Tenin Son Sürümü: Siborglar Çağında Irk, Cinsiyet ve Yaş Buharlaşır mı?

İnsan bedeni uzun süre toplumun en inatçı kimlik kartı sayıldı. Derimizin rengi, sesimizin tonu, kaslarımızın biçimi, hormonlarımızın iniş çıkışı ve yüzümüzdeki çizgiler bize daha konuşmadan bir hikâye yazdı. Kimi zaman bu hikâye kader diye satıldı, kimi zaman biyoloji diye kutsandı. Fakat şimdi sahneye garip bir oyuncu çıkıyor: siborg. Ne tam insan, ne tam makine; ne mitolojik yaratık, ne de yalnızca bilimkurgu figürü. Kalp piliyle, protez bacakla, beyin-bilgisayar arayüzüyle, yapay gözle, gen düzenleme ihtimaliyle ve akıllı implantlarla beden artık sabit bir doğa parçası değil, güncellenebilir bir platform gibi davranıyor.

Siborg sosyolojisinin en kışkırtıcı sorusu şudur: Beden teknolojiyle birleşince ırk, cinsiyet ve yaş gibi kategoriler gerçekten ortadan kalkar mı, yoksa sadece daha parlak bir arayüze mi taşınır? İlk bakışta cevap umut vericidir. Eğer bacak mekanikse, hız kas genetiğine bağlı olmaktan çıkar. Eğer ses dijital olarak tasarlanabiliyorsa, cinsiyetin kulaktaki izi silikleşir. Eğer yüz yaşlanmanın kronolojisini göstermiyorsa, yaş bir takvim meselesi olmaktan uzaklaşır. Eğer deri, sensörler ve yapay dokularla yeniden kurulabiliyorsa, ırkçı bakışın yakaladığı yüzey bozulur. Harika, değil mi? İnsanlık nihayet eski etiketlerini çöp kutusuna atacak gibi görünür.

Ama sosyoloji burada kaşını kaldırır ve sorar: Çöp kutusunun sahibi kim? Çünkü hiçbir teknoloji boşlukta doğmaz. Onu tasarlayan şirketler, finanse eden devletler, pazarlayan kültürler ve erişebilen sınıflar vardır. Siborg beden, teoride özgürleştirici olabilir; pratikte ise yeni ayrıcalıkların zırhına dönüşebilir. Bugünün pahalı telefonu nasıl statü sembolüyse, yarının gelişmiş sinir implantı da aynı işlevi görebilir. Hatta daha fazlasını: Daha hızlı öğrenen, daha uzun yaşayan, daha güçlü çalışan insanlar ile “eski model” bedende kalanlar arasında yeni bir uçurum açabilir.

Kategoriler ölmez, kılık değiştirir

Irk, cinsiyet ve yaş doğanın basit etiketleri değildir; toplumsal anlam makineleridir. Irk, pigmentten çok iktidar ilişkilerinin tarihidir. Cinsiyet, bedenden çok normların koreografisidir. Yaş ise hücrelerden çok üretkenlik, arzu ve saygınlık hakkında kurulmuş bir zaman rejimidir. Bu yüzden beden değiştiğinde kategoriler otomatik olarak yok olmaz. Toplum, yeni bedene yeni anlamlar yükler. Metal kolu olan biri “eksik” değil “gelişmiş” sayılabilir; fakat bu kez de hangi marka kolun, hangi yazılım sürümünün, hangi veri paketinin daha prestijli olduğu konuşulur.

Cinsiyet açısından düşünelim. Hormon düzenleyiciler, yapay üreme teknolojileri, ses ve yüz modifikasyonları, dijital avatarlar cinsiyetin katı duvarlarını çatlatıyor. Bu iyi haber. Ancak aynı teknoloji, “ideal kadın”, “optimize erkek” ya da “kusursuz androjen” gibi yeni pazar kalıpları da üretebilir. Özgürleşme ile paketlenmiş norm arasındaki çizgi, reklam afişi kadar parlak ve tehlikelidir. Siborg olmanın devrimci tarafı, bedeni seçilebilir kılmasıdır; kapitalist tarafı ise seçimi abonelik planına çevirmesidir.

Yaş konusunda da benzer bir paradoks var. Yaşlanmayı yavaşlatan biyoteknolojiler, hafıza destek sistemleri ve yapay organlar, insan ömrünü esnetebilir. Fakat yaş ayrımcılığı ortadan kalkmak yerine biçim değiştirebilir. “Yaşlı” olmak biyolojik değil, teknolojik geri kalmışlık anlamına gelebilir. Güncelleme alamayan bedenler, toplumun gözünde tıpkı eski işletim sistemleri gibi güvenlik riski sayılabilir. Bu cümle komik duruyor; komik olduğu kadar ürkütücü.

Yine de karamsarlık kolay bir lüks. Siborg sosyolojisi bize sadece tehlikeyi değil, ihtimali de gösterir. Eğer bedenin doğal kabul edilen sınırları aşılabiliyorsa, kimliklerin kutsal sanılan hapishaneleri de sorgulanabilir. “Erkek böyledir”, “kadın şunu yapar”, “şu ırk buna yatkındır”, “bu yaştan sonra olmaz” gibi cümleler, teknolojik bedenin karşısında antika mobilyalar gibi gıcırdamaya başlar. Siborg, topluma şunu fısıldar: Beden sandığınız kadar kader değil; kader sandığınız şey de çoğu zaman iyi cilalanmış bir yönetmelik.

Asıl mesele, teknolojik birleşmenin bizi kategorisiz bir cennete götürüp götürmeyeceği değil. Mesele, yeni bedenlerin hangi etik ve politik ilkelerle kurulacağıdır. Erişim adil mi olacak? Veri kime ait olacak? Protez kullanan beden sigorta şirketinin malı mı, kişinin benliği mi sayılacak? Beyin arayüzünden geçen düşünce, mahremiyetin son kalesi mi yoksa pazarlanabilir son maden mi olacak?

Sonuçta siborg çağında ırk, cinsiyet ve yaş belki ortadan kalkmayacak; ama çıplak gerçekler gibi davranma ayrıcalıklarını kaybedecekler. Maskeleri düşecek. İnsan bedeni teknolojiyle birleşirken toplum da kendi kodunu ele vermeye başlayacak. Ve belki en radikal soru şu olacak: Makineleşen insan mı daha korkutucu, yoksa insanı yüzyıllardır makine gibi sınıflandıran toplum mu?

Siyah Cahil De Diyemez Miyiz?

“Neden kara cahil diyoruz da, siyah cahil demiyoruz? (…) Kelimelerin çokluğu zenginliktir, ama ama bir şartla: Fransızların nuance dedikleri ‘ince ayrılıklar’ olursa… Siyah ekmek ile kara ekmek’ten başka bir şey anlatıyorsa, o zaman zenginliktir. Yoksa karışıklıktır. Bu çeşit zorluğu Fransızlar da yaşadıkları için, dillerini düzeltirken ilk işleri böyle eş kelimeleri temizlemek olmuştur. Bir dilde yabancı kelimelerin şansı yeni kavramlar getirmelerine dayanır.”
-Suat Yakup Baydur, Dil ve Kültür, Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayın Ajansı AŞ.
1999,s.99

Baydur, dilin sadelik ve zenginlik arasındaki dengeyi bulması gerektiğini, yeni kelimelerin yayılması ve eskilerinin yitirilmesinin de bu denge uğruna yaşandığını savunmaktadır. Kelimeler aralarında bir nüans barındırıyorlarsa zenginlik kazandırırlar, bulundurmuyorlarsa fazlalıktırlar. Üstelik bunu sağlamak için dilin üstünde bulunan bir otoritenin varlığını da varsaymıştır.

Baydur dile “temizlenebilir” “düzeltilebilir” ve en verimli formuna getirilebilir bir yapı muamelesi yapmaktadır. Oysa bence dil, o dili konuşan tüm insanların ufak etkileri olduğu, sürekli değişen, yeni kelimeler kazanıp eskilerini yitiren organik bir yapıdır. Aynı şekilde bir dilin zenginliği ile karmaşıklığı kolayca ayrılabilir değildir vlarak nüansıe bu ayrımın dile atfettiği estetik ve işlevsel değer yargısı gerçeği yansıtmamaktadır. Bundan ayrı on mecburi olarak iki kelime arasında var olduğunu düşünüyorum. İki kelime arasında nüans söz konusu değilse her yönden aynı kelimelerdir. “Kara” ve “siyah” farklı kelimelerdir, bu kelimeleri içeren ifadeler de zorunlu olarak farklı olacaklardır. Bu farklılıkların bir sözlükte açıklanmaması veya kolay dile getirilir olmamaları var olmadıklarını kanıtlamaz. Aynı şekilde yabancı kelimelerin de dile katkıları sadece dilde o noktaya kadar var olmuş kavramsal bir boşluğu doldurmak değildir, dönemin materyal şartları ve sosyal etkiler ise asıl şanslarını belirleyen faktörlerdir. Bunların
hepsini bu deneme içerisinde açacağım.

Baydur’un dil hakkında konuşurken kullandığı dil bana dilbiliminin bilimleşmesinden beri (19-20. yüzyıl) dilbiliminde ciddi bir rolü olmayan kuralcı (prescriptive) bakış açısını hatırlattı. Dilin bazı özelliklerine pozitif, bazılarına negatif değer yüklemek (karmaşa/zenginlik) ve dili yukarıdan (TDK benzeri kurumlar veya dil reformlarıyla) dikte edilebilecek bir yapı olarak görmek modern dilbiliminde pek kabul gören bir sistem değil. Modern dil bilimi bilimsel yöntemi takip ederek dilin gelişimini ve nüanslarını gözlemlemekle, betimleyici (descriptive) bir rolle kendini kısıtlamaktadır. Ben de bu konuda konsensüse katılma eğilimindeyim. Peki neden?

Bence kuralcılık, benzeri pek çok korumacı felsefe gibi gerçeğe dayanmaktan ziyade insanın kontrol ve değişmezlik arzusunu avutur. Sonuçta dilin mutlak bir formu asla olmayacaktır. Dilin insanlar tarafından her gün değiştirilen organik formunu değil de tarihte bir noktada rastgele bir şekilde “doğru” kabul edilmiş versiyonunu kullanan insanlar artık var olmayan bir dili konuşmaktadır. Bu durum göçmenlerin bir zaman kapsülü gibi ana dillerinin anavatanlarını bıraktıkları zamandan kalma bir versiyonunu konuşmalarına benzerdir. Dile kuralcı yaklaşım geçmişte yaşamaktan öteye geçemez, Baydur’un ortaya koyduğu reformist bakış açısında bile.

Buna ek olarak dili kontrol etmek, insanların düşüncelerini de kontrol etmek demektir. Bu
Nietzsche’nin “dil hapishanesi” kavramından Orwell’in “yenisöylem”ine kadar pek çok kişinin işlediği bir konudur. Dil insanların düşüncelerini şekillendirir hem de bunu neredeyse görünmez bir şekilde gerçekleştirir. Yakın zamanda yapılan bir araştırma İskoçların dillerinde gramatik olarak duyguların içten hissettikleri şeyler değil de onların üzerine gerçekleşen olgular olmasının İngilizlere kıyasla duyguları gerçekten daha dışsal duyularla algılamalarına sebep olduğunu keşfetmiştir. Açlık gibi öylesine temel bir hissin algılanışı bile dil yoluyla değişebiliyorsa daha soyut konseptlerin dilin etkisinden kaçınma konusunda hiçbir şansı yoktur.

Bu sebepten tarihsel olarak dil reformları siyasi ve toplumsal değişimleri de beraberinde getirmiş, hatta tam olarak bu sebepten gerçekleşmişlerdir. Bunun için örnek olarak uzağa gitmeye gerek bile yoktur. Türkiye’de Harf Devrimi sadece Latin alfabesi fonetik anlamda Türkçe’ye daha uygun olduğu ve bu sebepten okuma yazma öğrenmek daha kolay olacağı için yapılmamıştır. Bunlarda doğruluk payı olabilir ancak Türkiye’yi Batı’ya dilsel anlamda yaklaştırmak ve Osmanlı’dan uzaklaştırmak da önemli sebeplerdendir. Veya İngilizce’de cinsiyeti bilinmeyen bir birey için kullanılan zamirlerin “he”den “he or she”ye, ondan da “they”e geçmesi toplumsal cinsiyet ilişkilerinin dile yansıması ve dilin de bunları pekiştirmesini gösterir. Ancak İngilizce’de bu süreç yukarıdan dikte edilmemiş, toplumsal değişimlerin otoriteler tarafından kabullenilmesi şeklinde gerçekleşmiştir. Bu da insana sordurur, otoriteye hiç gerek var mıydı?

Dil kendi haline bırakıldığında toplumsal değişimleri yansıtır ve bu değişimleri geri tetikler. Dil ve toplum sürekli bir ilişki halindedir. Reformlar bu sembiyotik ilişkinin arasına girip hem toplumu hem de dili başka bir akışa sürükleme çabasıdır. Bu reformların mutlaka net bir toplumsal zarar olduğu anlamına gelmez. Yine de, bu bakış açısını varsayılan almak kişinin otorite üzerinde bir kör noktası olduğuna işaret edebilir.

Baydur’un yabancı kelimelerin kavramsal bir boşluğu doldurmasını tartışırken bir kavramın hem yabancı (nuance) hem de Türkçe (ince ayrılıklar) karşılıklarını kullanmış olması biraz ironiktir. Türkçe’de “ince ayrılıklar”ın dolduramadığı kavramsal bir boşluk mu vardı ki Fransızca bir kelimeye başvurması gerekti? Elbette, aralarında direkt çeviriden öte bir nüans, kendisi 1999’dan beri Türkçeleşmiş olarak dilimizde yer edinmiş bir kelime, bulunmaktadır. Ancak bence bu kelime tercihlerinin kelimelerin sözlük anlamlarından daha fazlasından beslendiğinin de bir işaretidir. Bu paragrafta Baydur Fransızların dillerine karşı tavırlarını
açıklamaktadır, o yüzden de Fransızca bir kelimeyi tercih etmekte kelimenin anlamından öte bir değer bulmaktadır. Hiçbir kelime tek başına boşlukta bulunmamaktadır, bağlamsal olarak anlam kazanırlar. Bu içinde kullanıldıkları konuşmanın içeriği de olabilir, materyal şartların dile toplumsal bir boyutta yansıması da. Bu şekilde her kelime asla bir sözlük içinde ifade edilemeyecek sonsuz bir nüans taşır.

Belki de sorulması gereken soru “Nüans önemli midir?”den ziyade “Nüansın olmaması mümkün müdür?” olmalıdır. Dilbilimi ne kadar bilimsel yöntemi baz alarak hareket etse de incelediği objenin, dilin, o dili konuşan milyonlarca belki milyarlarca farklı kişinin her biri için ufak nüansları olduğundan bazı noktalarda bireylerin sezgisine dayanmak zorundadır. Eş anlamlı (veyahut çevrilmiş) kelimeler birbirlerinin matematikte görülebileceği gibi mutlak karşılıkları değildir. “a = b” dendiğinde “a” ve “b”nin her açıdan eş değer olduğunu anlayabiliriz. Ancak örneğin “yoksul” ve “fakir” kelimeleri pek çok şartta birbirleriyle değiştirilebilir olsa da mutlak bir eşitlik söz konusu değildir. Üstelik şu an öyle görünselerdi bile aralarında gelecekte anlam kırılmaları yaşanması mümkündür. Filozoflar eş anlamlı veya çeviri kelimelerden terim üretme sürecinde sıkça beslenir, o nüansları ya yakalar ya da kendisi oluşturur ve kullandığı kelimelere
yeni bir hayat kazandırır. Eğer dildeki her türlü “fazlalık” ve “karışıklık”tan kurtulsaydık dilin zenginliğini de mecburen yitirirdik.

Bu konu bence şiir üzerinden de incelenebilir. Şiir dilin en saf formudur. Gündelik konuşmalar ve pek çok düzyazı dili kullanarak bir amaç için gerçekleştirilir. Şiirin amacı ise dilin kendisidir, dil ile derin bir bağı vardır. Bu sebepten şiir çevirmek diğer pek çok dil kullanımını çevirmekten daha zorlu bir süreçtir. Hatta cevaplaması ilk görüldüğünden çok daha zor olan “Şiir nedir?” sorusuna benim en yakın hissettiğim cevap “Dil ile oynamaktır.” olur. Şiir bir dilin zenginliğinin vücut bulmuş halidir. Ben hem dilbilimi ve felsefe hem de şiirle ilgili biri olarak eğer “karışıklık” çıkaran, gereksiz ve toplu dilimizde yer kaplayan eş kelimeleri “temizlersek” şiirin sadece zarar göreceğini düşünüyorum. Görünürde tamamen aynı anlamlı iki kelimenin bile varlığı değerli, nüanslıdır. Hiçbir şeyde bulunamasa bile bu nüans farklı yazılmalarında, okunmalarında veya kökenlerinde bulunur ki bu şiir için önemli bir özelliktir. Zaten onların da aynı olduğu bir durumda aynı kelimeden bahsediyor olmalıyız.


Sonuç olarak, Baydur’un sözleri özellikle kelimeler arası nüans konusunda değerli olsa da bence hem dilin toplumsal ve siyasi boyutunu görmezden gelmiş, tam olarak bu sebepten kendi aklını da dil üzerinden kontrole açık kılmış, hem de dili “karışıklıklarından temizleme” çabası uğruna dili düzleştirmeyi, karışıklıktan ayrı bir şekilde bulunamayacak “zenginliği” yitirmeyi savunmuştur. Dil ancak karmaşık, her zaman en mantıklı veya verimli olmayan organik bir yapı olarak gerçekten yaşayabilir, aksini savunmak ise dili olduğu gibi tüm zenginliğiyle kabul etmek yerine kendi sistemine köşelerinden kırpıp sığdırma çabasıdır. Birisi kara cahil yerine siyah cahil demek istiyorsa diyebilir, bunu yaparak da dili sadece zenginleştirmiş olur.

Eda Duru Yıldırım

Valkyrien ve Fortitude

Valkyrien  dizisinin insanı sarsan bir teması var. genel anlamda insan psikolojisi,duygular,hastalıklar ve kriminaloji işlenirken, diğer yandan toplumsal hayatı linç edebilecek felaketler ve apokaliptik geleceğe dokunan yanlarıyla, harika bir yapıt olmuş. Dizinin önemli ve ilginç tespitleri ,üzerinde çok düşünülmeyen ama çok ta olası durumlarda karşımıza çıkabilecek senaryoları irdelerken fark ettirmeden aktarılıyor.

tanım: gerçekten çarpıcı ve oldukça başarılı bir norveç dizisi (ekşi sözlükten)

*

Yine bir kuzeyli gizem gerilim dizisi; Fortitude
Arktik Okyanusu’nda bulunan, Norveç’e bağlı Svalbard adlı adalar bölgesindeki küçük bir kasaba olan Fortitude’u zor günler beklemektedir. Eskiden madenleri sayesinde zenginliğini koruyan kasaba, artık yeterince maden çıkartamamaktadır ve madenler birer birer kapatılmaktadır. Bölge valisi, buzdan bir otel projesiyle kasabayı bir turizm merkezine çevirmeyi hedeflemektedir. Bu sayede kasaba eski zenginliğine kavuşacaktır. Gerekli izinler alınmış, araştırmalar yapılmış, planlar çizilmiştir. İnşanın başlamaması için hiçbir sıkıntı görünmemektedir.
Olaylar da tam böylesine sakinlik abidesi hatta garantisi olan yerde aniden patlak veriyor.
Dizinin ikinci bölümünde bir kadın, sessizliğin içinden aniden bir şeyin, bilinmedik bir şeyin çıkıp sizi ısırmasından bahseder.