Yıldızlardan Bir Bahçe İstiyorum…

Kendimi saklamaktan korkmadan, söylediğim kişi olabilseydim eğer… Sevgiden bahsederken ve sevgiyim derken, keşke gerçekte sevgi olamadığımı bilseydim eğer… Dosttum derken aslında dost olabilseydim eğer… Başkalarına öğütler sunarken aslında kendimin bunlardan zerre kadar haberim olamadığımı bilseydim eğer… Hata yaptığımda hatamın farkında olup, gerçekten özür dilerken yürekten dilebilseydim eğer…Başkalarında gördüğüm hataları affedebildiğimi sandığım halde, aslında affedemediğimi bilebilseydim eğer…Okuduklarımı, öğrendiklerimi başkalarına satarken aslında, yaşayarak öğrenenlerin daha fazla hissedebildiklerini anlayabilseydim eğer…Çatışarak birilerine saldırarak dengelerimi kuracağımı sanarken aslında kendimi ve başkalarını yok ettiğimi görebilseydim eğer… Egomun insanlığımın önüne geçmesine engel olabilseydim eğer…O zaman iyi mi olurdum?

Ya bu eğerlerin hepsini gerçekleştirebildiysem eğer? Fakat bunları anlayamayan insanlarla birlikteysem eğer o zaman ne olacak? hadi iyiyim ben kötü değilim. Sosyal bir varlık olarak içinde var olmaya çalıştığım toplum beni anlamaktan bu kadar uzakken ne anlamı var bunları anlatmamın ve ifade etmemin, ne anlamı var beni iyi ya da kötü olarak tanımalarının, ne olduğumu ben biliyorum. Biliyorum ki ben kötü olamam istesemde…

Neyim ben? Kimim ben? Ne yapmaya çalışıyorum? Burada ne işim var?

Ne olduğumu öğrenmek için ne olmadığıma bakmak…

Ne hissettiysem açıkca korkmadan söyledim. Nefretimden ve öfkemden, sevgimden bahsettim. Yaşantımdan örnekler verdim. Şiirlerimde, yazılarımda kendimi anlattım. Doğrularımı ifade ettim. Hep birlikte burada var olalım, birbirimizi ve eksikliklerimizi tamamlayalım. Egolarımızı yenelim sevgiyle ellerimizden tutalım birlikte güçlü olalım. Farklılıklarımızı kabul edelim. Gelişelim büyüyelim , birbirimize hakaret etmeden, alay etmeden, hatalarımızı kabullenerek art niyet gözetmeden azıcık küçüçük bir ses dahi olsak özümüzde sevgiyle güçlü olalım dedim. Anladım ki… Sevgiyi hayata geçirmek ve insanlara bir şeyler anlatabilmek hiçte öyle kolay değil. Herkes kendi inandıklarını destekleyen davranışları baz alıyor. Tabii ki bende… Çünkü hep sevginin güçüne inandım ve onun insanları değiştirebileceğine, kötülüklere son verebileceğine…Ama görüyorum ki bunun heyecanı öldüreceğine gelişimi durduracağına inanlar var. Kötülük ve iyilik kavramları vardır ve yoktur. Herşey zıttıyla, birliktelik içindedir. Ama mutlak gerçeklikte olan bir şey daha vardır o da ya çatışarak, saldırarak kötü olarak ve yok ederek amaça ulaşılır yada sevgiyle, iyilikle var etmeye çalışarak… Seçim bizlere ait…

Yuvaya yolculukta dikenler arasından mücadelerle karşınızdaki insanları zorlayarak yada yok ederek, savaşarak ulaşmaya çalışmakta bir seçimdir. O zaman yaşasın kötülük diyebiliriz. Ama gökyüzündeki karanlıkta parlayan yıldızlara bakarak, mis gibi havayı teneffüs ederek, yolda yardıma ihtiyaçı olan insanların elinden tutup kaldırarak, saldırmadan yok etmeden yola devam etmekte bir seçimdir. Ne olursa olsun, kim ne yaparsa yapsın, ben burada en iyi imkanı sağlayacak olanı aklımla ve mantığımla kendi lehime çevirerek devam edeyim, demek te bir seçimdir. Hiç birşey seçmemekte bir seçimdir. Hangisi daha yararlı ve iyi diye bir yorum yapmak yanlış olur ama önemli olan kendim için hangi seçimin doğru olduğunu bilmek ve ona göre davranmak gerekiyor.

BENİ ANLAYAN VE VAR EDEN ORTAMLARDA BİRLİKTE SEVGİ İÇİNDE VAR OLMAK BENİM SEÇİMİM…GÖKYÜZÜNDE KARANLIKLARDA YILDIZLARDAN BİR BAHÇE İSTİYORUM… çok mu ütopik:)))

Sizin seçiminiz hangisi olurdu?

23.10.2008
Mesa/ Ankara

Kapadokya Gizli Bir Uygarlığın Parçası Olabilir mi?

Kapadokyaya yapacağımız gezi dolayısıyla, bu gizemli yer hakkında biraz bilgi vermenin iyi olacağını düşündüm. Belki bu yörenin ne kadar ilginç bir yer olduğunu algılarsak, gideceğimiz, göreceğimiz, üzerinde gezeceğimiz yerlerin ne kadar mistik olduğunu ve gizemli olduğunu hissedebiliriz.

Kapadokya yeraltı tünelleri dünyanın altında kurulmuş olan gizli bir uygarlığın bir parçası olabilir mi?

Kapadokya bölgesi Aksaray,Nevşehir,Niğde,Kayserİ ve Kırşehir illerini kapsayan, coğrafi ve jeolejik benzersizliğinin yanı sıra, tarihi özellikleri ile de sıradışı bir bölgedir.

Çevredeki yanardağların ( Erciyes, Güllüdağ,Hasandağ) on milyon yıl öncesindeki aktifliği sırasında çıkan lavlar, zaman içinde rüzğar ve yağmur sularının etkisiyle bugün adına peribacası dediğimiz şapkalı, konili,mantar biçimli, sütunlu ve sivri kayalardan oluşan benzersiz bir doğal güzellik oluşturmuştur. Ancak bu benzersiz güzellik salt doğal yanıyla değil, tarihi kimliği ile de Kapadokyada hüküm sürer.

Yerin 70 metre kadar altına inen, zeki mimari ölçümün uygulandığı sanılan yeraltı şehirlerinde hava bacaları, su depolarıyla birlikte dıştan gelebilecek tehlikelere karşı sürgü taşlar kullanılmıştır. Ayrıca erzak depoları,hayvan barınakları,Hristiyanlık zamanında eklendiği düşünülen kilise,onun dışında okul,şarap üretim alanları bulunmaktadır.

Bu bölgedeki 200’e yakın yeraltı yerleşiminin tarihi hakkında en eski yazılı kaynak xenophon’un ”Anabasis” isimli kitabında yer almaktadır. Bunların dışında bu yeraltı şehirlerinin Hititlerden Bizans’a kadar uzanan bir zaman dilimi içinde kullanıldığı bilinmektedir.

Hakkında hiçbirşey bilmediğimiz bu yeraltı şehirlerinin Alice Harikalar Diyarına giden fantastik yollar misali, birbirlerine tünellerle bağlandığına inanılır.

Neden olmasın?

Bizi kendimizin ve tarihimizin derinliklerine çeken sır dolu bu yeraltı şehirleri, gerçekten ayaklarımızın hemen altında var olan bambaşka bir dünyaya açılıyor olamazmı?

peki bu yeraltı şehirlerini kimler,ne zaman, neden ve nasıl yapmışlar?

Pürüzsüz duvarların, mükemmel işçiliğin, olağandışı mühendisliğin günümüzde bile tekrarlanması pek çok teknik bilgi ve donanımı gerektirdiği düşünülüce, onaylanmış tarihi yanıtların aklımızı tatmin etmediğini fark ederiz.

Peki, kadim efsaneleri doğruluyan Kapadokya bölgesi, dünyanın diğer yeraltı tünelleri ile de bağlantılı olabilir mi?Çünkü gezegenimizin her yerinde var olan bir yeraltı dünyası bilgisine, efsanesine hiçte yabancı değiliz.

Gerçeklik Bağlantısı…

Şizofreni gerçeklik bağlantısının kaybolması ve bireyin hayal dünyasında yaşaması olarak tanımlanmasına rağmen ben şizofrenlerin özel insanlar olduğu inancındayım. Şizofrenlerin genelde çok zeki ve algıları açık, empati yetenekleri çok ileri seviyede olduklarını düşünürüm.

Genelde toplumda tehlikeli oldukları inancı yaygındır. Bana göre, şizofrenler kendi iç dünyalarında yaşadıkları ve toplumla ilişkiyi kestiklerinden diğer insanlardan çok daha az tehlikelidirler:))) Onları saldırgan yapan ise bilinçaltında yaratmış oldukları korkudur.Şizofreninin birçok tipleri vardır. Özellikle paranoid şizofrenler tehlikeli olabilmektedir. Bu da güven eksikliğinden ve kendilerine diğer insanların zarar verebileceklerini düşündüklerinden, nadir de olsa saldırgan olabilirler. Bu sadece kendilerini tehlikeli olduğunu düşündükleri kişilerden savunmaya yönelik bir davranış şeklidir.

Tıp şizofreninin nedenlerini tam olarak çözümleyebilmiş değildir. Ama beyin kimyasındaki bozukluklar, ağır psikolojik travma, genetik faktörler ve ensest ilişki sonucu gelişen travma olarak nedenlerini tanımlamıştır. Konuyla ilgili bir kaynaktan aldığım bilgiler ve tıbben yaklaşım ise şu şekilde olmaktadır.

Şizofreni hastaları dünyayı değişik algılar. Normalde çevrede varolan uyaranlar dışında olmayan sesler, hayaller, garip kokularla dış dünya karışık ve anlaşılmazdır.
Bu ortamda hastalarda anksiyete artışı, heyecan ve korku sıktır. Bu duygulardan dolayı normal olmayan davranışlar sergilerler.
Şizofreninin ortaya çıkışı değişik şekillerde olabilir. Bazı hastalarda aniden ortaya çıkabileceği gibi, çoğu hastada sinsice yavaş yavaş gelişir. Yavaş seyir gösteren şizofrenide başlangıçta dikkat toplama güçlüğü, toplumsal ilgiyi kaybetme, içine kapanma, kendine bakımda azalma, dini uğraşılarda artma veya kara sevdaya tutulma gibi belirgin olmayan ve ilk bakışta şizofreniyi düşündürmeyen belirtiler görülebilir ve sıklıkla başka psikiyatrik hastalıklarla karıştırılır. Bu başlangıç belirtilerinin ardından birkaç ay veya yıl içinde de tüm belirtileri ile hastalık ortaya çıkar. Hastalar sıklıkla garip davranışlar ve konuşmalar sergilerler.Gerçekte olmayan sesler işitmeye ve hayaller görmeye başlarlar. Bazı hastalarda garip pozisyonlarda uzun süre durma, bazılarında hiç hareket etmeksizin uzun süre sessiz kalma veya aşırı hareketlilik görülebilir. Yavaş seyir gösteren şizofreninin yanında hızlı seyir gösteren şizofreni de olabilir. Bu hastalarda ise belirtilerin çoğu bir arada aniden ortaya çıkar.Bazı hastalarda belirtiler hafif seyrederken bazılarında şiddetli semptomlar olabilir ve bu durumda hastaları kontrol etmek güçleşebilir. Şizofrenide görülen belirtiler iki başlık altında toplanır:

pozitif belirtiler ve negatif belirtiler. Her hastada bu belirtilerin tümü bir arada görülmez.

Şizofreninin tipine göre belirti kümeleri de değişir. Örneğin paranoid şizofrenide şüphecilikle ilgili belirtiler baskındır. Paranoid şizofrenlerde sık görülen temalardan bazıları şunlardır: kendisine kötülük yapmak isteyen kişiler veya güçler vardır, bununla ilgili sesler işitmektedir, bu nedenle evde perdeleri kapatıp oturmakta, yemek yerken zehirlenme riski olduğunu düşünerek yemeği kendi önünde hazırlatmakta veya kendi yaptığı yemeği yemektedir. Odasına dinleme cihazları yerleştirilmiştir, bu nedenle odasında temkinli konuşmaktadır, eşi kendisini aldatmaktadır, v.b. Basit şizofrenide ise toplumsal çekilme, içine kapanma, sosyal aktivitelerde azalma, kendine bakımın düşmesi gibi belirtiler dışında fazla bulgu olmayabilir. Pozitif belirtilerde; şüphecilik, işitme varsanılar ve garip davranışlar sıktır.Hastalarda düşünce ve konuşmada kopukluk görülebilir.

Konuşurken konudan konuya atlama, içerik olarak bir anlam ifade etmeyen sözcükleri birbiri ardına sıralama sonucu dinleyenler tarafından bir anlam ifade etmeyen sözcük salatası dediğimiz içeriği boş, anlamsız ve karmaşık konuşma biçimi görülebilir. Bazen de hastalar kendileri kelime uydururlar, bu kelimeler kendilerince bir anlam ifade etmektedir.Aslında anlamsız gibi görülen konuşmaya dikkat edilirse çokta anlamsız olmadığı içeriğinin olduğu görülebilir. Bu konuşma biçimi kişinin çağrışımlarının hızlanması ile ilgilidir. Düşüncede bu hızlanmanın yanında duraklamalar da görülebilir.

Hastalar konuşurken ani duraklamalar, bloklar genelde buna bağlıdır. Düşünceler genelde çocuksu ve büyüseldir. Hastalarda gerçekle bağlantısı olmayan inanışlar görülebilir. Bu hastalarda görülen bazı düşüncelere şu örnekler verilebilir; telefonları dinlemekte, insanlar kendisini takip etmekte, herkes düşüncelerini bilmektedir, kötülük yapmak isteyen kişiler vardır, hatta ev içindeki yakınları bile kötülüğünü istemekte ve kendisine zarar vermek için planlar yapmaktadır,televizyondan mesajlar almakta, herkes kendisine manalı manalı bakmaktadır, iç organları parçalanmış ve yok olmuştur, telepatik güçleri vardır, uzaylılar kendisi ile bağlantı kurmaktadır v.b.

Gerçekle bağlantısı olmayan sesler işitilebilir. Bazen bu sesler bazı komutlar vermekte, alay etmekte veya kötü sözler söylemektedir. Yine gerçekte olmayan hayaller görülür.
Garip şekiller, korkunç yaratıklar olabilir. Hastalar bu ses ve görüntülerin gerçekte olup olmadığını ayırt edemez. Çoğu zaman bunlardan rahatsız olurlar ve korkarlar. Bunları kendi beyinlerinin bir ürünü olarak kabul etmez ve genelde dışarıdan birileri tarafından yapıldığını düşünürler. Bazen bu seslere yanıt verir, konuşmaya başlarlar veya görüntüleri takip ederler.Hastaların bu hareketleri dışarıdan gözlendiğinde kendi kendine konuşuyormuş veya sabit bir noktaya bakıyormuş gibi gelir.

Negatif belirtilerde; toplumsal çekilme, içine kapanma, ilgi ve istek azlığı,kendine bakımda azalma, konuşma ve hareketlerde azalma gibi belirtiler görülür.
Duygulanımda azalma görülür. Hastaların jest ve mimiklerinin azaldığı görülür.Olaylara uygun tepkiler veremezler. Çoğu zaman yüzlerine maske giymiş gibi tepkisiz bir görünüm sergilerler. Bazen de uygunsuz tepkiler verdikleri görülür, ağlanacak yerde güler veya gülünecek yerde ağlayabilirler. Genelde hareketler azalmıştır.

Harekete başlama güçlüğü görülür. İleri evrelerde hareketsiz uzun süre durdukları görülebilir. Bu hareketsizliğin nedeni sıklıkla ileri derecede kararsız kalmakla ilgilidir. Bazen bu uzun süreli hareketsizliğin ardından ani beklenmeyen bir hareketlilik olabilir, hasta yaydan fırlamış ok gibi eyleme geçebilir. Hastalar
toplumsal olaylara ilgi ve isteklerini genelde kaybederler. Toplumsal çekilme, okul ve işe devam edememe, arkadaşlardan uzaklaşma, yalnız kalmayı tercih etme sık görülür. Dikkat toplama güçlüğü vardır, hastalar bir konuya odaklanamazlar.

Şizofreni hastalarında saldırganlık sık görülen belirti değildir. Ancak şizofreni belirtileri ortaya çıkmadan önce saldırgan kişiliği olanlarda hastalık ortaya çıktıktan sonra saldırganlık görülebilmektedir. Bunun dışındaki hastalar genelde içine kapanıktır. Şüpheciliği olan hastalar ilaç kullanmıyorlarsa saldırgan olabilirler. Genelde aile içinde veya arkadaş ortamında saldırgan davranışlar gösterirler. Yine alkol ve madde bağımlılığı olan şizofrenlerde saldırganlık görülebilir. Şizofrenide intihar riski normal topluma göre fazladır. Hastaların %10’unda intihar girişimi görülebilmektedir. Hangi hastanın intihar edeceğini önceden kestirmek genelde güçtür.

Konunun uzmanı olmadığımı belirtmekle birlikte, çevremde çok sevdiğim beş arkadaşım şizofren. Bundan dolayı konuya ilgim artarak araştırdım. Hepsinde de ortak sorun insanlara güvenmemeleri ama değişik davranış şekilleri de gösteriyorlar. Neden olduğunu anlamış değilim ama,ortak özelliklerinden biri de yaşadıklarını bana güvenerek anlatmaları oldu.:)))

Bayan arkadaşlarım, agresif davranışlar sergileyerek çevrelerindeki herkesin onlara kötülük yapabileceğini ve herkesi güvenilir olmayan insanlar olarak algılamaları ön plandaydı. İleriki dönemlerde ise birileri tarafından takip edildiklerini, onların kendilerine tecavüz edebileceklerini zarar verebileceklerini düşünmeleri idi. Bazen aşırı derecede neşeli hayat dolu olabildikleri gibi bazende aniden dibe vurarak hayattan ve insanlardan uzaklaşarak içe kapanıp ihtiharı düşündükleri oldu. Geceleri sabaha kadar evin içinde dolanıp korktuklarını ifade ediyorlardı. Erkek arkadaşlarımdan biri kendinin özel bir insan olduğunu ve kızının çok zeki olduğundan ingilteredeki ajanlar tarafından araştırılmak için takip edildiklerini, onu korumak zorunda olduğunu söylüyordu. Zaman zaman sesizleşerek içe kapandığı oluyordu. Diğer erkek arkadaşım ise karısının kendini aldattığını ve öldürmek istediğini ve bunu onun konuştuğu bir varlığın söylediğini ifade ediyordu. Başka bir erkek arkadaşımda bir varlıkla yaşadığını onun onu yönlendirdiğini ve ertesi gün ne olacaksa hayatında hepsini bildiğii söylüyordu. Asla evde kimseye televizyon seyrettirmezdi.

Tüm bu davranış şekilleri zaman zaman hepimizde olabilmektedir. Aşırı şüpheci olabilmekteyiz ya da yaşadığımız sorunların ağırlığı bizleri agresif davranışlar sergilemeye itebilir. Bazen neden bu hayatı yaşıyorum diye hafif depresyonlara girebiliriz . Yalan söyleyebiliriz. Bu gibi durumlarda şizofrenmiyim diye düşünmek yanlış olur ama bu davranış şekilleri hayatımızda sınırı geçeçek kadar ileri derecede mevcutsa ve takip edildiğimizi düşünüyor ve kaçıyorsak, arkamızda hep birileri bizi öldürmek için bekliyor diye algılıyorsak , ciddi bir problemle karşı karşıyayız demektir. Kesinlikle uzman yardımı almakta yarar vardır.

Fakat ilginç bir noktada şu, bazı mistik güçleri fazla olan kişilerde değişik vizyonlar görebiliyorlar. Bunlar rasyonel akılla çeliştiğinden anlam verilemiyor. Bu nedenle bu kişilerin şizofren olabileceği düşünülebiliyor. Şizofreni ile bunların karıştırlmaması için kişinin kendini ve yaşadığı her ne ise onu iyi analiz etmesi gerekiyor. Yaşanılan durum gerçekmi yoksa sadece beynin kimyasının bozulmasından kaynaklanan psikolojik bir rahatsızlık mı? İşte burada uzmanlar yanılabilirler diye düşünüyorum çünkü toplumsal aklımız ruhsal aklı kabullenmekte zorlanıyor…

Işıklar Ülkesi…


Sen, ışıklar ülkesinin karanlıklarında parlayan yıldız…
Gri bulutların esir aldığı aysız gecelerde ışıldayan,
Gökyüzünün krallığındaki yıldız bahçelerinde çınlayan sevdanın sesi,
Yok edemem, kipriklerinden damlayan incileri tanelerini…
Serpiştiririm evrenime, gökkuşağıyla birlikte sessizce…
Sen, sevdamın dalga dalga yükseldiği ışıklar ülkesi…
Dağlarındaki kayalıklarda açan çiçeklerin var oluş çırpınışları…
Dinginlenemez ruhumun sevda yüklü ağrısı…
Kurtulamam, sırlarla örtülü yüreğimin koynundan…
Yokluğunla dokunurum kelebekler misali sessiz gözlerine…
Sen, rüzgârların delice estiği,
Işıklar ülkesinin ormanında kaybolan külkedisi…
Benliğini bulmaya çalışan baykuşun haykırışları…
Güneşi kör eden ışınların sıcaklığıyla kavrulan,
Gölgeleyemem, gözlerindeki umut dalgalarını…
Yaşamın renklerini sererim dünyana,
Kalabalıkların içinde sessizce…

Uyumsuzum… :)))

”En çok neden korkarsın?” diye sordu. ”Giderken arkamda kırık bir kalp bırakmaktan” dedi usulca…

”Peki kırık bir kalp bırakmamak adına kendin olma özgürlüğünden vazgeçebilecekmisin?” diye sordu.

”Sadece kendimin arzularını yerine getirmek adına sorumluluklarımdan kaçmam doğru olmaz galiba. Bunun adı bencillik olur. En iyisi benim için biçilmiş kadere boyun eğerek yaşama devam etmek. Belki o zaman onaylanırım ve bu hayat yolunda başarılı olabilrim.”

”Çevrenin senden istediklerine karşı çıkma cesaretin yoksa eğer, kolayı seç ve mutlu olacağına , mutlu edeceğine inanıyorsan devam et. Ama unutma, başarı neye ve kime göre? İstersen bir düşün” dedi .

”Sorumluluklarıma sahip çıkmakla, onları yerine getirmekle başarılı olabilirim. Eşimin ve ailemin beklentilerine cevap vermek, çoçuklarımı en iyi şekilde yetiştirebilmek ve işime dört elle sarılarak çalışmakla hayatımın içine güzellikleri doldurabilir, İnsanları mutlu edebilir ve mutlu bir şekilde huzur içinde zamanı geldiğinde ölümün kollarında ruhumu teslim edebilirim.”

Seçimi zaten ortada idi. Hep vermek en iyisi idi ona göre ve verdi… Verdi…Verdi…Verdi…
Kendi isteklerinin önemi yoktu. Yeterki onlar mutlu olsundu. O zaman o da mutlu olabilirdi. Önce ailenin onayladığı bir evlilikle başladı hayata. Onlar daha iyi bilirdi ne de olsa büyüklerdi ve saygılı olmalıydı. Kendisi ne bilebilirdi ki kendi için neyin doğru olduğunu, hayat tecrübeleri olan insanları dikkate almak öğretilmişti. Evlilikte kocaya itaat,saygı ve boyun eğmek… O en iyisini bilirdi, onun kafası daha iyi çalışırdı. Eeee sonuçta o bir kadındı ve eksik etekti:))) ne demekse onu da anlamış değildi.

Ve bir gün, dünya tatlısı bir çoçuk merhaba dedi kollarında…Minik elleriyle yakalamaya çalışırken ellerini, o güzel gülücükleriyle içine mutluluk doldu. Çoçuğun çoçuğu olmuştu farkında olmadan…Sorumluluklarını canla başla yerine getirmeliydi. Ağır yük altında kalmalıydıki, öğrenmeliydi hayatı…
Verdi… verdi… verdi…
Birşeyler ters gidiyordu. Verdikçe hep daha fazla isteniyordu. Kimse doymak bilmiyordu. Üstelik takdirde edilmiyordu. Vermek almaktı ya, ama o birşey almıyordu. Hep ondan gidiyordu. İsteklerinin önemi yoktu, zaten birşey de istemiyordu kendi için. Nasıl istesin ki doğru olmazdı, o hep vermeliydi. İçinde bir boşluk oluşmaya başladı ve o boşluk gittikçe büyüyordu. Yıllarca hayalini kurduğu evlilik böyle mi olmalıydı? Kendi isteklerinin hiç önemi yoktu ve hep ödevler yerine getirilmeliydi. Keşeke hep çoçuk kalsaydı.Olsun mutlu etmeliydi, kimseyi kırmamalıydı ama, o mutlu olamıyordu. Nedense hep kırılıyordu ve eski bir elbise gibi parçalanıyordu. Parçaları topluyor, birleştiriyor fakat tekrar daha çok parçalıyorlar buz gibi soğukta çırılçıplak üşüyordu. Sımsıçacık kalbi olmasa donarak ölecekti sevgisizlikten… Tek dayanağı oğlu olmuştu ama onuda koparmaya, uzaklaştırmaya çalışıyorlardı. Güçü yetmiyordu artık tükenmişti. Bir uçuruma yuvarlanıyordu hızla… Kimseyi mutlu edememişti. Oysaki herşeyi yapmıştı ondan istenilenleri gerçekleştirdikçe istekler farklılaşıyordu. Ne onları ne de kendini mutlu edebilmişti. Korkunç bir kabustu yaşadıkları ve uyanmak istiyordu.
Bir gün uçurumdan aşağı yuvarlandı tepetaklak… Artık yok olmuştu sanki karanlık uçurumun dibinde ama hala yaşıyordu ne hikmetse…

O ses kahkahalar atıyordu. ”Ailenin onayladığı bir evlilik yaptın mutlu oldularmı? Kocana kayıtsız şartsız itaat ettin. Şımarıklıklarına ve eksikliklerini seninle tamamlamaya çalışırken ona boyun eğmekle onu mutlu edebildinmi? Oğluna iyi bir anne olmak isterken izin vermediler bile…Başarılı oldunmu?”
”Benden istenilenlerin hepsini yerine getirdim.Nerde hata yaptım acaba? Lütfen bu kabustan uyanmama yardım et”

”İhanetin en büyüğü insanın kendine ve duygularına olandır. Sen ihanetin en büyüğünü yaptın, başkalarını mutlu etmek ve kalplerini kırmamak adına, kendi kalbini ve kendini paramparça etmelerine izin verdin…Takdir mi bekliyorsun zavallı …. bunu asla bekleme ”

”Kendin olma özgürlüğünü eline almalısın. Kimseyi mutlu etmek ve kurtarmak için burada değiliz. Sadece kendimiz olabilmek ve özgür olabilmek için buradayız. Yardımmı istiyorsun? Sana ben yardım edemem. Bunu ancak sen kendin yapabilirsin. Yardım etmek mi istiyorsun? O zaman yardım et başkalarınında sana bağımlı olmadan özgür ve kendi olabilmeleri için…”

”Onaylanmak mı istiyorsun o zaman sen olduğunda,onaylanabilmelisin”

”Onaylamak mı istiyorsun o zaman o olduğunda onaylamalısın… Kriterin bu olmalı”

”Sevmek mi istiyorsun, o olduğunda sevebilmelisin. Sevilmek mi istiyorsun sen olduğunda sevilebilmelisin”

Ve büyük karar…

Beni ben olduğum için sevmeliler, seçimlerime saygı duymalılar ve bende onları kendi oldukları için sevmeliyim, bu yolda ilerleme arzularıma (na)saygı duymalıyım… Eğer, ben olduğumda kırılacaklarsa varsın kırılsınlar. Kimsenin egolarını tatmin etmek için kendimi yok sayamam ”

Kırılmakta onların seçimi…

PİŞŞT hala uyumsuzum…. Hala onaysızım… Beni onaylıyacak TSE ve İSO belgesi henüz içat edilmedi

19 Mart 2000
Dikmen/ Ankara