Şişman Kadın Zayıflar Ülkesinde *

“Rüya nasıl kilo aldığını bulmaya kararlıdır. Bunun için günün her anında tartıya çıkmaya karar vermiştir. O gün müşterilerin oyununa katılmaz, çok işi vardır. Pastanede her şey yolunda gitmiştir, kilosunda bir değişiklik yoktur. Akşam eve geldikten sonra da tartılır. En son uyumadan önce tartılır. Sabah uyandığında yüzünde gülümseme vardır. Tartıldığında akşamdan bu yana kilo aldığını görür. Uykusunda kilo almıştır.” Ezgi Kızmaz’ın kaleminden.

Ezgi Kızmaz

Ya hep uyuyup rüyalarda yaşayacak ya da rüyalarını gerçekleştirecek

Rüya, otuzlu yaşlarında şişman, yalnız yaşayan bir kadındır. Ailesinden kalan pastaneyi işletir. Tutku Pastanesi’nin müşterisi çoktur. Rüya pastanenin devamlı müşterilerine göre çok güzel pastalar yapar. Ama o işinden memnun değildir; çok sıradan bir iş olduğunu düşünür ve ona göre isteyen herkes en az onun kadar iyi pasta yapabilir. Hiçbir yeteneği olmadığını düşünür. Kendini mutsuz, çirkin ve işe yaramaz hisseder. Defalarca rejim yapmaya çalışıp bozduğu için iradesiz ve bir işi sonuna kadar götüremeyen bir insan olduğunu düşünür. Değişmek ve mutlu olmak ister.

Bu arada ülkede iki parti iktidar için yarışır. Terazi Partisi, kadınların mutluluğunun zayıflıktan ve güzellikten geçtiğini savunur. İktidara geldiğinde kadınlara zayıflık ve mutluluk vaat eder. Partinin başkanı diyetisyen bir kadın, danışmanı ise eski bir moda dergisinin editörüdür. “Zayıf ol, mutlu ol!”, “Şişman kadınlar, biz sizin iradeniziz” partinin sloganlarından bir kaçıdır. Bir diğer parti ise “Böyle İyi” Partisi’dir. Bu parti şuan iktidardadır. Partiyi destekleyenler daha çok erkeklerdir. Bu parti bazı kadınların şişman olmasının gerektiğini, erkeklerin seçme haklarımn engellenemeyeceğini savunur. “Bazıları şişman sever”, “Renk renk, boy boy kadınlar istiyoruz”, bu partinin sloganlarındandır.

Rüya aradığı değişimi Terazi Partisi’nin sağlayacağını düşünerek bu partiye oy verir. Terazi Partisi seçimi kazanır. Terazi Partisi’nin iktidara gelmesinin ertesi günü, Rüya işe gitmek için evden çıkarken apartman kapısının değiştirildiğini fark eder. Kapı küçültülmüştür; Rüya ancak yan dönerek kapıdan çıkabilir. Otobüs durağına geldiğinde durağa bir tartı konulduğunu görür. Otobüs bekleyenler kilolarına göre sıraya geçmek zorundadır. Zayıflara öncelik verildiğinden Rüya’ya bir türlü sıra gelmez ve işe yürüyerekgitmek zorunda kalır. Rüya tüm bu uygulamaların insanı rejim yapma konusunda daha kararlı yaptığım ve gerekli olduklarım düşünür.

Pastanede her zamanki gibi pastaları hazırlar ve fırına verir. Pastalardan güzel kokular gelmeye başladıktan sonra, elinde köpeğiyle bir görevli gelir ve bundan sonra iştah açacak, rejim bozduracak kadar güzel kokan pastalar yapmasının yasak olduğunu söyler. Ancak diyet ürünler satabilir. Rüya başta şaşırsa da bu karara hak verir ve bunun onun da rejim yapmasım kolaylaştıracak bir şeyolduğunu söyler. Ardından kilo kontrolü yapan bir görevli gelir. Elinde tartıyla gelen görevli Rüya’yı tartar ve kilosunu kaydeder. Haftaya yine gelip kaç kilo verdiğine bakacağını söyler ve gider.

Terazi Partisi iktidara gelmesiyle bütün ülkeyi sıkı bir rejime sokar. Her yere tartı konur. Herhangi bir konuda anlaşmazlığa düşüldüğünde de tarafların tartıya çıkmasıyla karar verilir. Zayıflar üstündür. Üstün olmak isteyenin zayıflaması yeterlidir. Partinin yasakları herkes için geçerlidir. Ama genç kadınların üstünlüğü hedeflendiği için daha çok genç kadınlar zayıflatılmaya çalışılır. Erkekler ve yaşlılar, genç kadınlara göre daha rahattır. Yemek kokusu yasaklanır. Bunu denetlemek için köpekli özel görevliler devriye gezer. Partinin başkanı her akşam televizyonda ulusa sesleniş konuşması yapar. Yarının diyet reçetesini verip, “Bugün zayıflamak için ne yaptın?” diye sorar. Diger yandan kilo veremeyenler için agır yaptırımların olacagı söylentileri yayılır.

Rüya bu söylentilere aldırmaz, çünkü zayıflama konusunda kararlıdır. Parti başkanının verdigi diyet reçetesine tamamen uygular. Tek sorunu eskisine göre fazla uyumasıdır. Rüyasında devamlı pasta yediğini görür. Bunun rejimin etkisiyle oldugunu düşünür ve aldırmaz. Mutsuzluğu devameder. Pastanenin devamlı müşterileri de eskisine göre mutsuzdur. Her gün gelip diyet ürünler yiyerek Rüya’nın daha önceleri yaptıgt pastalardan bahsederler. Bu bir süre sonra yerini farklı bir oyuna bırakır. Müşteriler pastanede toplanıp diyet ürünleri yerken pasta yediklerini hayal etmeye başlarlar. Bu oyun hepsini her gün coşturur, bazıları pasta tadını cidden hissettiklerini bile söyler. Sadece bu oyunu oynarken mutlu görünürler. Bu oyuna katılmayan yaşlı bir müşteri vardır. O da her gün gelir, bir köşede diyet ürünlerden yer ve oyunun saçmalık olduğ;unu söyleyerek huysuzluk yapar. Hepsinden daha mutsuzdur. Rüya da başta oyuna katılmak istemez. Ama sonunda bir şey yemediği sürece bunun rejimine bir zararı olmadıgını düşünür.

Bir hafta sonra kilo kontrol görevlisi gelip Rüya’yı tarttığında bir sürprizle karşılaşırlar. Rüya sıkı diyetine rağmen kilo almıştır. Görevli, bir dahaki gelişinde de aynı durumla karşılaşırsa, Rüya’yı hapishaneye götürmek zorunda kalacaklarını, ancak böyle yediklerini tamamen kontrol altına alabileceklerini söyler ve gider.

Rüya’nın hapishaneye kapatılmaması için bir hafta içinde kilo vermesi gerekir. Ama sıkı rejimine rağmen nasıl kilo aldığını da bilmediginden bunu nasıl engelleyeceğini de bilmez.

Bu arada ülkede olaylar karışmıştır. Zayıflayamayan şişman kadınların intihar ettikleri haberleri yayılır, sokakta aşırı zayıf kadınlar dolaşır. Sokaktaki insanlar da mutlu görünmemektedir. Zayıflayan insanlar gruplar halinde birleşip artık onlara büyük gelen elbiselerini sokakta yakmaktadır. Rüya işten dönerken bu şenlik ateşlerinden birine rastlar, durup bakar. Rüya zayıflık, güzellik ve mutluluk arasında bağlar olduğu konusunda şüpheye düşer. Çünkü şenlik etrafında dönen kadınlar da mutlu değil, öfkeli görünüyordur.

Rüya nasıl kilo aldığını bulmaya kararlıdır. Bunun için günün her anında tartıya çıkmaya karar vermiştir. O gün müşterilerin oyununa katılmaz, çok işi vardır. Pastanede her şey yolunda gitmiştir, kilosunda bir değişiklik yoktur. Akşam eve geldikten sonra da tartılır. En son uyumadan önce tartılır. Sabah uyandığında yüzünde gülümseme vardır. Tartıldığında akşamdan bu yana kilo aldığını görür. Uykusunda kilo almıştır.

Ertesi gün pastanede bütün gün bu durumu düşünür. Uyurgezer olabileceği aklına gelir. Yattığı odadan mutfağa gidişi engellemek için yatmadan önce kapıyı kilitler ve kapının önüne ağır bir mobilya çeker. Tartılır ve uyur. Sabah uyanıp hemen tartıya çıkar. Yine kilo almıştır ama kapının önündeki mobilya yerinden oynatılmamıştır. Rüyasında yediği pastalar yüzünden kilo aldığım anlar.

Pastanede müşterilerle oynadığı oyunun da kilo aldırdığından şüphelenir. Oyunun ardından tartılır ve bu şüphesinin yerinde olduğunu görür. Uyurken ya da uyanıkken pasta yediğini düşlemek kilo aldırtıyordur.

Rüya çaresiz bir durumda kalmıştır. Kilo vermezse bir hafta soma hapishaneye kapatılacaktır. Kilo vermesi için rüyalarından vazgeçmesi ve pastanede müşterilerin oyununa katılmaması gerekir. Rüyalarını engelleyemeyeceğini kısa zamanda fark eder. Pastanedeki insanların da oyununu engelleyemez çünkü bu oyun giderek onlar için daha hayati bir öneme sahip olmaya başlamıştır. içlerinden biri o gün gelmese hayalleri eksik kalır ve bu durum hepsini mutsuz eder. Hepsi de kısa zamanda tek başlarına düşleyemeyecek kadar birbirlerine bağlanmışlardır.

Bir gün müşteriler oyunu oynamaya hazırlamrken Rüya ne yapacağını dalmış ne yapacağını düşünüc, çünkü çok az zamanı kalmıştır. Terazi Partisi vaat ettiği gibi ona ve pastane müşterilerine mutluluk getirmemiştir. O sırada şişman bir kadın olan müşterisi ağlayarak içeri girer. Sokakta yine bir grup kadın bol gelen elbiselerini yakmak için bir araya toplanmışlardır. Grup şenlik ateşi etrafında dans ederken bir anda coşmuş, yoldan geçen şişman kadIm yakalayıp ateşe atmaya çalışmışlardır. Şişman kadın da koşarak kendini zor kurtarmış, pastaneye sığınmıştır. Şişman kadın ağlarken Rüya’ya “Çok zavallı bir durumdaydılar. Benden başka eğlenceleri yok gibiydi. Eğer senin muzlu pastalarından yiyebilselerdi, bu kadar mutsuz olmazlardı” der. Rüya bu sözden çok etkilenir. Terazi Partisi’nin kimseye mutluluk getirmediğini anlar. Bir süre düşünür ve aklına hem kendini hem de diğer insanları kurtarabileceğini düşündüğü bir plan gelir. Rüya, dünyayı değiştirecek gücün kendi içinde olduğunu fark eder. Sandığı gibi işe yaramaz değildir. Aksine onun insanları ve kendini mutlu edebilen bir yeteneği vardır. Mutlu olmak için zayıflamasına gerek yoktur. Pastaneden aynlırken oyuna katılmayan yaşlı adama “yarın mutlaka gel, bir sürprizim var” der.

Akşam eve gider. Pasta tariflerine ve kitaptaki resimlere bakar. Gece yarısı olunca elinde ışıldakla evden çıkar. Pastaneyegider. Şüphe çekmernek için ışığı açmaz, ışıldak eşliğinde pastalar yapmaya başlar. Sabaha kadar hiç uyumadan fırınlanmaya hazır hale gelen pastalar yapar. Sabah olup insanlar sokakları doldurmaya başlayınca pastaları fırına verir. Pastanenin kapılarını ardına kadar açar. Pasta kokuları önce sokağı soma şehri sarar. Kokuyu duyan asık suratlı insanların yüzünde gülümseme oluşur. Şişman, zayıf her türlü insan kokunun büyüsüne kapılıp pastaneye doğru gelmeye başlar. Aralarında yaşlı, huysuz müşteri de vardır. O da gülümser. Bu topluluğun en arkasında elinde köpeğiyle görevli gelir. Rüya pastanenin kapısında gülümseyerek onları karşılar.

*2006 yılında 9. Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali kapsamında düzenlenen Kısa Film Öyküsü Yarışmasında birinci seçilen öykü.

Her erkeğin fantezisi

Her erkeğin fantezisi
Erkek, narsisistik psikoseksüel bütünlüğünün zedelenmemesi için reddetmeye çalıştığı, kadının çoklu cinselliğinden yansıyan tehditkâr güçle baş etmek için kadını çocuklaştırmayı gereksinir

29/02/2008 (18 defa okundu)

HANDE ÖĞÜT (E-mektup | Arşivi)
Atuan Mezarları’nın rahibesi öldükten sonra civar köyler dolaşılır, o gün doğan kız çocukları tespit edilip beş yaşına dek izlenir. Herhangi bir hastalığı ya da sakatlığı olmayan kız çocuğu O’dur; alıkonulup tapınakta büyük gün için eğitilir. Zamanı geldiğinde İsimsizler’e sunulur, İsimsizler onu yutar. O kız çocuğu adını ve çocukluğunu kaybeder; bir Yutulmuş’tur artık. Atuan Mezarları’nda kız çocuklarının, erkek tanrıların egemenliği ve ataerkil toplumun örgütlenmesinde nasıl iğdiş edildiğini ve arzu nesnesi haline getirildiğini metaforik biçimde anlatır Ursula K. Le Guin. Eril tahayyülü ve fantezi dünyasını fazlasıyla besleyen, oral döneme takılı kalmış erkeğin ilkel arketiplerini kışkırtan kadın modelidir çocuksu kadın. Çocuk bedeninde dişiliğini cömertçe sergileyen ‘lolita’lar ya da büyümesine asla izin verilmeyen gayrımeşru kadınlar…
Şairin, Bir kadında bir çocuk hayaleti mi, bir çocukta bir kadın hayaleti mi mısraındaki gibi iki geçiş arasında bir belirsizlik vardır; çünkü erkek bir yandan, ensest yasağını çiğneyen bilinçaltında kız çocuklarına karşı erotik bir haz geliştirirken bir yandan da bilinç düzeyinde kadınları, kız çocuklarına indirgeyerek kendini korumaya alır. Çocuk-kadın uhrevi annelik rolü ile baştan çıkarıcı nesne rolü arasında, ne o ne diğeri olup ‘yutulmuşlar’ arasına karışır. Çocuk yaşta evlendirilen, tecavüze uğrayan, hatta Namık Kemal’in 1872’de İbret’te yazdığı gibi, ellerindeki oyuncak bebeklerin yerini sahici bebekler ‘alıveren’, tamamlanmadan eksilen, ya töre kurşunuyla, ya doğumhanelerde ya hasta yataklarında telef olan kızların sayısı giderek artarken kısa süre önce okuduğum Effi Briest üzerinden genellikle erkek yazarların yarattığı bu pedofilik imgelerin, eril toplumsal tahayyüle ve faşizme ne kadar hizmet ettiğini düşündüm. Erkek, narsisistik psikoseksüel bütünlüğünün zedelenmemesi için reddetmeye çalıştığı, kadının çoklu cinselliğinden yansıyan tehditkâr güçle baş etmek için kadını çocuklaştırmayı gereksinir. Ki Thomas Mann’ın “Bugüne dek yazılmış en önemli altı romandan biri” diye nitelediği on yedi yaşında, kendisinden yirmi bir yaş büyük bir adamla evlendirilen, çocuk yaşta anne olup mutsuz evliliğini genç bir erkekle renklendirmeye çalıştığı için günahının bedelini toplumdan dışlanarak, nihayetinde hayatıyla ödeyen Effi Briest’i ve ‘lolitaları’ romanlarının baş kahramanı ilan eden erkek yazarların eserlerini ‘feminist olarak okumaya’ tabi tuttuğumda kadını iğdiş etmenin edebi boyutundaki korkunçluk kadar, kadınlar tarafından yazılan eserlerdeki çocuk-kadınlar ile aralarında ne denli büyük fark olduğunu görmek pek de şaşırtıcı gelmedi aslında…
Kadınları evcilleştirmek, bastırmak, kimlik edinme çabasını budamak için onları bebek yerine koymak, patriarkayla birlikte başlar ve kapitalizmin de gönüllü katılımıyla kitle kültürü ve popüler kültür kadar edebiyatın da kullandığı bir ‘leitmotive’e dönüşür. Bakan ama görmeyen, şarkı söyleyen ama konuşmayan bir taşbebek ister erkekler. Sadık Hidayet’in Perde Arkasındaki Bebek öyküsündeki kahramanın bir vitrin mankenine âşık oluşunun nedeni budur. Furuğ’un Kurulmuş Bebek şiirindeki gibi, “Saman doldurulmuş bir bedenle”, “danteller ve pullarla” süslenmiş böyle bir kadınla sene be sene yaşayabilir erkekler. Eril imgeleme çekici gelen ve genellikle kadının ölmesiyle nihayetlenen erkek yazarların aksine kadın yazarlarda bu tarz bir motif, metnin kendisi tarafından bile desteklenmez. En tipik örnek Sevgi Soysal’ın Tante Rosa’sı ve Sylvia Plath’ın, Sırça Fanus’udur kanımca. Çocuksuluk ve ‘gerçek kadın’ olmak arasında aşılması güç bir uçurum var gibidir. Bu uçurumla baş etmenin yolu hiç büyümemek değil, gerekirse uçuruma yürüyerek gitmektir (ki Esther diğerlerine benzememek için uçurur kendini çatıdan). Füruzan’ın eserlerindeki ‘küçük kızlar’, öykülerinin bir yargılayıcısı, patriarkanın paratoneridir adeta. Leylâ Erbil, küçük kız çocukları ve cinsellikle şiddetin iç içe sunulduğu reklâmlar ya da filmler aracılığıyla erkek cinselliğinin kışkırtılışını kıyasıya eleştirir.

Çocuk kalmaya mahkûm olanlar
Louisa May Alcott’un 1867’de yazdığı Küçük Kadınlar’da da Victoria döneminde, kadın olmanın, kadınlığa geçiş aşamasının zorlukları ve mücadelesi anlatılır. Geçmişten günümüze hem yabancı hem yerli yazında bizzat kendileri de çocuk kalmaya mahkûm edilen Mary Wollstonecraft ve Nezihe Muhiddin’in hayatları bir ölçüde paralellik taşır. Her ikisi de kadın hakları ve özgürlüğü için mücadele vermiş ve eserlerinde erkeklerin kadınları boyunduruk altına alma, bir yandan da kendi zevk ve eğlenceleri için onları fetişistik imgelere dönüştürmelerini sorgulamışlardır. Genç yazarlar ise postfeminist bir bakışla, eril dilin kalıplarını kullanmakta beis görmeyerek, çocuk-kadın imgesine pornografik bir boyut katarlar. Genç yaşta fahişelik yapan Nelly Arcan otobiyografisinde şunları yazar:
“Erkekler, anneleri ve kızları düzmeyi hiç dert etmezler, hepsini becerebilmeyi isterler, hatta kendi annelerini ve kızlarını bile.” İtalya’nın yeni lolitası Melissa P., anı kitabı Yatmadan Önce Yüz Fırça Darbesi’nde çağdaşı Arcan gibi köle-sahip oyunundan zevk alır, çünkü aşağılık dünyanın binlerce figüründen herhangi biri olmak yeteri kadar incitici bir durumdur. Marguerite Duras ise on beş yaşındaki bir kızın cinsel aşkı, kendinden iki kat yaşlı, zengin bir Çinliyle keşfediş öyküsünü anlattığı Sevgili’nin kendi yaşamından izlerle dolu olduğunu saklamaz. Hadım edilmiş kadın imajı üzerinden kendini korumaya alan fallosantrizme asıl darbeyi gerçeküstücü kadınlar indirir. Leonara Carrington “La débutante” adlı masalında küçük bir kızın acımasız oyunlarıyla burjuvaziye verdiği dersleri tahkiye eder. Burjuva ailesine saldıran bir başka yazar Giséle Prassinos’dur. Nelly Kaplan ise “Mémories d’une liseuse de draps”da ensest hikâyesini tersine çevirir, babasını sevgili olarak seçen kız çocuğudur.
Oyuncak bebekleri organlarına ayırıp iç içe sokarak düzenlediği kombinasyonlarda Sürrealizmin ne denli ‘maço bir hareket’ olduğunu ortaya koyan Cindy Sherman’ı rahatsız eden, kadınların kullanılma biçimlerinden çok ‘güzelleştirilmeleri’dir. “Bu adamlar kendileri domuz gibi olmalarına rağmen” kadını bebek kadar kusursuzlaştırarak ideal bir stereotip yaratırlar. Lewis Carroll gibi ergenlik çağındaki kız çocuklarının cinselliğini resmederek ünlenen Balthus, bir Japon kız çocuğuyla evlenip ondan olan kızı ve bir çocukken model olarak kullandığı bir başka kızla birlikte yaşar. Yasunari Kawabata’nın Uykuda Sevilen Kızlar ‘da, yaşlı adamların, el değmemiş kızları seyrettikleri genelev atmosferini M·rquez de yaratır Benim Hüzünlü Orospularım’da. Doksanıncı yaş gününde, el değmemiş bir kızla birlikte olmayı kararlaştıran yaşlı gazeteci, randevuevinde uyurken izlediği çocuk kadına âşık olur. Lolita kavramını literatüre ve pop kültüre kazandıran Nabokov’un pedofil Humbert’ı, “hayatımın ışığı, kasıklarımın ateşi” der ölüme sürüklediği Dolores Haze için.
Çünkü erkekler kadını daima verilmiş olanın ‘iç’i (immanenz) olarak görür. “Kadın bir özne, bir dış varlık, yaratıcı güç değil, ışık yüklü bir nesnenin yansımasıdır” Simone de Beauvoir’nın belirttiği gibi. Heinz von Lichberg’in 1916 tarihli Lânetli Gioconda’sındaki Lolita adlı öyküdeki (ki Nabokov’un intihal ettiği söylenir) Lolita, bir oğlan çocuğunu andırır. Oğlansı kız çocuklarını, hikâyelerinin ve ilk romanı Yaz Çılgınlığı’nın kahramanı yapan Truman Capote’un Tiffany’de Kahvaltı’da yarattığı çocuk-kadın Holly Golightly, on dört yaşında, oldukça yaşlı biriyle evlendikten sonra evden kaçmıştır. Güçlü kadın maskesinin altında korunmaya ve şefkate muhtaç bu kadın, kısacık saçları ve uçarı tavırlarıyla oğlansı bir kızdır. Erkeklerin bastırılmış eşcinsellik, ensest ve pedofilik arzularını tatmin eden oğlansı çocuk kadınlar, pornografik gırtlak tarafından yutulurken, bir porno metaına evrildiğinin farkına varmadan ‘hem çocuk, hem dişi’ olma muradındaki kadınlar, bu illet temayülün nedeni mi nihayeti midir, yoksa arz-talep meselesi mi?

SİZİN TANRINIZ SİZİ SEVMİYOR MU KUZUM?

SİZİN TANRINIZ SİZİ SEVMİYOR MU KUZUM?

Joan Osborne’un söylediği bir şarkıya denk geldim radyo dinleyerek uyumaya çalışırken.“One Of Us” üniversite yıllarımda çok dinlediğim bir şarkıydı; beni geçmişe götürdü.
İlk bölümünde der ki:
Tanrının bir adı olsaydı
acaba ne olurdu ve
bunu o’nun yüzüne söyleyebilir miydin
eğer yüzleşseydin
o’nunla ve tüm ihtişamıyla
ki ne sorardın
olsaydı tek bir soru şansın
İşte benim aklımdan geçen yüzlerce sorudan yalnızca biri:
İmajınla ilgili ciddi bir sorunun olduğunu düşünüyorum. İnsan, içine bunca korku salan bir şeyi nasıl sevebilir ki? Ve her fırsatta onları cezalandıracak bir şey tarafından sonsuz sevildiğine nasıl ikna olabilir?
P.S
“İmaj” denince aklına, şarkıcıların albüm öncesi yaptıkları kofti değişiklikten başka bir şey gelmeyenler için “imge” mi deseydim? İşe yarar mıydı? O zaman da ben “ironi”den uzak düşmez miydim?

ONPUNTO