Rüyalar- Akşam Gazetesi

AKŞAM | CUMARTESI | 23 OCAK 2010, CUMARTESİ

Rüyalarınızı çözerek bilinçaltınızı rahatlatın

Gördüğümüz ilginç bir rüyayı yorumlatmak, o rüyanın mesajlarını keşfetmek isteriz.  Biyoenerji uzmanı ve rüya analisti Sibel Atasoy, 0-6 yaş arasında şekillenen bilinçaltımızın rüyalarımızla verdiği mesajları anlamanın yollarını öğretiyor. Bu yöntem kişisel farkındalığı artırıyor.


Uzun yıllar finans sektöründe üst düzey yönetici olarak çalıştıktan sonra bir anda sahip olduğu her şeyi bırakıp Fethiye’de bir adada yaşamaya karar veriyor Sibel Atasoy. Orada hem kendini dinliyor hem de düşünmek için bol bol vakti oluyor. Doğal yaşamla kucaklaşma ve sessizleşme dönemi olarak adlandırdığı bu süreç 7 yıl sürüyor ve bu arada birkaç tane kitap yazıyor. Ardından İstanbul’a dönüyor. Bir arkadaşının vasıtasıyla rüya analizi yapmayı öğreniyor, biyoenerji alanında çalışıyor… Biz, onunla rüya analizi ile ilgili yaptığı çalışmalar nedeniyle bir araya geldik. Ve her zaman ilgi duyulan rüyalar dünyasına yolculuğa çıktık.

– Rüyalarla ilgilenmeye ne zaman başladınız?
Felsefe kulübüne devam eden bir arkadaşım vardı, ben de fırsat buldukça onunla toplantılara katılıyordum. Orada rüya analizleri de  yapılıyordu. O yöntem ilgimi çekmişti; onu öğrendim. İstanbul’da yaşamaya başladıktan sonra, analitik psikolojinin kurucusu Carl Gustav Jung’un takipçisi Gayle Delaney tarafından oluşturulmuş yönteme ait bir kitap buldum. 10 yıl önce ilk kez bir grup oluşturdum ve o öğrendiğim yöntemle rüyaları analiz etmeye başladık. Epeyce rüya çözdük. 

  • Ne şekilde çalışıyorsunuz?
    Niyetim rüya terapisi yapmak değil. Rüya danışmanı olmayı öğretiyorum ben. Yani bir nevi balık tutmayı… Soru sorma yöntemiyle, kişinin bilinçaltındaki simgeleriyle kendisine verdiği mesajları bulmasına yardımcı oluyorum. Bir rüyanın çözümlenmesi yarım saat ile bir saat kadar sürüyor.

HER PARASI OLAN BUDA OLAMAZ 
– Yani rüyamızda gördüğümüz herhangi bir şeyin önemi yok. Onun bize verdiği mesajın mı önemi var?

Aynen öyle. Aslında bunu kişi kendisi de bilmiyor. Simgeleri kendinin bulmasını sağlıyoruz. Bir seansta sizin bir rüyanızı çözebiliriz. İnsan psişesi (Jung ekolünde, insan kişiliğinin tümüne psişe denir) dediğimiz şeyi anlamamız lazım önce. En üstteki bilinçli alan egodur. Kişinin bildiği ne varsa hepsi egodur… Egodan dolayı kişisel bilinçaltı vardır. Kişisel bilinçaltı rüyalarımızın intibak alanıdır. İnsan doğduğu andan itibaren onu yetiştirenler tarafından kendisine öğretilen bir dünya oluşur. Kişinin bilinçli alanı yani ego, 0-6 yaş arasında ona kim bakıyorsa o kişi tarafından oluşturuluyor. Sadece kavramsal değil, fiziksel gerçeklik dediğimiz şey de böyle oluşuyor. Mutlak bir gerçeklik de değil. Ortak bir şey görmeye başlıyoruz. Bir anlamda, bildiklerimiz de kısıtlanmış oluyor. Mesela, kişi ‘maviyi severim’ diyor. Mavi olmayan şeyleri, kendisi bile farkına varmadan halının altına yani bilinçaltına süpürüyor. Burada kişisel bilinçaltı oluşuyor. Bu da zamanla sıkışmışlık oluşturuyor. Rüyaları çözümleyerek bu alanı genişletiyoruz. Bu da farkındalık sağlıyor. Bazen rüyalarda kolektif bilinçaltından gelen mesajlar olabiliyor. Rüyalarla bunları ortaya çıkartmak istiyoruz. Bu çalışma bir defada çözümlenemez. Öyle olsaydı parası olanlar hemen gidip aydınlanır, Buda olurdu. 

  • Çalışmalarınızda nasıl bir yol izliyorsunuz?
    Dokuz haftalık bir periyot var. Haftada bir gün, üç saat birlikte oluyoruz katılımcılarla. Rüyalarınızı yazıyorsunuz ve birlikte rüyalarınızı çözüyoruz. Rüyaların bize ne mesaj verdiğini bulduğumuzda ‘gerçek ayma’ oluyor. Çünkü insan her zaman kendi bulacağı bilgiyi istiyor.

– Rüya tabirleri kitapları doğru mu peki?
Hem doğru hem yanlış. Mesela ‘gelin görmek’ zenginlik demek olsun. Bu toplumsal bir bilgi ve oraya yerleşmesi binlerce yılda oluyor. Rüyalarla birtakım şeylerin analiz edilmesi İslam’da da var. Bir sözcüğün üzerine aynı anlam yüklenirse ve siz inanırsanız, zamanla o doğru haline gelir. 

RÜYA GÖRMEK ÇOK SAĞLIKLI
– Rüya yorumları genelde böyle mi yapılıyor?
Rüya analistlerinin çoğu medyum gibi çalışıyor. Aynı fala bakmak gibi. Bu doğru olsa bile o doğrunun size ne yararı olacak ki, siz bulmadınız. Bu sizin farkındalığınızı arttırmaz. 

  • Peki, çok rüya görmek kişinin bilinçaltında kabul etmediği pek çok şey olduğu anlamına mı gelir?
    Hayır, çok rüya görmek çok sıhhatli bir şey. Erkeklerin çoğu, hiç rüya görmediklerini iddia ediyor. Oysa bilimsel olarak her insan rüya görür. Ama erkekler hatırlamıyor. 

  • Daha çok hangi rüyalar sık görülüyor?
    Rüyaları genellemek mümkün değil ama toplu olarak kolektif bilinçaltında tüm insanların bazı simgelere aynı anlamları verdiği durumlar var. Mesela ev, araba gibi… Kolektif bilinçaltından gelen haberci rüyalar ya da kozmik rüyalar vardır. Bunlar insan dünyasıyla ilgili değil, bambaşka bir gerçekliktir.

– Peki, rüyamızın kozmik mi, haberci mi olduğunu nasıl anlayabiliriz?
Günlük rüyalar, kişisel bilinçaltından gelir ve bizim en çok uğraştığımız bunlar. Günlük olaylarla birlikte kişinin bilinçlenme savaşlarıdır. Haberci rüyalarda kişiler kendi ya da yakınlarının geleceklerine ilişkin olayları görebiliyor.  Kozmik rüyalarda mekan, zaman olgusu yoktur ama bir olay gerçekleşir. Kozmik rüyaları eğitici rüyalar olarak görüyorum. Lusid rüya ise kişinin rüyada olduğunun farkına varmasıdır. Bunun da avantajlı olduğu söylenir. Çünkü siz teknikler öğrenerek rüyanızda öğrenmek istediğiniz herhangi bir şeyi öğrenebilirsiniz.

Auralarımızı temizlemeliyiz


Aynı zamanda biyoenerji uzmanı olan Sibel Atasoy, ‘Sosyal hayatımızda auralarımız birbirine dokunuyor. Aynı yerde çalıştığınız, aynı evde uyuduğunuz, uzun saatler beraber seyahat ettiğiniz kişilerle auralarınız alışveriş eder. Artık aura fotoğrafları da çekilmeye başlandı. Kirlian fotoğrafçılığı deniliyor buna. O fotoğraflara baktığınızda, delikli, lekeli, kararmış auralar görebilirsiniz. Çünkü bizde oluşan herhangi bir rahatsızlık önce auramızda oluşur. Tedavi edilmediği takdirde fiziksel organlarımıza yansır. Oysa sürekli aura temizliği yapılmış olsa hastalıklar ortaya çıkmaz’ diyor. Doğada vakit geçirerek, çocuklarla ve hayvanlarla temas ederek temizlenebileceğimizi söyleyen Atasoy, ancak bu durumda onların aleyhine olacağını çünkü insanda biriken enerjinin onlara geçeceğini söylüyor. Mesela insanların auraları       uzun süre birbirleriyle temas ederse, fizikleri de birbirine benziyor.

EKİN TÜRKANTOS
[email protected]

Özgür Pencere -Röportaj

1. Anladığım kadarıyla bu kitap bir puzzle gibi. 2 kitap içiçe bir bütünü aktarmış. Birinin eksikliği diğerini algılamanın tam olması bakımından etkileyebilir ama tek ve çift bölümler kendi içlerinde özgür…

Bu kitabı yazarken 2 ayrı kitap yazarak mı yola çıktınız, yoksa herşey kendiliğinden mi gelişti?

 

Aslında kitap dört ayrı bölüm halinde ilerliyor. Tek ve çift sayılı bölümler büyük bir elips çiziyorlar, sonraki renk ve nota bölümleri de daha küçük bir elips oluşturuyor. Yani kitap, şematik bir bakışla yan duran bir sekiz gibi.

 

Tek ve çift sayılı bölümleri hemen hemen birlikte yazdım fakat çoğu zaman derin tereddütler geçirdim; bazen tek sayılı bölümleri yazmaktan vaz geçmeyi bazen de diğerlerini yok saymayı ciddi ciddi düşündüysem de her zamanki gibi bunlara karar vermek benim elimde değildi!

Bir çok defa da bu kitabı hiç yazmamam gerektiğini düşündüm. Yazarken onların ne derece güçlü olduğunu hissediyordum ve bu gücün ne tür enerjiler yönlendireceğini hesaplıyamıyordum.

Kitapta aktardıklarımı, yalnızca kendimin bilmesi yeterli gibiydi, onları kelime dizgileri haline getirmek haksızlık gibi geliyordu; çünkü bu yabani ve özgür bir ata koşum giydirmek gibiydi. Ki bu, yüreğime her zaman ağır gelmiştir.

 

Özetle ve samimiyetle şunu söyleyebilirim; yazmaya mecbur kaldım.

 

2. Farklı bir tarz deneyip, felsefi roman yazmışsınız. Bu farklılığa sizi götüren nedenler nelerdir?

 

Önceki romanlarımda YOLa çıkmak için cesaret biriktiriyordum. Niyetimi sarsılmaz hale getirmek için görünür bir çırpınış içindeydim. “Bir Kadını Öldürmek” ise yola çıktığımın resmidir.

Yani hiç bir şeye karar vermiyorum aslında, süreç beni götürüyor.

Bu zamana kadar yazdıklarımın her birinde (denemeler, şiirsiler, öyküler ve romanlar) arayış vardı. Onulmaz bir arayış! Kendimi var etmeye çabalıyordum. Onu (kendimi) her türlü bilgi içinde aradım. Her seferinde bir parçamı buluyordum ama bu yetersizdi.

Umutsuzluğa düşmek üzereydim.  Hatırlarsanız aynı şaşkınlık noktasına Jung da gelmişti, onca çalışmadan, binlerce hayata dokunduktan sonra;

 

“Kendime hayretle bakıyorum, düş kırıklığıyla, hoşnutlukla. Üzüntü, umutsuzluk… Kendimden geçmiş bir durumdayım. Bütün bunları bir araya toparlayıp hesabını çıkarmasını beceremiyorum. Gerçek değerimi, ya da değersizliğimi saptayamıyorum. Güvendiğim tek şey yok. Doğrusu hiçbir konuda kesin kanılarım yok. Doğduğumu ve varolduğumu biliyorum, o kadar, sanki sürüklenip götürülüyorum. Bilmediğim bir temel üzerindeyim. Tüm belirsizliklere karşın tüm varoluşun altında yatan bir sağlamlık; varoluş biçimindeyse süreklilik duyuyorum.”

 

diyordu tüm samimiyetini takınarak. Ve belki de bu yılgınlığın özürü olarak “yaşlı adam olma” kabulünü şu zarif cümlelerle sunuyordu

 

“Değeri ve değersizliği de görüp yaşamış, ömrünün sonunda kendi varlığına, sonsuzca bilinmeyecek olan anlama dönmeyi isteyen birinin üstün nüfuz gücüne sahip insan örneği. Gerektiğince gören yaşlı kişi arketipi sonsuzca gerçek. Bu kişi örneği her zeka düzeyinde görülebilir, ayırt edici özellikleri aynıdır hep; yaşlı bir köylü olabileceği gibi, Lao Tzu gibi bir filozof da olabilir; yaşlılıktır bu, bir yere varmış olmaktır.”

 

Hangi yerdir bu? İşte Nietzche’nin rüya görme tuzağı gibi;

 

“Eski insanlik ve hayvanlik, evet butun tarih oncesi ve o butun hissedilir (sensible) olan seylerin tum gecmisi bende siir yazar, sever, nefret eder, sonuclara varir,- ben birdenbire bu ruyanin ortasinda uyandim, ama yalnizca, sadece ruya gordugumu ve yikilmamak icin ruya gormeye devam etmem gerektigini kavrayabilmek icin uyandim; hani uykusunda yuruyenler asagi dusmemek icin ruya gormeye devam etmek zorundadirlar ya , ayni oyle.”

 

Ya da üstad Tagore’un çığlığı gibi bıkarsın yoldan da kendinden de;

 

“Tut götür beni artık

Elimden tut götür beni

Üstünde bıkkınlık getirdim

Seninle gezmekten ey yol!

 

Şimdi bırakıyorum kendimi

Kolum kanadım kırık

Aşkla bırakıyorum sana kendimi

Tut götür beni artık!…”

 

Sonra bir şey oldu! Geleceğim, umutsuzluk durumuma el koydu. Tüm arayış bir anda sona erdi. Bundan önce yazılmış ve bundan sonra yazılacak tüm bilgilerin ben olduğumu fark ettim. Galiba o zaman kendimi gerçekten ve ilk kez sevdim. Bunun için sebeplere ihtiyaç yokmuş meğerse. Bu saptayış, varoluşla aramdaki tüm engelleri akan duru bir su gibi temizledi. Artık hiç birşeyle aramda sınır kalmadı.

İçimde sonsuz bir huzur ve ifade edilemez sevinç var.

İşin bu kısmını peyder pey şimdi yazıyorum.

 

3. Karakterlerinizi belirlerken ve içlerinde oldukları özgürlük sınırlarını belirlerken olması gerekenler mi, olanlar mı kriterleri belirledi ve ortaya bu karakterler çıktı?

 

Yine cevaplanması zor bir soru J

Sadece bu romanda değil tüm yazdıklarımın içinde, o karakterlerin her birinde ben oluyor/oynuyorum.

Romana başlarken ilk karakterleri kendim belirlediğimi sanıyorum; ama süreç içinde bakıyorum ki karakterler beni eline almış sürüklüyor. Bazen hiç beklemediğim duvarlara çarpıyorlar beni. Size onların canlı olduğunu söylemekten başka ne diyebilirim ki!

 

4. Eleştirmen siz olsaydınız romanınızı nasıl yorumlardınız?

 

İyi ki değilim. Bir şey hakkında o kadar kısa eleştirirdim ki kimsenin işine yaramazdı. Tek kelimelik şeyler olurdu bunlar. Örneğin “sevdim”, “harika” ya da “anlamadım” gibi J

 

Ben yine de romanın yazarı olarak davranmaya çalışayım. Açıkçası bu kitabın, insana zamanla geçit vereceğini sanıyorum. Yani bir kez okunmakla, ya da bir anda kendini açık etmeyecek denli utangaç o. Teşekkürlerimle

 

Sibel Atasoy

18.06.05