Siyah Cahil De Diyemez Miyiz?

“Neden kara cahil diyoruz da, siyah cahil demiyoruz? (…) Kelimelerin çokluğu zenginliktir, ama ama bir şartla: Fransızların nuance dedikleri ‘ince ayrılıklar’ olursa… Siyah ekmek ile kara ekmek’ten başka bir şey anlatıyorsa, o zaman zenginliktir. Yoksa karışıklıktır. Bu çeşit zorluğu Fransızlar da yaşadıkları için, dillerini düzeltirken ilk işleri böyle eş kelimeleri temizlemek olmuştur. Bir dilde yabancı kelimelerin şansı yeni kavramlar getirmelerine dayanır.”
-Suat Yakup Baydur, Dil ve Kültür, Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayın Ajansı AŞ.
1999,s.99

Baydur, dilin sadelik ve zenginlik arasındaki dengeyi bulması gerektiğini, yeni kelimelerin yayılması ve eskilerinin yitirilmesinin de bu denge uğruna yaşandığını savunmaktadır. Kelimeler aralarında bir nüans barındırıyorlarsa zenginlik kazandırırlar, bulundurmuyorlarsa fazlalıktırlar. Üstelik bunu sağlamak için dilin üstünde bulunan bir otoritenin varlığını da varsaymıştır.

Baydur dile “temizlenebilir” “düzeltilebilir” ve en verimli formuna getirilebilir bir yapı muamelesi yapmaktadır. Oysa bence dil, o dili konuşan tüm insanların ufak etkileri olduğu, sürekli değişen, yeni kelimeler kazanıp eskilerini yitiren organik bir yapıdır. Aynı şekilde bir dilin zenginliği ile karmaşıklığı kolayca ayrılabilir değildir vlarak nüansıe bu ayrımın dile atfettiği estetik ve işlevsel değer yargısı gerçeği yansıtmamaktadır. Bundan ayrı on mecburi olarak iki kelime arasında var olduğunu düşünüyorum. İki kelime arasında nüans söz konusu değilse her yönden aynı kelimelerdir. “Kara” ve “siyah” farklı kelimelerdir, bu kelimeleri içeren ifadeler de zorunlu olarak farklı olacaklardır. Bu farklılıkların bir sözlükte açıklanmaması veya kolay dile getirilir olmamaları var olmadıklarını kanıtlamaz. Aynı şekilde yabancı kelimelerin de dile katkıları sadece dilde o noktaya kadar var olmuş kavramsal bir boşluğu doldurmak değildir, dönemin materyal şartları ve sosyal etkiler ise asıl şanslarını belirleyen faktörlerdir. Bunların
hepsini bu deneme içerisinde açacağım.

Baydur’un dil hakkında konuşurken kullandığı dil bana dilbiliminin bilimleşmesinden beri (19-20. yüzyıl) dilbiliminde ciddi bir rolü olmayan kuralcı (prescriptive) bakış açısını hatırlattı. Dilin bazı özelliklerine pozitif, bazılarına negatif değer yüklemek (karmaşa/zenginlik) ve dili yukarıdan (TDK benzeri kurumlar veya dil reformlarıyla) dikte edilebilecek bir yapı olarak görmek modern dilbiliminde pek kabul gören bir sistem değil. Modern dil bilimi bilimsel yöntemi takip ederek dilin gelişimini ve nüanslarını gözlemlemekle, betimleyici (descriptive) bir rolle kendini kısıtlamaktadır. Ben de bu konuda konsensüse katılma eğilimindeyim. Peki neden?

Bence kuralcılık, benzeri pek çok korumacı felsefe gibi gerçeğe dayanmaktan ziyade insanın kontrol ve değişmezlik arzusunu avutur. Sonuçta dilin mutlak bir formu asla olmayacaktır. Dilin insanlar tarafından her gün değiştirilen organik formunu değil de tarihte bir noktada rastgele bir şekilde “doğru” kabul edilmiş versiyonunu kullanan insanlar artık var olmayan bir dili konuşmaktadır. Bu durum göçmenlerin bir zaman kapsülü gibi ana dillerinin anavatanlarını bıraktıkları zamandan kalma bir versiyonunu konuşmalarına benzerdir. Dile kuralcı yaklaşım geçmişte yaşamaktan öteye geçemez, Baydur’un ortaya koyduğu reformist bakış açısında bile.

Buna ek olarak dili kontrol etmek, insanların düşüncelerini de kontrol etmek demektir. Bu
Nietzsche’nin “dil hapishanesi” kavramından Orwell’in “yenisöylem”ine kadar pek çok kişinin işlediği bir konudur. Dil insanların düşüncelerini şekillendirir hem de bunu neredeyse görünmez bir şekilde gerçekleştirir. Yakın zamanda yapılan bir araştırma İskoçların dillerinde gramatik olarak duyguların içten hissettikleri şeyler değil de onların üzerine gerçekleşen olgular olmasının İngilizlere kıyasla duyguları gerçekten daha dışsal duyularla algılamalarına sebep olduğunu keşfetmiştir. Açlık gibi öylesine temel bir hissin algılanışı bile dil yoluyla değişebiliyorsa daha soyut konseptlerin dilin etkisinden kaçınma konusunda hiçbir şansı yoktur.

Bu sebepten tarihsel olarak dil reformları siyasi ve toplumsal değişimleri de beraberinde getirmiş, hatta tam olarak bu sebepten gerçekleşmişlerdir. Bunun için örnek olarak uzağa gitmeye gerek bile yoktur. Türkiye’de Harf Devrimi sadece Latin alfabesi fonetik anlamda Türkçe’ye daha uygun olduğu ve bu sebepten okuma yazma öğrenmek daha kolay olacağı için yapılmamıştır. Bunlarda doğruluk payı olabilir ancak Türkiye’yi Batı’ya dilsel anlamda yaklaştırmak ve Osmanlı’dan uzaklaştırmak da önemli sebeplerdendir. Veya İngilizce’de cinsiyeti bilinmeyen bir birey için kullanılan zamirlerin “he”den “he or she”ye, ondan da “they”e geçmesi toplumsal cinsiyet ilişkilerinin dile yansıması ve dilin de bunları pekiştirmesini gösterir. Ancak İngilizce’de bu süreç yukarıdan dikte edilmemiş, toplumsal değişimlerin otoriteler tarafından kabullenilmesi şeklinde gerçekleşmiştir. Bu da insana sordurur, otoriteye hiç gerek var mıydı?

Dil kendi haline bırakıldığında toplumsal değişimleri yansıtır ve bu değişimleri geri tetikler. Dil ve toplum sürekli bir ilişki halindedir. Reformlar bu sembiyotik ilişkinin arasına girip hem toplumu hem de dili başka bir akışa sürükleme çabasıdır. Bu reformların mutlaka net bir toplumsal zarar olduğu anlamına gelmez. Yine de, bu bakış açısını varsayılan almak kişinin otorite üzerinde bir kör noktası olduğuna işaret edebilir.

Baydur’un yabancı kelimelerin kavramsal bir boşluğu doldurmasını tartışırken bir kavramın hem yabancı (nuance) hem de Türkçe (ince ayrılıklar) karşılıklarını kullanmış olması biraz ironiktir. Türkçe’de “ince ayrılıklar”ın dolduramadığı kavramsal bir boşluk mu vardı ki Fransızca bir kelimeye başvurması gerekti? Elbette, aralarında direkt çeviriden öte bir nüans, kendisi 1999’dan beri Türkçeleşmiş olarak dilimizde yer edinmiş bir kelime, bulunmaktadır. Ancak bence bu kelime tercihlerinin kelimelerin sözlük anlamlarından daha fazlasından beslendiğinin de bir işaretidir. Bu paragrafta Baydur Fransızların dillerine karşı tavırlarını
açıklamaktadır, o yüzden de Fransızca bir kelimeyi tercih etmekte kelimenin anlamından öte bir değer bulmaktadır. Hiçbir kelime tek başına boşlukta bulunmamaktadır, bağlamsal olarak anlam kazanırlar. Bu içinde kullanıldıkları konuşmanın içeriği de olabilir, materyal şartların dile toplumsal bir boyutta yansıması da. Bu şekilde her kelime asla bir sözlük içinde ifade edilemeyecek sonsuz bir nüans taşır.

Belki de sorulması gereken soru “Nüans önemli midir?”den ziyade “Nüansın olmaması mümkün müdür?” olmalıdır. Dilbilimi ne kadar bilimsel yöntemi baz alarak hareket etse de incelediği objenin, dilin, o dili konuşan milyonlarca belki milyarlarca farklı kişinin her biri için ufak nüansları olduğundan bazı noktalarda bireylerin sezgisine dayanmak zorundadır. Eş anlamlı (veyahut çevrilmiş) kelimeler birbirlerinin matematikte görülebileceği gibi mutlak karşılıkları değildir. “a = b” dendiğinde “a” ve “b”nin her açıdan eş değer olduğunu anlayabiliriz. Ancak örneğin “yoksul” ve “fakir” kelimeleri pek çok şartta birbirleriyle değiştirilebilir olsa da mutlak bir eşitlik söz konusu değildir. Üstelik şu an öyle görünselerdi bile aralarında gelecekte anlam kırılmaları yaşanması mümkündür. Filozoflar eş anlamlı veya çeviri kelimelerden terim üretme sürecinde sıkça beslenir, o nüansları ya yakalar ya da kendisi oluşturur ve kullandığı kelimelere
yeni bir hayat kazandırır. Eğer dildeki her türlü “fazlalık” ve “karışıklık”tan kurtulsaydık dilin zenginliğini de mecburen yitirirdik.

Bu konu bence şiir üzerinden de incelenebilir. Şiir dilin en saf formudur. Gündelik konuşmalar ve pek çok düzyazı dili kullanarak bir amaç için gerçekleştirilir. Şiirin amacı ise dilin kendisidir, dil ile derin bir bağı vardır. Bu sebepten şiir çevirmek diğer pek çok dil kullanımını çevirmekten daha zorlu bir süreçtir. Hatta cevaplaması ilk görüldüğünden çok daha zor olan “Şiir nedir?” sorusuna benim en yakın hissettiğim cevap “Dil ile oynamaktır.” olur. Şiir bir dilin zenginliğinin vücut bulmuş halidir. Ben hem dilbilimi ve felsefe hem de şiirle ilgili biri olarak eğer “karışıklık” çıkaran, gereksiz ve toplu dilimizde yer kaplayan eş kelimeleri “temizlersek” şiirin sadece zarar göreceğini düşünüyorum. Görünürde tamamen aynı anlamlı iki kelimenin bile varlığı değerli, nüanslıdır. Hiçbir şeyde bulunamasa bile bu nüans farklı yazılmalarında, okunmalarında veya kökenlerinde bulunur ki bu şiir için önemli bir özelliktir. Zaten onların da aynı olduğu bir durumda aynı kelimeden bahsediyor olmalıyız.


Sonuç olarak, Baydur’un sözleri özellikle kelimeler arası nüans konusunda değerli olsa da bence hem dilin toplumsal ve siyasi boyutunu görmezden gelmiş, tam olarak bu sebepten kendi aklını da dil üzerinden kontrole açık kılmış, hem de dili “karışıklıklarından temizleme” çabası uğruna dili düzleştirmeyi, karışıklıktan ayrı bir şekilde bulunamayacak “zenginliği” yitirmeyi savunmuştur. Dil ancak karmaşık, her zaman en mantıklı veya verimli olmayan organik bir yapı olarak gerçekten yaşayabilir, aksini savunmak ise dili olduğu gibi tüm zenginliğiyle kabul etmek yerine kendi sistemine köşelerinden kırpıp sığdırma çabasıdır. Birisi kara cahil yerine siyah cahil demek istiyorsa diyebilir, bunu yaparak da dili sadece zenginleştirmiş olur.

Eda Duru Yıldırım