Sanal gerçeklik gözlüğünü taktığınızda yalnızca bir ekrana bakmazsınız; dünyanın kapı menteşelerini değiştirirsiniz. Bir anda salonunuz kaybolur, elinizde plastik bir kontrolcü varken uçurum kenarında titreyen bir kaşife dönüşürsünüz. Dizleriniz bilir: Aşağısı boşluktur. Mideniz itiraz eder. Aklınız ise komik biçimde araya girer: Merak etme, halının üstündesin. İşte fenomenolojinin sorduğu soru tam burada başlar: Deneyim, maddi dünyada karşılığı olmadığı için sahte midir; yoksa yaşandığı için zaten varoluşsal olarak gerçek midir?
Beden yoksa dünya da eksilir mi?
Fenomenoloji, bilinci boşlukta uçan bir ampul gibi düşünmez. Husserl için bilinç her zaman bir şeye yönelmiştir; Merleau-Ponty içinse bu yönelme bedenden geçer. Beden, dünyaya açılan pencere değil, bizzat pencerenin camı, çerçevesi ve ışığıdır. Bu yüzden sanal gerçeklikteki deneyimi bedensiz diye adlandırmak biraz acelecidir. Kask baştadır, kulaklık kulaktadır, kalp hızlanır, avuç terler, boyun döner, kaslar kasılır. Dijital ejderha gerçek değildir belki, ama ondan kaçan sinir sistemi gayet gerçektir.