir: Zamanı. Er ya da geç, her şey yine savaşçının lehine çalışmaya başlayacaktır. Işığın savaşçısı akıllıdır; yenilgileri üzerine yorum yapmaz.

Kişisel efsanelere İnanmak

Savaşçı, kendi kişisel efsanesi olduğunu varsayar; bu onun yaşama sebebidir. Çevresindekiler onun için şunu söyler: ”İnancı takdire şayan!” Savaşçı bir süreliğine duyduğu bu sözlerle gururlanır, ama sonra bundan utanç duyar; çünkü ortaya koyduğu inanca aslında sahip değildir.

O an meleği gelip kulağına şunu fısıldar: ”Sen sadece ışığı taşıyan bir araçsın. Kendinle gurur duyman için de, kendini suçlu hissetmen için de bir sebep yok; sadece kaderini gerçekleştirmek için bir sebep var.” Ve savaşçı sadece bir aracı olduğunun farkına vardığında kendini daha sakin ve güvende hisseder.

Paulo Coelho

Kıssadan Hisseler..!!

Mantıklılıgın sınırları deneyimlerimiz tarafından çizilmistir..Bu sınırlar icinde kaldıkca degisim yapmanız mümkün olmaz..Aykırı düsünün..Fikirlerinizi kıskırtın..Kıskırtıp orjinal seyler yaratın..Orjinal fikirler siz onları kıskırtmadıkca ortaya cıkmaz..

(( Edward de Bano ))

  • Hayalin sınırı nerede baslayıp nerede biter,henüz bulamadım..Bir cocuk,bebegine kücük tepside mama getirdigi zaman,gercekten o an icin bebegin canlı olduguna inanır mı??Sallanan bir at gercekten at mıdır?Bir erkek cocuk “Eller Yukarı!” diye bagırıp sonrada ates ettiginde silahın gercek bir silah oldugunumu sanıyor?Ya da öyle mi hissediyor?Bana öyle geliyor ki,cocuklar oyuncaklarının gercek oldugunu düslüyor,ancak duygusuz bir büyük ise karısıp da onlara fantazilerini anımsatınca apar topar yere ayak basıyorlar.Hicbir sevecen anne baba cocugun hayal dünyasını bozmamalıdır..

(( A.S. Neil ))

*Eger evliliginizin yürümesini istiyorsanız lekeye degil,herzaman güzellige bakmayı bilmelisiniz..İster bir este olsun,ister bir cocukta,bir komsuda,bir patronda yada bir arkadasta,ne kadar leke ararsanız o kadar leke bulursunuz..

(( Steven W. Vannoy ))

*Gercek iyimser,problemlerin farkındadır ama cözümleri de olabilir,zorlukları görür ama üstesinden gelinecegine de inanır,olumsuzlukları yakalar ama olumlulukları da vurgular,en kötüye acıktır ama en iyiyi de bekler,sikayet etmek icin nedeni vardır ama gülümsemeyi secer..

(( W.Arthur Ward ))

*Beden er gec bıkkınlık verir insana..Düsünceden baska hicbirsey güzel ve ilginc kalmaz..Cünkü düsüncedir gercek yasam..Filozoflar yüz mucize görürler bir günde;bilgisizler ve düsüncesizler ise günlük islerden,alışılmış ugraslardan baska hicbir seyi görmezler..

(( Bernard Shaw ))

  • Yıllar önce bir ayakkabı sirketinin sahibi pazar arastırması yapmak üzere Afrika´ya aralıklı olarak iki pazarlamacı gönderdi..

Birinci pazarlamacı arastırmasını tamamladıktan sonra patronunu arayıp syle dedi : ” Burada bizim icin hicbir fırsat yok,cünkü his kimse ayakkabı giymiyor.”

Birkac ay sonra giden ikinci pazarlamacı ise patronunu arayıp heyecanla “Afrika´da inanılmaz fırsatlar var.Burada hic kimsenin ayakkabısı yok “dedi..

“Herkes aynı düsünüyorsa,hic kimse birsey düsünmüyor demektir.”

(( Anonim ))

  • Dünyanın size iyi davranmadıgını düsünüyor musunuz?Dünyaya karsı tutumunuz mükemmelse mükemmel sonuclar alacaksınız..Dünyayla ilgili söyle böyle hissediyorsanız bu dünyadan alacagınız karsılık ortalama olacaktır..Dünyayla ilgili olumsuz duygular beslerseniz yasamdan yalnız olumsuz yanıtlar aldıgınızı hissedeceksiniz..

(( John Maxwell ))

  • Dogru olanı yapmak vicdanınızı tatmin eder ve bu da kendine güveni gelistirir.Yanlıs olarak bilinen bir seyi yaptıgımızda iki olumsuz sey meydanda gelir:Birincisi , kendimizi suclu hissederiz ve sucluluk kendimize olan güvenini yiyip bitirir.İkincisi , er yada gec diger insanlar bunu ögrenir ve bize olan güvenlerini yitirirler.

Sırf amacınıza ulasmak icin vicdanınıza ters bir sey yapacaksanız denemeyin bile..O an ulasırsınız belki ama uzun vadede kaybedersiniz..

(( Dr. David J. Schwartz ))

  • İnsanoğlunun icinde uyuyan gücler vardır..Kendisi bile sasırır..Cünkü bu güclere sahip oldugu aklından bile geçmez.Bu güçleri uyandırıp eyleme geçirebilse , o ksinin hayatında büyük bir devrim olur.

(( Swette Marden ))

  • Özgüven tıpkı mululuk gibi , yakalamaya calıstıkca insanın elinden kaçan seydir..Çogunlukla sadece bir yan üründür.Bir hizmetin veya calısmanın , bir dostlugun veya aşkın içinde kendimizi yitiririz ve aniden mutlu oldugumuzu, kendimize güven duygumuzu kesfederiz..

(( Alan Loy McGinnis ))

  • Bircok kside basarma hırsı vardır ; hatta isleriyle ilgili özel bir yetenege bile sahip olabilirler..Ama yinede ilerleyemezler..Neden? Belki de, ise egemen olabildikleri için kendilerine egemen olmalarına gerek olmadıgını düsünüyorlar..

(( John Steveson ))

Can Dündar’dan

“Her şey ben ilkokula yazıldıktan sonra başladı. Bir akşam evde ders çalışırken annemin bana tuhaf baktığını fark ettim. Yazdıklarımı dikkatle inceledikten sonra mırıldandı. Az sonra elinde düz beyaz bir kağıtla çıkageldi.

“Bir ağaç çiz” dedi, bana.

Çizdim. Önce köklerini, sonra aşağıdan yukarıya doğru gövdesini ve daha sonra dallarını ve yapraklarını… ben çizerken annem “Allah Allah” diye söyleniyordu. Sonra kendisi bir tane çizdi. Önce kalın bir gövde, sonra dallar ve yapraklar, en son kökler… Ne fark eder ki?..

Sonra yazı yazdırdı. Yazdım. Hemen yanına kendisi yazdı. Baktım B’leri, D’leri, N’leri benimkilere benzemiyor. Onunkiler ters.

Sabah ayakkabılarımı bağlarken (ben hala bağlayamıyordum)

  • “Öğretmenin bu yazdıklarına bir şey demiyor mu? diye sordu. Zaman zaman bana kızdığını söyledim. Tahta da yazılanları deftere geçirirken zorlandığımı, gecikince de “Tembel” diye fırça yediğimi anlattım.

“Niye zorlanıyorsun?” diye sordu annem.

“Çünkü tahta da yazılanlar da senin gibi…” dedim. “Ters aynı…”

Öyleydi gerçekten de, benim “ev” diye yazdığımı sınıftakiler “ve” diye okuyorlardı. N’leri, P’leri, K’ları ters yazıyorlardı. Herkesin sağ bildiği benim solumdu.Tahtadakileri defterime geçirirken düzeltmeye çalışıyordum. O yüzden gecikiyordum.

O gün öğleden sonra annem okula geldi. Öğretmenle bir şeyler konuştu. Ertesi günde kapısında “Davranış Bilimleri Enstitüsü” yazan bir yere götürdü.

“Bak bu abla doktor. Seninle biraz konuşacak” dedi. Güler yüzlü bir abla adını söyleyip tokalaşmak için elini uzattı. Uzattığı eli tersti. Tokalaşamadık. Sonra o da bir şeyler yazıp çizmemi istedi. Bunun çocuklarda çok sık rastlanan bir sorun olduğunu söyledi. O sözcüğü ilk kez orada duydum…. DİSLEKSİ….

Doktor dönüp arkasındaki dosyalardan bir kağıt çıkardı.

  • “Bu çizimler ve yanındaki notlar Leonardo da Vinci’ye ait” dedi. Yazılar bana çok tanıdık geldi. Benim gibi düz yazan birini bulmuştum işte.Sonra masanın üstündeki aynayı elindeki kağıda tutup bize gösterdi.Annem hayretler içinde kaldı.Notlar onların diline tercüme edilmişti sanki. Ayna bir şifre çözücü gibi düzeltmişti yazıları… doktor abla bunun bir hastalık değil, bazı çocuklar da rastlanan türden bir bozukluk olduğunu anlattı uzun uzun. Disleksilerin bazı harfleri ve sayıları ters yazdıklarını, ancak bunun bir zeka eksikliğinden kaynaklanmadığını, hatta tersine, disleksil çocukların çoğunda üstün zeka saptandığını söyledi.

Edison’un, John Lennon’ın, Michelangelo’nun, Steven Spielberg’in, Prens Charles’ın, J.F. Kennedy’nin disleksil olduklarından söz etti. Yine bir disleksil olan Einstein’ın okumayı 9 yaşında söktüğünü ve normal okulda başarılı olamayınca da babası tarafından askeri okula yazdırıldığını anlattı.

  • “ Bu saydığım isimlerin hepsi birer dahi idi. Bize göre ters yazmalarına itiraz edilmediği, tersine hoşgörü ile bakıldığı için dehalarını kanıtlayabildiler.” dedi. Çıktığımızda hastalığımı sevmeye başlamıştım. Yanılmamıştım işte. Ben değildim ters yazan onlardı…. farklılığımdan utanmamaya başladım. Ertesi gün okula cebimde bir ayna ile gittim. Ayna benim tercümanım olmuştu adeta. Yazdıklarımı onların diline çeviriyordu.Onların yazdıklarını da benim için düzeltiyordu.

Ancak o gün resim dersinde koptu kıyamet. Öğretmen hepimizden bayrak çizmemizi istemişti. Bir ay yıldız çizip, boyayacak ve sıramızın üzerine asacaktık.Önce yıldızı çizip, yanına bir hilal kondurdum. Sonra öğretmen tepemde bitti.

“Bu hilal ters” dedi.

“Hayır, düz “ dedim. Kağıdı önümden çekip, sınıfa gösterdi.

“Sizce bu hilal ters mi, düz mü?” diye sordu. Çocuklar hep bir ağızdan “ ters, ters” diye bağırmaya başladılar.Öğretmen tahtaya kalkıp doğrusunu çizmemi istedi.Kalktım, çizdim. Sınıf katıla katıla gülüyordu. Öğretmen “bak yine ters yazıyor” diye bağırdı. “Sen benimle alay mı ediyorsun? Bu ülkenin bayrağını ters çizemezsin herkes gibi çizeceksin” diye gürledi. Korkarak cebimden aynamı çıkardım. Tahtaya doğru tutup bakmalarını istedim. Aynaya yansıyan görüntü tam onların çizdiği gibiydi. Tersti.Aldırmadılar… hem alay ediyor, hem öfkeyle “Düz çiz… düz çiz” diyordu. Öğretmen, elimi avuçlarının içine aldı ve zorla bana ters bir hilal çizdirdi. Sınıfa döndü “Şimdi düz mü?” diye sordu.Herkes hep bir ağızdan düz dedi.”Haydi şimdi yerine” dedi öğretmen. İşte ben de terstim artık. Sırama doğru yürürken ensemde öğretmenin sinirli ses dalgalarını hissettim. “ Sözümü dinlerseniz, yarın hepiniz birer Leonardo olabilirsiniz” diyordu. Güldüm. Oturduğumda ay, tahtadan ters ters bana bakıyordu.

CAN DÜNDAR

İnsan Kendini İnsanda Tanır!

Geçinmek için ne yaptığın beni ilgilendirmiyor. Neyi özlediğini, kalbinin arzuladığı şeye kavuşmanın hayalini kurmaya cesaret edip edemediğini bilmek istiyorum.

Kaç yaşında olduğun beni ilgilendirmiyor. Aşk için, hayallerin için, yaşıyor olma serüveni için, bir ***** gibi görünme riskini göze alıp almayacağını bilmek istiyorum.

Ay´ının etrafında hangi gezegenlerin döndüğü beni ilgilendirmiyor. Kederinin merkezine dokunup dokunmadığını, hayatın ihanetlerince açılıp açılmadığını, daha fazla acı korkusundan kapanıp kapanmadığını bilmek istiyorum.

Saklamaya, azaltmaya ya da düzeltmeye çalışmadan benim ya da kendi acınla oturup oturamayacağını bilmek istiyorum. Benim ya da kendi neşenle olup olamayacağını, insan olmanın sınırlılığını hatırlamadan, bizi dikkatli ve gerçekçi olmamız için uyarmadan çılgınca dans edip coşkunun seni parmak uçlarına kadar doldurmasına izin verip vermeyeceğini bilmek istiyorum.

Bana anlattığın hikayenin doğru olup olmaması beni ilgilendirmiyor. Kendi kendine dürüst olmak için bir başkasını hayal kırıklığına uğratıp uğratamayacağını; ihanetin suçlamasına dayanıp, kendi ruhuna ihanet edip etmeyeceğini bilmek istiyorum.

Güvenebilir ve güvenilebilir olup olamayacağını bilmek istiyorum. Her gün sevimli olmasa da güzelliği görüp göremeyeceğini bilmek istiyorum. Benim ve kendi hatalarınla yaşayıp yaşayamayacağını; bir gölün kenarında durup gümüş ay´a ´EVET!´ diye bağırıp bağırmayacağını bilmek istiyorum.

Nerede yaşadığın ya da ne kadar paran olduğu beni ilgilendirmiyor. Keder ve umutsuzlukla geçen bir gecenin ardından, yorgun, bitap da olsan, çocuklar için yapılması gerekenleri yapıp yapmayacağını bilmek istiyorum. Kim olduğun, buraya nasıl geldiğin beni ilgilendirmiyor. Çekinmeden benimle ateşin ortasında durup durmayacağını bilmek istiyorum.

Nerede, kiminle, ne okuduğun beni ilgilendirmiyor. Diğer her şey bittiğinde seni ayakta tutan şeyin ne olduğunu bilmek istiyorum.

Kendinle yalnız kalıp kalamadığını ve o boş anlarda sana arkadaşlık eden kendini gerçekten sevip sevmediğini bilmek istiyorum.

Oriah Mountain Dreamer

(Kanada´lı bir Kızılderili)

yazdığımı yarın okuyamayacaksın!

“En güzel yastığın nedir?” diye sorsalardı bana, hiç tereddütsüz “yarın” derdim. Yastık… Başımı usulca bırakıp kendimi unuttuğum yer. Yastık… Gözlerimi kapatıp gövdemi sessizce, dertsizce yarına taşıdığım dem. Yarın… Bugünün telaşlarını savurup fırlattığım loş uçurum. Yarın.. Bugünün ellerinden ellerimi çekip hayatla bağlarımı koparmama bahane eylediğim boşluk.

“Nasılsa yarın var!” deyip de an’ın üzerimizdeki keskin hükmünü törpülüyor değil miyiz? “Yarın yaparım!” deyip de günün içinden duygularımızı, aklımızı, yeteneklerimizi, hasılı varlığımızı çekiyor değil miyiz? Kapatmıyor muyuz gözlerimizi bugünün güneşine, nasılsa yarın güneş yeniden doğacak diye? Kapatmıyor muyuz gönlümüzü bugünün aşkına, önümde çok uzun yıllar var diye? Sevdiklerimizi küstürüyoruz, sevenlerimizi kırıyoruz, umarsız bir maske takıyoruz bugün. Nasılsa yarın telafi ederim diye. Çekmiyor muyuz ellerimizi en ciddi işlerin eteğinden daha zamanı gelmedi diye? Alıp gölgemizi her akşamın hüsranına yatırmıyor muyuz? Sanki hiç yokmuşuz gibi, hiç var olmamışız gibi geçmiyor muyuz günün içinden? Hasretlerimizi, hayallerimizi, ümitlerimizi, beklentilerimizi, özlemlerimizi zamanın kanına katmadan, elimizde meyvesiz kuru tohumlarla kala kalmıyor muyuz?

Yastığımızdır yarın. Alıp başımızı gittiğimiz isimsiz, sınırsız, kuralsız, tanımsız ülkemiz. Aklımızı başımızdan alıp götüren uykumuz. Bugünden kaçışın saydam, sessiz, itirazsız suç ortağı, sırdaşı. Gözümüzü bağlayıp bize habire sayılar saydıran saklambaç arkadaşımız. Sürekli bizi körebe eder yarın. Bizi topal bırakır. Bizi sığlaştırır. Bizi yok sayar. Kendi kıyılarımızdan çeker yüreğimizin inci mercanını. Kentin kuytularında nefesimizi boğuyor, sözümüzü kekeme ediyor.

Yo, yo, suç yarının değil. Yarının ayağımıza gelir gelmez adını “bugün” diye değiştirdiğini unutan bizlerin suç. Yarınlara güvenip de bugünü eğretileştirirken, yarınların birinde kendisine geniş zamanlar düşeceğini hayallerken, “dün”lerde “yarın” diye idealleştirdiği bir “yarın”ı daha elinin tersiyle ittiğini fark etmeyende suç… Bizde!

Şairin dediği gibi “yarın artık bugündür.” Yarın diye beleyip beslediğimiz, hayallerimizle emzirdiğimiz o gelecek günler, o bitmez zamanlar, o geniş zamanlar gelir gelmez, kendimizi içinde sıradanlaştırdığımız bir “bugün” oluveriyor. Yarına ideal yükleyenler, gelen yarının adı “bugün” olduğunda, bütün idealleriyle o günün sabahında var kılmaları gerekir kendilerini. Hayallerini yarınlara güvenerek erteleyenler, yarınlar sıra sıra gelip “bugün” olarak ellerine ayaklarına vardığında, her şeyi bir kenara bırakıp el üstünde tutmaları gerekir bugünü. Sanki son günleriymiş gibi, sanki başkaca ve bir daha yarın gelmeyecekmiş gibi, ruhlarını damıtıp bugünün imbiğinde damıtmaları gerekir yarın sevdalılarının.

Sahi, bugüne kadar kim “yarın” gerçekleştirmiş başarısını? “Yarın” ödev yapan öğrenci oldu mu acaba? Yazısını “yarın” yazmayı başaran bir yazar olmuş mudur?

Hayır, hayır, içimizden hiç kimse “yarın”ı yaşamadı, yaşamıyor, yaşamayacak. Yarınların hepsi bugün oldu, oluyor, olacak… Bugün’e kendini yakıştıramayan, yarınların hiçbirinde gününü gün edemeyecek.

İmrendiğimiz o başarı öykülerinin hepsi kahramanlarının “bugün”ünde gerçek oldu. Bir ömre rengini, istikametini veren kritik kırılmaların hepsi sıradan bildiğimiz herhangi bir saatin içinde olup bitti. “Yarın”a, “az sonra”ya, “hele dur, zamanı değil!”lere yaslananlar, “bugün”lerin içinde siliniverdi, “şimdi”nin kalbine can olamadı, “an”ın göğsünden çekildi. Hiç dokunmadan geçtiler zamanın içinden. Hiç yaşamamış gibi sürüklendiler bugünden yarına..

İspat etmemi ister misin? Ben de bu kısa yazıyı sürekli “yarın”lara erteledim. Ama sonunda oturdum ve yazdım. Ellerimi bilgisayarımın tuşlarına bağladım, koltuğumda hapsettim gövdemi, kalbimi bu satırların karasına mahkûm ettim. Yazıyı, “bugün” yazdım, “şimdi” bitirdim. Sen de “yarın” okuyamayacaksın bu yazıyı. Eminim “bugün” okuyor olacaksın…

Bugünü uyanık geçirmek istersen, “yarın” yastığını başının altından çek, sevgili zamane!

İyi uykusuzluklar!

Senai Demirci