Yok Olmuşluğun İçinden…


Yok olmuşluğun içinden çıkıp gelebilsem,
Yüreğimdeki sevginin ışığıyla tekrar var olabilmek için…
Savaşmaktan yorgun düştü ruhum,
Kaybolmuş insanların peşinde koşmaktan…
Çamur deryasında çırpınan insanlar,
Bırakın ellerimi…
Yaşamı yaşamın farkında olarak yaşayanlar,
Anlayabilir ancak beni!
Boşlukta sallanan bir salıncaktayım sanki,
Anlamsızlığın içinde kaybolan dünyada,
Benliğimde beni ben yapan duygular,
Çığlıklar içinde kayboldular…
Yok artık acılar, kederler…
Yok artık aşklar, hayal kırıklıkları…
Yüreğimdeki titreşimler suskun.
Paramparça ne varsa sevdalardan kalan…
Şarkılar, onlarda vermiyor ilham.
Güneşin sarı saçları kızıl renge büründü.
Gökyüzü küskün ağlamıyor artık.
Yağmurlar terk ediyor yeryüzünü,
Kuşların melodisi sessizliğe kuçak açtı…
Aşklar nefes alamıyor…
Çıplak bedenlerin şehvetinde,
Doymak bilmeyen canavar faaliyette.
Dünyam sevgi dolu dünyam karanlıklarda yok oluyor…
Anlamsızlığın içinden bir güneş gibi doğabilsem,
Yüreğimdeki sevginin ışığıyla tekrar var olabilmek için…
10/08/2007
Mesa / Ankara

Daima seçim size ait…

Jerry, çevresindekilerin çok sevdiği insanlardan biriydi. Keyfi her zaman yerindeydi. Her zaman söyleyecek olumlu bir şey bulurdu. Hatta bazen etrafındakileri çıldırtırdı bile.

Bu adam, bu halde bile nasıl iyimser olabiliyor? Birisi nasıl olduğunu sorsa; “Bomba gibiyim” diye yanıt verirdi hep.. “Bomba gibiyim.” Jerry bir doğal motivasyoncuydu…

Yanında çalışanlardan biri, o gün, kötü bir günündeyse, Jerry yanına koşar, duruma nasıl olumlu bakılacağını anlatırdı.

Bu tarzı fena halde düşündürüyordu beni… Bir gün Jerry’ye gittim. Anlayamıyorum dedim.. Nasıl olur da, her zaman, her koşulda bu kadar olumlu bir insan olabiliyorsun… Nasıl başarıyorsun bunu?

Her sabah kalktığımda kendi kendime Jerry bugün iki seçimin var: Havan ya iyi olacak, ya kötü.. derim. Havamın iyi olmasını seçerim. Kötü bir şey olduğunda gene iki seçimim var: Kurban olmak, ya da ders almak.

Ben başıma gelen kötü şeylerden ders almayı seçerim. Birisi bana bir şeyden şikayete geldiğinde, gene iki seçimim var.. Şikayetini kabul etmek ya da ona hayatın olumlu yanlarını
göstermek. Ben hayatın olumlu yanlarını seçerim.

Yok yahu, diye protesto ettim. Bu kadar kolay yani? Evet.. Kolay dedi Jerry.. Hayat seçimlerden ibarettir. Her durumda bir seçim vardır. Sen her durumda nasıl davranacağını seçersin. Sen insanların senin tavrından nasıl etkileneceklerini seçersin. Sen havanın, tavrının iyi ya da kötü olmasını seçersin…
Yani sen, hayatını nasıl yaşayacağını seçersin!..

Jerry’nin sözleri beni oldukça etkiledi. Onu, uzun yıllar görmedim. Ama, hayatımdaki talihsiz olaylara dövünmek yerine, seçim yapmayı tercih ettiğimde hep onu hatırladım.

Yıllar sonra, Jerry’nin başına çok tatsız bir şey geldi. Soygun için gelen hırsızlar, paniğe kapılıp, Jerry’yi delik deşik etmişler… Ameliyatı 18 saat sürmüş, haftalarca yoğun bakımda kalmış. Taburcu edildiğinde, kurşunların bazıları hala vücudundaymış.

Ben onu, olaydan altı ay sonra gördüm. Nasılsın? diye sorduğumda, Bomba gibiyim dedi Bomba gibi. Olay sırasında neler hissettin Jerry dedim. Yerde yatarken, iki seçimim var diye düşündüm.. Ya yaşamayı seçecektim, ya ölümü.. Ben yaşamayı seçtim.

Korkmadın mı, şuurunu kaybetmedin mi !.. Ambülansla gelen sağlık görevlileri harika insanlardı. Bana hep İyileşeceksin merak etme dediler. Ama acil servisin koridorlarında sedyemi hızla sürerlerken, doktorların ve hemşirelerin yüzündeki ifadeyi görünce ilk defa korktum. Bu gözler bana; Bana adam ölmüş diyordu. Bir şeyler yapmazsam, biraz sonra ölü bir adam olacaktım gerçekten..

Ne yaptın? diye merakla sordum..
Kocaman bir hemşire yanıma yaklaştı ve bağırarak herhangi bir şeye alerjim olup olmadığını sordu..
Evet diye yanıt verdim.. Var.. Doktorlar ve hemşireler merakla sustular.. Derin bir nefes alarak kendimi toparladım ve bağırdım: Benim kurşunlara alerjim var !..

Doktorlar ve hemşireler gülmeye başladılar. Tekrar bağırdım..
Ben yaşamayı seçtim. Beni bir canlı gibi ameliyat edin. Otopsi yapar gibi değil..

Jerry, sadece doktorların büyük ustalıkları sayesinde değil, kendi olumlu tavrının büyük katkısı ile yaşadı. Yaşaması bana yeni ders oldu.

Hergün, hayatımızı dolu dolu yaşamayı seçme şansımız ve hakkımız olduğunu ondan öğrendim.. Ve her şeyin kendi seçimimize bağlı olduğunu..

Bu yazıyı okudunuz. Şimdi iki seçiminiz var:

  1. Unutup gitmek.
  2. Kesip saklamak,

Francie Baltazar-Schartz

www.ruhsalplatform.com /mari

Karanlıklardaki Işıklar -3

Ahh sevgili cam mehmet,

Yatağa zamk gibi yapışıp kalmış , içinde yaşam enerjisi bir volkan gibi yükselen ve tüm bu enerjyi beynine yönlendiren indigo çocuk… Her an kırılmaya müsait kristal ve değerli bir vazonun içinde hapsolmuştu. En ufacık sert bir hareketle kemikleri kırılabiliyor ve bir daha tamiri mümkün olmayacak sonuçlara neden olan bu hastalığıyla , ölüm her an ona bir nefes kadar yakındı. Ölüme inat sarılmıştı hayata… Gözlerinden fışkıran pırıl pırıl bir dünyada, ufacık şeylerle mutlu olmasını biliyordu. Onu tek üzen annesinin ilgisinden mahrum kalmaktı. Pencere kenarındaki yatağından dışarıdaki hayatı gözlemek ve o hayatın içinde delicesine koşmak arzusuyla özlemle parlayan gözleri ne çok şeyler anlatırdı bana…Kaan’ın çocuksu soran bakışları üzerine kilitlendiğinde mehmet, ayaklarını ve kollarını oynatarak ‘bak dans ediyorum senin için’ der ve bir şarkı tuturur, kaanda ellerini çırparak 1 yaşın verdiği keşfetme dürtüsüyle heyecanlanır yanına biraz yaklaşır ve bir panikle tekrar uzaklaşırdı. Masum çocuk kalbi, Ona uzaktan eşlik etmesi gerektiğinin farkında idi.

Birbirimizi çok iyi anlıyorduk. Bir gün mehmeti gezmeye götürmek ve onu birazcık olsun mutlu etmek için parkta gezintiye çıkmayı teklif ettim. Haticenin tüm engellerine karşı bu üç çocuk mücadeleyi kazanmıştı. Tüm engelleri aşarak theonunda desteğiyle, güneşli bir yaz günü itina ile mehmet, engelli arabasına konuldu. Yolculuğumuz tam bir eziyet olmasına rağmen yemyeşil çimenler, ağaçlar ve rengarenk çicekleri görünce hepsini unuttuk. Çevremizdeki insanların meraklı bakışları mehmeti çok üzmüştü. ‘Şule abla bak bana öcüymüşüm gibi nasıl bakıyorlar ‘ dedi. Ona gülümseyerek ‘ canım sen çok farklısın ve bu farklılığın seni aynı zamanda çok özel yapıyor. Biliyormusun ilgisiz kalan o kadar çok insan var ve ilgi çekmeye çabalayan, senin bir çaba harcamana gerek yok. Mutlu ol ve farklılığını sevmeye çalış’ dedim. Bir çocuk belki bu sözlerden hiç bir şey anlamayabilir. Fakat mehmet özeldi ve çok zekiydi. Ne anlatmaya çalıştığımı hemen o kıvrak zekasıyla anladı. ‘Boşveriyorum dünyayı, şu an benim dünyam önemli, ilk defa parkta gezintideyim. Tadını çıkarayım. Sağol şule abla ‘ diyerek gülümsedi. Harika sevgi ve umut dolu bir gündü. Herkes önemini yitirmiş kaan, ben ve mehmet vardık. Kaan elindeki balonları mehmete atıyor, o da balona vurup tekrar kaan’a pas vermeye çalışıyor, bende kaçan balonları topluyordum. Herşey harika idi. Theoda uzaktan bir bankın üzerine oturmuş, bu mutlu manzarayı keyifle izliyordu. Kuşların orkestrası bizim için en güzel parçalarını çalarak konser veriyordu. Ressam eşsiz bir manzara çizmişti işte…Ve bizim neşeli kahkahalarımız insanlara ve tüm olumsuzluklarına inat, sevgiyle yaşam çığlıkları atıyordu. O gün, üç hayatın defterinde yıllar sonra bile mutlulukla hatırlanacak ve asla unutulması mümkün olmayan bir gün yazıldı.

18Nisan1994
Krefeleld/ Deutschland

Kıskançlık Alevinde Yanmak…

”Seni deliler gibi kıskanıyorum.” dedi. Öylece şaşkın yüzüne bakakaldım. ”Neee? Beni kıskanıyormusun? Anlamıyorum neden?”

Gözlerini utangaç bir tavırla yere indirdi ve ses tonunu alçaltarak ”bilmiyorum ama beni çıldırtıyorsun” diye mırıldandı. Sonra aniden tekrar başını kaldırıp hışımla ” ne yapabilirim? Kendimden utanmama rağmen bu duygum beni hapsediyor.”

Başımı hayal kırıklığına uğramış bir şekilde sağa sola sallayarak ”farkındamısın? Bende olmayan herşey sende var ve kıskanmanı gerektirecek hiçbirşey yok bende.”

Dalgın bakışlar altında beni süzdü. Kafamı karıştırmasına ve ondan beklemediğim bir davranış içinde olmasına rağmen, sakin olmaya çalışarak tepkisini ölçmeye çabaladım. Samimiyetine hep inanmıştım. üstelik onu her zaman güçlü, aklı başında ve beni seven bir dost olarak görmüştüm.

DOSTLUK KISKANÇLIK ALEVİ İÇİNDE KAVRULARAK NASIL YEŞEREBİLİRDİ?

”Çok üzgünüm. Bana hayatımda hiçkimsenin sunmadığı kadar dostluğunu sundun ve beni sabırla hep dinledin. Affet ama bunu sana söylemek istedim. Beni çok rahatsız eden bu duygumdan kurtulmam için bana yardım edecek kadar hala dosttummusun?” Yalvarırcasına yüzüme baktı.

Ne hissetmem gerektiğini bilmeden doğru cümleleri bulmam gerektiğini düşünerek” Tamam eğer seni rahatsız edecekse, dostluğumu senden esirgerim. Bence sen biraz şımarıklık ve haksızlık ediyorsun. Harika kimsenin hayal bile edemeyeceği kadar güzel bir villan, garajında son model Wolkwagen, çok para getiren düzenli bir işin, seninle çıkmak isteyen bir yığın erkek ve en önemlisi dünya tatlısı bir kızın var. Bende olmayan herşey sende var. Sence beni kıskanman saçma değilmi?

Oturduğu koltuktan hışımla ayağa kalktı. Odanın içinde bir ileri bir geri gitmeye başladı. Yüzü içindeki acı ile karışık öfkenin verdiği duyguyla allak bullak olmuştu. Hıçkırır gibi konuşmaya başladı.” Hep haklı olmak zorundamısın? İşte bu dahi beni kahrediyor.”

” Her zaman haklı olduğumu da nereden çıkardın. Hiç öyle bir iddaam yok ve sadece seni anlamaya çalışıyorum. Senin kıskanmana neden olacak ne var bende onu sorguluyorum.” Diye cevap verdim.

Ağlamaya başladı.Ellerini yüzüne kapatarak hıçkırıklar arasında ”Zavallıyım ben bunu görebiliyormusun sevgili dosttum? Sen hiçbir şey yapmadın. Fakat unutma sende bende olmayan bir şey var, benim çevremdeki insanlar benim sahip olduklarım için yanımdalar ama seni sadece sen olarak seven o kadar çok insan var ki… işte ben bunu kıskanıyorum.

Anlatmak istediğini kısıtlı beynim nihayet anlamıştı ve işin tuhafı bu konuda haklıydı. Fakat yinede kıskanacağı yerde kendini sorgulayarak dostlarını ona göre seçebilirdi.

Çaresizce ”evet canım bu konuda beni kıskanabilirsin” dedim.

Ne büyük aşklar kıskançlığın gölgesinde sıkıcı olmaya başlar:))) Ne güzel dostluklar biter … Öylesine hiç farkında bile olmadan, sevgi dolu duyguların yerini işgal eder ki… Ve fesatlık, kin, öfke hiç utanmadan bizi sarmalar:))) Maalesef, kıskançlık alevinin içinde tüm muhteşem duygular yanar kül olur. Hem kendimizi hem de bizi seven insanları ne kadar da çabuk tüketiriz ve beraberinde tükeniriz.
Acaba neden kıskanırız?
Eksikliklerimizi bize hissettirdikleri için mi? Kendimize ve başkalarına olan güven eksikliğinden mi? Ya da ben asla bu fikirde olmamakla birlikte, sevginin olduğu yerde kıskançlığın olması gerektiğini düşündüğümüzden mi?
Yoksa, her zamanki gibi o ego denilen tazmanya canavarının bitmek bilmeyen açgözlülüğünü doyurmak için mi? :)))

11.03.2009
Mesa/ ANKARA

Kimbilir ?

Kim bilir? Soğuk kış gecelerinde,
Kaç defa döküleceğim kar taneleriyle birlikte,
Sensiz daha kaç hüzünlü bahara merhaba diyeceğim.
Kaç mevsim içimde büyüteceğim seni…
Solungaçlarıma çektiğim hava gibi,
Kim bilir, daha kaç nefesle seni içime çekeceğim
Dalgalarla birlikte çılgınca,
Kaç defa kayalıklara çarpacağım sen diye…
Karanlıklar ormanında ararken gölgeler içindeki yüzünü,
Kim bilir kaç defa adını anımsamaya çalışacağım.
Gökyüzünden damlalarla birlikte,
Kim bilir kaç defa gözlerimden yeryüzüne düşeceğim.
Göçmen kuşlar veda ederken sessizce,
Kim bilir kaç defa selam göndereceğim…
Birgün sessizce veda ederken yeryüzüne,
Gözlerimi kapatırken evrenime,
Kim bilir kaç defa geleceğim seni bulmak için?

01.03.2009
Mesa/Ankara