Rüzgarın On İki Köşesi

“Rüzgarın On İki Köşesi” Ursula K. Le Guin’in ilk gençliğinden itibaren yazdığı öykülerin bir araya getirildiği bir eser. Yazar, çok sevdiği, fantastik ve bilimkurgu olarak kabul edilebilecek kurguları tarih sırasını gözeterek kitaba dâhil etmiş.Ayrıntı Yayınlardan ikinci baskıyı yapmış. Her bir hikayeye ayrı ayrı odaklanmak lazım, hepsi muhteşem.
Onun tarzını zaten çok seven biri olarak bu öykü kitabını seneler sonra ikinci kez okuduğumda bazılarını çok iyi hatırladığımı bazılarını ise ilk kezgörüyor gibi olduğumu itiraf etmeliyim.
Bu kitapta öykülerin muazzam lezzetinin yanında, öykü girişlerine bizzat Ursula’nın öykünün tarihçesi hakkında yazdığı kısa notlara bayıldım. Bu notlar öyküden çok kendisi hakkında ipuçları veriyor gibiydi ve bu bana kendi hakkımda da bazı şeyleri hatırlattı.
Görüş alanı öyküsü, son yılların kuantum düşünce ve mistik değerlerin sunduğu HAKİKATi en pratik şekilde sorgulatan bir öykü. Herkesin okumasını dilerdim.
Bu kitap hakkında daha çok bilgi için tıklayınız
 *

Devamını oku “Rüzgarın On İki Köşesi” →

Henrietta Lacks’in ölümsüz hayatı ve diğerleri

Bu haftanın ilk önemli filmi yine biyografiydi: Henrietta Lacks’in ölümsüz hayatı

Hastalıkların etkenlerini bulmak ve yeni tedavi yöntemlerini test etmek için “ölümsüz” bir hücre dizisi aranıyordu. Hücrelerin laboratuvar ortamında çoğalmaya devam etmesi ve uzun süre dondurulabilmesi gerekiyordu. Onlarca yıl çeşitli insanlardan doku örnekleri alınmasına rağmen hiçbir hücre insan vücudu dışında birkaç günden fazla dayanmıyordu.

Henrietta Lacks 1951 yılında John Hopkins’te rahim ağzı kanseri tedavisi gören genç bir siyahi kadındı. İzinsiz ve habersiz bir şekilde kendisinden doku örneği alındı. Bu hücrelere Henrietta Lacks’in ismini kısmen de olsa gizlemek amacıyla HeLa adı verildi. HeLa genomu nedeni tamamen açıklanamayan bir şekilde insan vücudu dışında ölmeden çoğalmayı başardı ve günümüze kadar geldi. Bu sayede birçok hastalığın tanı ve tedavisinin önünü açtı.
Neler neler, inanamazsınız!
Buyuk acıların yol açtığı bir olaydan dünya insanina ölümsüz bi katkı. Üzülmeden seyredilemiyor film, isterseniz sadece makaleyi tıklayıp okuyun.

*

The Expanse

The Expanse’ı daha önce duymuş hatta ilk bölümünü de yarısına kadar izlemiştim ama çok dağınık gelmişti bana. Ya da kafam meşguldü bilemiyorum. Dizi iki sezondur devam ediyormuş ve şimdi bir de Hugo ödülü alınca şuna bir daha bakayım dedim ve ilk bölümü peş peşe izledim, gerçekten battlestar galactica benzeri uzayda geçen kaliteli bir kurgu olduğunu anladım. Böyle önünde iki sezonu bulunan ve devamı da çekilecek olan iyi bir dizi bulmak herkese nasip olmaz 🙂 Bu arada olay Dünya, Mars ve Astroid kuşağında öbeklenmiş 3 ayrı medeniyeti ve onların kaynak paylaşımı konusundaki derin çekişmelerini anlatmakla işe başladı. Bilhassa Dünyanın bugününden mutlu olmayıp depresyon çekenlere bu diziyi öneririm 🙂
“Günümüzden 200 yıl sonrası… Deneyimli dedektif Miller, oldukça zengin bir ailenin kayıp kızını bulmak için bir uzay gemisi kaptanıyla işbirliği yapar. Olayı araştırdıkça kahramanlarımız, insanlık tarihinin en büyük komplolarından biri ile karşı karşıya olduklarını fark ederler.”
Ek: Bu notu paylaşıncaya kadar biraz daha ilerlemiş bulundum:
The Expanse dizisi için, şu an için yedi bölüm seyrettiğim kadarıyla kesinlikle ümit vadediyor. Expanse; Enginlik anlamına geliyor tabi henüz-ilk bölümler itibariyle- enginliğe dair pek bir şey olmadı, daha çok rollerin oturması, uzayda yaşamın gösterilmesi, insanların buna inandırılması ve ard arda gelen aksiyonlarla genç seyirciyi diziye bağlama çabası veriyor senaristler.
*
Geçtiğimiz bir ay boyunca Yuval Noah Harari’nin iki kalın kitabını okudum. Acele etmeden sakince okudum, özellikle Hayvanlardan Tanrılara Sapiens gerçekten lezzetliydi, bazı şeyler öğrendim, bir çok şeyi de hatırlattı ve yeniler için esinlendirdi. Kitaplar hakkında epeyce de paylaşımda bulundum. Homo Deus henüz bir önceki kadar olgun değildi bana göre, yine de pek çok kitaptan daha ilgi çekici.
*

Devamını oku “Henrietta Lacks’in ölümsüz hayatı ve diğerleri” →

Masallar ve Mitler

Masallar ve Mitler

Masallar, mitler ve rüyalar aynı kumaştan biçilmiştir. Üçü de bilinçdışının ürünüdür. Campbell’e göre rüya kişiselleştirilmiş mit; mit ise kişisellikten arındırılmış rüyadır.
Mitolojinin simgeleri (ister ele gelir görüntüler, ister soyut düşünceler biçiminde olsun) en derin dürtü merkezlerine dokunup onları harekete geçirir, eğitim görmüşleri ve cahilleri aynı biçimde etkiler, yığınları, uygarlıkları harekete geçirir.
Bir mitin genel olarak bütün insanlıkla ilişki derecesi, bir düşün özel olarak onu gören bireyle yakınlığı kadardır.
Gördüğü düşü anlamlandırabilen kişi, “öz” kendisini daha iyi tanır. Bir mitin saklı anlamını kavrayabilen birey de, yaşamın hepimizden yanıt istediği evrensel ve tinsel sorularla ilişki kurar (Johnson).

Rüya benzeri oluşumlar niteliği ile binyıllardan damıtılarak günümüze ulaşmış mitler, ortak bilinçdışının bu ustalık ürünü eserleri, temelde rüyalar gibi ele alınabilir, yorumlanabilirler.

Bilinçdışının dili “resim dili”dir; her ne kadar sözelleştirilmiş olsa da, mitlerde konuşan resimlerdir. “Kişisel resimlerin” “ortak resimlerle” netleştirilmesi ve derinleştirilmesi, Jung’un rüya yorumlarında da kullandığı güçlendirme tekniğinin de temelini oluşturur.
Bilincin işlevi, gerek birey, gerekse tür olarak insanın bu resimleri ayrıştırması, tanımlamasında ve bireysel çekirdekle bütünleştirmesinde kendini gösterir. Duygu yükü yüksek, kapıp sürükleyen resimlerden, coşkusallıktan arınmış, yeni kavramlar için kullanılabilecek tarzda tarafsızlaştırılmış fikirler oluşur.

Mitler, “eski/köhne”, henüz “aydınlanma çağını” yaşamamış “rasyonelleşememiş” insanoğlunun, naif-çocuksu tarzda dünyayı anlama ve kavrama biçimi değildir. Bilimselliğin, akılcılığın güneşi üzerlerine vurunca kaybolacak yanılsamalar ve saçmalıklardan öte gerçeklikleri vardır. C.G.Jung’a göre mitler, öyküleştirilmiş “temel varoluş örnekleri”, yani evrensel geçerliliğe sahip yaşam kalıplarıdır ve her insan için anlamlı mesajlar taşırlar.
‎”Mitsiz” ya da mitdışı yaşadığını zannedenler, köklerinden kopmuş kişilerdir: “Bu kişiler ne geçmişle, ne kendi içinde yaşattığı analar-atalar kültü ile ne de içinde bulunduğu zamanın insanlığıyla gerçek bir ilişki içindedir.”

Mit kahramanı, erkek ya da kadın olsun, kendi kişisel, coğrafi ve tarihsel sınırlılığının dışına/ötesine çıkmayı başarabilen ve tüm insanlık için genel geçerliliği olan duygu, düşünce ve davranış şemalarını şahsında yaşayabilen “evrensele yayabilen birey” dir. Mitlerde “bireysel olan” evrensel olanla çakışır. “Mitojen/mitolojik” atalarının mitlerinde, birey kendi kökenini bulur. İnsanlığın soyoluş serüveni, insanın birey oluş öyküsünde bireysel düzeyde tekrarlanmaktadır (Jung ve Neumann).

Mitoloji kahramanlarının taşıdığı (ve temsil ettiği) bilinç,
1.Önce kaosun (mutlak bilinçdışının) içinden çıkarak yaratılır;
2.Ardından, -henüz- çelimsiz bir çocuk olarak emekleye emekleye anne kucağından (Ana Tanrıça ve temsilcilerinden) uzaklaşır;
3.Gençliğin gücü, direnci ve “deli”kanlılığıyla ayakları üzerine dikilir.
4.Zorlu süreçlerden –hatta sembolik düzeyde ele alınması gereken ölümlerden- sonra “olgun/dingin kahraman niteliğiyle, yengilerinin kazanımına dayanarak, kendi hükümranlığını kurar;
5.Tinsel özdeşimle ölümsüzlüğe kavuşur.

Mitolojik olgularda, bilincin taşıyıcısı olan öznenin, kendisini ve nesneleri tanımlaması, iki kutup arasında yaklaşma, uzaklaşma ve “kavrama” denemelerinin sonucu olarak aktarılır. Bu iki kutup, başlangıçtaki ayrışmamış, karmaşık bütünlükten (Uroboros) çıkan, bazı özgün nitelikleriyle birbirine zıt görünen dişil ve eril ilkelerdir. Soyoluş gelişimindeki karşılıkları, taşıdıkları işlevleriyle anne ve baba; birey oluş sürecinde ise doğa ve tindir.

Deli Dumrul’un Bilinci kitabından özetle alıntıladığım bu bölümün bize Clarissa Estes’in öykülerle ilgili çarpıcı tanımlarını ne kadar anımsattığını fark etmişsinizdir. “Öyküler ilaçtır. Onların böyle bir gücü var; bir şey yapmamızı, olmamızı, etmemizi şart koşmazlar, sadece dinlememiz yeterlidir. Yitirilmiş bir psişik dürtünün onarımı için gereken çareler, öykülerin içinde bulunur. Öyküler, arketipi kendiliğinden tekrar yüzeye çıkaran heyecanı, üzüntüyü, soruları, özlemleri ve anlayışları doğurur. Öykü ve şiirin dili, düşlerin dilinin güçlü kız kardeşidir.” Diyor C. Estes (Yazının tamamı için tıklayınız: ).

Duyarlı benliğin tamamlanmasıyla insan bilinci, ikinci düşünce katı’na bir kuantum sıçraması yapar. Clare Graves buna, inanılmaz derinlikte bir anlam kanyonunun aşıldığı önemli bir sıçrama diye göndermede bulunur. Özünde ikinci bilinç katıyla kişi hem hiyerarşileri hem de heterarşileri kullanarak (hem sınıflandırarak hem de bağlantı kurarak) hem dikey hem de yatay düşünebilir. Bu durumda kişi, içsel gelişimin bütün tayfını berrak biçimde kavrar ve böylece her düzeyin, her mimin, her dalganın Spiral’in baştan sona sağlığı için çok önemli olduğunu görür. (İnsan Bilinci Projesi  ) Ken Wilber)

Her dalga aşar ve içerir. Oyun Kuramında  bu kavram “kapsama” sözcüğü ile yer almaktadır. Böyle olduğu için, varoluşun her dalgası, art arda gelen bütün dalgaların temel bir bileşenidir, böylece her birini bağrına basar, kucaklar. Dahası her dalga yaşam koşulları izin verdiğince harekete geçirilebilir ya da yeniden harekete geçirilebilir.

Birinci kat bilinç düzeylerinin hiçbirinin kendi başlarına yapmadığı, diğer düzeylerin varlığını bütünüyle değerlendirmektir. Onların her biri kendi dünya görüşünün doğru ya da en iyi perspektif olduğunu düşünür. Zorda bırakılırsa olumsuz tepki gösterir; ne zaman tehdit edilse kendi aletlerini kullanarak çıkışlar yapar.  Bütün bunlar ikinci düşünce katıyla değişmeye başlar; çünkü bu evre gelişimin iç evrelerinin bütünüyle farkındadır. Bir adım geriye gider, büyük resmi kavrar ve bu durumda ikinci düşünce katı çeşitli düzeylerin tümünün oynadığı gerekli rolü değerlendirir. İkinci Bilinç Katı herhangi bir düzeye dayanarak değil, bütün varoluş spiraline dayanarak düşünür.

Duyarlı benlik düzeyinin, farklı kültürlerde var olan çeşitli farklı sistemleri ve çoğulcu bağlamları kavramaya başladığı yerde, ikinci düşünme katı bir adım ileriye gider ve çoğulcu sistemlerle bağlantı kuracak ve onlara katılacak zengin bağlamlar arar ve böylece bu ayrı sistemleri alır, onları holistik spirallerin ve entegral ağların içine katmaya, dahil etmeye ve birleştirmeye başlar. Başka bir deyişle ikinci düşünce katının görelilikten holizme ya da çoğulculuktan entegralizme gitmeye yararı olur.

Bilinç bin yıllar içinde bir mucizeyi gerçekleştirmiş, “olmayan” bir alanda kendisini var etmiş, ana bütünden uzaklaşabilmiş ve onu tanımlayabilmiştir. Bu tanımlama hiçbir zaman “tam” olmayacaktır. Ana Tanrıça, dünyevi oğluna “peçemi hiçbir zaman kaldıramayacaksın” der. (Campbell)

Sibel Atasoy

26.11.10 – Beylerbeyi