İtirafa Gel

Pek değerli forum üyesi arkadaşlar,

Hepimizin küçükken, hatta şuan bile bir çok muzurlukları olmuştur mutlaka.

İlk itiraf benden olsun:)

İtiraf ediyorum;

Çocukken binadaki ayakkabıları su saatine saklayan,komşu teyzeler onları aramakla uğraşırken bodrum katta gülme krizlerine giren bendim.

Karşı bakkal Ahmet amcanın bütün kuru tahıllarını birbirine karıştıran ve 30 adet bedava max çubuğunu çalıp hergün aynı bakkaldan bedava max yiyen de bendim. (yaptığım ilk ve son hırsızlık vakası)

Sevgili (eks) aşkım, hani şu lise 1’deyken hafta sonları ” kuzenimle kütüphaneye gideceğiz” bu hafta buluşmayalım diyordum ya,yalandı onlar:)

Dört saat önce telefonla arayan sevgilime hasta olduğumu buluşmaya gelemeyeceğimi söyledim..
Kıyamam geliyorum deyince de yok yok ben uyuyacağım gelme dedim.
Hasta felan değilim.

Hehehe

Senin Annen Bir Melek Değildi Yavrum

Kadınların en temel kapanlarından birisi çocuklarıyla kurdukları ilişkinin biricikliğine ait yapılan vurgular; etraf çocuk için kendini helak etmiş annelerle dolu ama bu alanda baba örneğine rastlasak da nadiren rastlıyoruz. Annelik söz konusu olduğunda “sınıfsız, ayrımsız, yekpare bir kitle” haline gelen kadınlar bu konuda hayatları boyunca “iyi annelik” konusunda bitmeyen bir tez hazırlıyor gibiler.

Bir annenin birinci görevi çocuğunu ne kadar sevdiğini, ona nasıl iyi baktığını herkese kanıtlamak, kocasını ihmaline göz yuman kitle bu konuda hiçbir tolerans tanımıyor ve bir kadının birinci görevinin çocuğu olduğu konusunda hemen uzlaşıyor. Hiçbir futbol takımının, siyasi örgütlenmenin bu kadar sağlam bir ortaklık altyapısı yok, annelik denilince akan sular duruyor, duran sular yeniden akıyor.

Bu annelik mitini ilk kavradığımda söz konusu kişi anneannemdi, çocukları tarafından soğuk olarak nitelenen anneannem. Bunu düşündüm, çok düşündüm, hatta anneannem öldüğünde bir yazı da yazdım, çok önceden yayınlanmıştı hatta. Olsun yeniden yapıştırıyorum buraya, paylaşabilmek için.
Anneanne geçmiş zamana, korunaklı umutlara, sahte düşlere, hiçbir şeye, hatta çocuklarına bile yaslanmadı. Yanında durduğu adamla hiç anlaşamadı, anlaşacak ne vardı ki? Anneanne politikadan, dinden, hayatın gereklerinden çiftçilikten, çocuk yetiştirmekten ve iş yapmaktan (dikiş hariç) anlamadığını hiç inkar etmemişti, seçme hakkının olmadığı dünyasında zorunlu seçmeleriyle barışık yaşama gibi bir adiliğe hiç sığınmadı. Belki tek şansıydı bu, reddetti. Sonsuz kadar şikayet etme hakkını kullandı yalnız, bu da yakın çevresi için dayanılmazdı. İyi de, ufacık bir parçası bile kendine ait olmayan bu hayatta anneanne herkesin hoşuna gitmek zorunda mıydı? Bunun yanıtını erken bulduğundan belki de, karılık, analık gibi “kutsal” görevlerini zorlamayla yerine getirdi.

Bir kalbi vardı, yanlış anlaşılmasın, çocuklarını da severdi ama kendince, kalbi varoluş acısıyla yeterince meşguldü. Çocukları tarafından ona yakıştırılan “soğuk anne”, kocası tarafından yakıştırılan “ruhsuz kadın” nitelemelerini vakurla taşıdı. Çocukların annelere duyduğu ilkel yönelimler, çıkarın, sömürünün biçim değiştirmiş haliydi ve sevgi olarak adlandırılıyordu; anne tanrı gibiydi, verici, yapıcı, sevici ve baştan çıkmış bir tanrıya ibadet etmeme tehdidi hemen iletilirdi. Anneanne bunların adını koymadan ama bu yoldan da sapmadan baştan çıkmış bir tanrı gibi yaşadı, çocuklarını severken özverinin dozunu çok iyi ayarladı. Sayesinde ortaya çıkan çocukları onu hiç örnek almadı. Ev, çocuk odaklı bir hayatla, annelerine yükledikleri çocukluk boşluklarını doldurmaya çalıştılar. Yanılgıları şuradaydı; boşluklar hayata aitti, anneanneye değil ve aslında iki seçenek vardı: Ya hayatınızı insanlığa, ya da kendinize adarsınız. Bunların dışındaki seçenekler testteki çeldiricilerdir ve nedense herkes bu çeldiricilere çelinirdi. Kocalara, çocuklara, eşyalara adanmış bir hayattan anlam çıkarmak ise denizin ortasındayken, yüzme bilmiyorken, batıyorken tutunulan ama kendisi de bir yere bağlı olmadığı için hayat kurtarmayan dala benzerdi. Dalla birlikte denizin dibini boylamanın yalnızlık duygusuna iyi geldiği öteden beri söylenir, fakat köksüz bir dalın kimseyi kurtardığına tanıklık eden olmamıştır.
Anneanne işte bu yüzden sadece kendine ağladı, bu ağıtta şöyle bir alt metin saklıydı: Ağlayın sefiller bir biblo gibi yaşamanın acısına/Hayatta hiçbir şeye etki edemediğinizin varın artık ayırdına.
Peki anneanneyi kimler anladı? Kimseler anlamadı.
Yıllar önce böyle düşünmüştüm. Ondaki kayıtsızlık seçilmiş değildi belki ama seçilmiş gibi duruyordu.

Annelik mitinin kadınları edilgenleştirmek için abartıldığını düşünmememiz için hiçbir sebep yok, çünkü burada söz konusu olan bir canlının sorumluluğunu almak, bu sorumluluğun gereklerini yerine getirmekle sınırlı değil, ruhunu vermek, çocuğuyla yeterince ilgilenen bir kadının bile sürekli bunu anlatmaya çalışmasındaki çaba buradan kaynaklanmakta. En büyük tehditle karşı karşıya kalmış gibi savunmaya geçmesi ve “bu kadar abartacak ne var, herkese sorumluyuz işte yaşadığımız için, çocuk kuyruğum ya da bacağım değil” diyememesi bundan galiba.

Diyorum ki emeğimizi, bedenimizi vermemiz bile yetmiyor kimseye, ruhumuzu da istiyorlar, çocuklar istemiyor bunu, annelik formasyonunu oluşturan tarih istiyor, anlamları gasp etmiş kültürel evren istiyor ve kimse bu konuda aforoz edilmeyi göze alamıyor. Ve işin fenası bundan en fazla acı çeken bir türlü olmaya bırakılmayan çocuklar, kendilerine saçlarını süpürge yapmış anneyi -işlerine gelse bile- hayat boyu vicdan azabıyla hatırlıyorlar, kendileri için düşlerinden vazgeçmiş, ruhunu yitirdikçe mutsuzlaşmış annelerini hep hüzünle hatırlıyorlar. Abartmayalım, ruhumuzu vermeyelim kimsenin de ruhunu istemeyelim, anneannemin yalınca kavradığını kavrayalım ve anneliği tuzağa çevirenlere karşı kahkaha atalım, “ne meleği senin annen bir cadıydı yavrum” dedirtelim şu fazla erkeklere. Şimdi sessizce dağılalım, eve neresinden gireceğimizi tasarlayalım.

Süreyya Karacabey