SİBEL ATASOY İle Yaptığımız Söyleşi

Sevgili Sibel Atasoy ile yaptığımız söyleşiyi sizlerle paylaşmak istedim çünkü; hepimizin hayat içinde soruları ve bilinmezlikleri var! Bu sözsel gezintiyi paylaşırken belki merak ettiğiniz soruların cevabını bulabilirsiniz…

 

Neslihan Yazıcılar:

İlk romanınız ‘Sırıtkan kırmızı ay’ da zamanda yana doğru zarif J bir atlayış var. Son roman Laniakea’da ise sadece zamanın değil mekanın ve gerçeklik algısının da değiştiği başka bir evrene geçiyor kahramanımız.

İlk romanınızdan son romanınıza kat edilen bu yolun referanslarından söz edebilir misiniz?

Sibel Atasoy:

Laniakea’yı yazarken hatta bittikten sonra bile bu söylediğiniz benzerliğin farkında değildim. Tuhaf değil mi? Farkına vardığımda çok şaşırdım, gerçekten de her iki romanın kahramanlarının başına gelen olay bir şekilde benzeşiyor, adeta onları saran atmosfer sihirli denebilecek bir kazayla değişmiş. Aynı zamanda her iki romanın kahramanı bu sıra dışı sıçramayı yapabilmelerini oldukça acı veren gerileme/kayıplara borçlular, öyle ki her ikisi de eski algının gerçekliğine dönebilmenin müthiş çabasını gösteriyorlar fakat değişim süreci başladığında bunun mümkün olamadığı anlaşılıyor. Böylece sonraki kabul ve keşif aşamasına geçilebiliyor.  İki roman arasındaki uzunluğun on beş yıl olduğunu düşünürsek bu süreye bir insanın iki esaslı değişiminin sığabileceğini görüyorum. İlk değişim muhtemelen Bir Kadını Öldürmek kitabımda olmuş diyebiliriz.

İlk ve son kitaptaki en bariz fark, ilkinin kahramanı kendi atmosferinde 5 kişiyi etkiler biçimde dönüşürken, son kitapta Serap, ülkesinin hatta dünyanın değişimini özellikle 2037 yılı sahneleriyle apaçık ilan ediyor. Yine ilk kitapta dönüşümün kişisel ve duygusal nedenleri olduğunu görüyoruz fakat Laniakea tam bir kaza! Gerçeklik algısı, tüm dışsal ögelerin içsel yansıması olarak toptan bükülüyor! Bu terim fantastik edebiyatın ve büyücü diye nitelendirilen yüksek bilinçli şahısların gösterebildiği bir şifa mucizesidir diyebilirim.

Neslihan Yazıcılar:

Bir kadını öldürmek demişken, o romanınız tercihe bağlı olarak birden fazla düzlemde okunabilen bir roman olarak dikkatimi çekmişti. İsteyen aynı anda iki roman hatta iki düzlemi birleştirerek bir üçüncü romanı da okuyabiliyor.  Bu kurgunun bir nedeni var mıydı? Yukarıda bahsettiğiniz ilk değişim bu kurguyu zorunlu mu kılmıştı?

Sibel Atasoy:

Bilinçaltımda neler olup bitiyor bunu pek bilemiyorum, belki de şartlar böylesi değişik bir kurgulamayı gerektirecek şekilde hizalanmıştı. Bir Kadını Öldürmek kitabı benim evrenin o gün itibariyle (2004) görebildiğim bir fotoğrafını çekmiş olan, Oyun Kuramı adını verdiğim beş sayfadan ibaret bir akış ile başladı. Böylece kitabın tek sayılı bölümleri deneyimsel, çift sayılı bölümleri kuramsal bir dizin içinde sürdüler. Bu yazım sitilinin başka bir örneği olduğunu sanmıyorum. Bir kararla böyle yapmadım, öyle olmasına izin verdim.  Annemin de sıklıkla söylediği gibi acayiplikler herhalde benim ayrılmaz bir parçam J Örneğin Venüs Bağlantısı kitabımda da isterseniz kitabı okur, isterseniz en başta okuyucuya sunulan Einstein’ın beş bilinmeyenli denklemi yöntemiyle kurduğum bulmacayı çözersiniz, her iki türlü de katil kimmiş anlaşılır! J

Neslihan Yazıcılar:

İnsanın yaşadığı kaba, sert ve acımasız gerçeklikten daha iyi ve sevgi dolu bir evrene kaçışı olarak da okunabilir mi Laniakea?

Devamını oku “SİBEL ATASOY İle Yaptığımız Söyleşi” →

Tesla Bir Başkadır

Aşağıda sunduğum, Tesla ile 116 yıl önce yapıldığı iddia edilen röportaj belki de sadece bir şakadır (aldatmaca demiyorum bile) çünkü önemli olan şu; sizin tanıdığınız Tesla bunları söyler miydi? Benim cevabım: Evet
İnsanlar yanılabilir. Einstein da Tesla da yanılmış olabilir. Yanılgı sanılan şey, zaman ve algıya bağlı bir çıkarsamadır.
Bence, alemi dinlemek için kendinden sessizleşmek, duyduğunu ifade etmenin zengin yollarını keşfetmek ve denemek her şeydir. asa

Gazeteci: Bay Tesla, sizin için kozmik süreçlere karışan biri diyorlar. Sahiden siz kimsiniz?

Tesla: Bu doğru bir soru, tüm sorularına cevap vermeye çalışacağım.

Gazeteci: Bazıları sizin Hırvat olduğunuzu söylüyorlar. Küçük bir köyde doğmuşsunuz, öyle mi?

Tesla: Evet, tümü doğru. Aslen Sırbım. Ancak Hırvatistan benim anavatanım, bundan gurur duyuyorum.

Gazeteci: Fütüristler, 20. yy’ın sizin başınızın üstünde doğduğunu söylüyorlar. Manyetik alanı kutsuyor, indüksiyon motoruna ilahiler söylüyorlar. Sizin buluşunuz olan alternatif akım, bugün fizik ve kimyayı dünyanın yarısına hakim kılabilir. Endüstri sizi en büyük hayırsever ilan etmek üzere. Tesla laboratuvarında ilk defa atomu kırabildiniz. Deprem titreşimlerine sebep olabilen bir cihaz yaptınız. Siyah kozmik ışınları keşfettiniz. Beş elementin sırrını araştıran Empedokles gibi, varlığın sırlarına vakıf oldunuz. Birçok kişi için ilahi bir figür gibisiniz.

Tesla: Evet, bu anlattıklarınızın bazıları en önemli buluşlarımdan birkaçı. Ancak ben yenilmiş bir adamım. Yapabileceğim en büyük şeyleri yapamadım.

Gazeteci: Bunlar nelerdir, bay Tesla?

Devamını oku “Tesla Bir Başkadır” →

SİBEL ATASOY İLE SON ROMANI “LANİAKEA” ÜZERİNE…

Her kitap her okuyucusuyla bir daha yazılır. Hayal dünyanıza yol verin, o da gerçekliğinize yol verecektir.  Me ke aloha pau ole (sonsuza kadar dost kalalım.) Sibel Atasoy

Sibel Atasoy’un son romanı LANİAKEA – Anayurt Lemurya Üçlemesi –Birinci cilt olarak Cinius Yayınlarından çıktı. ”Şimdi unuttuğumuz her şeyi yeniden hatırlama zamanı” diyen yazar, bu kitabıyla zihin ötesi bir yolculuğun ve yeni bir dünyanın kapılarını açıyor bizlere. Kendisiyle gerçekleştirdiğimiz küçük bir söyleşiyi sizlerle paylaşıyoruz.

Yazma motivasyonunuz nedir?

-Kısaca, “ne yazabileceğim konusunda merak” diyebilirim.

Laniakea’yı yazarken kurguyu önceden mi belirlediniz yoksa olay örgüsü siz yazdıkça mı gelişti?

-Önceden plan yapmayan bir yazar olduğum biliniyor zaten, Laniakea’da da böyle oldu. Sadece genel bir fikrim oluyor yazma kararı aldığımda, yazdıkça vizyonlar görmeye başlıyorum ve hatırlayabildiğim kadarıyla onlardan lineer lisanımıza aktarıp, zaptı rapt altına almaya çabalıyorum.

Bundan yüzyıl sonra Laniakea’ nın nasıl algılanacağını düşünüyorsunuz?

-Öngörüleri hiç de boş değilmiş diyebilirler. (Gülüşmeler)

Bu kitabı kimler için yazdınız?

-Bu kitabı, meraklı, keyifli, sevinçli, her yaştan ve her zümreden okurlar için yazdım, okumak istediğim gibi bir kitap yazdım diyelim.

Laniakea’ da günümüz ve gelecek hatta çok boyutlu alanlar arasında gidip geliyorsunuz.  Bu gelecek bir kurgu mu yoksa yazma sürecinde bahsettiğiniz vizyonların bir ürünü mü?

-Hiç hesapta yokken araya giren bir vizyondur 2037 yılı ve pembe çanta. Öyle ki beni bile inanılmaz şaşırttı ve sevindirdi, devam etme gücü verdi. Tahmin edilebileceği gibi PO köylerindeki belirsizlik beni bir hayli yormuştu.

PO’ yu yaratan şey de vizyonel bir süreç miydi?

-PO kavramı önceki iki yıl boyunca çalıştığım Lemuryan Huna bilgisinden geliyor. Kitabın başında teşekkürlerimi sunduğum kişilerle geçen uzun soluklu soyut çalışmalarımın bende mutlaka iz düşümleri oldu. Tüm olaylar vizyoneldir ama benim isim benzetmelerim de bu çalışmaların yol açtığı yeni-eski bir terminoloji ortaya çıkardı.

Uzun yıllardır rüyalarla yakından ilgilendiğinizi ve rüya görüşmecisi olarak çalışmalar yaptığınızı biliyoruz. Laniakea’ da okuyucuya belki de hoş bir sürpriz yapıp bir rüya seansı ve çözümlemesini detaylı olarak işlemişsiniz. Rüyaların kitabınızdaki yerini nasıl yorumlarsınız?

-Özellikle bir rüya seansı amaçlamamıştım ama sönen gerçeklik sebebiyle mevcut bilgisine ulaşamadığımız istihbarat şefini başka türlü konuşturamadım. (gülüşmeler)

A evet kitapta da özellikle ilgimi çekmişti, “sönen gerçeklik” sizin kullandığınız yeni bir kavram mı? Daha önce böyle bir tanımlama ile karşılaştığımı hatırlamıyorum.

-Olabilir belki ilk kez ben kullanmış olabilirim bunu. Gerçeklikler insan dikkati üzerlerine çevrili olduğu için, bizzat insanın içinde bulunan MANA gücü sayesinde varlık alemlerinde bulunmaya muktedir oluyorlar ve bu dikkat sürdükçe sonsuzca ömürleri var. Fakat bu romandaki olayların geliştiği şekilde bir olay vuku bulduğunda, bir gerçeklik dilimi aniden insan dikkatinden kaçıyor ve susuz kalmış bir bitki gibi belli zaman içinde sönüyor.

Şimdi hatırladım, kitapta sıkça önümüze çıkan “Silkinme” kavramı var, bu da mı sizin yeni bir tanımlamanız? Ve nedir silkinme gerçekten?

-Evet olabilir, vizyonlarda o hareketi/oluşu gördüğümde buna en uygun silkinme kelimesini yakıştırdım. İzin verirseniz içeriğini açıklamayayım, bunu okuyucuların her biri kendi hislerine göre yorumlasınlar.

Laniakea’ da anlatılan gelecek hepimizin özlemini çektiği güzelliklerle kurulu. Kitabı bitirdiğimizde o geleceğin bir parçası olma isteğini okuyucuya veren şey nedir sizce?

-Belki yazarken yaşadığım için duygularımı yoğun biçimde okuyucuya aktarabilmeyi başarmışımdır, ne dersiniz? Sadece tahmin.

Kitabı okuyan herkesin yanıtını çok merak ettiğini düşündüğümüz son bir sorumuz daha var size. Serap dünyaya dönerken, bir başka geçitten içeri giren insan olmayan varlık nedir ve nerededir?

-Hah işte ben de onu çok merak ediyorum.( Gülüşmeler ) Öyle merak ediyorum ki sanırım bu motivasyon devam kitaplarının yakıtı olacaktır.

27.Mayıs.2016

Hanife Altuntaş

3.cü Göz Dergisi

“Mistiklerin yüzyıllar boyu söyleyip durdukları şey doğru olabilir miydi?

Gerçeklik bir maya, bir hayal miydi? Oralarda var olan şey gerçekte, tınlayan,

engin bir dalga boyları senfonizi, ancak bizim duygularımıza ulaştıktan sonra

bildiğimiz dünyaya dönüşen bir frekanslar ülkesi miydi?”

 

Evrenin tetikleyicisi AŞK’tır

Evrenin tetikleyicisi AŞK’tır

03 Haziran 2013 Pazartesi 16:02

Mayıs 2013’te TRUVA Yayınları’ndan çıkardığı son eseri “BİR KADINI ÖLDÜRMEK” daha şimdiden okurların ilgisini çekerken yazar Atasoy; “Bir Kadını Öldürmek, bir erkeğin, hayatına giren kadınlarda kendini var edebilmesinin öyküsü…

Uzun yıllar büyük şirketlerin üst yönetimlerinde görev yaptıktan sonra aniden kariyerini bırakıp Fethiye’de bir adada yaşamaya karar veren Sibel Atasoy ile yaşamı ve yazarlık kariyeri üzerine konuştuk. Mayıs 2013’te TRUVA Yayınları’ndan çıkardığı son eseri “BİR KADINI ÖLDÜRMEK” daha şimdiden okurların ilgisini çekerken yazar Atasoy; “Bir Kadını Öldürmek, bir erkeğin, hayatına giren kadınlarda kendini var edebilmesinin öyküsü… Bu öyküde, kadına ve erkeğe dair şimdiye kadar ele alınmamış yönler bulacak, cinselliği yeniden yorumlayacaksınız.” diyor.

 
-Sizinle yeni tanışacak olan okurlarınıza seslenmeniz gerekse ve sadece bir cümle kullanma hakkınız olsa, kendinizle ilgili söyleyebileceğiniz ilk şey(ler) neler olabilir?

 


Sibel Atasoy:
Dakika bir en zor soru geldi. (Gülüşmeler) Üstelik giderek zorlaşıyor bu sorunun cevabını bulmak çünkü kendime dair şu an hissedip söyleyeceklerim bir başka an için belki de hiç öncelikli olmayacaklar. Curiosita diye bir şey duydunuz mu hiç, şu an aklıma o geldi ve bana yardıma geldiğini anladım dedi ki ” sen en çok bana benzersin.” Pek kimseler bilmez onu bizim kültürde. Amerika yerlileri bir çeşit büyücü cinsi olduğunu söylerler onun. Kısaca şöyle : “Curiosita’lar  sonsuzluğun bilinmeyen şeylerine dalmışlardır. Onlar, bilinen ve bilinmeyen arasındaki görünmeyen iplikçikleri, bir örümceğin yaptığı gibi ağ şeklinde örerler”

-A aaa ne hoş bir tanımlama oldu… Özellikle Bir Kadını Öldürmek kitabınızdaki bilinenler, bilinmeyenler ve onların arasında ördüğünüz kusursuz ağ düşünülürse… Evet, devam ediyorum, bu soru daha kolay (gülüşmeler) Bu kitap zihninizde nasıl ve ne zaman doğdu? Sürece dair neler paylaşabilirsiniz?

 


Sibel Atasoy:
Kitaptan bir yıl kadar önce “oyun kuramı” şu hani kitabın arkasında toplu olarak verilen,  geldi bana. Geldi diyorum çünkü gerçekten de bir akşam hiç düşünmediğim anda ortada belirdi ve kendini yazdırdı.


-Oyun kuramı sadece bir gecede mi doğdu? İnanmak güç!

 


Sibel Atasoy:
Biraz tuhaf biliyorum ama adına akış diyelim ya da önceki onlarca senenin getirilerinin birleşip sadeleşmişlerinin aniden ve beklentisizce dışarı uğraması diyelim. Ertesi gün onu okuduğumda aklım başımdan gitti, yüreğim ağzıma geldi. Onunla ne yapacağımı bilmiyordum.

-Evet, okuyanların da aklı başından gidiyor.

 
Sibel Atasoy: Bir yandan mütecaviz bir havası vardı bir yandan da ben doğruyum diyen bir samimiyeti… En yakın dostuma okuttum, o da şaşırdı. İşte bu şaşkınlık ve neler olduğunu anlama pozisyonu bir altı ay kadar sürdü sanırım. Bunları bir açıklamak gerekiyordu, kendime açıklamak…

 

Fakat nereden başlayacağımı bilemiyordum, resmen sersemlemiştim ki o zamanlarda bu bana pek olmazdı, yani kolay sersemletilecek biri değildim ben eskiden. (Kahkahalar) Derken o çok yakın dostum bana bir öneride bulundu. Sibel sen bunları dert etmeden boş sayfanın başına otur, öyle gezinti yap, bakalım ne olacak dedi. İşte kitap böyle çıktı ortaya.


-Hımm.. Anladım.. Tam bu noktada aklımdaki bir soruyu öne çekiyorum şimdi… Bir gün bir arkadaşımla konuşurken kitabınızın ismi geçti ve bana konusu nedir diye sordu, bir an öylece dank diye kaldığımı hatırlıyorum. Sonra yazmaya başladım; kadınlar-erkekler, cinsellik, aşk, tanrı kavramı, dünya oyunu kuramı, kutuplar ve illüzyonlar, ilişkiler, spiritüalizm, metafizik, kuantum fiziği, bulmacalar, dedektiflik, kazalar, go oyunu, ölmek, aura, rüyalar ve atlamış olabileceğim pek çok detay. Bu kadar çok veriyi bir bütünlük halinde okura sunmak ya insanüstü bir gayreti veya büyücü olmayı gerektirir diye düşünüyorum… Siz ne dersiniz?   

 

 

 


Sibel Atasoy:
Bir okuyucunun bütün bu söylediklerinin farkında oluşu benim için gerçek bir ödül. Eğer sorun, bu kadar şeyi birbiriyle örtüşmenin zorluğuna dairse, hayır bu benim için zorluk değil, çünkü hiç biri hesaplanmış kitaplanmış değil. Ben yalnızca bir yolda yürüyorum, Sırıtkan Kırmızı Ay’da da böyle olmuştu, günlük yürüyüşümü anlatmaya başladım ve sonra bakın neler oldu! Galiba Tin benimle dalga geçmeyi seviyor.

-Yani başlangıçta, ortada neredeyse vahiy gibi inen bir oyun kuramı var… Ama sonrasında inanılmaz derecede bununla ilişkilendirilen onlarca detay var… İşin ilginci okuyucu bu detaylar arasında kaybolup gitmiyor, kitabın sunduğu bütünlük tek kelimeyle mükemmel… Bunu nasıl başardığınızı anlamaya çalışıyorum…

 
Sibel Atasoy: Teşekkür ederim, çok başarılı bir senarist arkadaşım vardı, o bana kafamın içinde müthiş bir matematik olduğunu söylemişti.
 


-Kitabın sonunda, kitabın başına dönüp her yazılanı mercek altına alıyor dedektiflerimiz… Yazım sıranız nasıl oldu kurguyu oturturken?

 
Sibel Atasoy: Dedektif bölümüne geldiğimde aslında ilk bölümü anlamaya uğraşan komiser ve yeğeni kisvesi altında bendim.

 


“Siz okurken ben yazıyorum”

 

-Yazım sırası git-geller içermedi yani… Başladınız ve bitirdiniz..

 


Sibel Atasoy:
Aynen, ilk 48 bölüm bitti ve bir şey anlamadan ortada kaldım, yani öyle hissettim.

Yani dışsallaştığımda yabancı kaldım ve bu kez dedektifliğe soyundum. Zaten gerilim yazarıyım, bu duyguya alışığım. Okuyucularım diğer kitaplarımda son sayfaya gelene dek katili tahmin edemediklerini söylerler bunu nasıl başarıyorsun diye çok kez soruldu, hem de iyi okurlar, dünya gerilimini takip edenler ve ben de onlara sırrın basit olduğunu, son sayfaya kadar benim de katili bilmediğimi söylerim  ve bu kesinlikle bir abartı değil.

 

-O zaman şunu sormalı; bu bilinmeyeni bilmeye dair merak ve yetenek nereden kaynaklı?

 


Sibel Atasoy:
Önceleri gizli bir kendini beğenme duygusundan kaynaklanıyordu sanırım (tabi bunu yılların ötesinden bakınca söyleyebiliyorum) Yani bilinmeyen adına ne varsa bunu bulabilmeye anlayabilmeye muktedir olduğumu sanıyordum gizli gizli. Bu konuda öncü olabilirdim, hissim buydu sanırım.

 

-Evet. Anladım… Peki, bunları konuşurken sormak isterim… İlk baskısı 2005’de yayımlanan bu kitabınızı anında aldım ve o günden bugüne (8 yıl) kaç defa okuduğumun sayısını unuttum. İlginç bulduğum kitabı tekrar tekrar okumak değil, ilginç bulduğum her okuyuşumda farklı bir kitap okumuş olduğumdan emin olmam. Bu sizce nasıl açıklanabilir?

 
Sibel Atasoy: Çünkü sağlıklı bir insansınız, yani değişiyorsunuz.

 

-Kendi adıma sevindim şimdi.

 


Sibel Atasoy:
Ben de sağlıklıyım, elimden çıkanlar kes-k-inleştirilmiş değiller, zaman ve mekân engelinden kurtarılmaya çalışılmış kelimeler ve işaretler.

 

-Evet, sağlıklı bir insanım bu yüzden her seferinde farklı bir kitap okuyorum… Ama konu benim değil kitabın değişmesi, bunu biraz daha irdelemek isterim. Hem bir de kitabınızda yer alan şöyle bir cümle var; “lütfen bu kitabı yazarken sizden farklı bir zaman ve mekân kullandığım kabulünden kurtulun. Siz okurken ben yazıyorum.”

 
Sibel Atasoy: Okuyan kişi değişince kitap da değişiyor çünkü kelimeleri, cümleleri en minimum düzeyde kesinleştirilmiş. Evet, eşzamanlı, okuyana göre anında yazılıyor anlamı doğrudur.

 

-Ben sevdiğim kitapları döndüre döndüre okumayı severim mesela, ama kitap hep aynıdır, sadece hafızam tazelenir, ama nedense bu kitap farklı?

 


Sibel Atasoy:
Evet, bazı kitaplar büyülü bir dille yazılmış, örneğin Castaneda ve Gurdjieff’de de bu özelliği bulabilirsin.

 

-İşte bunun farkındayım, zaten o yüzden üstüne gidiyorum…

 


Sibel Atasoy:
Kitabı “an” yazdırıyor, yani belki tin de diyebiliriz. Kitapta kuram ve deney iki ayrı koldan ilerler biliyorsunuz ve bunlar birbirlerinin yolunu kesmeksizin sakince akarlar.

 

-Mesela şöyle bir şey oldu mu? Yazdınız, yazdınız ve aslında ne yazdığınızı kendiniz bile bilmediniz sonra okuyunca şaşırdınız gibi?

 
Sibel Atasoy: Öyle oldu pek çok yerde.


-Tamam, bunu da anlayabiliyorum zihnimi zorlayarak da olsa ama şunu anlamıyorum; sayısal bölümlerdeki felsefi ve öykü bölümleri tam bir kusursuzlukla örülmüş… Keza nota ve renkler bölümü de… Akıl, kurgu yeteneği, ince hesaplar yapmaksızın bu nasıl ortaya çıktı? Başlangıçtan bitişe kadar ne kadar zaman geçti?

 
Sibel Atasoy: Sanırım 8-9 ayda yazmıştım, tam hatırlamıyorum.

-Böyle bir kitap için bu çok kısa bir süre, öyle değil mi?

 
Sibel Atasoy: Bir sorun yoksa genelde kitapları yazma sürem böyledir. Sorun genelde kahramanların canlanmasından sonra oluşur; çünkü bazıları onları götürmek istedim yere gitmek istemezler, direnirler ve böylece yazma süreci kesintiye uğrar. Komik olan sonunda onların dediği olur da kitap ilerleyebilir.

 

-Kimsiniz siz? Nasıl isterseniz öyle yanıtlayın ya da yanıtlamayın.

 
Sibel Atasoy: Kim olduğunu yanıtlamak kolaymış gibi soruyorsunuz? Bilinen TC kimliği dışında ben bu konuda hiç emin olamadım, hatta çoğu kez hemen her devirde, insan olmayı öğrenmeye çalıştığımı ve bunun zor olduğunu söylerdim. Sanırım yeniden kim olduğumu sorgulamanız, bu kitabın özel yazılış şeklinden çıkıyor değil mi?

 

-Evet…

 


Sibel Atasoy:
Peki bu benim oyuncu kimliğim, matematik zekâm ve filozof doğmuşlugum ve önceden 4000 kitap okumuşluğum ile izah edilemiyor mu? (Kahkahalar)

 

-Hayır

 
Sibel Atasoy: Sanırım başka bir şey bilmiyorum, ha bir de spontanelliğimi ekleyebiliriz oraya.

 

-Tam bir bela gibi hissettim kendimi (Kahkahalar)

 


Sibel Atasoy:
Sonuç olarak bu kitap özeldir, hem içerik hem yazım tekniği hem de bariz bir filozofi kitabı oluşuyla, hem de bir kadın yazarın filozofisi olarak sadece Türkiye için değil dünya için de önemli kitaplardan biridir. Gördüğünüz gibi o kadar da tevazu göstermiyorum  (Kahkahalar) Evet, başka bir şey var mı netleşmeyen?

 

-Çok şey var, her satırdan 10 soru çıkar çıkmasına. Peki, devam, Sırıtkan Kırmızı Ay kitabınızda da GERÇEK kavramının sorgulanışına şahitlik ediyor okur. Bununla ilgili olarak; A- Gerçeği nasıl tanımlarsınız? B- Gerçeklik kavramı üzerinde kafa yormaya başlayışınız ve her iki kitabınızda yer alan kavramlara eğilim göstermeniz nasıl başladı?

 
Sibel Atasoy: Sanırım gerçek konusuna eğilişim, ergenlik yaşlarımdan itibaren başlamıştı ve sebebi gerçekliğe takmış bir öküz pardon boğa oluşumdan kaynaklanıyor olabilirdi.  Aslında her şey şimdiki sorunuzla barizleşti. Evet, her şey o şahane, renkli sinemaskop, kaldığım yerine geri dönebildiğim, fantastik rüyalarımla ilgiliydi. Rüyalarım tam olarak gerçektiler, fakat bir de uyanınca gördüğüm gerçeklik vardı, çocuk yaşımda bunu dikkatlice sorguladım.

 

-Hangisi gerçek olan gibisinden mi?

 
Sibel Atasoy: Ve uzunca bir süre sonunda uyandıktan sonraki rüyanın her gün kaldığı yerden devam ettiği ve anlamlı bir devamlılığı olduğuna karar vererek buna “gerçek” demeye karar verdim. Yani gerçeğe kendisi karar vermiş bir çocuğum. Belki de o gerçek benim eserim olduğundan onu sorgulamamayı kendime hak görmüşümdür (Kahkahalar)

 

-Bu konunun biraz daha üstüne gitmek istiyorum.

 


Sibel Atasoy:
Gerçeği nasıl tanımlarsam öyle olur, o sebeple ona bel bağlamayalım derim.


-Farklı gerçeklik deneyimleri olarak tanımladığınız rüyalardan biraz konuşmamız gerekse, neler söyleyebilirsiniz?

 


Sibel Atasoy:
Bu çok geniş bir cevabı hak ediyor acaba kahvaltı mekânıma gitsek ve orada devam etsek?
Hemen pılımı pırtımı topluyorum, zaten mis gibi hava bizi çağırıyor. Sallana sallana yürüyüp mekâna ulaşıyoruz. Yolda uzun uzun son günlerde beni çok etkilemiş olan rüyamı anlatıyorum O’na…

Dikkatle, dinliyor, peş peşe bir sürü soru soruyor, kimin soru soran, kimin yanıtlayan olduğu hepten karışıyor. Söylüyorum bu dolaşmış halimizi O’na, serin serin gülümsüyor… Çaylar ve su börekleri eşliğinde devam ediyor söyleşimiz…
Gerçeklikler eğer bizim herhangi bir nedenle (benimki küçükken yaptığım gibi devamlılığı olduğu nedeniyle idi) seçtiğimiz ve sonra onu seneler içinde keskinleştirdiğimiz bir şeyse, eğer bir an için gerçeğe böyle bakabilirseniz, o zaman daha sayısız başka gerçek olduğunu kabul etmek durumunda kalırsınız. Ve bu sayısız gerçekliklerden şüphesiz bize en sık görüneni rüyalarımızdır.

Onların devamlılığı yoktur çünkü o gerçekliği yalnızca rüyayı gören tek kişinin erki desteklemektedir ve bu sebeple çok naiftir, hatırlaması bile güçtür çoğu kez. Oysa bizim gerçek dediğimiz gerçekliğin ardında yedi milyar insanın kararı, erki vardır. Bu sebeple duvarlar sertleşir, çarptığında acıtır!

 

“Şifre sözcük; kapılmamaktır”

 

-Aşk’ın gerçekliğini sorgulamak istiyorum biraz. Sizin deyişinizle aşk… Dikkat ve ilgi enerjisinin, maksimumum seviyede bir ŞEY’e (insan, nesne, fikir vs.) bağlanışına verilen ad idi… Bunu biraz detaylandırır mısınız? Bir kitaba aşık olmak örneğin, pek çok insan için anlaşılamaz bir şey.

 
Sibel Atasoy: Nasıl açabilirim ki bunu aşık olmayana? Herhangi bir şeye aşık olmuş biri ise bilir hislerini, nefesin kesilir. Tüm hayatının mucizesi, olmazsa olmazıdır o an için. Gözünü gönlünü ayıramazsın. Ayırman gerekirse kanarsın. Yaşam kaynağından ayrılmış gibi hissedersin. Bilirsiniz işte.

 

-Öz’ler buluşur, kenetlenir ve birbirine muhtaç hale gelir?

 


Sibel Atasoy:
Muhtaçlık söz konusu değil aşık olana. Âşık olduğun şeysindir sen zaten, olunabilecek en tam şey. Dışardan bakana belki de o an avlanmış bir ceylan ya da karaca gibi görünebilirsin.  Evrenin Tetikleyicisi AŞK’tır.

 

-Peki, teknik açıdan ele almak mümkün mü sizce? Dikkat ve ilgi enerjisinin kanalize olması açısından bakarsak? Yani ne oluyor da dikkatimiz ve/veya ilgimiz bir anda bir şeyin üzerine çağıl çağıl akmaya başlıyor?

 
Sibel Atasoy: Sanırım kitapta bunu anlatmıştım, o an aşık olduğun şey, senin bir sonraki olacağın şeyi maddeleşmişi! Hatta bunun için ünlü bir cümlem vardı eğer hatırlayabilirsem; önce örülür, sonra görülür sonra olunur. Galiba böyleydi Yani yakın gelecekte dönüşeceğin kişilik(ki onu farkında olmadan düşüncelerin ve kelimelerinle sen yapıyorsun) önce bir yerlerde somutlaşır, beden kazanır, belki bir insan, belki bir manzara, bir kitap ya da melodi olabilir. Gördüğün an onu tanırsın ve çarpılırsın. Aslında bu kendimize olan aşkımızın ispatıdır bir anlamda. Sonra somutlaşan gelecekteki kendini yavaş yavaş yalayıp yutmaya başlarsın bir kedi gibi belki,  ta ki ondan geriye bir şey kalmayana dek ve o noktada aşk bitti derler. Çünkü kendini göremiyorsun, çünkü kendini yalayıp yutamıyorsun.

 

-Peki, bununla ilgili son soru. Yalnız tek cümleyle yanıtlamanız çok önemli… Uzun veya kısa olabilir ama tek cümle… Aşk? Nedir Sibel Hanım?

 
Sibel Atasoy: Bir sonra oluşacak kendinin dışarda somutlaşan hali, ön gösterim


-Nefis bir yanıt, teşekkür ederim. Enerji konusunu biraz detaylandırmak istiyorum… Mesela bir erkekle kadının sevişmesindeki enerji değiş tokuşundan söz ediliyor. Ya da enerjimizi korumak için insanlara, bitkilere, hayvanlara, televizyona vs bakarken bakış mesafemizi ve bakış şeklimizi korumamız gerektiği öneriliyor… Biraz açalım mı? Enerjiyi korumak için ne yapmalı ne yapmamalı?

 


Sibel Atasoy:
Belki de şifre sözcük; kapılmamaktır. Buna rağmen başka bir şey olmanın gerçekten o olmanın da deneylenmesidir, Bu ikisi birbirine zıt şeylerdir ve biz birer sonsuzluk yolcusu, savaşçısı olarak bunu öğrenmek zorundayız. İnce ayar gerektiren bir şeydir üstelik bu iki zıt şeye bir de zevk almayı eklemelisiniz, aksi takdirde kişisel olarak bana hitap etmez.

 

-“Bu sefer dönüp yeniden kıyıda durursun. Karşı kıyı bildik, bu kıyı bildik, taşlar çok bildik, nehrin suyu bildik! Bilmedik bir şey ister gönlün.” Bu cümlenizden yola çıkarsak; nehir nedir? Taşlar nedir?  İki kıyı nedir?

 


Sibel Atasoy:
Nehir için pek çok benzetme yapabilirim ancak sanki en çok bilinmeyeni temsil ediyor. Taşlar mesele, olay çoğu kez de sorundur. İki kıyı, mevcut oyun evrenimizin dualitik yapısıdır, negatif+pozitif, eril-dişil, anot katot gibi. Kıyılara çıkmak bireyleşme çabaları olarak da görülebilir, suyun içi ise dalga yönümüz, kapılmaktır bir anlamda.

-Bana da şöyle gelmişti… Nehir: akış, yani yaşam…. Taşlar: hatıralar (ayağımıza dolaşan kötü hatıralar) veya bilgiler (geleceği inşa ederken) İki kıyı: bunların sonucunda ulaşacağımız seçimlerimizin her biri

 


Sibel Atasoy:
Bu da yanlış olmaz, her seviyeden farklı doğrular hepsi. Nehri enine kat  etmeden boyuna ahkam kesilmez.

-Sanırım biraz uğraşsak 7 katmanlı bir açılım bulabiliriz.  Dünya neden 7 katmanlı bir oyundur?

 


Sibel Atasoy:
Sebebini bilmiyorum ancak kadim uygarlıklardan bu yana 7 özel bir sayı olmuştur, döngüleri ifade eder. Bazı öğretiler de bu konuda 9’u baz alırlar. Bu sayılardan o kadar emin değilim ama döngülerin varlığını bizzat müşahede ettiğimden bu konuda şüphem yok.

-Şüpheniz nasıl bir şekilde ortadan kalktı peki? Bir olay? Bir anı?

 


Sibel Atasoy:
Önce dünya tarihindeki döngüleri fark ettim, küçük yaşlarda sosyoloji, siyaset tarihi gibi konulara merakım vardı. Sonra ülkemizin döngülerini gördüm. Orta yaşlara ayak basarken kendi kişisel döngülerimi fark edebildim. Dönüp duran şablonlardı bunlar. Şimdi komik geliyor ama o zamanlar dünyanın biricik mucizesini keşfettim gibi gelmişti.

-Farklı sanat dallarıyla da ilgili olduğunuzu biliyoruz, ancak sizi çok seven okurlarınıza seslenecek olsak, ufukta yeni bir kitap görünüyor mu? Bu doğrultuda yeni çalışmalar içinde misiniz?

 


Sibel Atasoy:
Evet, geçen yaz başlayan bir “rüya ve vizyon” yolculuğumuz var, epeyce çalışma araştırma yaptık, bu konuda bana yardımcı olan arkadaşlarım da oldu, tercümeler saha çalışmaları epeyce veri depoladık. Sanırım şimdi onların nasıl ne şekilde bir nizama girip kitap olacağını bekliyorum merakla, çünkü ilk defa kurgu olmayan bir kitap geliyor.

-Heyecan verici…

 


Sibel Atasoy:
Rüyalar ve vizyonlar başka gerçeklikler olarak gerçekten de heyecan verici. Türkçe literatürde fazla çeşit bilgi yok gibi. O sebeple ben dünyadan bazı ilginç örnekler aldım tercümeler bazında ve bizim BAK (Birleşik Alan Kullanımı) oyunu ile de çeşitlendirdim. Şöyle insanı yepyeni hayallere daldırma kapasitesi olan bir kitap olsun istiyorum ancak ne derece becerebileceğimi şu an bilmiyorum.
 


-Çok teşekkürler Sibel Hanım, zamanınızı, enerjini ve değerli düşüncelerinizi bizlerle paylaştığınız için…

 


Sibel Atasoy
: Ben de teşekkür ediyorum, sayenizde neşeli ve hatırlatıcı bir söyleşi oldu.

 

 

ROPÖRTAJ: ESİN FULYA BEKEM / haberpolitik.net

Rüya, sembollerin dilini kullanır

‘Venüs Bağlantısı’, ‘Bir Kadını Öldürmek’ ve ‘Yeni’den Doğanlara’ adlı kitapların yazarı Sibel Atasoy, aynı zamanda bir ‘rüya görüşmecisi’. Rüyalar üzerine çalışmalar yapan Atasoy, kişinin rüyalarını dinliyor ve sorular sorarak çözümlemesini sağlıyor.

Sibel Ateş YENGİN
[email protected]

Sibel Atasoy, yıllarca büyük şirketlerde üst düzey yöneticilik yapmış. İşletme doktoru Atasoy’un ihtisası hasta işletmeleri iyi etmek üzerine kuruluymuş. Üst düzey yöneticilik yapmanın çok zor ve çok yorucu olduğunu dile getiren Atasoy, çok iyi para kazandığını ancak buna karşılık hayatının 24 saatini elinden aldıklarını anlatıyor. “Birinin 24 saatini almak o kişinin kendini yüzde yüz satması demektir. Bu korkunç bir olay. İnsan dolup dolup taşabiliyor, ben de böyle olmuştum…” Her şeye aşk duygusuyla yaklaştığını anlatan Atasoy’un, mesleğine duyduğu aşk da bitince görevinden istifa etmiş.

Durumunu ‘bal yiyen baldan usanır’ sözüyle açıklayan Sibel Atasoy, “Ekonomi dilinde de ‘işletme körlüğü’ diye bir kavram vardır. Dört yıl aynı işte ve aynı konumda çalışıyorsanız çok başarılı, çok zeki olsanız dahi en basit şeyi bile göremez hale gelirsiniz. En uzun süre Çukurova Makine’de çalıştım, onun dışında hem şehir, hem ev hem de iş değiştirerek hep bu kurala uydum” diyor. Onca yorgunluğun ardından rotasını Fethiye açıklarında bir adaya çeviren Atasoy, Robinson Crusoe hayatı yaşamaya karar vermiş. Çok az kişinin kaldığı ıssız adadan kasabaya gidebilmek için de kendine bir deniz bisikleti alan Atasoy, ihtiyaçlarını bu şekilde karşılıyormuş.

“Çocukluktan beri çok uydurukçu biriyimdir” diyen Atasoy, adadayken yazmaya başlamış. Yazar kimliğinin yanı sıra rüya görüşmeciliği de yapan Atasoy, katıldığı felsefe derslerinde rüya çözümleme dersleriyle karşılaşır karşılaşmaz sisteme âşık olduğunu fark etmiş. O gün bugündür rüyalar üzerine çalışan Atasoy, kişilerin rüyalarını dinliyor, onlara sorular soruyor ve kişinin kendi rüyalarının çözümünü kendine buldurtuyor. Atasoy’la rüyaların dilini konuştuk.

– Rüyalarla ne zaman ilgilenmeye başladınız?
Katıldığım felsefe derslerinin bir bölümünde rüya çözümlemesi yapılıyordu. Sistemi görür görmez âşık olmuştum. “Bu muhteşem bir şey” dedim. Sonra bu yöntemi uygulayan Jung’cu (Carl Gustav Jung) psikiyatr Gayle Delaney’in ‘Rüyalarla Problem Çözme Tekniği’ kitabını buldum. Hemen bu rüya çözümleme işini çevremdeki birkaç kişiye uygulamaya başladım.

– Rüya görüşmecisi ne demek?
Rüya, sembollerin lisanıyla çalışır. İşte ben de bu sembolleri kullanıyorum. Soru sorma yöntemiyle o kişinin bilinçaltındaki simgelerle kendisine verdiği mesajları bulmasına yardımcı oluyorum. Kendi rüya dilinizi öğrenmeniz olağanüstü bir gelişmedir. Rüyamın çözümlenmesi gündelik hayatımda bir iyileşmeye sebep olmalı, aydınlanmamı sağlayıp hayatı daha zevkli geçirmemi sağlamalı.

– Nasıl yapılıyor?
Bu çalışmayı öğrenmek için belli bir süre seyretmeniz gerekir. Kişi rüyasını anlatır, anlatılan rüyayı en ince ayrıntısına kadar yazarım. Sonra ona birtakım sorular sorarım ve o sorularla kendi kendine sembol lisanını itiraf ettiririm. Asla yorum yapmam. Siz onu kendiniz bulmadıkça, ben onu size buldurtmadıkça bunun hiçbir yararı olmaz.

– Rüya tabirleri hakkında ne düşünüyorsunuz?
Genel rüya tabirlerini kullanmıyorum. Ama diş görmek şuna, fare görmek buna işaret eder gibi bilgilere de yüzde yüz inanırsanız bu bilgiler de çalışır. Çünkü bir sözcüğün üzerine aynı anlam yüklenir ve siz inanırsanız bu bilgi zamanla doğru hale gelir.

– Genelgeçer semboller var mı?
Kolektif bilinçaltında tüm insanların bazı simgelere aynı anlamları verdiği durumlar var. Mesela ev, araba gibi… Jung hayatı boyunca 80 bin rüya çözmüş. Ortak birkaç şey bulmuş. Ortaklardan birine göre rüyada görülen kapalı alan, bir bina kişiliği anlatıyordur ama o hangi kişidir, nasıl birinden bahsediyordur bütün bunlar genel kişilik çerçevesinden söz eder. Mesela rüyada görülen bir araba genel olarak hayat yolundan bahsediyordur. O arabanın ne şekilde olduğu, cinsi, kişinin arabanın neresinde oturduğu önemlidir.

– Araba kullanmayı bilmediğim halde kendimi araba kullanırken görürüm ve çok korkarım…
Hayatınızın kontrolünü kendi elinize almak istemediğinizi gösterebilir bu rüya. Muhtemelen evlisiniz ve hayatın tüm kontrolünün bütünüyle sizde olması sizi endişelendiriyor ve korkutuyordur.

HABERCİ RÜYALAR DA OLABİLİR
– “Rüyamda gördüm çıktı” denir ya bunun gibi haberci rüyalar var mı?
Bazıları haberci rüyalar görebiliyor. Bu o kişinin 0-4 yaş arasında oluşmuştur. Çünkü o yaşlarda dünya algımızın yüzde doksan beşi tamamlanıyor. Diyelim ki o yaşlardaki bir çocuğun annesi sohbet ederken “Şunun olacağını görmüştüm rüyamda” dediyse çocuk rüyayı o şekilde algılamaya başlıyor ve rüya gelecek hakkında bilgi verir diye öğreniyor. Artık hayatında gördüğü rüyaların çoğu haberci rüya oluyor.

– Rüyalar gelecekten bilgi verir mi?
Gelecek dediğiniz şu anda oluşuyor. Şu ana hâkim olduğun an gelecek önündedir. Gelecek kesinleşmiş bir şey değildir ki. Şu anda yaptıklarına bak, o yaptıklarının devamıdır gelecek. Geçmiş ve gelecek yok, zaman diye bir şey de önümüzden akıp geçmiyor sadece hayat denen oyun spiral bir biçimde önümüzde dönüyor. Öncesi ve sonrası olmayan zamanız ve sonsuzca buradayız. Olaylar tren kompartımanı gibi geçiyor önümden ve hayat denen şey dönüyor.

http://www.aksam.com.tr/ruya,-sembollerin-dilini-kullanir–125831h.html