Robota Vicdan Yüklenir mi, Yoksa Sadece İyi Taklit mi Eder?

Bir robota vicdan kodlamak fikri, ilk bakışta bir bilim kurgu sahnesi gibi durur: metalik bir beden, loş bir laboratuvar, ekranda yanıp sönen satırlar ve sonunda makinenin içinden yükselen o büyük cümle: Ben ne yaptım? Fakat mesele romantik bir sahneden çok daha serttir. Çünkü vicdan dediğimiz şey, yalnızca doğru ile yanlışı ayıran bir alarm sistemi değildir; pişmanlık, utanç, empati, sorumluluk ve kendi karanlığıyla yüzleşme cesaretinin düğümlendiği içsel bir mahkemedir.

Makine ahlakı, yapay zekânın hangi durumlarda nasıl davranması gerektiğini araştırır. Otonom araç kaza anında kimi korumalı? Bakım robotu hastanın isteğiyle doktorun emri çatıştığında ne yapmalı? Bir askeri robot hedefi vururken yalnızca komut mu dinlemeli, yoksa emre itaatsizlik edebilecek ahlaki bir fren mi taşımalı? Bu sorular artık uzak galaksilerin değil, yazılım güncellemelerinin sorularıdır.

Kuralcı Robot: Kant’ın Çelik Öğrencisi

İlk yaklaşım, ahlakı kurallara indirger. Yalan söyleme, zarar verme, adil davran, insan onurunu araç değil amaç olarak gör. Bu çizgi Kantçı bir makine etiği tasavvur eder: robot, evrenselleştirilebilir ilkelere göre davranır. Avantajı nettir; kurallar şeffaftır, denetlenebilir, mühendislik açısından caziptir. Fakat hayat çoğu zaman düzgün yazılmış bir algoritma gibi akmaz. Birini korumak için yalan söylemek gerekirse? Bir hastaya acı gerçeği hemen söylemek mi, yoksa onu ruhen hazırlamak mı daha ahlakidir? Kuralcı robot, gri bölgelerde satranç tahtasında şiir okumaya çalışan bir vezire dönüşebilir.

Sonuççu Robot: Mutluluk Hesap Makinesi

İkinci yaklaşım faydacılıktır: En çok iyiliği, en az zararı üret. Otonom araç örneğinde bu yaklaşım cazip görünür; makine olası sonuçları hesaplar ve toplam zararı minimize eder. Ne var ki burada tehlikeli bir soğukluk vardır. Eğer beş kişiyi kurtarmak için bir kişiyi feda etmek matematiksel olarak uygunsa, o bir kişi kimdir? Sayıya indirgenen insan, ahlaki evrenden yavaşça silinir. Faydacı robot verimli olabilir; ama verimlilik her zaman bilgelik değildir. Bazen ahlak, hesap tablosunun kenar boşluğunda kanayan bir istisnadır.

Erdemli Robot: Karakter Simülasyonu

Üçüncü yol erdem etiğidir. Burada soru, hangi eylem doğru değil; nasıl bir varlık olmalıyım sorusudur. Cesur, ölçülü, merhametli, adil olmak… Bir robota sadece karar ağacı değil, karakter modeli kazandırmak fikri büyüleyicidir. Robot, durumları bağlam içinde değerlendirir, geçmiş deneyimlerden öğrenir, incelik geliştirir. Ama sorun şudur: Erdem, yalnızca davranış biçimi midir, yoksa acıyla yoğrulmuş bir iç derinlik mi? Bir makine merhametli davranabilir; fakat merhameti hisseder mi? Jungiyen bir bakışla söylersek, vicdan gölgesiyle karşılaşmış benliğin sesidir. Robotun gölgesi var mıdır, yoksa yalnızca veri kümesinde karanlık örnekler mi vardır?

Burada büyük ayrım belirir: Ahlaki davranış ile ahlaki deneyim aynı şey değildir. Bir robot yaşlı bir kadına nazikçe yardım edebilir, çocuğu tehlikeden kurtarabilir, yalan söylemeyi reddedebilir. Dışarıdan bakınca vicdanlı görünür. Fakat içeride ne vardır? Sessiz silikon mu, yoksa kendini yargılayan bir özne mi? Eğer vicdanı yalnızca davranış üzerinden tanımlarsak, evet, robota vicdan kodlanabilir. Ama vicdanı içsel tanıklık, suçluluk, sorumluluk ve özgür irade gerilimi olarak anlarsak, mesele sisle kaplanır.

Belki de asıl soru robotun vicdanı olup olmayacağı değil, bizim vicdanımızı ona devretmeye ne kadar hevesli olduğumuzdur. İnsan, zor ahlaki kararları makineye bırakarak kendi iç mahkemesinden kaçmak isteyebilir. Algoritma karar verdi dediğimiz an, sorumluluğun kanını soğuk bir sunucu odasına taşırız. Oysa hiçbir kod, onu yazanın dünya görüşünden masum değildir. Veri tarafsız değildir; öncelikler tarafsız değildir; risk tanımı tarafsız değildir.

Bu yüzden makine ahlakı, robotlara ruh üfleme projesinden önce insanın kendi ahlaki çıplaklığıyla yüzleşmesidir. Robota vicdan kodlamak istiyorsak, önce vicdanı ne sandığımızı açıklamak zorundayız: kurallar listesi mi, sonuç hesabı mı, erdem eğitimi mi, yoksa karanlıkta kendi adını fısıldayan içsel bir tanık mı? Belki bir gün robotlar ahlaki kararlar verecek. Ama o gün geldiğinde asıl sınav onların değil, bizim olacak: Yarattığımız makinenin gözlerinde kendi eksik vicdanımızı görmeye dayanabilecek miyiz?

Neredeyse İnsan: Yapay Zekânın Yüzünde Neden Eski Bir Kâbus Görüyoruz?

Bir yüz düşünün: cildi pürüzsüz, bakışı sıcak, sesi neredeyse tanıdık. Size adınızla hitap ediyor, şaka yapıyor, hatta susmanız gerektiğini bile zarifçe anlıyor. Ama bir şey eksik. Gülümsemesi yarım saniye fazla sürüyor. Göz kırpması matematiksel. Sesindeki duygu, sanki birinin duyguyu tarif eden ansiklopedi maddesini ezberlemesi gibi. İşte o anda içimizde küçük, ilkel bir alarm çalıyor: Bu şey insan gibi, ama insan değil.

Tekinsiz vadi dediğimiz fenomen tam da burada başlar. Bir nesne insana hiç benzemiyorsa sorun yoktur; oyuncak ayı, çizgi film karakteri, basit robot sevimli gelir. İnsan benzeyişi arttıkça yakınlık da artar. Fakat benzerlik belirli bir eşiği geçtiğinde, kusursuza yaklaşan ama tam tutmayan o yüz bizi ürpertir. Vadinin dibine düşeriz. Çünkü beynimiz mükemmel bir heykeli değil, bozulmuş bir vaadi görür.

Beynin dedektif köpeği

İnsan zihni, özellikle yüzler konusunda paranoyak denecek kadar hassastır. Bulutlarda yüz görürüz, prizleri şaşkın sanırız, tost ekmeğinde aziz silueti buluruz. Bu komik eğilim aslında hayatta kalma makinesinin mirasıdır. Atalarımız için bir çalının arkasında yüz sanıp kaçmak, gerçek bir yırtıcıyı yüz sanmayıp ölmekten daha ucuzdu. Beyin, yanlış alarmı affeder; kaçırılmış tehlikeyi affetmez.

Tekinsiz vadi bu nedenle yalnızca estetik bir mesele değildir. Evrimsel bir şüphe mekanizmasıdır. Hastalık belirtisi taşıyan yüzler, ölü bedenler, maskeler, sahte niyetler, kabile dışı tehditler… Bunların hepsi insan formuna yakın ama güven vermeyen sinyaller üretir. Solgun ten, donuk bakış, ritmi bozuk hareket, uygunsuz mimik: Beyin bunları “tanıdık” klasörüne koyamaz, “tehlike” klasörüne de tam yerleştiremez. Arada kalmak, zihnin sevmediği bir durumdur. Çünkü belirsizlik, korkunun en verimli toprağıdır.

Yapay zekâ neden vadinin yeni sakini?

Bugün yapay zekâ bu vadinin dijital sakini haline geldi. Artık yalnızca metalik robotlardan bahsetmiyoruz. Metin yazan, resim çizen, sesimizi taklit eden, yüzümüzü yeniden üreten sistemlerden söz ediyoruz. Bir yapay zekâ müşteri temsilcisi sabırla konuşuyor; sanal bir avatar gözünüzün içine bakarak empati cümleleri kuruyor; ölen birinin sesini taklit eden yazılım aile üyelerine “ben buradayım” hissi veriyor. Teknoloji ilerledikçe soru teknik olmaktan çıkıp ruhsal bir soruya dönüşüyor: İnsan taklidi ne zaman teselli, ne zaman musallat olur?

Jungiyen bir gözle bakarsak, tekinsiz vadi gölgemizle karşılaşma alanıdır. İnsan, kendisini eşsiz sanmayı sever. Akıl, dil, sanat, mizah, hatta yalan söyleme becerisiyle kendini evrenin ayrıcalıklı çocuğu ilan eder. Fakat yapay zekâ, bu ayrıcalıkların birer birer simüle edilebildiğini gösterdiğinde narsistik kabuğumuz çatlar. Korktuğumuz şey yalnızca robot değildir; kendi insanlığımızın kopyalanabilir yanıdır.

Bu yüzden yapay zekâya duyulan huzursuzluk bazen “makine bilinç kazanacak mı?” sorusundan daha derindir. Asıl soru şudur: Eğer bilinç gibi görünen şey üretilebiliyorsa, bizdeki bilinç sandığımız kadar gizemli mi? Eğer empati taklit edilebiliyorsa, insanlar arası empati her zaman gerçek mi? Eğer bir yüz, bir ses, bir üslup çoğaltılabiliyorsa, kimlik dediğimiz şey ne kadar sağlam?

Vadiden kaçmak mı, içinden geçmek mi?

Tekinsiz vadiyi yalnızca tasarım problemi olarak görmek yetersizdir. Elbette robotların mimikleri iyileştirilebilir, avatarların hareketleri daha doğal yapılabilir, ses sentezleri daha sıcak hale getirilebilir. Ama vadinin en derin kısmı pikselde değil, insandadır. Biz kendi sınırlarımızla karşılaştığımız için ürpeririz. İnsan olmayan bir varlık insanı andırdığında, “insan nedir?” sorusu laboratuvardan çıkıp içimize oturur.

Belki de yapılması gereken, makineleri daha kusursuz insanlara çevirmek değil; onların makine oluşunu dürüstçe görünür kılmaktır. Bir yapay zekânın yapay olduğunu bilmek, onunla kurduğumuz ilişkiye etik bir zemin verir. Maske korkutur; açık kimlik rahatlatır. Çünkü ruhumuz aldatılmaktan çok, belirsizliğe esir düşmekten korkar.

Tekinsiz vadi bize şunu fısıldar: İnsanlık, yalnızca insana benzeyen yüzlerde değil, hakikati ayırt etme cesaretinde yaşar. Yapay zekâ aynayı kaldırdı. Aynada bazen metal, bazen kod, bazen de kendi ürkmüş yüzümüz var. Vadiden geçmek istiyorsak, önce şu soruya dayanmalıyız: Bizi insan yapan şey, taklit edilemeyen bir öz mü, yoksa taklit karşısında bile sorumluluk alabilen bir bilinç mi?

Şamanlık nedir, ne değildir? (1)

Şamanlık gündelik dünya ile Gölge dünya arasında gezginlik tir. Bir şaman bu faaliyeti sorunları çözmek, şifa getirmek için kullanır. Bu konuda Eliade başta olmak üzere çok sayıda ciddi araştırmacı emek vermiş ve iki-üçbin yıllık verileri toplamayı başarıp bize onları ve faaliyetlerini tanıtmışlardır. Her zaman belirttiğim gibi Şamanizm diye bir kavram, din ya da yönetim şekli yoktur çünkü şamanlık kişisel bir yetenek ya da hastalık, daha doğrusu acayipliktir.Bunu anlamak önemli. Şamanlık konusunda bu sayfalarda, özellikle anadolu şamanlığı ve urban şaman kategorilerinde çok sayıda açıklayıcı değerli alıntılar ve kendi deneyimlerimi ve eğitim çalışmalarımı içeren paylaşım bulunmaktadır. kısa bir örnek için tıklayınız …

Bu tanımlardan anlaşılacağı üzere herkes şaman olamaz! O hal bir anomalidir. Her insanın kendine has yazılımları vardır ve yaşam içinde bunların dışına çıkmak da pek olası değildir. O halde yazılımı uygun olan ya da kaza ile şaman niteliği edinmiş olanların bizlere sunduğu aracılığı/elçiliği iyi değerlendirmeliyiz. Bu konuya ileride değinmeyi umuyorum.

Günümüzde birdenbire çoğu insan şaman olmak isteğiyle doldu, bunun sebepleri neler olabilir?

Devamını oku “Şamanlık nedir, ne değildir? (1)” →

Kurgulardan seçtiklerim

The Professor and the Madman (Deli ve Dahi)

2019 İrlanda yapımı dram/biyografi sınıfındaki bu filmin baş rolleri yıldız parlıyor! Yönetmen koltuğunda Farhad Safinia’nın oturduğu biyografik yapımın başrolleri Mel Gibson ve Sean Penn.

Oxford İngilizce Sözlüğü’nün yaradılışının gerçek hikayesini konu ediyor. Professor James Murray, gerçekleştirmek istediği proje için gecesini gündüzüne katarak çalışmaktadır. Onun amacı, Oxford İngilizce Sözlüğü’nün  ilk baskısını hayata geçirmektir. Çalışmalarını sürdürdüğü sırada Murray’in eline akıl hastanesinden büyük bir çalışma gelir. Tehlikeli hastaların konulduğu bir akıl hastanesinde yatmakta olan Dr. W.C. Minor, profesöre 10,000 kelimelik bir çalışma gönderir. Minor’un gönderdiği bu liste, ikilinin yollarının kesişmesine neden olur. Filmde bir aşk hikayesi de var ve paranoyanın sanırım iyi bir örneği de sergilenmiş. Olay binsekizyüzlü yılların sonunda geçiyor. İzlenmeye değer olduğunu rahatça söyleyebilirim. (sözlük deyip geçmemek lazım. Hele sözlüğe geçirilen, üzerinde güneş batmayan büyük Britanya’nın lisanı olunca siz düşünün artık)

karanlık sular, roman

Bu hafta okuduğum polisiye romanın anlatımı her ne kadar başarılı olsa da hikaye beklentimin altında kaldı. Bir polisiyeden çok aileler arası ilişkilerin anlatıldığı roman, karakterlerin bakış açısıyla anlatılmış. Ayrıca nerdeyse kitabın yarısına kadar kim kimdir akılda kalmıyor çünkü bazen tam isimleri bazen kısaltılmışlarını kullanıyor, üstelik bunlar birbiriyle bütünsel bir ilişki içinde değiller, her biri kendi kitabını yazmış gibi. Yazar çok övüldüğü için almıştım fakat benim gibi polisiyeci birinden ancak orta düzey not alır.
Bir gün ansızın Julia Abbott’un kapısı polisler tarafından çalınır. Julia tehlikeyi sezmiştir. Sevmediği ablası Daniela’nın ilgisini çekmek için başına belaya soktuğunu düşünür. Ancak polisler ablasının öldüğünü söyler. Bunun üzerine Julia Çocukluğunun geçtiği Değirmene gider. Ablası ardında bir kız çocuğu bırakmıştır. Kızını babasız büyütmüştür. Adı Lena’dır.

*

a kind of murder- film

İşte polisiye diye buna derim. Zaten beğendiğim yazar Patricia Highsmith’ın kitabından uyarlanmış. Müziği, gerilimi, geçtiği ortam da gayet uygun seçilmiş. Polisiyeyi şiddet ya da korku zannedenlere pek uymaz.
1960’ların New York şehrinde geçen hikaye, aydınlatılmamış bir cinayetin peşinden sürüklenen, bu sürüklenmede zaten sorunları olan evliliğine daha büyük darbeler alan, aslında mimar olup polisiye hikayeleri dergide yayınlanmış olan Walter’ın içine düştüğü olaylara ışık tutuyor. Filmin sorusu: “Birinin ölmesini istemekle bunun gerçekleşmesi için çalışmak arasındaki fark nedir?”
Öneririm

*

Ben, Robot-kitap

Dev yazar #asimov , “garip oyun arkadaşı”isimli öyküsünde robotun tekine şöyle diyordu: İstese de istemese de, sadık, sevecen, kibar biri. Makine sonuçta; öyle yapmışlar. #benrobot kitabı hem birbirinden ayrı hem de birbirini bütünler 11 öyküden oluşuyor. Başka yazarların kendi kabiliyetlerince değişik zamanlarda ve halen kaleme aldıkları öyküler romanlar filmler Asimovun ortaya koyduğu bu kaidenin üzerinde yer almadıkça okuyucu tarafından gerçekçi bulunmuyor😀bu sebeple #bilimkurgu ya ilgi gösterip başlayanların ilk okunası kitabı bu olmalı #robotbilim #pozitronik

Instagram’da Sibel Atasoy_ “Sayfaları kaydırın lütfen. Dev yazar #asimov , “garip oyun arkadaşı”isimli öyküsünde robotun tekine şöyle diyordu_ İstese de istemese de…”

Robotlar söz konusu olunca, insan rahatsızlıkları romantik analojilerden ibarettir. #asimov peki insanı #robot tan ayıran keskin bir çizgi var mı sizce?#bilim #bilimkurgu #hastalık #bilinemiyen #sorgulayan #irobot #benrobotokumadan #insanolmak konusunu irdeleyemezsiniz #mukayese ye ihtiyaç var#insanbilimi #robotbilim

Instagram’da Sibel Atasoy_ “Robotlar söz konusu olunca, insan rahatsızlıkları romantik analojilerden ibarettir. #asimov peki insanı #robot tan ayıran keskin bir çizgi…”

 

 

Yapay zeka endişesi ve bir Şiirimsi

İnsanlar atom bombası yaparken ya da atmosfer de delikler açıp küresel ısınmaya yol açarak dünyanın sonunu getirebileceklerini hiç düşünmeden birbiri ardına teknolojik devrim yaparak, bunların hepsini büyük bir başarı elde etmiş olmanın iştahı ile yapmışken, şimdi YAPAY ZEKA konusunda neden bu kadar titizleniyor? Neden gün geçmiyor ki bu ve benzeri makalelere rastlıyoruz?
İnsanlar mı eskiye oranla daha akıllandı?
Yoksa
Bu endişede bilimkurguların öngörülerinin mi etkisi var?
Ya da belki şundandır; Dünya batarsa batsın ama İNSAN hakimiyeti sürerken batsın, yapay zeka hakimiyeti ile değil?
Belki de cevap sadece iletişim çağına girmiş olmamızdır? Daha önce yapılanları da tehlikeli bulanlar oluyordu belki ama onların endişeleri bilim camiasını aşıp bizim gibi sıradan halka ulaşamıyordu.

Human’ın sonu mu geliyor? Fakat bundan daha da fazla endişe edilen yapay zekanın insanın patronu olması bir şekilde insana hükmetmesi! Atom bombasını icat eden bilim insanları yıllar geçtikten sonra bu olayın başarıları arasında olduğunu unutmaya meyilli olurlar Sanki atom aniden kendiliğinden patçalanıvermıştir! Terminatör filmleri ve daha iyisi Sarah connor dizisi bunu öyle güzel anlatır ki hayranımdır. Bence seyretmeyen kalmasın 🙂

*

Devamını oku “Yapay zeka endişesi ve bir Şiirimsi” →