ÜTOPYALAR SONRASI: METAFOR VE KARMAŞIKLIK – I

Doğada karmaşıklık sıralaması sıçramalar yapar. Atom parçacıktan, molekül atomdan, hücre molekülden, organizma hücreden, canlı organizmadan… daha karmaşıktır. Ve, bu karmaşıklık sıralaması sonunda doğal hayata ve doğada bilinen en karmaşık canlı olan insanın bir dinamik olarak yer aldığı eko-sosyal sistemlere dayanır. Kültürel varlıklar gibi ütopyalar da davranışları en karmaşık canlı olan bu insanın eseridir. İnsanın davranış dinamiklerini öngörebilme üzerine yapılabilecek çabalar sosyal olayların ve kültürel varlıkların olduğu kadar ütopyaların nedenselliği hakkında da bize bilgi verebilir.

Kopernik’in takipçileri olan Galileo ve Kepler dönemlerinde başlayan redaksiyonist (indirgemeci) düşünce ile oluşan ve lineer (doğrusal) Newtonsal paradigmalarla geliştirilmiş ve standartlaştırılmış olan “yetkili bilgi teorileri” doğada sıçramalar yapan karmaşıklık sıralaması ile uygunluk içindedir. Bu bilgi teorileri bize kimyasal özelliklerin fiziksel olaylara göre, moleküler biyolojinin kimyaya göre, biyolojinin moleküler biyolojiye göre daha karmaşıktır… der. Ve, aralarında dibi bilinmeyen karmaşıklık kuyuları bırakarak sıralanan bu bilgi teorileri modern insan bilimlerine gelir dayanır.

Biyolojinin temel yasalarının fizik ve kimya yasalarına bağlı durumda olduklarını, ama onların aynı zamanda çok engin fazladan bilgilere bağlı olduklarını ve bu bilgilerin modern bilimlerin gelişmesinde rolü büyük olan ampirik sonuçlarla değil, rastlantısal olarak ortaya çıktıklarını biliyoruz. Yani lineerci ve analitikçi düşüncenin bilgi teorilerinin kapsama alanı, bir sistemi veya bir olayı ideal bir yapıda görmek istesek de göremedikçe, sistem veya olay “bize göre” karmaşıklaştıkça azalır ve içinde yaşadığımız doğal hayata doğru da kaybolur. Eko-sosyal sistemler öylesine karışıktır ki atom altı parçacıklarla, atomlarla, DNA molekülleri ile açıklanamamaktadır. Beklenen ümitlerin boşa çıkması, doğal hayatı ve sosyal sistemleri anlamada indirgemeci bilim paradigmalarından bağımsız olabilecek (kalabilecek) yeni düşünce arayışları getirmiştir.

Redeksiyonist bilim (indirgemeci bilim) bir olayı insanın görmesini istediği davranışlarını anlamak amacına uygun bir şekilde böler ve parçalarına ayırır. Yani olayı “amprisist” olarak ideal bir yapıya indirgemede yeterli olacak kadar parçalarına ayırma stratejisidir. Ve böylece bu parçaların etkinliklerini kontrol ederek olayı öngörmeye çalışır. Bu amaç için de sonsuz küçükler matematiği (calculus, entegral ve diferansiyel hesap) ) teknolojisi geliştirilmiştir. Newton döneminden bu yana bu teknoloji ile donanmış olan indirgemeci bilim özellikle ideal sistemlerin fizik ve kimya yasalarını bulmada kayda değer bir şekilde çalışmıştır ve hala da sürdürebilir şekilde çalışmaktadır. Örneğin atom altı fizik yasalarının ve atomik mertebede kimya yasalarının anlaşılması yanında kozmolojik mertebede evrenin standart oluşum modeli (Büyük Patlama Modeli) de atom altı temel taneciklerle (kuarklarla) ifade edilebilmiştir. Bazı özel durumlarda biyolojide (moleküler) de iyi sonuçlar vermiş olan indirgemeci bilim stratejisi ile elde edilen bu başarılar metaforsal olarak lineerci toparlayıcı pragmatik, amprisist ve analitik düşüncenin (modern bilimlerin) gelişmesine de neden olmuştur. Bu düşüncenin kolaylaştırıcılığı öyle başını almış gitmiştir ki sınırlanmış durumları (bile olsa) karmaşık organizmalara, eko-sistemlere, organizasyonlara ve topluluklara, küresel ekolojik değişimlere ve sosyal sistemlere uygulanmış ve bu strateji ile ortaya çıkan “yeni bilim alanları” ile bu sistemlerde elde edilen “bilimsel sonuçlar” otoritelerin elinde evrensellik, modern dünya, refah ve aydınlık günler adına propagandalarla, baskı ve korkutmalarla, lobicilikle dayatılmaya başlanmıştır. İnsanlığın bunca fedakarlıkları karşılığında, modernitenin vaat ettiği güzel günlerin bir türlü gelmemesi yanında özellikle bilgisayarların ortaya çıkması ile yapılan simülasyon deneyleri ile, bu düşüncenin sınırlanmış durumlarının bile, bırakalım daha çok karmaşık olan sosyal sistemlere, doğal hayata, basit meteoroloji ve nüfus dağılımı problemlerine uygulandığında epistemolojik hatalarla karşılaşılmıştır. Özellikle, gözlemlerimizden de bildiğimiz gibi, global ekolojik çevrimlerde küçük değişimlerin önemli oluşumlara neden olabileceği bilgisayarlarda geliştirilen simülasyon deneylerinde görülmüştür. Çok basit lineer olmayan denklemlerin kaos olarak tanımlanan öngörülmez karmaşık çözümler verdiğinin bilgisayarlarda görülmesi ve kesirli boyutlara sahip bu acayip çekici davranışları açıklayabilmek için geliştirilen kaos kuramı bilim dünyasının “bir devrim” denecek kadar birden büyük bir ilgi odağı oldu. Ancak; bilim dünyasını sarsan “modern düşüncenin bu son kurtarıcısı” kaos kuramının karmaşık sistemlerde gözlenen kendiliğinden örgütlenme, yeniden yapılanma ve evrimleşmeyi tek başına açıklayamadığının anlaşılması da pek uzun sürmedi. Bugün kaos ve karmaşıklığın aynı şeyler olmadıklarını biliyoruz. Karmaşık bir sistemde evrime, değişime ve yenilenmeye yer varken kaos buna kapalıdır.

Kararlılık ve kararsızlık karmaşıklığa başka bir yönden bakmamızı sağlar. Bu görüş kaos kuramı ile ilişkilidir. Bu görüşe göre karmaşık bir sistemde bir uç düzeni ortaya çıkartandır, diğer bir uç ise kaosun ucundaki düzensizliktir. Yani karmaşık bir sistemde hem düzen hem de kaosun ucu olan düzensizlik aynı anda mevcuttur. Eğer karmaşık sistem bir düzen durumundan artan düzensizliğe doğru gidiyorsa kaosun ucu olan kaos eşiği (bıçak sırtı) dediğimiz bir geçiş fazına gider. Öyle ki bu yeni faz geçişi sonrası sistem yeni bir örgütlenmeye gitmeye başlar. Böylece karmaşıklık düzensizlikten oluşan evrimleşmiş bir düzen olarak ortaya çıkar.

Son 30 yıla sığan bu ilginç sonuçlar Newton döneminden bu yana bilime ve insanlığa egemen olmuş olan modern düşüncenin en azından düzenin ve düzensizliğin birlikte yaşadığı karmaşık sistemlerde yetersiz kaldığının kimsenin üzerine demagoji yapamayacağı kanıtları olmuştur. Böylece, Newton’un günlerinden bu günlere insanlığa yarınlarda özgür olmada ve güzel günlere varmada vaatlerden öteye gidemeyen, “modern dünyanın aynı zamanda hem babası ve hem oğlu olan” Batı uygarlığının, bilim tarihçisi ve felsefecisi Feyerabend’ın demesi ile “silah araştırmalarında mükemmel sonuç veren bir bilimi tercih eden, maddeci ve oldukça saldırgan” bir iktidarlar örgütü olma dışında, bırakalım sonunun geldiğini ilan etmeyi bir tarafa tek evrensel çözüm olmadığı, alternatiflerinin olabileceği “bilimsel açıdan” ilan edilmiş olmaktadır.

Karmaşık sistemleri ve olayları anlamak için lineerci düşünceye ve indirgemeci bilime sistematiksel bir alternatif metot geliştirilme arayışları yeni değildir. 19. yüz yılın sonlarına doğru Fransız matematikçisi ve teorik fizikçisi Henri Poincare üç cisim problemini (ay, dünya ve güneş) ifade eden lineer olmayan hareket denkleminin (indirgemeci bilim teknolojisi ile yazılmış olan) başlangıç koşullarına bağlı olarak öngörülmeyen acayip dinamikler ortaya koymasından kaosun köklerini fark etmiştir. O yılların hemen sonrası üç cisim probleminde bile öngörülemeyen acayip oluşumların anlaşılması bir yana bırakılmış, lineerci ve analitik düşüncenin iktidarının sürmesi adına çok cisim problemlerinde geliştirilen istatistik fizik (Boltzman İstatistiği) ile ve güneş sisteminden metaforsal olarak geliştirilen atom yapısı içinde kuvantum fiziği ile anlaşılması istenenlere çare bulunmuştur. 1960’lı yılların başında matematikçi Lorentz bu ara verişi bozmuştur. Lorentz bilgisayarda bir meteoroloji probleminin lineer olmayan denklem sisteminin çözümlerinin başlangıç koşullarına duyarlı olduğunu göstererek, H.Poincare nin gördüklerini “acayip çekiciler” adı verilen bir şekle sokmuştur. Buna göre; Kuzey Amerika kıtasında bir kelebek kanatlarını çarptığında bir kaosa neden olabilir, örneğin Japon Adaları’nda bir tayfun ortaya çıkabilir. Tayfun ise dinamik yapısı belli olan ve davranışları önceden öngörülebilen bir olaydır. Başka bir değişle kelebek kanatlarının çarpması ile çıkan kaos sonrası bir düzen oluşur; bu karmaşık bir sistemde kaosla düzenin birlikte yaşadıklarını bize açıklayan somut bir örnektir. Bilgisayarlarda yapılan benzer simülasyon deneylerinin sonuçları meteorolojik gibi olaylardan daha karmaşık olan sistemler hakkında da bizi bilgilendirmektedir. Özellikle lineer olmayan denklem sistemlerini bile yazamadığımız yaşayan sistemlerin, organizmaların, eko-sistemlerim ve hayvan ve insan topluluklarının başlangıç koşullarına duyarlı olduklarını ve bunların davranışlarının dinamiklerinin, deneyimlerimizden de gördüğümüz gibi, radikal olarak çekinmeden öngörülemez olduklarını söyleyebiliriz.

İşte bu son 30 yıldaki kelebek olayına benzer simülasyon deneylerinin (nüfus, av avcı, elektronik devreler problemleri, moleküler yapılar gibi) sonuçları doğal hayata ve sosyal sistemlere bakarken bize lineerci ve analitikçi dayatmaların dışında yeni bir yolda düşünmemiz gerektiğini söylemektedir.

Karmaşıklık (complexity) için çok yeni bir kavramdır denemese bile “yeni bir bilim” alanıdır diyebilenlerin sayısı gün geçtikçe artmakta. Bunlar bilim dünyasına kendilerini “karmaşıklık bilimcileri” olarak sunuyorlar. Bunların bile karmaşıklığın tanımında ve hatta karmaşıklığın sınırlarının nerede başladığı ve nerede bittiği konusunda anlaşamadıklarına tanık olunuyor. Ama “karmaşıklık bilimcisi neyin peşindedir?” sorusunun yanıtında bir uyum sağlamışlar gibi:

“Nerede karşımıza çıkarsa çıksın, karmaşıklıklardan düzenlere nasıl geçildiğini ve yeni örgütlenmeler öncesi mevcut olan karmaşıklığın nasıl özellikleri olduğunu anlamaya çalışıyoruz.”

“karmaşıklık bir bilimdir ancak; karmaşıklık ne bir metodolojidir ne de aletler, aygıtlar cümlesidir. Karmaşıklık yeni bir dil sunmaktadır ve bu dil mutlak determinizm dışında yeni bir yolda farklı düşünmemizin önünü açacaktır.”

Bu yeni karmaşıklık dili arayışları fiziksel bilimler, hayat bilimleri, ekonomi yanı sıra, sosyal bilimlere, sanat anlayışına, idarecilik (işletme) ve örgütlenme bilimlerine kadar bulaşmış durumdadır.

Bunları söylerken bazılarınızın gözlerinden endişelendiklerini görüyorum. “Korkunun ecele faydası yok!” da demeyeceğim. Nedenlerini bir az sonra anlatmaya çalışacağım gibi bu dili ütopyalara bulaştıramazlar. Korkmayın! Ancak, bu dilin ütopyalar sonrasına yolculuğun önünü de açacağını bilmeniz için bu sunumu yapıyoruz.

“Karmaşıklık bilimcilerinin” doğal yaşamda ve sosyal sistemlerde kendiliğinden ortaya çıkan örgütlenmeleri, değişimi ve evrimleri anlamak için geliştirmeye çalıştıkları bu dile göre; ister fiziksel olsun, ister biyolojiksel olsun, ister insani olsun, ister sosyal olsun bir karmaşık olayın kökü parabol özelliktedir. Bu nedenle bu yeni dille ütopyalar anlamsızlaşır. Yani karmaşık olaylar ütopik olarak değil problemsel olarak determinist bir doğa yasasına indirgenebilirler. Ancak bu dil arayışlarının, ampirik temellere dayanan bilimsel söylemlerin toplumsal bir kurgudan ibaret olduklarını söyleyerek nesnel, gerçekçilik, gelenekselcilik ve pozitivizm gibi doktrinlerle bir görüş geliştirmeye çalışan bilimi ret eden epistemolojik görecelik felsefesi ile temelde önemli farklılıkları olduğunu burada hatırlatmakta fayda görüyoruz.

Daha önceki ütopyalar toplantısındaki sunumlarımızı takip etmiş olanlar “Karmaşıklık Bilimcisi” olarak çağrılmaktan da pek hoşlanmayacağımızı tahmin ederler diye düşünüyorum. Ancak; karmaşıklık dilinin bir aydınlanma projesi olan modernizmden özgürleşmiş olarak dünyayı yeniden görmemizi sağlayabileceği ve insanın kendine olan yabancılaşmasından kurtulmada yardımcı olabileceğini düşünenlerdeniz. Bu umutla bir derviş gibi sonu görülmez karmaşık yollara koyulanlardan biri olduğumuzu ütopyacıların karşısında, hemide Karaburun’da söylemenin tadı da bir başka oluyor.

Bu yolculukla karmaşıklık dili ile bağımsız paradigmalar (bunları topluca “karmaşıklık paradigması” olarak kavramlaştırıyoruz) tanımlayarak doğal yaşama ve canlılara (özellikle insana) farklı bakmamızın nedenselliğinin önünü açacak kuram(lar) arayışları içindeyiz. Karmaşıklık paradigması ile kurulabilecek bu kuram çabaları özellikle eko-sosyal sistemlerin ve bir kültürel varlık olan insanın karmaşık dinamik yapısı üzerine ek bilgiler verebilecek modeller üretmede bizlere yardımcı olacağını düşünüyoruz. Bu sunumdaki amacımız siz ütopyacıların kafalarını da karıştırabileceğini düşündüğümüz, düzensiz insani davranışlar dinamiği kuramı geliştirme denemelerimizi sizlerle paylaşmaktır. Bu kurama göre hemen şunu burada söylemeliyim ki; bu günün dünyasında kafası (aklı) karmaşık olan insan değişim için, dönüşüm için, evrim için gerekli olan sistem dışında, iktidarların küresel sürdürülebilir yaşam tarzları dışında kendiliğinden ayrı bir yerde durandır.

Ancak bu duruşlarla ilerleme ve modernite paradigmaları ile oluşturulmuş sistemlerden özgürleşmenin ve bunların iktidarlarına karşı çıkmanın ip uçlarını yakalama şansımız olabilir. Bu model arayışları başını Fukuyama ve Harwardlı arkadaşlarının çektiği “insanın ideolojik evriminin son noktasına vardığını” iddia eden “Sonculuk” fenomencilerinin Batı uygarlığının küreselleşmeci modernitne iktidarları organizasyonu olan yeni dünya düzeni dayatmasını ortadan kaldırabilecek ideolojiler yapmamızın, yeni felsefeler ortaya koymamızın, yeni kültür ve sanat dönüşümleri ve metaforları başlatmamızın önünü açacağı gibi, ütopyalar sonrasına gitme yolculuklarını da başlatacağını düşünüyoruz. Geliştirme çabasında olduğumuz düzensiz duyarlı insanlar dinamiğini kuramı üzerine kurulabilecek modellerin bu yolculuklarda bizi iktidarların siren kayalıkları tuzaklarından ve yedi başlı canavarlardan koruyacağına inanıyoruz.

Günümüzde insani davranışlar dinamiğinin karmaşıklığı çok artmış ve sosyal sistemlerin gelişmesinde, değişiminde ve evrimleşmesinde özellikle düzensiz duyarlı insani davranışlar çok önem kazanmaya başlamıştır. Bugünün sosyal sistem yapılaşmalarında kendiliğinden yerel örgütlenmelere neden olan dolanmışlıklar dinamiğinde sistemin simülasyon mekanizmaları ile istem dışı üremiş (sistem için bozuk yapımlar) olan düzensiz duyarlı insani davranışlarının katkısı önemsenmeyecek bir duruma gelmiştir. Ayrıca, sistemin dolanmışlıklarını bir saç örgüsü gibi örebilen düzensiz duyarlı insani davranışlar dinamiği sistemin iktidarlardan bağımsız sistem dışı kendiliğinden örgütlenmesini sağlayabilecek özelliktedir. Ve, bu bağımsız örgütlenme sistemde yerel özgürleşmeyi sağlayabilir.

Sosyal sistemlerin insani davranışlar dinamiği hakkında ön görülerde bulunmanın, günlük deneyimler ve beklentilerden bile, kartezyenci ve Newtonsal paradigmalarla beslenen standartlaştırılmış bilgi teorilerinin yetkisinde olmadığının çok yıllar önce bilincine varılmıştı. Bugün ise eko ve sosyal sistemlerde doğa bilimlerinde ve uygulamalı alanlarında (yaklaşıklıklar ve sınırlamalarla bile olsa en azından lineer olmayan bir denklemini veya denklem sistemini yazabildiğimiz) yapılabildiği gibi kaos kuramını (kaos kontrol) bile kullanamayacağımızı, ancak bir analoji veya metafor yaparak kaos kuramını uygulayabileceğimizi biliyoruz. Ancak; hegemonyacıların hizmetinde olan “karmaşıklık bilimcileri” de olduğunu unutmamız gerekir. Bunlar da çeşitliliğin karmaşıklığı beslediğini bilirler, karmaşıklık sonrası ortaya çıkabilecek sistem için “defolu ürünleri” tahmin edemeyeceklerini ve bunların kendiliğinden nasıl örgütleneceklerini öngöremeyeceklerini bilirler. Bu nedenlerdir ki bugün modernite iktidarları akıl hastaneleri, hapishaneler gibi yerel mekanizmalar yanında örgütlenmelerini gizleyecek küreselleşmeci (kartezyenci ve analitik düşüncenin geliştirdiği en mükemmel yapı) yeni sürdürebilir yönetim tarzları biçimlendirmektedirler. İnsani davranışlar dinamiğini ve bu dinamiğin olası sonuçlarını küresel bir yapıda geliştirmekte oldukları örneğin bilim, eğitim, ahlak gibi simülasyon mekanizmaları ile yönlendirmek ve bu dinamiğin iktidarlarını zora sokabilecek istem dışı muhtemel yerel sonuçlarını, örneğin medya ile ürettiği simülakrlarla (kendilerine matrix filmleri, ötekilerine savaşlar) kontrol etmek istemektedirler.

Bu sunum sonunda ütopyaların geleceği üzerine endişelerinizin artacağını da düşünmeden edemiyoruz! Ütopyaların karmaşık sistemler olan doğal hayatı ve eko-sosyal sistemleri anlamada iktidarların dayatmasından öte bir anlamı olmayan lineerci ve indirgemeci düşüncelere boğazlarına kadar bağımlı olan, yani kafası karmaşık olmayan insanların arayışları olması paradoksu bazılarınızı rahatsız etmeye başlayabilir. Ütopyalarla düzensizlik içinde yeni düzene gitme yollarının ise modernitenin çıkmaz yol haritaları olduğu hakkındaki kuşkularınız artabilir. Umarız beyninizi panik depresyona sokabilecek “Ütopyalar karmaşık sistemleri tek bir çözüm verebilecek lineer bir yapıya indirgeme denemeleri mi acaba?” diye gerçek çözümün hiçbir zaman ortaya çıkmamasının nedenlerini sorgulamalardan uzak durursunuz.

Sonra bu sunumun ütopyalar sonrasına ışık tutacağını da beklemeyin. Bu sunum yalnız ve yalnız siz ütopyacıları insanın özgürleşmesinin önüne “medeniyetler savaşı” ilan ederek duvarlar ören modern dünya soncularını aşmak için çıktığımız ütopyalar sonrası karmaşıklık yolculuğuna bir davettir.

http://www.sonsuz.us/?q=node/1635

Kim Haklı?

İleriülke ile Geriülke savaş halindedir. Ve bir kurul bu ülkelerin başkanlarını barış için biraraya getirmiştir. Barış anlaşmasına ikiside ikna olmuştur fakat aynı anda imzalamak şartıyla. İkiside diğer başkandan önce imzalamamak konusunda ısrarcıdır.

Bunun üzerine kurul başkanı şöyle bir şey teklif eder. Masanın tam ortasına bir lamba koyulacaktır. Ve başkanlar, ampulun ışığını gördüğü an imzalayacaktır.

Bu anlaşma için bir tren seçilmiştir. Ülke başkanları karşılıklı oturmuş, masanın tam ortasına bir lamba konmuş, yakıldığında ışığı gören başkan anlaşmayı imzalamıştır. Böylece iki başkan da aynı zamanda imzalamıştır. Kurul olaya şahit olmuş, aynı anda imzaladıklarını görmüş ve ülke başkanlarını kutlamıştır.

Fakat bir müddet sonra dışarıdan İleriülke vatandaşlarının savaş başlatıcı haberleri gelmiştir. Bunun sebebi olarakta başkanlarının kandırılmış olduğunu ileri sürerler. İleriülke başkanı trenin gidiş yönüne doğru oturmaktadır. Geri ülke başkanı ise ters yöne doğru. Lamba yandığı andan itibaren ışık sabit hızla yayılsa da, İleriülke başkanı tren hızında lambaya doğru gittiği için Geriülke başkanından daha önce aydınlanmıştır ve daha önce imzalamıştır. Dışarıdan treni izleyen vatandaşların tam olarak gördüğü budur.

Bu durumda kim haklıdır? Trende gördükleri olaya şahit olan başkanlar ve kurul mu? Yoksa gördükleri olaya şahit olan dışarıda ki vatandaşlar mı?

BİR KAOTİK EVRİM ÜTOPYASI

“BALIKÇIYMIŞ GİBİ BALIKÇI OLMAK”

  1. BEYKOZ tepelerinin dar sokaklarında sanki kendisi çocuk değilmiş gibi bağırıyordu. “Fırıl fırıl fırıldak… Çocuklara oyuncak…” Sattığı rüzgar güllerinden elinde on tane kadar kalmıştı. Çitlembik ağaçlarının gölgelediği terkedilmiş mezarlığının yanındaki merdivenli yoldan Yalıköy’e indi. Yalıköy’ün en görkemli yalısı olan Beyaz yalının yanına geldi. Pembe yanaklı kız bu sabahın son sabah olduğunu çocuğun elinde dönen fırıldaklardan anladı. Perdeyi aralamakla kalmadı bu kez, pencereyi de yukarı kaldırdı. Çocuk fırıldaklardan en çok renkli olanını pencereye uzattı. Fırıldak ilk kez gördüğü küçük beyaz eldeydi. Fırıldak coştu, dönmesini artırdı ama, pencerenin aşağıya inmesini engelleyemedi, kolalı beyaz dantelli perde kapandı. Fırıldak da Beyaz yalının bir parçasıydı artık. Çocuk denize döndü, ilaryalara baktı. Yüzlerce ilarya sırt üstü yosunlara yatmış yan gözlerle beyaz beyaz çocuğa bakıyorlardı.

Suyun altında yaşattığı, yerdeki çocuk dünyasının ilaryası da aralarındaydı. İlarya ise suyun yukarısında yaşattığı balık dünyasının insanına dokunmak için nerede ise suyun yukarısına çıkacaktı. Çocuk elindeki diğer fırıldakları tek tek denize, ilaryalara doğru attı. İlaryalar ürkmemişlerdi. Renkli fırıldaklardan kaçışmadılar. Fırıldaklar tahta çıtaların ucunda döne döne Karadeniz’e doğru yüzerek ilaryalardan uzaklaştılar. İçinde ilarya, pembe yanaklı kız ve çocuk olan evren fırıldakların dönmesinde döngüsünü tamamlamıştı.

Beykoz çayırındaki tahta evde yaşayan çocuğu, Yalıköy kıyılarının yeşıl yosunlu sularında yaşayan ilaryayı ve Beyaz yalıda perdenin arkasında yaşayan pembe yanaklı kızı ortak bir evrende buluşturan neydi? Soruyu zorlanmadan yanıtlayabiliriz; “Bu bir rastlantıdır.” Bu evrenin kapalı olduğunu ve fırıldaklar suyun üstünde Karadeniz’e doğru yüzerken tamamladığını söyleyebilir miyiz? Bu evreni Pembe yanaklı kız camın arkasından, ilarya ise suyun içinden yaşarken, çocuk suyun ve yalının dışında yaşıyordu. Çocuk elinde fırıldaklarla boğaz kıyısına geldiğinde evrenlerindeki bu döngünün bir daha tekrarlanmayacağını, tekrarlansa bile bunun farklı bir evren olacağını bilebilir miydi? Pembe yanaklı kızın elindeki fırıldağın coşkulu dönerek direnmesi peki niye? Ayrıca aşağıdaki şiirin evrendeki çocuk ile şiiri yazan Yalıköylü Orhan Veli’nin arasıda bir ilişki olduğunu anlattığından emin değiliz.

Küçüktüm,küçücüktüm,
Oltayı attım denize;
Üşüşüverdi balıklar,
Denizi gördüm.

Bir uçurtma yaptım,telli duvaklı;
Kuyruğu ebemkuşağı renginde;
Bir salıverdim gökyüzüne;
Gökyüzünü gördüm.

  1. İLARYA denir bunlara. “Mayıs ayının yavruları bunlar. Anaları bunları bir Şile deresi ağzında yumurtlamış olmalı. Yumurtadan çıkıp biraz büyüyünce bir olgun erkek kefal önderliğinde Karadeniz’den buralara gelirler. Şunu da bilesin, Beykoz boğazın en az akıntısı olan koyudur. Burada fazla zorlanmadan taze yosunları emer gelişir kefal olurlar. Emerler çünkü dişleri yoktur. Kefal olduklarında kalın dudakları arasında yiyecekleri ezer, sonra yutarlar. Balık kafası, balık ciğerine bayılırlar. 5 kiloya kadar büyür kefallar ha. O zaman bunlara gambot denir. Gambotlar buldukları her şeyi yerler. Ben iki yıl önce dalyanda elimle kulağına kar suyu kaçmış bir kefal yakaladımdı, ha şu kolum kadardı. En azından 6 kiloydu. İçinden 2 kilo havyar çıktı. Karadeniz’e yumurtlamak için gidiyordu herhalde.”

Sigarasından bir nefes daha çekti, onu almak için dalyandan kıyıya yaklaşan sandala bir el salladı.

“Kefallar için “korkak” derler, doğru değil bu. Ürkektirler. Kendi hallerinde sürüler halinde yaşarlar. Hayatları kendilerini korumakla geçer. O yüzden vücutları çevik hareket etmeye göre gelişmiş olmalı. Kafaları büyük diye mi yoksa akıllı olduklarından mıdır bunlara kefal denmiş! Ama ne kafası büyük balıklar var değil mi? Birlikte yemlenmeyi çok severler. Özellikle yavru ilarya iken. Yüzlerce ilarya bir araya gelir, bir karış suyun içinde taşlardaki yosunları emerken zevklenir oynaşırlar. Yosunları emerken kendi etrafımızda dönüşler yaparlar, vücudları saydam pullarla kaplı olduğundan güneş ışını altında döndükçe parıl parıl parlarlar.

Sigarasını denize attı, kalın sarı muşambadan yapılmış kukelatalı pardösüyü giydi. Sabah postasını yapacak olan Kalender vapuru Beykoz iskelesine yanaşıyordu.

“Kefalların buğulaması iyi olur. Gambot kafalarından da güzel çorba olur. Kötü yerlerde beslenmişlerse eti ağır kokar. Dedim ya ne bulurlarsa yerler diye. Buğulamaya ve çorbaya soğan maydanoz koyacaksın ki kokuyu alsın. O yüzden ızgarası iyi olmaz. Fakat Ege’de bir yer varmış, kefallarının eti kokmazmış, ızgarasını bile yaparlarmış.”

Onu alan kayık dalyana doğru uzaklaşıyordu. Arnavut Tolon’un pişirdiği paça çorbası kokuları er tarafı çoktan sarmıştı.

  1. O yaz balık tutması kolaylaştı birden. Balık tutmak için ne Kumkapı dalga kıranının lağım çamurundan kurt çıkartmaya gerek kalmıştı ne de ucunda sinek iğnesi olan birkaç metre misina için paraya. Bunun nedeni, boğazı delik adamın balık avıydı. Bu av tekniğinde balıklar suyun yukarısına çekilmeden suyun içinde ölüyorlardı. Belki de bu ölüm onlar için ez az acı vereniydi. Uzamış saçı sakalı ile kırılmış ruhunun yüzünü maskelemiş, cebinde filtreli Amerikan sigara beyaz gömlek giymiş, kıçında paçası kıvrılmış siyah pantolon olan boğazı delik adam bir elinde dinamit, ağzında sigara, Kadırga sahil yolundaki setin üstünde yürüdüğünde, adamları kayıkla onu kıyıdan takip ettiğinde av başlıyordu. Adam kefal sürüsü parıltılarını gördüğünde, gözünü kısarak parıltıların olduğu yere bakıyor, isteri krizine tutulmuş gibi setin üstünde bir sağa bir sola zıplıyor, üzerine bastığı topuklu ayakkabılarının üstüne bir çöküyor bir kalkıyor, kayıktaki adamlarına kısık sesini duyurabilmek için boğazındaki delikten sarı salyalar akıtıyor, iri bir kayanın etrafında dönerek yemlenen, bu bağrış çağırışları duymayan kefalların sayısını yeterli gördüğünde elindeki dinamiti sigara ile ateşleyip

“Mahpus, zindandan kaçabilir mi duvarı delmeden? Beyaz Balina, benim dört bir yanımı saran o zindan duvarıdır işte. Bunun ötesinde hiçbir şey yok sandığım da oluyor zaman zaman. Ama ne olursa olsun, eziyor beni bu balina, kemiriyor içimi. İnsanı küçük düşüren bir güç görüyorum onda, anlaşılmaz bir kötülük görüyorum onda. İşte bu anlaşılmaz şeyden nefret ediyorum asıl.”

diyerek Beyaz Balina’ya zıpkınını sallayan Kaptan Ahab gibi kefal sürüsünün ortasına patlatıyordu. Denizden büyük bir su kütlesi yukarı çıkıyor, deniz toprak rengini alıyor, sanki deniz yer oluyordu o anda. Toprak zerreleri dibe çöktükçe, yosunlar suyun üstüne çıktıkça, ölmüş kıyı balıkları suyun üstünü kaplıyor, karınları patlamış binlerce yavru balık suyun üstünde bir Bizans mozaiği oluşturuyordu. Suyun kaldırmasına direnmeleri kırılan iri kefallar gözüküyordu sonra da suyun üstünde sıra ile. Suyun üstüne çıkan balıklar için suya bağlı kalmanın anlamı kalmamıştı.

Kefallardan öcünü almış, ruhunu rahatlatmış adam boğazındaki delikten akan sarı salyaları kirli beyaz mendili ile siliyor, kayıktaki adamlarına ganimeti toplamaları için emirler yağdırıyor, etrafına toplanmış meraklılar da ihtiyar bir balıkçıdan bir av masalı dinler gibi onu dinliyorlardı:

“Hadi çabuk kepçeleri alın. Toplayın balıkları. Yalnız kefalları isterim. İspari, izmarit falan mı! Hayır! İstarvit de istemem. Karagöz bile olsa almayın. Onları çoluk çocuk sonra toplar. Kısmetlensinler değil mi? Çok kefal çıktı çok. İyi bir vole oldu. Şu gambotlara bakın. Kuzu gibiler, en az beş kilo çekerler. Dinamiti nasıl fırlattım ama? Daha ölmedim ben. Duyuyor musunuz beni Sultan Ahmet zindanında yatanlar. Ne el, ne göz varmış bende yahu. Dinamiti patlatmada zamanlama da süper. Yoksa elinde patlar, kol mol gider valla. Bir de suyun içinde iki üç metre batınca patlamalı dinamit. Fitillerini ona göre kesiyorum zaten. Ha şurdaki birkaç uskumruyu da unutmayın. Birkaç tanede iri iskorpit alın. Komşu madama söz verdim, canı iskorpit çorbası çekmiş. Bu salak kırlangıç da nerden düşmüş buralara. Onu da alın. Onu da Eleni’ye veririm. Bayram etsin güzelim. İri lapin mi? Kalsın. Bu yapışık şeyi de kim yer yahu! Bak ulan orada bir gelincik var. Bunun nesli tükendi Marmara’da. Her zaman çıkmıyor. Onu da alın. Agop bu akşam meyhanede vitrine koyar hava atar, farklı tür balık yeme meraklısı Kumkapıya düşen Peralıları iyi kazıklar. Elinizi çabuk tutun ulan. Tüm kefalları toplayın. Bir uğursuz çıkıp başımıza bela olmadan kaçalım buradan. Anladınız mı?”

  1. KADİRGA sahil yolunda setin altındaki kayalıklara saklanmış, soyunmuş duran on yaşlarında üç çocuk vardı. Çocuklar dinamitin suda oluşturduğu basınca dayanabilmiş, suya olan bağlılıklarına direnebilmiş, bu dinamitin patladığı noktaya olan uzaklıktan veya bir rastlantıdan da olabilir, bazı kefalların suyun altında yarı baygın olabileceğin biliyorlardı. Kayıktaki adamların bu baygın kefalların olduğu derinliğe kepçelerini daldırmalarının olanaksız olduğu bir gerçekti.

Boğazı delik adam ve adamaları uzaklaşınca çocuklar suya daldılar. Onlar için beş altı metre derinlik bir şey değildi. Çocuklardan en çelimsiz olanı dibe yakın bir yerde baygın olan iki iri kefalı kolayca yakaladı, onları paçalı donunun içine yerleştirdi, biraz ilersinde duran diğer bir sersemlemiş kefala yöneldi. Kefal kalın dudaklı ağzını çok yavaş da olsa kapatıp açabiliyordu, çocuk kefalın donmuş gözlerindeki bakışı bir yerden hatırlıyordu. Yalıköy’de onun yerinde olmak istediği ilaryaydı. Tabi ya o da büyümüştü. Bir Kefal olmuştu. Yalıköye’de tamamlanan döngü tekrarlanıyordu.

Doğasından kopmuş bir insanın patlattığı dinamit ile suyun altı ile üstü karışmış milyar milyarda bir karşılaşma gerçekleşmişti. Kendi dünyalarını birbirlerinin dünyalarında yaşayan kefal ile çocuk suda bu karmaşa ile buluşmuştu. Suyun içindeki her şey bir kurguydu. Çocuk bir insan, kefal ise bir balık olduğunu yeniden keşfetmişti.

  1. HALİKARNAS Balıkçısı denizciler kahvesinde ortaya çıkıp balıkçılara; “okur yazarlar, sanatçılar beni anlamıyorlar. Bana balıkçı diyorlar, halbuki ben Halikarnaslı bir yazarım veya ben Halikarnaslı bir ressamım veya Halikarnaslı şairim veya Halikarnaslı kaptanım” demiş midir? Veya Halikarnas balıkçısının balıkçılara “Nerden çıktı bana balıkçı demeleri. Siz balıkçılar bana meraklı adını takmıştınız!”demiş olması mümkün müdür? Ama şunu söylemediğinden eminiz balıkçılara; “Ben balıkçı değilim, ben fizikçiyim.”

Elinden balık tutmaktan başka bir iş gelmediğini itiraf eden Hemingway’in İhtiyar Balıkçısı ise bir gerçektir. Zokanın ucunda kılıç balığı ile buluşması bir romana konu olabilecek kendiliğinden bir rastlantıdır. Bir ucunda İhtiyar Balıkçı, diğer ucunda kılıç balığı olan olta tekrarlanamayan kapalı bir dünyadır. Onların bu dünyasının yenilenmesi olanaksızdır. Bu kapalı sistemin bir ucu

“Sen hele bir sardalyaları ye arkadan ton gelecek. Taptaze, buz gibi. Korkma, yavrum. Ye hadi. Geliyor. Tanrım, yardım et de ısırsın yemi. Olamaz. Tanrı baba gitmesine izin veremez. Bir dolanıp tekrar geri gelecek. Dolanıp geldi. Nerdeyse zokayı yutacak.”

diye esir alınan insanla, diğer ucu ise

“herkesin kendi alın yazısı vardır; insanların, balıkların, kuşların, Balık seni çok seviyorum. Sana saygı da gösteriyorum, gün batmadan önce işini bitirmiş olacağım. Dediğim dedik. Eğer etin biraz iyiyse bana pazarda talih güldü demektir. Kardeş olduk seninle. Ama benim seni öldürmem ve bunun içinde kuvvetimi korumam gerekiyor”

diyen iktidarla sınırlıdır.

Halikarnas balıkçısının Bodrum’a gelip bir balıkçı olması ise bir rastlantı değildir. Onu Bodrum’a getiren kendisinin karmaşasıdır. Bu karmaşıklık Bodrum’da o ilk gece kaotik bir evrim geçirmiş olmalı ki Halikarnas Balıkçısı Bodrum’a geldiğinde sistemin zokasını yutmuş düşsel bir balıkken hiper gerçek bir balıkçı olmuştur. O değişimden sonra bir balıkçıymış gibi yaşarken, insanlar onu gerçek bir balıkçı olarak görmeye başlamışlardır. Ancak böyle bir simülasyonla sistemden kendiliğinden kurtulabilmiş, özgürlüğüne kavuşmuştur. “Mavi Sürgün” de bu dönüşüm sahnesini anlatır:

“Şiddetli bir içgüdüyle, avludan dışarı fırladım. Aceleyle bir dükkana koştum, bir büyük su kovasıyla bir kuyu ipi aldım. Avluya seğirttim. Kuyudan kova kova su çektim. Kovalar dolusu suları cömert cömert kayrak taşlarına savurdum. Denizden doldurdum savurdum, kuyudan doldurdum savurdum. Gene denizden, gene kuyudan fışıl fışıl savurdum.

O dakikada birisi karşıma çıkıp da: “Yahu sen deli misin? Bu suları niye savurup duruyorsun böyle?” dese, mutlaka ben, adama deli diye bakar: “görmüyor musun, suları savurmayıp ne yapayım? Gönül suları bunlar, elimden şimdi avluya savurmak geliyor. Taşlar sulara kansın, elimden gelse, ta göklere, yıldızlara savuracağım, serin serin, gözleri açılsın da neşeyle gülsünler!” yollu gönül cevabı verirdim.

O kayrak taşları, o evin duvarları, o deniz kıyısı, orada oldum olasıya böyle bir şey görmemişlerdi her halde. Belki döktüğüm sular bir özgürlük duygusunun sonucuydu, belki bir yaratma özleyişinin simgesiydi ya da bir eskiyi, bir işi, bir karanlılığı yıkma arzusu, belki de bir şükran ödevi ya da bir kendini verme, bir gönülden kopma, gönülden akmaydı bu.”

Atom, atom altı parçacıktan, molekül atomdan, hücre molekülden, canlı hücreden daha karmaşıktır diye sıçramalar yaparak giden karmaşıklık sıralanmasında en karmaşık olan ise insani davranıştır. Bunun için şu soruları yanıtlamak olanaksızdır; karmaşıklığın kaotik bir evrime dönüşmesi neden Bodrum’da ve o gece gerçekleşti? Simülasyonun “Halikarnas Balıkçısı” ürünü vermesi nedendir? Neden o gece teknesini Kale önünde sürekli bağlı tutan “İnsanı küçük düşüren bir güç görüyorum onda, anlaşılmaz bir kötülük görüyorum onda” diye Beyaz Balinaya nefretle zıpkınları sallayan Kaptan Ahapmış gibi bir kaptana dönüşmedi? Veya niçin bir ucunda ihtiyar balıkçı diğer ucunda kılıç balığı olan kapalı bir dünyaya kapanmadı? Neden elinde dinamit dolaşmadı Bardakçı kıyılarında! Çünkü buna karar veren insani davranışın kaotik evrimdir. Ve bu oluşumu önceden öngöremeyiz. Ancak o an olduğunda öngörebiliriz. Hiçbir zaman tekrarlanamayacak ve başka bir zamanda başka bir insanda ortaya çıkmayacak bir belirsiz karmaşanın kaotik evrimidir bu. Nietzsche felsefesine temel olan bengi dönüş ise belli bir düzen ile yenilenen doğa iktidarına teslim olmaktır. Bengi döngülerde belirsiz gelecek yoktur. Aksine o gece Halikarnas Balıkçısı bengi döngü iktidarından, Nietzsche’nin üst insan hegemonyasından kurtulmuştur Bu bir kaotik sıçramadır. Yeni bir belirsiz dünyaya yeniden yaşama adına sıçrayarak geçiş. Halikarnas Balıkçısı bu sıçrama için gerekli duygusal doyuma ve duyarlılığa ulaşmıştı. Karmaşık bir yaşam sonrası o gece oluşan sıçrama Halikarnas Balıkçısı’nın kayrak taşlarını sularken anlatışında vardır:

“Yaratıklarda an olur; hiç akıl ve mantıkla açıklanmayacak esrarengiz davranışlar olur. Yukarıda belki şuydu, belki buydu diye saydım, belki de saydıklarımın hepsiydi.”

Bakın Halikarnas Balıkçısı balıkçıymış gibi Bardakçı kıyılarında dolaşırken neler düşünüyor ve balık tutuyormuş gibi yapıp doğanın bir parçası oluyor:

“Sözüm ona, Tanrı Hermes ile Sevgi Tanrıçası Afrodit’in sevişmesinden nur topu gibi bir oğlan doğmuş, adı Hermafroditos. On beş yaşına gelince genç, yerinde duramamış, başını alıp güzel Yeryüzü’nü gezip görmeye çıkmış. Bu arada Karya’da Bardakçı’ya varmış.

“Bardakçı’da, gökten düşme bir cennet parçası gibi küçücük ve berrak bir göl varmış. Oranın da tek peri kızı kızının işi gücü, gölün çırılçıplak sularında çırpınıp cümbüş etmek, boyunca uzun saçlarını şimşir taraktan geçirmek, türküsünü mavi melteme salıverirken göl kenarında can kokulu çiçekler toplamakmış. Peri kızının kendi güzelliğine hayran kalıp gülüşünü güneşli yamaçta çınlatmak için gölün cam yüzünden başka aynası yokmuş. Günün birinde Hermafroditos göl kıyısında görünmüş. Peri kızı Salmakis, körpe delikanlıya deli gibi tutulmuş.

İşte limandan karidesler topladıktan sonra limanın eğmecini(=kavisini) dolanır Kaplankaya’nın kara tarafından yürüyerek Bardakçı’daki havuzlara ve deniz kıyısına varırdım. Ben oraya ulaşıncaya kadar şafağın sökmesine az zaman kalırdı.

Ne şafak! Ne gün! Hey! İşte o havuzlara kanatları renk renk balıklar gelirdi. Cam gibi suya balık kamışının ucundaki yemi bandırırdım. Balıkların bir cümbüşünü seyrederdiniz. Sanki on, on iki yaşındaydım. Orada elde balık kamışı, bütün günü, başı açık geçirirdim. Gönlüm bütün acılardan soyunurdu. Bir havuzdan ötekine geçerdim. Deniz kıyısında dimdik duran dorukların arasına varırdım.

  1. SUYUN yukarısına daha ilarya iken bende büyük bir merak başlamıştı. Suyun yukarısındaki dünya nasıl bir şeydi? Neden balıklara o dünya yasaklanmıştı. O dünyanın da yukarısı var mıydı? Aramızdan aç gözlülük yapıp suyun yukarısına çekilenlerden ender de olsa geri dönenler olurdu. Onlardan dinlediğim hikayeleri bir araya getirerek suyun yukarısı hakkında kendi kendime bir sürü modeller yapardım. Sonra kendi gözlemlerimle bu modellerimi geliştirirdim. Yosunları emerken sırtımı taşlara dayar suyun yukarısını büyük bir dikkatle incelerdim. Daha o yaşlarda suyun yukarısı hakkında bir yasa bile geliştirmiştim: “Suyun yukarısında farklı olan iki temel şey vardır. Duran ve hareket eden şeyler.” Büyüdükçe gördüklerimden ve duyduklarımdan bu yasadan bir pratik sonuç geliştirdim. Hareket edenleri de sınıflandırdım. Kendiliğinden düzensiz hareket edenler, suyun yukarısındakiler tarafından düzenli hareket ettirilenler. İşte bu “düzenli hareket ettirilenler” yalnız biz kefallar için değil, suyun içinde yaşayan tüm canlılar için en tehlikeli olanlarıydı. Burada bir birimizden farklı olmamızın önemi ortaya çıkar; bizde çoğun az önünde hiçbir ayrıcalığı yoktur. Biz balıklara zarar veren “Düzenli hareketler ettirilenler”çoğun az önündeki üstünlüğünün kabulü mü yoksa?

Suyun yukarısından gelip dibe oturan şeylerden uzak duruyordum ama onlara ilgisiz de kalamıyordum. Uzun süre onları gözlüyordum, hareketsiz durduklarında veya düzensiz hareketler yaptıklarını görünce yanlarına yaklaşıyordum, kuyruğumu sürtüyor, kalın dudaklarımla dokunuyor, burnunu kaşıyordum. Bunları kokulu kokusuz, yumuşak sert olarak sınıflandırmıştım. Bunların üzerindeki şekiller, renkler, yazıların farklılığından bir şeyleri çözmeye çaba sarf ediyordum. Sonra neden bunlar hep aşağıya dibe doğru iniyorlardı? Aralarından bazıları dibe doğru inip sonra suyun üstüne doğru çıkıyorlardı? Bazıları ise dibe oturuyor kaldıkları yerde kalıyorlardı. Neydi bunların arasındaki fark? Neydi onları aşağıya çeken, sonra yukarı iten. Suyun yukarısı bir aydınlık bir karanlık oluyordu. Başlangıçta karanlığın tekrar aydınlık olmayacağı korkusunu üstünden atmıştım. Karanlığın sonrası hep aydınlık oluyordu. Peki aydınlık karalık olurken değişen bir şeyler var mıydı yukarıda. Yoksa her şey bir karanlık bir aydınlık gibi mi değişiyordu. Sonra suyun yukarısı ile suyun dibinde kumlarda oluşan şekiller arasında ilişki kurmaya çalıştım. O şekillerle suyun yukarısı hakkında bir şeyler söylenebilir miydi? Bir şeyler oluyor, dipteki kumlar toz gibi oluyor. Sonra tekrar kumda düzenli çizgiler oluşuyordu. Her oluşumda bu çizgiler farklı gibi gözükseler de dağılımları aynı oluyordu.

  1. YAŞAR KEMAL’in bize anlattığı Menekşeli Selim balıkçı gerçek bir balıkçıdır. İhtiyar balıkçı gibi bir romana, “Deniz Küstü” romanına konu olmuştur. Selim balıkçının rastlantısal dostu olan yunus, ihtiyar balıkçının oltasının ucundaki kılıç balığı gibi gerçektir.

Selim balıkçı ve yunus birbirleri için gerçektir. Bu iki gerçek arasındaki dünya kapalıdır. Selim balıkçıya göre yunuslar insanların kardeşi, balıkçıların dostudur, can yoldaşıdır.

“Nerede denize açılsa, ister Boğazda, ister Pendik, ister Ambarlı, ister Adalar olsun Selim balıkçının teknesini görür, kırk günlük yolda da olsa kokusunu alırmış. Hoplaya sıçraya yanında türküler söyler, gittiği yere kadar götürürmüş.”

Ama; yunus Marmara’da avlanan her balıkçı gibi Selim balıkçı için de bir balıktır.

“Selim balıkçı onu insan gibi bakan gözlerinden, sırtındaki yara yerinden, sağdaki kanadının kopuk ucundan tanırmış. Bayağı insan gibi selamlaşırlarmış. Selim balıkçının teknesini nerede görürse görsün, Selim balıkçının kokusunu alır almaz havaya delice bir sevinçle bir metre, Allah bizi inandırsın iki metre sıçrarmış. Sonra denize dalar, bir an sonra tekmil familyasıyla Selim balıkçının yanında olurmuş. Gelir teknenin etrafında sevinçten coşarak, dönebildiği kadar, arada da başını çıkarır Selim balıkçıya bakar bakarmış. Selim balıkçı değil de, yunus onunla konuşurmuş.”

Ancak; Selim balıkçı herkes için hala bir balıkçıdır. Hiçbir canlı için bir yunus değildir. Özgürleşememiştir. Sistemin içindedir. Gerçek değişime olanak vermemiştir. Selim balıkçının yaşadığı karmaşa kaotiktir ama sıçrama yapmaz, determinist bir kaostur. Bakın Yaşar Kemal, Selim balıkçının dostu olan yunusun bir balık, Selim balıkçının ise hala bir insan olduğunu nasıl anlatıyor.

“Etmeyin eylemeyin deniz balıkla dolu. Öldürmeyin yunusları, dinamit atmayın, kurşunlamayın onları, ne olursunuz. Yunus insan gibidir, insandır, bir yunus öldürmek, bir insan öldürmekten de daha günahlıdır. Yunus peygamberimizi bu balık kırk gün kırk gece karnında taşımış da kılına hile getirmemiş. Ol sebepten adı yunus olup tur ki kutsal balıktır ki kimse onu avlamasın, öldürmesin…”

“Deniz size küsecek, deniz bize küsecek, bu yaptığınız kötülükten sonra deniz bir çaça bile vermeyecek…deniz bize küsecek…” diye bağırıyordu.” İşte o zaman Selim balıkçının adını balıkçılar deniz küstü Selim koydular.

  1. KARABURUN kıyıları benim gibi yaşını başını almış, pullarında darbe izleri olan gezgin kefallar için kafa dinlenme sularıdır. Sayısız sığ ve berrak koylarında güneşlenir, oynaşırız. Yollarda bir ağa takılmamış, bir zıpkınla vurulmamış olmamızı kutlarız. Koyu yeşil taş yosunlarındaki lezzetini hiçbir yerde bulamayacağınız böcekleri yeriz. Denizin yükselmesi ile su altında kalan deniz börülcesini ve deniz koruğunu tadarız. Sonra kayalarda parçalanıp kumlara dağılmış o deniz kestanesi etleri! Mayıs ayında Karaburun’da kekik kokuları öylesine yoğun olmalı ki suyun içinde bile kekik kokuları duyulur. Bizden öncekiler anlatırlar; bir zamanlar kekliklerin ötüşü de duyulurmuş Karaburun sularında. Karaburun’a yolculuk sırasında aramızda yoldan çıkanlar da olur. Suyun yukarısındakiler tarafından kirletilmiş yoldaki koyların verdiği hazır yiyecek olanakları onları cezp eder. Bilmezler ki bu tip koylara girenler hazır yaşama bağımlaşırlar, ölene kadar artık bu koyların tutsaklığından kurtulamazlar.

Karaburun kıyıları Ege’nin ve Marmara’nın bir körfezinde asalak gibi yaşama becerisini gösterememiş kefallarının önemli bir buluşma yeridir. Koylara kendini kapatmamış biz Ege ve Marmara kefalları Karaburun’da bir araya gelir oranın yerli kefallarını da aramıza alır bol bol gevezelik ederiz. Bizim için Ege, Karaburun burnunu geçtiniz mi biter. Ionya başlar, su daha tuzlanır. Farklı bir dünya gibi gelir bize Karaburun sonrası. Fazla ilgimizi de çekmez oaraları.

“Suyun yukarısına çıkarılmadan bir Karaburun kıyılarında dolaşabilsem başka bir şey istemem” derler biz kefallar arasında. Ben şanslı orta yaşlı bir kefalım. Altı yaz başıdır Karaburun’a gidiyorum. Son zamanlarda Karaburun’da kötü şeyler olamaya başladı. Akıllı kefal avcıları ortaya çıktı. İşte ben bu akıllı balıkçıymış gibi balıkçılardan korkarım. Bu balıkçıymış gibi balıkçılar her Mayıs’ta Karaburun’da toplanıp akıllarını bilerken bizi yemeği çok seviyorlarmış. Bir de bizi yemeleri bir sanat olsun diye Karaburun’un meşhur enginarını yanımıza koyuyorlarmış.

  1. PIERRE LOTI İzlanda Balıkçısı Yann ile güzel Gaudd aşkının öyküsünü anlatmasından yıllar önce bir Mayıs ayında Selanik’te dolaşır. Mayıs ayı Selanik kordonunda balık avlama zamanıdır. Mayıs günleri Olimpus Dağı delirmiş bir Gegas gibi Selanik körfezinin ortasından denizi delip çıkar. Kordon çırpınan denize bacaklarını uzatmış balık tutanlarla dolar. Ellerdeki mantara sarılmış misinanın ucunda üçlü kancalar kefallar içindir. Kefalları bu oltalarla çarpma denilen yöntemle tutarlar.

Çarpma ile kefal avlamak büyük bir hüner istemez ama sabır ister. Oltanın ucuna bağlanmış ekmek hamurunun etrafına kefalların doluştuğu an misinayı ani ve darbeli çekişlerle oynatılır. Bir el oltayı darbelerle çekerken, diğer el tuttuğu mantarı döndürerek misinayı karışmasın diye mantara sarar. Oltayı denize atma, darbeli çekişler ve misinayı mantara sarma sabırla tekrarlanır durur. Üçlü kancalardan biri kefallardan birine battığında, kefal kurtulmak için çırpınınca kanca bu kez daha derinlere gider. Kefalın kurtulması zordur kancadan, oltanın diğer ucundaki insanın sakin bir şekilde onu çekmesine sıra gelmiştir.

Pierre Loti’nin 16 Mayıs günü Selanik’te gemiden inip, Limandan Beyaz Kuleye doğru yürürken, kordonda kefalları tutanları seyretmesinin, peş peşe tuttuğu morinaları içini temizleyip tuzlasın diye arkadaşının önüne atan İzlanda Balıkçısı Yann’ın kaderini belirlemede etkisi olmuş mudur?

Kordonda bir kefal yakalandığında, Pierre Loti bir an durup, kefalın karnına batan üçlü kancadan birinin çıkartılışına şahit olduğunda neler düşündüğünü bilemeyiz. Kancanın batmasından canı yanması bir yana, kefal yaşaması olanaksız bir dünyaya istemeden geçirilmiş, yaşadığı suyun dışına çıkartılmıştır. Pierre Loti kefalın acı çığlıklarını duymamış, kefalın ölüm öncesi duyduğu korkuları hissetmemiş olmalı ki, İzlanda Balıkçısı Yann’ı karısı Gaudd’dan ayıran kaderi çizen morinaların bedduası değildir. Aldatılan denizdir.İzlanda Balıkçısı Yann’ı altı günlük karısı Gaud’dan ayıran morina balıkları değildir. Yakışıklı delikanlıyla onu seven kızın yaşamlarında son sözü deniz söylemiştir.

“Evet, evleneceğim bugünlerde, Ama, memleketteki kızlardan biri ile değil; denizle evleneceğim ben, anlıyor musun? Burada kaç kişi iseniz hepinizi de düğün şenliklerine şimdiden çağırıyorum.”

Yann, denize verdiği bu sözü tutamamıştır. Güzel Gaud bu sözü ona unutturmuştur.

Aldatılan deniz acımasız kararını düğün günü söylemiştir zaten, İzlanda Balıkcısı Yann sevgilisi Gaudla evlendiği gün Ploubazlanec’te gelenek gereği gidilmesi gereken Trinite Kilisesi’ne düğün alayının ulaşmasını kayalıkları döven dalgalar engellemiştir. Yann, koluna dayanmış olan Gaud ile birlikte, düğün alayının en başında giderken. Serpintilerin karşısında ilk gerileyen o olmuştur.

“Arkada düğün alayı kayalıklar üzerinde sıra sıra basamaklarda duruyor, Yann da sanki karısını denize tanıtmak için oraya gelmişe benziyordu. Yalnız, denizin yeni geline surat eder gibi bir hali vardı.”

Kocam Gitti İzlanda’ya,

Orada Balık Avlamaya.

Ava Giden Avlanırmış!

Meteliksiz Kaldım ama,

Kazancım Pek Yolunda Hey!

Kazancım Pek Yolunda!..

Morinaları peş peşe suyun yukarısına aldıkça coşup Paimpol’ün kızlarının türküsünü söyleyen İzlanda balıkçısının bu aşkına morinaların bir kinleri yoktu, aksine oltasına oburca vuruyorlar, kendilerine bir şey battığını duyunca, burunlarından daha iyi yakalanmak istermiş gibi, azıcık çırpınıyorlardı.

  1. HERMAN Melville’nin Beyaz Balina romanından etkilenip “boğazı delik adam boğazındaki deliği kefallardan bildiği için balıklardan öç alıyor, her çeşit kötülüğü balıklardan biliyor, o bir balıkçı olamaz” diyemeyiz. Boğazındaki deliği boğaz kanseri olduğu için nefessiz kalıp ölmesin diye bir doktor delmiştir. Kaptan Ahap gibi bedeninde ve ruhunda duyduğu tüm acıları balıklardan biliyor olabilir. Bu nedenle büyük bir nefret ile balıkları dinamitliyor diye düşünebiliriz. Ama o iktidar olmak için Beyaz Balinanın peşinde yelkenlerin rüzgarla şişirmiş Pequod’la koşturan Kaptan Ahap da değildir.

İhtiyar Balıkçı balıkları kardeş gördüğü için oltası ucundaki zoka ile balıkları yemler gibi yapıp tutuyor. Halikarnas balıkçısı balıkçıymış gibi Bardakçı koyunda balıkları tutuyor. İzlanda balıkçısı morinaları yakaladıkça coşup türküler söylüyor, Kaptan Ahap Beyaz Balina’da insanı küçük düşüren bir güç gördüğünden okyanusta onu avlamaya çalışıyor. Boğazı delik adam belki de sevgilisi Eleni’ye vereceği o gelincik balığı için kefalları dinamitleyerek bir birleri ile koklaşan yavru balıkları katlediyor. Selim balıkçı Yunusuna kıyamıyor ama martılara yaranmak için tuttuğu sardalyalara acımıyor.

Bunlar bize insani davranışın balıkçısının bile ne kadar karmaşık olduğunu anlatır. Bu karmaşıklık ne kadar tekrarlanırsa o kadar karışır. İnsanların ürettiği bu balıkçı simülasyonlarının ortak yanı ise kendine yabancılaşan insanın üstünü örtmek, “insanlar karnını doyurmak için balık öldürür” gerçeğini kayıp ettirmek içindir.

O zaman hayde… Kulaklarına kar suyu kaçmış siz balıkçıymış gibi balıkçılar kaptan Ahap’ın tayfalarının söylediği şarkıya katılın ki Karaburun kefalları da dönerek sarhoş zeybeği oynasınlar:

Kaptanımız güvertede,

Almış dürbünü eline.

Güzel güzel balinalar

Püskürtüyor dört bir yanda.

Salla zıpkını zıpkıncı,

Gidelim güle oynaya!

At sandala varilleri,

Yakın dur demir halatlara!

Bir balina bizim ola,

Haydi çocuklar kol kola.

Salla zıpkını zıpkıncı,

Gidelim güle oynaya!

SON.

ZAMANDA KIRILMA; “ŞİMDİ”

1. GİRİŞ

Newton’un takipçilerine kızar, Goethe gibi “renkler kuramı” yapabilirsiniz. Sunay Akın gibi Kız Kulesi’ne karşı berber koltuğunda tıraş olurken aynalardaki yansımalarınıza bakıp ruhsal durumunuzun şiirini yazabilirsiniz. Elif Şafak “Mahrem” kitabında yazdığı gibi göz merceğinizin optik davranışları ile aşkınızın derinliğini ifade edebilirsiniz, Milan Kundera “Ölümsüzlük” kitabındaki gibi kuvantum fiziğinin adını vermeden romanda bir rastlantı kuramı yapıp zamanın çakışmasının romanını yazabilirsiniz. Tolga Yarman (bu toplantıda anlattığı) gibi evrenin oluşumunda ortaya çıkan kozmik ışınlarla Türkiye’nin bu günkü durumu arasında köprüler kurabilirsiniz.

Işık hızına yakın hızlarla hareket eden sistemler için geliştirilmiş Einstein’ın özel görelilik kuramını günlük olaylara bile sokarız. Benim giyim tarzımın ve tipimin Edebiyat Fakültesi kapısında duran, beni tanımayan bekçiye göre bir profesörle ilişkisi yoktur, kimliksiz beni kapıdan içeri sokmaz. Bonn Üniversitesi’nin mensasındaki (yemekhane) yemek veren, beni tanımayan kadına göre ise giyim tarzım ve tipim bir profesöre uygundur, yemek verirken benden kimlik bile sormaz. Bu bir göreliliktir deyip geçebilirim. Fakat Edebiyat Fakültesi kapısındaki bekçi ile Bonn Üniversitesi mensasındaki kadının beni farklı algılamalarının nedenleri gerçekte öylesine karmaşıktır ki!

Yukarıdaki örneklerle vurgulamaya çalıştığım gibi ideal fizik dünyası ile yaşadığımız karmaşık dünyayı bir birine karıştırma bir düşünce biçimi olabilir. Bilimden ne kadar yana bir şair, yazar, düşünür olduklarını çevrelerine kanıtlar, popülaritelerini artırabilirler. Modern bilimi ancak İkinci Dünya Savaşı sonrası Batıdan ithal etmiş, bilime hala evrensel bir kahramanlık biçen ülkelerde büyük bir itibar ile karşılanırlar. Ama fizik üzerinde çalışmış biri, fizik ideal dünyasının temel paradigmaları üzerine kurulduğunu, yasaların simetrisi adına yaklaşıklar yapıldığını bilir.

Asansörün kapısında bekliyorum. Yirmili yaşlarda bir kız da asansörü bekliyor. Asansöre biniyoruz. Asansör yukarı çıkarken kız beni şöyle bir süzüyor aşağıdan yukarı ve soruyor: “Siz yazar-çizer misiniz?” Ben yanıtlıyorum: “Hayır, ben çizer-yazarım!”

Eğer bana “yazar çizer” ile “çizer yazar” arasında bir fark yoktur derseniz; ben de yazarı yazar yapan kimlik ile çizeri çizer yapan kimlik bir birlerinden bağımsız değildir derim. “Yazar-çizer” ile “çizer-yazar” arasında fark var derseniz; yazar kimliği ile çizer kimliği bir birinden bağımsızdır; yani yazarsa çizer değildir, çizerse yazar değildir derim. Bu saptamaları kuvantum fiziğinin belirsizlik ilkesine göre söylüyorum derim. Aynı zamanda kuvantum fiziğini bildiğimi çaktırmış olup çevreme bir de hava atmış olurum.

Bilimsel söylem hızınızı alamaz, Alev Alatlı gibi (Alev Alatlı, Doğu Batı Dergisi Mayıs 2000 sayısı) “Kuvantum fiziğindeki belirsizlik ilkesi insanın kendisine, kendi bedenine, topluma, kainatı oluşturan canlı cansız tüm varlıklara hatta ‘canlılık ve ölülük’ durumlarına bakışını radikal bir biçimde değiştireceğinin işaretlerini veriyor. Bu ‘Yeni Fizik’ düşünce biçimi sosyal bilimcilerce göz ardı edilmediğinde, Kuvantum fizikçileri ile sufi tayfasının el ele kol kola dolaşacakları bir çağ (İkinci Aydınlanma) gerçekleşecek” diye de konuşabilirsiniz. 15-20 baskı satan romanlar da yazabilirsiniz.

Dinle ilgileniyorsanız, kuvantum fiziğini ret etmez, “insan aklı en mükemmel, en karmaşık ve gizemlidir” der, kuvantum fiziğine militanca sahip çıkarsınız. “Kuvantum mekaniği insan beynini (neronların atomik dünyasındaki kimyasal reaksiyonları) anlamaya uygulandığında bilinç ve aklın madde ile olan ilişkisi anlaşılacaktır” der Belirsizlikle insan beyninin sınırlarını çizer, belirsizlikte tanrının yerini arasınız. İnanalar sizi büyük bir “ilim adamı” olarak görür bağırlarına basarlar.

2. KİM KİMİN KAVALYESİ?

Halbuki Fizikçiler evrensel yasaları bulabilmek için süreçlerle ilgilenmezler, düzensizlik içindeki düzeni aralar, düzensizliği oluşturanları yok sayarlar. Küçükleri ihmal ederler. Ayrıca doğayı yorumlamak için buldukları yasalar gerçeğin kendisi değildir, esasında yaklaşıklıklardır, yarattıkları ideal bilim dünyasında geçerlidirler. Bunlar modern bilimlerin oluşum paradigmalarıdır. Ama hiçbir fizikçi kalkıp yukarıda söylenenler için, örneğin belirsizlik ilkesi için;

“Belirsizlik ilkesi atomu anlamada aşılması gerekendi, kuvantum fiziği doğanın anlaşıla birliğine duyduğumuz inancın dışında değildir, yoksa bugünkü iletişim ve bilişim teknolojisine ulaşamazdık, ayrıca belirsizlik ilkesi atomun içinde yani 1/100000000 cm mesafe içinde geçerlidir. Siz zırvalıyorsunuz” demek istemez.

Karşı çıkmamalarının nedenlerini;

“fizikçiler sihirlerinin bozulacağından korkuyorlar,

popülerliklerini kaybetmek istemiyorlar,

toplumda ayrıcalıklı olma özelliklerini yitirmek istemiyorlar,

bugün ki teknolojinin dünyamıza ve insanlığa verdiği zararlara ortak olmak istemiyorlar

bilimi çıkarları için güç olarak kullanan iktidarlarla aralarını bozmak istemiyorlar,

veya

kuvantum fiziğine bakın da Batı uygarlığının büyüklüğünü görün işte demek istiyorlar, moderniteyi kurtarmak istiyorlar,”

gibi yorumlarda bulunabilirsiniz. Ama bunların dışında bilinmemiz gereken çok önemli bir nokta vardır: Kuvantum fiziği ilkelerini atomun dışına, makro dünyaya, topluma, insana, teolojiye, teoculuğa, sufiliye taşıyanlar avantajlı olduklarının bilinciyle bunları söylerler, çünkü bu söylediklerine “bunlar zırvalar” diye karşı çıkanların kuvantum fiziğinin atom dışında çalışmadığını kanıtlaması gerekir. Bu kanıtlama için onlarında kuvantum fiziğini atom dışına taşımaları gerekir. Bunu yapmaya çalıştıklarında onlarla aynı duruma gelirler. Veya kuvantum fiziğini ret etmeleri gerekir. Kuvantum fiziği atomu anlamada öyle başarılı olmuştur ki seslerini çıkarmaz, kuyruklarını ayaklarının arasına alıp susarlar.

Bunlarla şunları söylemek istiyorum: başlangıçta meta-fizik’e karşıt oluşan ve gelişen modernite zamanla meta-fiziğin kendisine partner durumuna geçmesine de neden olmuştur. Modern bilimin yaşaması, kendini koruması ve popülerleşmesi (bilimin teknolojiye indirgenmesi dahil) için etrafına ördüğü koza olmuştur meta-fizik. Modernite geliştikçe, ağırlaştıkça ve dayattıkça meta-fizik kendiliğinden daha da güçlenmiştir. Veya modernite zayıfladığını hissettikçe meta-fiziğe daha da sarılmaya başlamıştır. Modernite meta –fizik arasında bir gel git başlamıştır. Mekanikçi felsefenin vizyonu tersine dönmüş, modernitenin yükselişi ile kendini simülasyona bırakmıştır. Dünyamızdaki son olaylar ve gelişmeler bu yaklaşımımızı doğrulamaktadır. Burada buna somut örnekler verebilirim. Alternatif modellerden bahsedebilirim, bu konuda geliştirmeğe çalıştığım kendi teorimi anlatabilirim. Ama bu yılki ütopyalılar toplantımızın konusu dışına çok çıkmış olurum.

3. ASLAN BİLİM ADAMLARI!

Bilimim teknolojiye indirgenmesinden mutlu olan bilim adamları, kuvantumun fizikçilerinin sufilerle kol kola gezmesi ile, parçacık fizikçilerinin teocularla oynaşması ile gevşemiş “bilim yanlıları”, küreselleşmeye karşı olup, bilimin kapitalist küreselleşmenin emrinde olmasına ses çıkarmayan aydınlar, çevre hareketlerinden, kaos paradigmasından, karmaşıklık yaklaşımından ödleri patlıyor. Örneğin ülkemizde “Bergama Köylü Hareketine” karşı “aslanlar” kesiliyorlar. Bu “aslan bilim yanlıları” neyi paylaşamıyorlar köylüyle. Bilimi Batıdan ithal etmiş bir ülkede bilimin gücünü ve saygınlığını mı? Bilimin iktidarını ve otoritesini mi? “Aslan bilim adamları” küreselleşmenin esir aldığı bilimin Bergama’da otoritesinin tamiri mümkün olmayacak şekilde sarsıldığını gördükleri için mi bir araya gelip sayfa sayfa raporlar yazıyorlar! Bu raporlara altlarına ayrıcalıklı akademi üyesi olduklarını yazıp imza atıyorlar.

Batının duyarlı bilim adamları ve aydınları bilimin (Thomas Kuhn’un tanımladığı normal bilimin, belirsizlik ve riskin az olduğu durumlar dışında) girdiği “olguların kesin olmadığı, değerlerin tartışmalı olduğu, çıkarların büyük olduğu, kararların ise acil olduğu” döneme, “post-normal bilim” dönemi diyorlar. Bu tanım da Kuhn’un tanımladığı “normal bilim” kadar zengin ülkelerde yapılan bilim için geçerlidir. Bilimdeki bu yeni dönemin fakir ülkelere olan yansınması daha farklıdır. Bu ülkelerde bilim kapitalist küreselleşmenin en önemli mekanizmasıdır ve gizli silahı durumundadır, ben bilimdeki bu döneme “küreselleşen bilim” diyorum. (G. Akdeniz, “Küreselleşme: Bilgi ve Eğitim ve Türkiye”, İleri Dergisi sayı 2, s. 145 (2001))

Bilimin girdiği bu yeni dönemde bilimsel bir çalışmanın niteliksel açıdan bir değerlendirilmesi, örneğin siyanürle altın aramadaki belirsiz ve akıl ermez risk sınırı sadece bilim adamlarına bırakılmaz. Çünkü çok çabuk tehlikeli hale gelen belirsizlikler ve akıl sır ermez riskler karşısında bilim adamları da birer amatördür. Bu kaçınılmaz olarak bilimin demokratikleşmesini beraberinde getiriyor. Bizim gibi ülkelere bilim taşıma programları gözü kapalı ithal edilmemelidir artık. Aksine sorgulanmalıdır. Bilim bizim gibi ülkelerde de üniversitenin ve labların dışına çıkartılmalı, dokunulmazlığı bir tarafa bırakılmalıdır. Toplumsal (çevre), siyasal (yeşil ve anarşist) ve kültürel sonuçları herkes tarafından tartışıldığı bir kamuoyu tartışması içine girmelidir. Bergama olayı da budur. Politik bir tercih olarak işlenecek olan bilimsel verilerle riskin az olduğunun kararı sadece tahlil uzmanları (bunlar bizim gibi bilim toplumu gözükme sevdalısı ülkelerde bilim adamı oluyor) değil, sorunla ilgili tüm taraflarca, yani bir “akademisyen aslan bir bilim adamının” söylediği “şalvarlı köylülerce” verilmelidir. Şimdi tekrar konumuza dönelim.

4. ZAMAN OKU

“Zaman” fizikte bir boyuttur. Fizik için ne karmaşık ne de gizemlidir. Galileo’dan bu yana bir ipin ucunda sallanan küre ile zamanı ölçeriz. Günlük yaşamınızda ise zamanı her yere sokup çıkartabilirsiniz. Zamanın felsefesini yapabilirsiniz. Nietzsche gibi zamanı döngülerle tekrarlayıp her şeyi tıpkı ilk biçimiyle yenileyebilir “üst insan” olursunuz. Veya zamanı birbirinden değişik yaşanan parçalara ayırıp ömrünüzü uzatabilirisiniz. “Zamanda yolculuk” adlı bir roman da yazabilirsiniz. Aşkınızı anlatmada zamanı kullanabilirsiniz. İşleri zamana bırakabilirsiniz. Zamanla yatıp kalkarsınız. Zamanlama yapıp, gelecek ile ilgili projeler üretebilirsiniz. Fakat gerçekte zaman bu kadar basit midir bizler için? Özellikle zamandaki “şimdi” öylesine karışıktır ki.

Şimdi nerededir? Şimdinin öncesi geçmişdir. Geçmiş geçmişte kalmıştır. Geçmiş orada durur ve değiştirilemez. Olan olmuştur. Masadaki vazo yere düşüp kırılmıştır. Çiçekler dağılmıştır, vazo cam parçalarına ayrılmıştır, içindeki su zerreleri yere saçılmıştır.

Yitirdiğimiz birinin cenazesinin arkasında yürürken onun tekrar aramıza dönemeyeceğini biliriz. Ölüm tarihi mezar taşına yazılmıştır. Onun ölümü artık bir gerçektir.

Yerdeki cam kırıntılarının kendiliğinden bir araya gelip tekrar vazo olduğunu, yere saçılan çiçeklerin vazoya tekrar dolduğunu hiç görmedik. Bundan kuşku duymayız: “Geçmiş değişmeyecektir.” Bu olaylar insanlara belirlenen geçmişte bir şeyin geçip gittiğini anlatır. Bilinçli olarak algıladığımız şimdi ile birlikte bu geçip gidene “zaman” deriz. Zaman okunun geçmişten belirsiz geleceğe doğru gittiğini görürüz.

Şimdinin sonrası belirsiz gelecektir. Bu belirsizlik birilerine göre “olasılıklara bağlıdır.” Bazılarına göre de gelecek “alnımızda yazılmıştır.” Bu belirsizlik bizim okuyamayacağımız bir belirliliktir onlara göre. Onlara inanmamız istenir bizden ama; hep geceden sonra gündüz, gündüzden sonra gece olmuştur. Gündüzün gece gecenin gündüz olacağını onlara inanmadan da biliriz. Tayfun gelmiş arkasında acılar bırakarak geçmiştir. İstemeyiz ama aynısı olmayacak tayfunun bir gün tekrar gelebileceğini biliriz, sonra gideceğini de. Kar yağmış sonra da erimiş su olmuştur. Kar tekrar yağacak, tekrar eriyip su olacaktır. Bahar gelecek çiçekler tekrar renk renk açacaktır. Ama dünyada farkında olmadığımız bir şeyler değişmiştir. Elimizle yukarı attığımız taş hep geri gelmiştir. Taşı yukarı atarsak gene gelecektir. Bu döngülerin belirsiz geleceği yoktur. Bunların değişmez geçmişi de vardır. İnsan oğlu bunları binlerce yıl gözlemiştir. Zaman okunun bunları değiştirmediğini, tanrının yazdığı “alın yazı”sız veya bilimin yazdığı “olasılık”sız biliriz.

Düzensizlik içinde düzeni arar fizikçiler. Beyinlerinde kurdukları ideal dünyalarında zamanı bir nokta etrafında düzenli salınan kürelerle saymışlardır. Buldukları hareket yasaları zamana göre simetriktir. Yasaları zaman okunun yönüne göre değişmez. Bu simetri enerjinin korunumun evrensel olduğunu söyler. Buna göre yerdeki cam parçaları kendinden bir araya gelip vazo olabilir tekrar, su zerreleri su olup vazoya dolabilir tekrar. Ama biz şimdiye kadar böyle bir şey görmedik. .

Şimdi gerçek geçmişin sonrası belirsiz geleceğin öncesidir ama fizikçiler zaman oku kırılmaz derler. Her an şimdidir onlar için. Fizik yasaları evrensel olmaz yoksa. Görelilik kuramında da “şimdi” yoktur. Hızla giden bir trene yeşil otlar arasındaki patikadan bakan sırt çantalı bir gezginin şimdisi ile trende koltuğuna oturmuş elinde dergisini okuyan bir yolcunun şimdisinden farklıdır. Her ikisi de bilinmeyene gidiyorsa, trene bakan gezginin değişmez geçmişi trendeki yolcunun belirli geleceğidir.

<strong>5.  ENTROPİ VE TEK YÖNLÜ ZAMAN OKU</strong>

Fizikçiler evrensel yasalarındaki zaman okunun iki yönlü olmasından rahatsızdılar. Zaman oku yönünün tek ve geleceğe doğru olduğunu yaşamamızdan biliyoruz. Bir şeyler geri dönmüyor ve tekrarlanmıyor. Kırılan bardak kendiliğinden bütünleşmiyor, ölen dönmüyor. Vurduğumuz top geri gelmiyor. Fizikçiler ideal dünyalarını yorumlamaya devam etmek için yasalarındaki zamana göre simetriden kaynaklanan bu açmazı aşmalıydılar. 19 yüzyılın ikinci yarısının sonlarına doğru Avusturyalı fizikçi Boltzman Entropi kavramını ortaya attı. Entropiyi fizikle ilgilenmeyen bir kişiye kısaca şöyle anlatılabilir. “Kapalı bir sistem A durumundan B durumuna geçtiğinde A durumunun entropisi S(A) B durumunun entropisi S(B) den küçükse B durumu A durumuna dönemez. Bunun kuvantum fiziği karşılığı da vardır. Bir sistem S(1) olasılıklı duruma sahip bir A yapısından S(2) olasılıklı duruma sahip bir B yapısına geçmişse ve S(2) olasılığı S(1) olasılığından büyük ise sitem B durumundan A durumuna tersinmez.” Böyle bir değişimde, entropi farkının pozatif alduğu durumda, zaman oku tek yönlü ve geleceğe doğrudur. Zaman A dan B ye akar. Sisteme dışardan müdahale edebilirseniz. Entropi ile oynayabilirsiniz. Örneğin, düzenli odanız her gün daha karışır. Onu şuraya bunu oraya koyarsınız. Odanızın entropisi artar. Bir gün bu karışıklıktan sıkılır, odanızı toplarsınız. Yani odanın entropisini azaltırsınız. Fakat odanız ilk durumuna tekrar dönemez. Yani odanızın entropisi ilk durumdan her zaman büyüktür. Bir de büyüklük odanızdaki eşyanın kalabalık olmasına bağlıdır. Sistemin girilebilme durumu ne kadar büyük olursa entropi o kadar büyüktür. Bir yapıtın yorumlamasındaki zenginliği (gösterge bilim) entropi kavramı ile örtüştürebilirsiniz. Umberto Eco “Açık Yapıt” kitabında bunu çok güzel anlatmaktadır. Boltzman ile aynı yıllarda yaşayan Nietzsche (aynı zamanda ikisi de German) entropi kavramını duyduğunda “yaşasın fizik, fizik için üç kere hurra hurra hurra” diye yazmıştır. Nietzsche’nin ebedi dönüş (bengi döngü) düşüncesinde her şey tıpkı ilk yaşandığı biçimiyle yeniden yenilenir. Bu sonsuza kadar sürer. Fakat her bir yenilenmede farkında olamadığımız bir şeyde değişmektedir. Bu her değişmeyen yenilenmenin, yeniden doğuşun geriye dönemez olduğunu söyler. Üst insan bunu hisseder ve bu yeniden doğuşun sıradanlığına dayanır. Nietzsche’nin kendinden geçercesine “şen bilim” deyip fiziğe fanatikçe methiyeler düzmesinin nedeni bu düşüncesinin entropi kavramı ile örtüşmesidir.

Entropi konusunu kapatmadan bir noktaya açıklık getirmek isterim. Yukarıda söylediklerimden “daha çok düzensizlik daha büyük entropi” anlamı çıkartılmamalıdır. Entropi kavramı kaostan farklıdır. (Kaos bu toplantıda bazı konuşmacılar tarafından anlatıldı, ben ona burada girmek istemiyorum.) Entropi büyüdükçe sistemde düzenli girilebilme durumu artar. Yani sistemdeki düzen yeni bir düzenli duruma geçebilecek şekilde değişir. Buna sürdürebilirlik de diyebilirsiniz. Bu tip sürdürebilirlik için en mükemmel geometrik yapılaşmada Einstein 3-boyutlu yüzeysel küreselleşmedir. Bu perspektiften baktığımızda küreselleşmenin modern bilim arka alanlı olduğunu söyleyebiliriz. Küreselleşme Batı uygarlığının hegemonyası için bilgiyi kullanma geleneğinin devamıdır. Kaos ise bir süreçtir. Makro dünyada da geçerlidir. Sistem parametrelerine duyarlı hale geldiğinde düzensizleşir sonra eski haline döner. Bu süreç evrensel yasaları değiştirmez. Sistem benzer yeni bir düzensizliği önleyecek duruma geçmeye çalışır. Kaos süreç diye, evrensel yasaları değiştirmez diye hafife alınmamalıdır. Örneğin kısa ömürlü kaotik bir süreç (meteorolojik, afet, ekonomik, psikolojik, günlük bir olay, otonom bir hareket, bireysel bir çıkış) bunlara duyarlı bir çevrede, medya ve internet ile duyarlaşmış modern toplumda, bilgi akışı altında duyarlı duruma gelmiş toplumda ve insanda önemli ve kalıcı etkiler yapabilir, onların (modernite) yapılarını bozabilir, iktidarlarına karşı karmaşıklık da çıkartabilir. Bu karmaşa sonrası sistem, çevre, toplum, insan kendini devam ettirmek istiyorsa değişmeli, evrimleşmelidir. Umarım gelecek toplantımızın konusu kaos olur. Bunları daha geniş ele alma ve tartışma zamanımız olur.

4. “ŞİMDİ”

Fizikçilerin ideal dünyasındaki zaman okunun sürekliliğini ve iki yönlülüğünü kısaca gözden geçirdik. Fizikçilerin Entropi ile sürekli zamanın tek yönlülüğünü ortaya koyduklarını söyledik. Fakat bir canlı varlık için, bir topluluk için, yaşadığı zaman süreci sürekli midir? Onlar için zamanda kırılma ortaya çıkabilir bence. Yaşamlarındaki sürekli zaman “şimdi” ile kırılabilir. “Şimdi” ile baş başa kaldıklarında gelecek geçmişten kendiliğinden kopmuştur ve onlar için zaman oku kırılmıştır. İnsanı ele alalım. İnsan için “şimdi” doğanın insana dayattığı zaman okunun insanın düşüncelerinde kırıldığı andır diyebiliriz. İnsan düşüncelerinde zamanı kırdığına veya insanın düşüncelerinde zaman kırıldığında, insan “şimdi” ile baş başa kalmıştır. Gerçek geçmişi yoktur artık. Geçmiş gerçek düş olmuştur. Belirsiz gelecek ise onu korkutmaz. Geçmişten utanmaz. Yaşama yeniden başlamıştır. “Şimdi” insanın değişimi için, kurtuluşu için özgürlük anıdır, “şimdi”ile baş başa kalmadan özgür olunmaz, özgür olmadan da değişim ve kurtuluş olmaz. “Şimdi” gerçek geçmişin sona erdiği, belirli geleceğin belirsiz gelecek olduğu andır. “Şimdi” diye haykırabildiğinde insan, gerçek geçmişinin prangalarından kurtulur. Artık düşüncelerinde zamanın dogmatik çileleri ve dayatmaları yoktur. Onun için yeni bir gerçek geçmiş ve yeni bir belirsiz gelecek başlamıştır. Dönüşmüş ve yeni bir yaşama başlamıştır. (Bir örnek istenirse; Halikarnas Balıkçısı Bodrum’daki ilk gecesinde kayrak taşlarını yıkarken bu tanımımızla örtüşen şimdiyi yaşamıştır. (Mavi Sürgün, 1961, s.197)) O artık zokaya yakalanmış balık değil bir balıkçıdır.) Önemli olan insanın yaşamına şimdileri yerleştirebilmesidir. (Örneğin; “Sigaran senin olsun hadi bana eyvallah” diyerek kendini Boğaz Köprüsünden atan adamın o anı bir şimdi değildir. O bir sondur. Geleceği fiziksel ölümle belirlenmiştir.)

Şimdilerle insan sonsuz yaşamı bulur. Zaman düşüncelerinde kırılsa bile herkes “şimdi” si ile baş başa kalamaz. Bunu hissedecek kadar yaşam duyarlı değildir. Kendi zaman okunu kendi kırabilen insan var mıdır? Bunu bilemem. Bu kırılmayı yaşayan insan bengi döngü iktidarından, Nietzsche’nin üst insan hegemonyasından kurtulmuştur. Ben bunları söylerken Nietzsche’nin önüne geçtiğimi söylemek istemiyorum. Bu günkü toplum yapılaşması ve toplumun bireyi olan insanın duyarlılığı Nietzsche zamanından çok farklıdır. Toplum ulaşım teknolojisi ile, iletişim teknolojisi ile, medya ile, internet ile çok yönlü ve parametreli duyarlı bir duruma gelmiştir ve kendiliğinden simülatif ürünler ortaya çıkmaktadır. Bu söylediklerimi küçük bir kurgu ile anlatmaya çalışayım.

“ŞİMDİ” SİZE ZAMANIN KISA TARİHİNİ ANLATAYIM MI?

Günlerden gece ve gündüzün eşit olduğu “Yenigün.” Mart ayının 21. günü. Toprağın yeniden dirildiği kutsal gün Nevroz. Mart ayının son kutsal çarşambası. Güneş Koç burcuna giriyor.

Gün iniyor. Urfa’nın Halepli meydanında davullar vurulmaya başlıyor. Davullara vuruldukça Halepli meydanı bal rengine bürünen Urfa Kalesine daha sıkı tutunuyor. Halepli meydanını çevirmiş taş evlerin damlarından güvercin kömeleri havalanıyor, gökyüzünde karışma zamanı başlıyor. İnsanlar Halepli meydanının ortasında yanan ateşin etrafında toplanıyor.

Adam Halepli meydanının ortasında yanan ateşin etrafında dönerek bir birlerine karışan insanları Kaleden seyrediyor.

Adamın yanında üç çocuk beliriyor. Üç çocuktan biri adama;

“abi… sana Urfa’nın tarihini anlatayım mı?” diye soruyor.

Adam “anlat bakalım” diyor.

Çocuk adama Urfa’nın tarihini bir solukta anlatıyor:

“Babillerin Nemrut adında bir hükümdarı varmış. Bir gece Nemrut bir rüya görür. Nemrut’a rüyada yeni doğan biri tarafından öldürüleceğini söylenir. Nemrut ölmekten korkar, “yeni doğan çocukların hepsini öldürün” diye askerlerine söyler…

Hazredi İbrahim’i annesi ha şu magraya bırakır. Bir ceylan Hazredi İbrahim’i yedi yıl ha şu magrada besler…”

“…Nemrut Hazredi İbrahim’i yakalar. Ha aşağıdaki meydana Nemrut bir ateş yakar. Kale’nin üstüdeki ha şu mancıkla Hazredi İbrahim’i ateşe fırlatır. İbrahim ateşin içine düşünce ateş göl, odunlar balık olur. Ha aşağıdaki Balıklı göl olur.”

Sonra ikinci çocuk, daha sonra da üçüncü çocuk Urfa tarihini adama bir solukta tekrarlıyorlar. Bir solukta anlatılan Urfa tarihi çocuklarda değişmiyor.

Adam: “Ben de size “şimdisi öldürülen zamanın kısa tarihi”ni anlatayım mı?” diye çocuklara soruyor.

Çocuklar şaşkınca adama bakıyorlar. Yabancı adamı kırmak istemiyorlar. Hep bir ağızdan “anlat abi” diyorlar.

Adam şimdisi öldürülen zamanın kısa tarihini anlatamaya başlıyor:

“Zaman annesiz ve babasız şimdi de doğmuş. Şimdinin geçmişi geleceği yokmuş. Zaman her şimdide özgürce yenilenirken ateş, hava, su ve toprak onu kıskanmışlar. Çünkü ateş, hava, su ve toprak bir ölüp bir doğuyormuşlar. Her seferinde de aynı şeyi yaşıyorlarmış. İktidarlarını kaybetmekten korkan ateş, hava, su ve toprak şimdiyi öldürmek için insan adında akıllı bir hayvan yaratmışlar. İnsan zamanı an an bölüp zamanın şimdisini öldürmüş.”

Bugün Yenigün. Mart ayının son kutsal çarşambası. Güneş Koç burcuna giriyor. Toprak yeniden doğuyor. Davullar vuruyor. Halepli meydanının ortasında ateş yanıyor. Zerdüşt odun ateşi içinden “Yeryüzüne bağlı kalın… Yeryüzüne bağlı kalın…Toprak her nevrozda yeniden doğduğunda tek değişen benim.” diye insanlara sesleniyor. İnsanlar o tek değişen için ateşin etrafında dönmeye başlıyor. Zerdüşt ateşten seslendikçe ateşin etrafında insanlar daha düzenli dönüyor. Ateş yüzlerde düzensiz değişen dövmeler oluşturuyor. Kınalı eller birbirine daha sıkı kenetleniyor. Omuzlar davulun ritmine titreyerek dirense de başlar yeniden doğmakta olan toprağa daha da eğiliyor. Davulun sesi ile bütünleşmiş topuklar daha da sert vuruyor Halepli meydanına. Kale’nin kayalıklarındaki bal rengi kızıllaşıyor. Her güvercin kömesi kendi damına dönüyor. Dergah’ın kapısı sürgüleniyor. Taziye odaları el değiştiriyor. Kazanlarda Leveni kaynıyor. Sıra gecesinde saflar sıklaşıyor.

İnsanlar her nevrozda ateşin etrafında dönüp hep o noktaya geldikçe Zerdüşt değişiyor. İnsanlar o noktada sonrasız zamana geçemiyor. Ateş olup değişemiyor. Kötülükler iyiliklere dönüşmüyor. Başlarını yeniden değişmeden doğan toprağa eğiyorlar. Yeryüzüne olan bağlılıklarını tekrarlıyorlar. Zaman anlarına bölünüyor. Urfa’nın tarihi değişmiyor. Balıklı Göl’ün balıkları bir birine daha çok benziyor.

Çocuklar adamdan “şimdi” nin kısa tarihini öğreniyorlar. “Şimdi” diye birlikte adama doğru bağırıyorlar. Adam insanların etrafında kenetlenmiş düzenli döndüğü ateşin içine atlıyor. Adam için geçmiş düş oluyor, adam gelecekten kopuyor. Zerdüşt ebedi dönüşü bu kez adam için değişmeden tamamlıyor. Üst insan yok oluyor. Yeryüzü iktidarı sona eriyor. Zaman anlarına bölünmüyor. Urfa’nın tarihi tekrarlanmıyor. Balıklı gölün balıkları bir birine artık benzemiyor.

…………………………..