Bunları bilmek gerek

1 saat sureyle kulaklıkla bir şey dinlemenin kulaktaki bakteri sayısını %700 arttırdığını?

Çakmağın kibritten önce bulunduğunu?

Parmak izleri gibi dil izlerinin de her insan için benzersiz olduğunu?

Kağıt para sanıldığı gibi kağıttan değil pamuktan yapılır

Dünyanın en genç üniversite öğrencisi 11,5 yaşındaki Ganesh Sittampalam’dı

İlk yeraltı tünel 1 km. uzunluğunda olmuş ve bundan 4 bin yıl önce Irak’ta Fırat nehrinin altından geçmiştir.

Paraguay dünyanın en yağışlı bölgesidir. Bölgede yağmur neredeyse ara vermez.

Dünyada 2000 e yakın halk ve 3000 e yakın dil var.

Tarih boyu yapılmış savaşların en uzunu İngiltere ile Fransa arasında olmuştur. Bu savaş 115 sene(1338-1453) sürmüştür

İnsanın saçında 102 bine yakın, derisinde ise 20 bine yakın kıl olur. Kıllar her gün 0.35-0.40 mm. uzar

İngiltereli Thomas Korne 207 sene yaşamıştır

İnsan vücudundaki en güçlü kas dildir

Kadınlar erkeklere oranla iki kat daha fazla göz kırparlar

Soğan doğrarken sakız çiğnemek göz yaşarmasını önler

Üzüm mikrodalga fırında patlar

İnsan yılda en az 1460 rüya görür

İçtiğimiz sular 3 milyar yaşındadır

Çin’de İngilizce konuşan kişi sayısı Amerika’dan daha fazladır

Elma, soğan ve patatesin tadı aynıdır. Fark sadece tamamen kokularından kaynaklanır. Aslında hepsi tatlıdır

En uzun boylu insan 1940 yılında ölen 2,72 metre boyunda ABD’li R.P. Wadlow olmuştur

Kibrit kutusu büyüklüğündeki altın külçesi yufka gibi açılarak bir tenis kortu büyüklüğüne kadar yırtılmadan uzatılabilir

İnsan daha çok oksijen alabilmek ve vücudundaki karbon gazını boşaltmak için esner

İnsan bir günde 28-33 bin litre hava, 500-700 litre oksijen, 2 kilogram yiyecek tüketir

Michel Jordan basketbol oynadığı yıllarda, bir yılda Nike’den, Nike’ın Malezya fabrikası personelinin hepsinden daha fazla para kazanıyordu

ABD, Ohio’da lisans olmadan fare yakalamak yasaktır

Eğer aynı zamanda aksırır, hıçkırır ve gaz çıkarırsanız,
patlarsınız

Aşık olduğumuzda beynimiz “phenylethylamine” üretir. Bu kalp atışınızı hızlandırır ve sizi mutlu yapar. Bu kimyasal madde çikolatada da vardır

Uzayda yerçekimi olmadığı için astronotlar ağlayamaz. Çünkü gözyaşı aşağı düşmez

1994 Dünya Kupası’nda, Bulgaristan futbol takımının 11 oyuncusunun hepsinin isminin sonu “OV” ile bitiyordu

Birinci Dünya Savaşında Fransa ülkedeki tüm taksileri devraldı ve askerler cepheye bu taksilerle taşındı

Kahve sarhoş bir insanın ayılmasına yardımcı olmaz. Hatta çoğu zaman alkolün etkisinin artmasına yol açar

Kereviz yerken harcanan kalori,kerevizin içindeki kaloriden daha fazladır

İnsan uzun süre bir böbrek ve bir akciğerle, midesiz, dalaksız yaşayabilir, ama karaciğersiz bir dakika bile yaşayamaz

Bir kilo limonda bir kilo çilekten daha fazla şeker vardır

Karakter Testi

Aşağıdaki resimler psikologlar tarafından ortaya çıkarılmış, defalarca test edilmiş, şekiller ve renkler değişerek bugünkü halini almış. Hangi resim size yakın geliyorsa seçin, dokuz ana karakterden hangisi size uyuyor bulun.

1     2     3

4     5     6

7     8     9

Rüyanın Hikayesi

Sultan Murad Han o gün bir hoştur. Telaşeli görünür. Sanki bir şeyler söylemek ister sonra vazgeçer. Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz hiç değil. Veziriazam Siyavuş Paşa sorar:
– Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var?
– Akşam garip bir rüya gördüm.
– Hayırdır inşallah?..
– Hayır mı şer mi öğreneceğiz.
– Nasıl yani?
– Hazırlan, dışarı çıkıyoruz.
Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Görünen o ki, padişah hâlâ gördügü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Seri, kararlı adımlarla Beyazıt’a çıkar, döner Vefa’ya, Zeyrek’ten aşağılara sallanır. Unkapanı civarında soluklanır. Etrafına daha bir dikkatle bakınır. İşte tam o sırada yerde yatan bir ceset gözlerine batar, sorarlar;
– Kimdir bu?
Ahali:
– Aman hocam hiç bulaşma, derler.Ayyaşın meyhusun biri işte!..
– Nerden biliyorsunuz?
– Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz… Bir başkası lafa girer;
– Biliyor musunuz, der. Aslında iyi sanatkârdır. Azaplar çarşısı’nda çalışır. Nalının hasını yapar… Ancak kazandıklarını içkiye, fuhuşa harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine, hem de nerde namlı mimli kadın varsa takar peşine.. Hele yaşlının biri çok öfkelidir.
– İsterseniz komşulara sorun, der. Sorun bakalım onu bir cemaatte gören olmuş mu?.. Hasılı, mahalleli döner ardını gider. Bizim tedbili kıyafet mollalar kalırlar mı ortada!..
Tam vezir de toparlanıyordur ki, padişah keser yolunu :
– Nereye?
– Bilmem, bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.
– Millet bu, çeker gider. Kimseye bir şey diyemem… Ama biz gidemeyiz, şöyle veya böyle tebamızdır. Defini tamamlamak gerek.
– İyi ya, saraydan birkaç hoca yollar, kurtuluruz vebalden.
– Olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha.
– Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?
– Mollalığa devam… Naaşı kaldırmalıyız en azından.
– Aman efendim, nasıl kaldırırız?
– Basbayağı kaldırırız işte.
– Yapmayın, etmeyin sultanım, bunun yıkanması, paklanması var. Tekfini, telkini…
– Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasilhane bulmalıyız.
– Şurada bir mahalle mescidi var ama…
– Olmaz, vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin?
– Ne bileyim, Ayasofya’dan, Süleymaniye’den, en azından Fatih Camii’nden…
– Ayasofya ile Süleymaniye’de devlet erkanı çoktur. Tanınmak istemem. Ama Fatih Camii’ni iyi dedin. Hadi yüklenelim… Ve gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur, kefen tabut bulur. Padişah bakır kazanları vurur ocağa… Usulü erkanınca bir güzel yıkarlar ki, naaş; ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur, aydınlanır alnında. Yüzü sâkilere benzemez. Hem manâlı bir tebessüm okunur dudaklarında. Padişahın kanı ısınmıştır bu adama, vezirin de keza… Meçhul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar. Ama namaz vaktine bir hayli vardır daha… Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır.
– Sultanım, der. Yanlış yapıyoruz galiba…
– Nasıl yani?..
– Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan buraya getirdik cenazeyi. Kim bilir belki hanımı vardır, belki yetimleri?..
– Doğru, öyle ya, neyse… Sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim. Vezir, cüzüne, tesbihine döner, padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar. Nitekim sorar soruşturur. Nalıncının evini bulur. Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyi sükunetle dinler. Sanki bu vefatı bekler gibidir.
– Hakkını helal et evladım, der. Belli ki çok yorulmuşsun. Sonra eşiğe çöker, ellerini yumruk yapar, şakaklarına dayar… Ağlar mı? Hayır. Ama gözleri kısılır, hatıralara dalar belki. Neden sonra silkinip çıkar hayal dünyasından…
– Biliyor musun oğlum? Diye dertli dertli söylenir… Bizim efendi bir âlemdi, vesselam… Akşamlara kadar nalın yapar… Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin; elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya!..
– Niye?
– Ümmeti Muhammed içmesin diye…
– Hayret…
– Sonra, malum kadınların ücretlerini öder eve getirirdi. Ben sizin zamanınızı satın aldım mı? Aldım, derdi. Öyleyse şimdi dinlemeniz gerek… O çeker gider, ben menkîbeler anlatırdım onlara… Mızraklı ilmihal. Hücceti islam okurdum…
– Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki…
– Milletin ne sandığı umrunda değildi. Hoş, o hep uzak mescidlere giderdi. Öyle bir imamın arkasında durmalı ki, derdi. Tekbir alırken Kabe’yi görmeli…
– Öyle imam kaç tane kaldı şimdi?
– işte bu yüzden Nişancı’ya, Sofular’a uzanırdı ya… Hatta bir gün; Bakasın efendi, dedim. Sen böyle böyle yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek. İnan cenazen kalacak ortada…
– Doğru, öyle ya?…
– Kimseye zahmetim olmasın deyip, mezarını kendi kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim. iş mezarla bitiyor mu, dedim. Seni kim yıkasın, kim kaldırsın?
– Peki o ne dedi?
– Önce uzun uzun güldü, sonra;
– Allah büyüktür hatun, dedi. Hem padişahın işi ne?

III – CAUCUS YARIŞI VE YILAN ÖYKÜSÜ

Kıyıya toplanan bu kafile gerçekten pek acayip görünüyordu: kuşların tüyleri yoluk yoluk olmuş, öteki hayvanların kılları da vücutlarına yapışmıştı, hepsi de sırılsıklamdı; suratlarını asmış, rahatsız rahatsız duruyorlardı.

Doğal olarak ilk düşündükleri, üstlerini başlarını nasıl kurutacakları oldu. Bunun için aralarında düşünce alışverişi yaptılar; Alice’e az sonra kendini onlarla gayet içten konuşur bulmak pek doğal geldi, sanki kırk yıldır ahbabıymışlar gibi konuşuyordu. Hatta Lory ile uzun bir tartışmaya girişti, sonunda Lory suratını asarak ”Ben daha büyüğüm, senden iyi bilirim” dedi. Alice, Lory’nin yaşını öğrenmedikçe bunu kabul etmiyordu, Lory de yaşını söylememekte direttiği için, artık söyleyecek söz kalmadı.

Sonunda, öbürlerine epey sözü geçtiği anlaşılan Fare seslendi: ”Hepiniz oturun, beni dinleyin! Üstünüzü başınızı birazdan ben kuruturum” dedi. Hemen Fare’yi ortaya alarak halka olup oturdular. Alice, gözlerini endişeyle Fare’ye dikmişti. Çünkü eğer yakında üstü kurumazsa iyice soğuk alacağını biliyordu.

Fare gösterişli bir tavırla ”Öhö!” dedi. ”Hepiniz hazır mısınız? Bildiğim en kuru şey bu? Lütfen susun!.. Kendisini Papa’nın da tuttuğu Fatih William’a, komutandan yana yoksul ve son zamanlarda gerek saldırıya, gerekse ülkelerine girilmesine alışmış olan İngilizler baş eğdiler. Mercia Bey’i olan Edwin ile Northumbria Bey’i olan Morcar…

Lory ürpererek ”Uf!” dedi.

Fare kaşlarını çatarak, fakat terbiyesini bozmayarak ”Bağışlayın” dedi, ”Bir şey mi söylediniz?”

Lory hemen ”hayır” diye yanıtladı.

Fare ”Söylediniz sanmıştım da” dedi. ”Neyse, sözümüzü sürdürelim. Mercia Bey’i Edwin’le Northumbria Bey’i Morcar William’dan yana olduklarını açıkça bildirdiler, hatta Canterbury’nin yurtsever başpiskoposu Stingrad bile bunu doğru bularak…”

Ördek ”Neyi bularak?” dedi.

Fare aksi aksi ”bu’nu” dedi. ”Bu’nun ne olduğunu elbette bilirsin.”

Ördek ”Kendim bulunca, bunun ne olduğunu bilirim” dedi. ”Benim bulduğum da ya solucandır, ya kurbağa. Ama başpiskopos neyi buldu, onu öğrenmek istiyorum.”

Fare bu soruyu duymazlıktan gelerek hızlı hızlı sözünü sürdürdü: ”…bunu doğru bularak Edwar Atheling ile William’ı karşılayıp tacı ona önermeye gitti, William önce ılımlı davranıyordu. Fakat Norman askerlerinin küstahlığı… Şimdi nasılsın, kardeşim?” Konuşurken konuşurken Alice’e dönüp böyle demişti.

Alice üzgün bir sesle ”Eskisi kadar ıslağım” dedi. ”Bunlar beni kurutacağa benzemiyor.” Dodo ayağa kalkarak ciddi ciddi ”Öyleyse” dedi ”Ben de, derhal daha müessir tedabir ittihazı maksadiyle içtimaın infisahını teklif ediyorum.” (3)

Kartal yavrusu ”İngilizce konuş!” dedi ”Söylediğin bu uzun sözlerin yarısını anlamadım, zaten senin de anladığına inanmıyorum ya!” Sonra güldüğünü görmesinler diye başını eğdi, öteki kuşlardan da gülüşenler oldu.

Dodo gücenik bir sesle ”Ben de, kurunmak için en iyisi, Caucus yarışı yapalım diyecektim” dedi.

Alice ”Caucus yarışı da nedir?” diye sordu: ne olduğunu öğrenmeyi pek istediği yoktu ama, Dodo’nun duruşundan birinin konuşmasını beklediği anlaşılıyordu, oysa hiçkimse de bir şey söylemeye istekli görünmüyordu.

Dodo, ”Ha,” dedi, “bunu tanımlamanın en iyi yolu yapmaktır. (Belki bir kış günü bu yarışı siz de yapmak istersiniz diye Dodo’nun yaptıklarını size anlatacağım.)

Önce çember biçiminde bir yarış alanı çizdi, (biçimin önemi pek yok diyordu) sonra hepsi çemberin üzerinde gelişigüzel birer yer aldılar. ”Bir…iki… üç, koş!” buyruğu da verilmiyordu: istedikleri zaman koşmaya başlıyorlar, istedikleri zaman bırakıyorlardı; onun için koşunun ne zaman bittiğini anlamak pek kolay değildi. Her neyse, yarım saat kadar koşunca hepsi de kurudular. Dodo ansızın bağırdı: ”Yarış bitti!” Hepsi onun çevresinde toplandılar, soluk soluğa ”E, peki ama kim kazandı yarışı?” diye soruyorlardı.

Bu, Dodo’nun uzun süre düşünmeden yanıt veremeyeceği bir soruydu; ötekiler susup beklerken, o durdu, parmağını şakağına dayadı; (Shakespeare’in resimleri çok kez onu bu duruşta gösterir) sonunda ”Herkes kazandı, herkese bir ödül ister” dedi.

Ötekiler bir ağızdan sordular: ”Ama ödülleri kim verecek?”

Dodo parmağıyla Alice’i göstererek ”Kim olacak, doğallıkla o” dedi. Bunun üzerine hepsi Alice’in çevresine üşüşerek, ”Ödül de ödül!” diye barbar bağırmaya başladılar.

Alice ne yapacağını bilmiyordu, umutsuz bir durumda, elini cebine soktu ve bir kutu şeker çıkardı (neyse ki tuzlu su kutuya girmemişti). Ödül diye şekerleri dağıttı. Tam tamına herkese birer şeker düşmüştü.

Fare ”Ama ona da bir ödül ister” dedi.

Dodo da ciddi ciddi ”Doğallıkla” diye yanıtladı. Sonra Alice’e dönerek: ”Cebinde başka ne var?” dedi. Alice üzgün üzgün ”Bir tanecik yüksük var” dedi. Dodo, ”Ver onu buraya” dedi.

Herkes yeniden Alice’in çevresine toplandı, Dodo da törensel bir tavırla ”Bu güzel yüksüğün tarafınızdan kabulünü rica ediyoruz” diyerek yüksüğü ona verdi. Bu kısa söylev bitince hepsi alkışladılar.

Bütün bu olanlar çok saçmaydı, ama çevresindekilerin ciddiliğine bakarak Alice gülmeye cesaret edemedi; usuna söylenecek söz de gelmiyordu, yalnızca becerebildiği kadar ağır davranarak eğilip selam verdi ve yüksüğü aldı.

İkinci sorun şekerlerin yenmesiydi: bu iş biraz kavga ve tartışmaya yol açtı, büyük kuşlar, şekerin dişlerinin kovuğuna bile gitmediğinden yakındılar; küçük kuşlarınsa boğazlarına kaçtı, arkalarına vurmak gerekti. Neyse, sonunda bu da bitti, yine halka olup oturdular, Fare’den bir şeyler daha anlatmasını rica ettiler.

Alice ”Hani bana öykünü anlatacağına söz vermiştin?” dedi. Sonra Fare’yi yine gücendirmekten korktuğu için fısıldadı ”K… ile kö…den neden nefret ettiğini söyleyecektin..?”

Fare, Alice’e dönerek içini çekti ”Benimki hem uzun, hem acıklı” dedi.

Alice, şaşkınlıkla Fare’nin kuyruğuna basarak ”Doğru, uzunluğuna uzun, ama neden acıklı oluyor?” dedi. Fare konuştuğu sırada bu işi düşünüyordu, onun için öyküden kulağına giren şöyle bir şeyler oldu:

Evde dolaşıyorken
Rasladığı Fare’ye
Azgın Top dedi ki
”Haydi mahkemeye,
Ben senden davacıyım.
Yok yadsıma sakın.
İlle mahkeme.
Çünkü sözün doğrusu
Yapacak işim
Yok bu sabah.”
Fare bu haine dedi ki
”İyi ama, efendim,
Hiç mahkeme olur mu
Yargıcısız, yargıçsız
Boşuna tükenir soluğumuz.”
Kurnaz azgın Top
”Yargıç da ben
Yargıcı da dedi.
”Kanıtları
İncelerim
Seni ölüme
Mahkûm
Ederim.”
Fare Alice’e kızgın kızgın ”Söylediklerime hiç dikkat etmiyorsun” dedi. ”Ne düşünüyorsun, bakayım?”

Alice ezile büzüle ”Bağışlayın” dedi. ”beşinci kıvrıma geldinizdi galiba?”

Fare öfkeyle haykırdı: ”Gelmedimdi işte!”

Hep başkalarına yardım etmeye hazır bulunan Alice endişeyle çevresine bakarak ”Bir düğüm ha! Ah durun da çözeyim” dedi.

Fare ”Böyle şeye gelemem ben, bu türlü saçma sözlerle beni aşağılıyorsunuz” dedi, ve yerinden kalkıp yürüdü gitti.

Zavallı Alice ”Ben öyle demek istemedimdi” diye yalvarıyordu, ”Ama siz çabucak güceniyorsunuz…” Fare yanıt vermedi, yalnızca homurdandı.

Alice, arkasından ”Ne olur dönün de öykünüzü bitirin” diye seslendi, ötekiler de bir ağızdan ona katıldılar. ”Evet, ne olur!” Ama Fare yalnızca başını hırsla salladı ve biraz daha hızlandı.

Gözden kaybolur kaybolmaz Lory, ”Durmadığı yazık oldu” diyerek içini çekti. Yaşlı bir Yengeç de fırsat bu fırsattır diyerek kızına ”Bak yavrum! Bu, sana ders olsun, sakın sinirlenmeye kalkma!” dedi, genç Yengeç ters ters ”Dilini tut anne!” diye yanıtladı. ”Sen zaten bir yengecin sabrını tüketmeye yetersin.”

Alice kimseye yönelmeksizin, yüksek sesle ”Ah! Keşke Dinah’cığım burada olsaydı, onu hemen geri getirirdi” dedi.

Lory ”Bağışlayın ama, kim bu Dinah?” dedi.

Alice sevgili kedisini anlatmaktan pek hoşlandığı için, yanıt vermeye can atıyordu: ‘Dinah, bizim kedimizdir; öyle bir Fare tutar ki hiç sormayın yani! Hele kuşların peşinden nasıl koştuğunu bir görseniz! Küçük bir kuşu görmesiyle yemesi bir olur!”

Bu sözler çevredekileri korkunç bir heyecana düşürdü. Kuşların bir kısmı hemen uçup gittiler. Yaşlı bir saksağan da iyice sarınıp bürünerek ”Artık eve gitmeli, akşam serinliği boğazıma kötü geliyor” diye mırıldandı. Kanarya da titrek bir sesle yavrularını çağırdı: ”Haydi gelin, çocuklar! Yatmak zamanıdır!” dedi. Türlü türlü bahane uydurarak hepsi uçup gittiler. Alice çok geçmeden bir başına kaldı.

Üzüntülü üzüntülü, kendi kendine ”Keşke Dinah’dan söz etmeseydim” dedi. ”Burada kimse onu sevmiyor galiba; ama ben biliyorum, dünyanın en iyi kedisidir o! Ah Dinahcığım benim! Seni bir daha görebilecek miyim acaba!” Kendini öyle yalnız, öyle cesaretsiz duyumsadı ki yine ağlamaya başladı. Az sonra uzaktan yine birtakım ayak sesleri işitti, Fare’nin düşüncesini değiştirip öyküsünü bitirmeye geldiğini umarak başını kaldırdı.