Adem ile Havva diyalogları

alıntıdır…

Adem :Ya Havva bak ne diyecem
Havva:He güzelim

Adem : Bizim çocuklarımız kiminle evlenecek?
Havva: ?!?!?!

Bir süre sonra;

Havva: Bak adem dedim sana şu kardeşleri evlendirmeyelim,gel maymunlarla evlendirelim diye ama sen dinlemedin.
Adem : Niye maymunla evlenince ne olacak?
Havva: ?!?!?! Belki torunlar daha akıllı olurlar.
Adem : Sus hanım bak böyle torun az kıllı oldu, maymunla evlenince akıllı olupta ne olacaktı ki, aklı ne yapacan ki???

Aziz Nesin ve Soyadı Kanunu

1934 yılında soyadı kanunu çıktı, her Türk kendine bir soyadı alacaktı.Herkes kendi soyadını kendisi seçtiği için insanların bütün gizli aşağılık duyguları ortaya çıktı..Dünyanın en cimrileri ‘eli açık’, dünyanın en korkakları ‘yürekli’, dünyanın en tembelleri ‘çalışkan’ gibi soyadları aldılar.Bir mektup yazabilecek zamanda ancak imzasını atabilen bir öğretmenimiz kendisine ‘çevikel’ soyadını almıştı.Irkçılığın yayıldığı günler olduğundan, özellikle Türklüğü karışık olanlar ırkçılığı anlatan soyadlarını kapışıyorlardı. Her
türlü yağmada hep sona kaldığım için güzel soyadı yağmasında da sona kaldım. Bana, ortada böbürlenebileceğ im bir soyadı kalmadığından, kendime ‘nesin’ soyadını aldım. Herkes ‘nesin’ diye çağırdıkça ne olduğumu düşünüp kendime geleyim istedim.

Aziz Nesin

Kötüyüm ben kötüyüm…

Bir yerde okuyup benim çok düşündüren bir yazı olduğundan sizinle paylaşmak istedim. Eminim benim gibi herkes kendinden bir parça bulacaktır.

Saygılarımla

“Ben valla çok sıradan ve basit bir insan olmak istiyorum.Sıpsıradan ve basbasit.Çünkü herkes gördüğüm kadarıyla çok muhteşem!”Ben almim,kalsın yani” demek istiyorum…

Bu muhteşemliklerden çok bunaldım.Sıfır, hatta sıfırın altı eksi 1 olsam daha da bi rahat edeceğim.Canım öyle olmak istiyor.Köpkötü,işe yaramaz,beş para etmez biri olmak istiyor canım…

Ne? ”olursam mı” dedim?Pardon,öyleyim öyleyim…Olmak gibi bişi yok,öyleyim zaten…Sıfırın altında eksi 1…Daha aşağısı var mı bilmiyorum?Matematiğim iyi değil…Varsa eğer onu da olurum hiç de problem değil…

Tıpkı o ”domestos” reklamındaki mikrop gibi;

” kötüyüm ben, kötüyüm, kötüyüm
herkesi hasta ederim, ederim
ishal yapar kustururum, bezdiririm”…şarkısını söylemek istiyor canım ,sürekli…

Niye?

Bir zamanlar ,zamanın bir yerinde, bir felsefe öğretmenimiz vardı… Sınıfa bir soru sordu;”en kötü özelliğinizi söyleyin bakalım ”.

Verilen yanıtlar şöyleydi;

*ben çok safım,insanlara çok çabuk güveniyorum…

*ben yalana kesinlikle tahammül edemiyorum,çok sinirleniyorum…

*ben çok çabuk kırılırım,çok hassasım.

  • insanları hemen affederim ve bu yüzden çok kazık yiyorum.

*haksızlıklara tahammülüm yok…

*çok sabırsızım.

Vs.vs.vs.vs….(O zamanlar ”sazan” kelimesi icat olunmamıştı.Ve bizler,sazan olduğumuzu henüz bilmiyorduk.)

Hiç kimse mesela ”ben kıskancım”,”ben nankörüm”,”ben çıkarcıyım” ,”ben nefretle doluyum”,”ben insanlar üzerinde ego tatmini yaparım”,”ben bencilim”,”ben dedikoducuyum”,

”ben çok ayran gönüllüyüm”,”ben çok kişiyi aldattım,

aldatmayı seviyorum,sahtekarın allahıyım”,”ben bir gerizekalıyım”demedi…Kimsenin ayranı ekşi değildi yani…

Felsefe hocamız,”bakın gördünüz mü?Herkes aslında olumlu olan bir huyunu,sanki olumsuzmuş gibi söylüyor çünkü kimse kendinde bulunan olumsuz bir özelliği kolay kolay itiraf edemez” dedi…

Gerçekten de böyle…Çevreme bakıyorum;herkes çok iyi kalpli…Hatta herkese ”size melek diyebilir miyim?size anne diyebilir miyim?” diye sorasım geliyor.Herkes o kadar iyi,o kadar tatlı,o kadar şeker ki!(parantez içinde ünlem aslında)

Ammaaa,

Ya da bu çok melekler,süper ultra iyi insanlar,kendilerinden başka hiç kimsenin hiçbir yerde sivrilmesini hazmedemiyorlar.Tek adam ya da tek kadın olmak için yapmadıkları numara kalmıyor;kapak oluyorlar kapak!Ama hiç sahtekar değiller canım(!) İyi kalpli melaikeliği de kimseye bırakmıyorlar…

.

Bu tatlı melekler polemiği,demagojiyi çok ama çok seviyorlar.Ammaa sorsanız, bunların hataları bile iyi kalpli!Hata 1 olur,2 olur,3 olur …İyi de be anam bu nası bişi?Bin kere hata mı olur?Fermuar diktir bari,cırt cırt açıp kaparsın hatalarını ,yorulma bari…

Bunları dinledikçe tıpkı bazı insanları kekliyen konsomatristlerin hayat hikayelerini dinlemiş gibi oluyor insan!..”ben çok saftım,kandırıldım!küçücüktüm,kazık yedim büyüdüm!..ühüü ühüü”…Vah vah vah!…

Artık kimsenin bu sahte hayatlarına tahammül edecek halim kalmadı.

Hah işte sırf bu yüzden inadına şöyle konuşmak lazım;

”Yalan konuşurum,

dedikodu yaparım,

çok nankörüm,ohh canıma deysin!…

Sahtekarın allahıyım…

Nabza göre şerbet dağıtırım…

Hırslarla yanar tutuşurum ve gerekirse adamı bozuk para gibi harcarım…

Bencilim;tek ben varım,ben olacağım…Diğerleri mi?Onlar da kim? Salla gitsin!

İğrencim ve iğrenç olmak hoşuma gidiyor…vs.vs.vs”

Böyle konuşmak gerekiyor çünkü çok melek olmanın sonuçları ortada…Gerek yok yani…

Yani anlacağınız tıpkı domestos reklamındaki mikrop gibi şarkı söylemek lazım;

”kötüyüm ben, kötüyüm, kötüyüm
herkesi hasta ederim, ederim
ishal yapar kustururum, bezdiririm”…

Yani Can Yücel’in dediği gibi ”ne kadar rezil olursak o kadar iyi” demek lazım.

Ohh be kötü olmak ne güzel!

Yaşasın kötülük!”

Alice Projesi

Yazar: Türker Ercan

Bu yazı akıl karı değildir! Akıllıların okumaması önerilir! Delileri muhatap alarak yazıyorum! Delilik denilen o “Alice aleminde” çok farklı değerler üretilmektedir. Zaten bu projeyi de sadece deliler uygulayabilir. Delilik bir bilmecedir. Bu bilmecenin çözümü ise akıl ile değil kalp ile anlaşılabilir. Kalpten kalplere selam olsun! Değişmeye karşı olanlar ise bu projeden uzak dursun.

(Ön bilgi: Bu projenin aslı yazının sonunda saklıdır.)

Baştan sonu belli olan bu yaşamda, anlamlandırarak ruhlarımız hayat bulmakta! Gizli bir anlam yarışı yaşanmakta. Yaşadıkça ruhlar zamanın yuvarlak kafesinde, asla bitmeyecektir bu yarış mekânların hiçbirisinde! Anlamak istiyoruz. Anlamaktan da ziyade anlaşılmak istiyoruz. Nasıl bildiğimizi bilmiyoruz ama içimizdeki büyük değeri seziyoruz. Anlaşılmak demek içimdeki değeri bil demektir. Bu masum istek her bir ruhun şaşmaz ve değişmez temel dileğidir. Evet değerliyiz. Bunun için de kendimize önem vermeliyiz. Küçük görmeden kendimizi ve ters düşmeden bu masum isteğe içimizdeki değeri önce kendimize göstererek ve kendimiz kendi değerimizi görerek önemli bir yaşamın önemli bir başyapıtı olduğumuzu da bu bilişe ekleyerek hayatı gittikçe daha da cennete çevirmeliyiz.

Ödemememiz gereken bedelleri ödemek zorunda değiliz. Ödediğimiz bedeller eğer hayatımıza anlam katmıyorsa o zaman eksiliyoruz demektir. Eksik hayatların çokluğu seçimlerimizin farkında olmadığımızı bizlere gösterir. Kendiliğinden; hiçbir baskı, zorlama ya da ritüel eseri olmadan sürdürülebilir dinamiklerimiz olmalıdır. Dinamik bir hayat için statik yapılar ortadan kaldırılmalıdır. Amacımız üretilmiş olan anlamları tekrar tekrar kullanmak değil anlam üreten yapılar kurmaktır. Anlam yenilenmediği takdirde anlamsızdır.

Hayatı yaşanabilir kılmak için hayatınızdaki tüm olumsuzlukları terk edin! Olumsuzlukları olumluluklar ile takas edin! Anlamsız olan işlerle uğraşmak hiçbir işle uğraşmamaktır. O halde daima dinamik bir denge için hep beraber anlamlar üretelim. Üretim ile hep beraber ruhlarımızı zenginleştirelim. Fakir ruh “mutsuz ruhtur”! Mutluluk ancak içimizde bulunur. Dışarıda aramak içindekini saklamaktır. Dışarıda bir şeylerin olmadığını şimdi anlama anıdır. Anlamalıyız ki anlamlarla anlaşılabiliyor oynanan bu hayat oyunu. Kendini küçük gören ruhlar, büyüklüklerini göremezler. İnsanın ruhu büyüktür. Bu büyüklüğü görmek bazıları için çok güçtür. Herkesin yüzüne bakar dururuz da dönüp kendi yüzümüze bakmayı çoğu zaman ya da her zaman reddederiz. Kendimizle baş başa kalmayı bile sevmeyiz. Adeta kendimizden nefret ederiz. Kendimizi sevmeliyiz. Sevda tohumları içerde atılır ve dışa doğru filizlenip saçılır.

Düşünmek bir iş değildir. Düşünmek kendiliğinden ve en doğal şekilde olan şeydir. Düşünmek yormaz. Düşünememek yorar. İnsanlar hep düşünmeyle korkutulurlar. Düşününce akıllarından olacaklarına inandırılırlar. Düşünmezseniz eğer sizin adınıza düşünürler. Siz de o düşünceleri düşünmeden alır ve kabul edersiniz ve kendi düşünceleriniz zannedersiniz. Belki şeytana uyar bazen düşünmeyi denersiniz ama işte o zaman engellenirsiniz. Tekrar hatırlatılır size düşünenlerin içine düştüğü korkunç haller ve sizlere derler aklına sahip çık ve herkesin düşündükleri düşünmeden düşün.

İç barışı sağlamak için iç dünyanıza gidin ve kendinizle barış antlaşması geliştirin. Barışarak kendinizle yeryüzündeki barışseverler arasında yerinizi edinin. Dışarıdan bir şeyler gelmez. Her insanın çaresi kendisindedir. Derdi çeken baş ise eğer dermanı da ruhta gizlidir. Kilitli bir kapı ve anahtar. Anahtarda içerde! Kapının olduğu işte tam o yerde. Dış beklenti anahtarı nasıl kullanacağınızı size söyleyemez. Söylenmedik söz sizlerin içinde. Haydi alın şu anahtarları da kapılar açılmak için beklemekte. Açın ve girin içinizdeki engin dış dünyaya ve görün orası kapalı bir mekan değil belki sonsuzdan bile zengin. Dışarıda çok bunaldınız artık rahat etmek sizlerin de hakkınız.

Farklı olmak çok yanlıştır. Çünkü zaten her insan farklıdır. Farklı olduğunu fark etmek anlamlıdır. Farklı olduğunu kavramakla her insan özgün yapısını kuşatır. Kuşatamadığımız farkındalıklar bizleri farklı kılamazlar. Kuşatma farkıyla farklı olan yapılarımız öz ruhumuzdan bir güneş gibi doğar ve açık ara önde eski yapılardan çok ilerilere yol alırlar. Aramaya ne hacet! Aradığınız nedir ki? Kendiniz değil mi? Aramak işi değil yapmanız gereken iş. İşiniz bulmaktır. Bulmak içinse bakışlarınızı kendinize çevirmeniz yeterli. Nedense aramak ve bulmak eylemi hep dışarıya endeksli.

Sadece deliler farklıdır! Çünkü onlar kendi yapılarını kuranlardır. Sürünün deli koyunları işte onlardır. Herkes gibi olanlar ise normal yapıdadır. Normal yapı kutsanmış yapıdır. Delilik ise aklın olmaması halidir. Deliler ne yaptığını nereden bilir? Sadece bir taş atarlar kör bir kuyuya ve çekip giderler. Ne kuyuyu nede taşı dert ederler. İşlerini bitirmiştirler ve çekip çoktan gitmiştirler. Kırk akıllıya ise o taş dert olur ve kırk akıl o taşı çıkarma derdiyle yanar kavrulur. Oysa deliler bilirler ki: O taş çıkarılması gereken değil atılması gereken taştır. Delilik kendi yapısı içerisinde son derece anlamlıdır. Deliler hor görülüp dışlanmamalıdır. Çünkü onlar da insandır. Sadece kendileri gibi olmak ise onların toplumdan dışlanmalarına yetecek tek günahlarıdır.

Alice projesi nedir? Aslında “Alice projesi” bu satırlara gelene kadar çoktan anlatıldı. Sadece, aklını kapının önünde bırakanlar proje evrenine girebilir ve onlar “Alice projesini” bilebilir. Öyle değil mi? Çünkü akıllılar zaten her şeyi bilmektedir. “Alice projesi” ise kuyuya atılan işte o taşın ta kendisidir.

(Son bilgi: Ve zaman sonsuz küresinde sonsuz bir şekilde kendisini hep seyr etti ve başladığı o ilk noktaya geri geldi.)

Anlam Estetiği

Yazar: Türker Ercan

Düşünmekten sıkılanlar, sıkıldıkça neden düşünüyorlar? Düşünmek mi sıkıcı yoksa sıkılmak mı düşündürücü? İnsanoğlu yangından mal kaçırırcasına huzuru ruhuyla saramaz. Düşünmek gerek! Sakin ve sükunetle! Düşünmek gerek! Sessiz ve derinden! Anlıyor gibi olmak yok! Kavramak ve kuşatmak var anlamların estetik cennetini! “Anlam Estetiği”nin olduğu her bir ruh zerresini tatmak var! Tadına doyum olmayan bir hayat mucizesini her anıyla kutlamak var!

En kaba idrak noktaları ile bakılsa dahi; insan adı verilen varlığın bilincine nakış gibi işlenmiş “anlam estetiği”, başlı başına onun sırrını çözmeye çalışmak için yeterli sebeptir. Görmeyen gözlerin bile gördüğü bu asil gerçek karşısında; “kendini bilmek” şüphesiz, nefes almak gibi bir zorunluluk ve ruhlarımızı doyuran bir mutluluktur. Kelimelerin ve kavramların, dolambaçlı ve akılları saptırıcı kısır yapılarıyla “estetiğin” güzellik dünyasında huzur doğurmak, eline elma alıp ta içindeki lezzeti akılla tatmaya benzer. “Estetik” olmadan tad olmaz. Tatsız tuzsuz işler huzura engeldir. O halde huzur için her halükarda ve her durumda estetik gerekir.

Kendisini eksik gördüğü müddetçe ve bu görüşünü taşıma su ile beslemeye yeltendikçe bu uğraşı insanı hep yoracaktır. Tam olduğuna inanıp ta en ufak bilinç çukuruna ayağı takılıp düşen idrak aşamaları ise umarım bir gün kendilerini budadıklarını anlayacaktır. Böylece eksiklik ve tamlık yolcuları birbiri peşi sıra yokluklarında varlık kovalayacak ve var olduklarını bile anlayamadan bir ömrü solduracak. Eksik ve tam yoktur, “tüm” vardır. “Tüm”ü kavrayamayan eksiklikle oyalanır. “Tüm”ün farkında olmayan tamlıkla egosunu şahlandırır. Ne tümden gelme nede tüme gitme. Sadece tüm ile olan derin bağlantısını bilme. Bildikçe, tümde ruhunu eritme. Erittikçe ruhunu tümün nefesinde sonsuz ruh olarak tekrar belirme. Sonsuz aşkı yakalama. Öz varlığıyla nikahlanma. Nikah şahidi olarak tüme imza attırma.

Anlamlarımızı saç örgüsü gibi sarmaşık ve her durumda da birbiriyle barışık kılan öz ruh güzelliğimiz çoğumuzun aslında farkında olup ta farkında olduğumuzu henüz net olarak fark edemediğimiz öz benliğimizdir. Öz benliklerimiz kusursuz cennetlerimizdir. Yaşadığımız her türlü huzursuzluk hali özümüz ile özümüze aykırı davranışlarımız arasındaki uyumsuzlukların delilidir. İnsan kendisine uyumlanabilir.

Ne yazık ki seçimlerimiz deneyim üzere kurulu. Deniyoruz her bulduğumuz manayı ruhumuza oturacak mı diye! Deneyimliyoruz belki de buluruz rahatımızı bir oyun diyalektiğinde. Seyretmiyoruz “tüm”ün sonsuz aşk hikayesini kendimizi varlığın rahat kollarına bırakıp. Ne mutlu ki insan göklerin merhamet şiiri! Ruhuna olan olanca merhametsizliğine rağmen ve bu merhametsizliğin doğurduğu asimetrik bir yansıma sonucunda kendisine yaklaşıyor. Kendisine yönelip “aşkını tazeliyor”. Amaçlarımız ya da söylemlerimiz her ne olursa olsun, görünen köy şudur ki : Rahat olmak istiyoruz! Madde sahasında ve ruh planında. Rahat olma adına yaşıyoruz. Rahat olmayan rahatsızlık duyar. Rahatsız olanın derdi rahata ermektir.

Dedektif usulleriyle çalışan aklın tespitinde zorlandığı, baştan çıkarıcı yar misali duygularımızın bulamadığı ve tertemiz olması gerekirken geçmişin tüm çöplerini biriktiren kalbin arınmadan kavrayamadığı usul “yargılamamaktır”. Yargılamayacaksın ama sorgulayacaksın!

Tüm algıladıklarının ve tüm anlamlandırdıklarının dönüp dolaşıp bir noktada kesiştiğini ve böylece bir şekilde bir birlik sergilediğini fark eden akılların fark edemediği o düğüm “benliktir!” Benliğin kendisi dışında her yere bakıp ta bulamadığı sır kendisinde gizlenmiştir. Akıl, varlığın gerçeğini benliğin kendisinden gizleme melekesidir. Ne akılla olur ne de akılsız! İki arada ve bir derede kalmış kılıçtan keskin köprü!

“Değerler” üzerinde kafa yormadan nasıl değer üretilebilir? Kendi değerleri üzerinde kafa yormadan insan nasıl kendine güven geliştirebilir? Kendine güven geliştiremeden nasıl başkalarına güven verebilir? Güvenmek isteyen güvenilir olmalıdır ki insanlara güven verebilsin. Güven veremeyen emin olamaz. Güvenilir olmak kendisinden emin olunmaktır. Kendinden eminsen senden emindirler. Kendinden eminsen sana emanet verirler. Çünkü : Emin olan güven yayar.

Evet! Üretmelisiniz yeni değerler. Buna mecbursunuz. Bu mecburiyeti sizler tercih ettiniz. Yeni talepleri olan sizlersiniz. Çünkü eskiyi beğenmiyorsunuz. Bir taraftan da yenisi üretilsin ve size sunulsun istiyorsunuz. İşin içinde sizde varsınız. Eğer işin içinde yoksanız işin dışından talepte bulunmakta neyin nesi? İşin içinde iseniz üretimin de içindesiniz demektir. Bu durumda üretime merhaba! Topyekün bir değer üretme hamlesi için kollarınızı sıvayın ve ruhlarınızın başına geçin! Ruhlarınızı emeklerinizle yeşertin. Sevindirin ve sevin. Bilin ki üretilen her değerin kalplerde tutunmasını sağlayan maya sevgidir. Sevgisiz yola çıkılan her işin sonucu baştan bellidir.