Kız Kulesi, Aşk Kulesi

Birbirinden farklı onlarca öyküye sahip olan bu efsanevi kule, aslında görünmez ve küçük bir adacık olan kayalığın üzerinde yükselir. Kuleye “Kızkulesi” adını Türkler verdiler. Daha önce Damalis, Leandros gibi isimlerle anılan bu şirin yapı, birçok efsaneye konu oldu. Bir rivayete göre, bir falcının baktığı falda, kızının yılan tarafından sokulacağını öğrenen imparator, sevgili evladını ölümden kurtarmak için bu adaya saklar. Ancak, gönderilen bir incir sepetinden çıkan yılan, yine de zavallı kızı sokar ve öldürür.

Kızkulesi ile ilgili bir başka efsane, Hero ve Leandros adlı iki aşığın hazin öyküsünü dile getirir. Efsaneye göre Hero, Afrodit Tapınağı’na bağlı bir rahibeydi ve aşk ona yasaktı. Kızkulesi’nde yaşayan Hero’ya aşık olan Leandros, yüzerek her gece yüzerek adaya gelir, ona aşkını fısıldamış. Gece karanlığında güzel rahibenin yaktığı ateş Leandros’a yol gösterilmiş.

Ancak, fırtınalı bir gecede rüzgâr meşaleyi söndürmüş ve Leandros yolunu yitirerek karanlık sularda boğulmuş. Bunu öğrenen Hero da kendisini Boğaziçi’nin soğuk sularına atıvermiş…

Bu efsanevi kule ile ilgili Osmanlı’nın da bir öyküsü olacak elbette. Bir başka efsane kahramanı olan Battal Gazi kuleyi basmış; tekfurun kızını ve hazinelerini alarak Üsküdar kıyısındaki atına atlayıp hızla oradan kaçmış. Eskiler derler ki “Atı alan Üsküdar’ı geçti” sözü buradan türemiştir…

Bunu biliyor muydunuz?

Bu kule, Bizans döneminde gözlemeviydi ve gelen geçen ticaret gemilerinin kontrolü burada gerçekleştirilirdi. İstanbul’dan, Sarayburnu önlerinden bu adaya da bir zincir çekiliydi, tıpkı Halic’e gerildiği gibi! Türkler İstanbul’u aldıktan sonra, eski kule yıktırılıp yerine yenisi, ahşap olarak yapılmış. 1719da bu kule yanınca, bina yeni baştan ve taştan inşa edilmiş. 18. yüzyıl sadrazamlarından Hekimoğlu Ali Paşa, 1755 yılında Sultan III. Osman tarafından bu kuleye hapsedilmiş. I. Mahmut’un saray kızlarağası Beşir’in de boynu, Kızkulesi’nin dalgaların dövdüğü kayalıklarında vurulmuş. 1839 Tanzimat Fermanının ilanından sonraki yıllarda bir süre karantina işlevi gören Kızkulesi, yakın zamanlara kadar deniz feneri görevi
yaparken, günümüzde özellikle turistlere hizmet veren bir İstanbul güzelliği olarak hizmetini sürdürüyor.

Ayasofya Efsaneleri Bitmez

Doğu Roma ve Osmanlı imparatorluklarının, hem yükseliş hem de çöküş dönemlerine
tanıklık eden, tarihinin en önemli dini eserlerinden biri olan Ayasofya; gerek Bizans gerekse Türk kaynaklı pek çok efsaneye konu olmuştu. Ancak günümüzdeki Ayasofya’nın, burada yapılan ilk kilise olduğunu düşünmek bizi yanıltır.

Tarihçi Sokrates’e göre 15 Şubat 360 tarihinde burada inşa edilen ilk kilise bir bazilikaydı ve eski bir Roma tapınağı üzerine kurulmuştu. M.S. 4O4’te yanan bazilikanın yerine yapılan ikincisi, İmparator II. Theodosios döneminde 10 Ekim 415 yılında ibadete açıldı. 13 Ocak 532 yılındaki ünlü “Nika İsyanı”nda bütünüyle yanan kilisenin yerine, aynı yıl, İmparator I. Iustinianos’un (Jüstin-yen) emriyle günümüze kadar ayakta kalan Ayasofya’nın inşası başlatıldı.

Tarihçi Prokopios’a göre, Miletoslu Isidoros ve Trallesli Anthemios’un mimarlığını yaptığı kilisenin inşaatında; yüz ustabaşı, bin usta, on bin işçi çalışmış; Suriye, Mısır, Yunanistan ve Küçük Asya’dan gelen gemiler dolusu malzemeyle Ayasofya’nın inşaatı 5 yıl 10 ay ve 24 günde bitirilmişti. 27 Aralık 537’deki açılış törenine patrik Menas’la birlikte gelen imparator, yapının güzelliği karşısında şöyle demekten kendini alamamıştı: “Bana böyle bir kiliseyi yaptırma şansı verdiği için Tanrı’ya şükürler olsun.”

Ayasofya ile ilgili Bizans efsanelerinden birinde ise, bu ünlü mabedin doğuşu gelecek kuşaklara şöyle aktarılıyordu:
“Iustinianos Ayasofya’yı yaptırmak için en ünlü mimarları İstanbul’a davet etti, yaptıracağı kilise için birer taslak çizmelerini istedi. Ancak çizilen hiçbir taslak imparatoru tatmin etmedi.

Bir gece üzgün ve umutsuz uykuya dalan Iustinianos, bir rüya gördü. Ayasofya’nm kurulacağı arsada beliren nur yüzlü bir ihtiyar, sağına soluna bakınıyor, sonra da her köşede biraz durup bekliyordu. Nur yüzlü ihtiyarın yanına giden imparator, onun elindeki gümüş levhayı görünce şaşkınlığa düştü. Levhanın üzerinde çizili olan kilise resmi, onun hayalini kurduğu mabet idi.

Hemen tanrıya dua etmeye başlayan Iustinianos’un yanına gelen garip ihtiyar, elindeki gümüş levhayı imparatora uzattı ve dedi ki ‘Al bu resmi Iustinianos, kiliseni bu örneğe göre yaptır!”

Bizans efsanesi burada bitmez doğal olarak. İmparator, sevinçle tapınağın adını ne koyması gerektiğini sorunca, “Ayasofya” der nur yüzlü garip ihtiyar ve anında kaybolur. İmparator, sabahleyin kalkınca mimarını çağırır ve rüyasındaki mabedin resmini tarif ederek çizmelerini ister.

Efsane denilince sonu mu olurmuş? Mimarını şaşırtmak isteyen Iustinianos, onlardan aldığı cevap karşısında kendisi şaşkınlığa düşer. Rüyasında gördüğü kilisenin tıpkı çizimini kendisine uzatan mimar; o gece bir rüya gördüğünü ve rüyasında gördüğü kilisenin resmini, unutmamak için sabaha kadar çalışıp kâğıda döktüğünü söyler. Ayasofya, işte bu rüyalardaki kilisedir!

İstanbul’un Türkler tarafından fethinden sonra da pek çok efsaneye konu olmuştu bu yüce mabet. Evliya Çelebi’nin anlatılarına göre, Hazreti Muhammed’in doğduğu gece İstanbul’da büyük bir yersarsıntısı olmuş ve Ayasofya’nın kubbesi yıkılmıştı. Bir süre sonra, Buhayra adlı rahibin aracılık etmesiyle, bir rahipler kurulu Mekke’ye gitmiş, o zaman henüz küçük bir çocuk olan Hazreti Muhammed’in ağız suyundan alıp, zemzem suyu da katarak Mekke toprağı ile bir harç yaparak İstanbul’a geri dönmüşlerdi. Yıkılan kubbenin tamiri, işte bu Mekke’den getirilen harçla mümkün olmuştu.

Bunu biliyor muydunuz?

Mimar Sinan, Selimiye Camii’ni inşa ederken Ayasofya ile yarışmış mıydı? Daye-Zade Mustafa Efendi’nin 1717 yılında yazdığı esere göre, Sinan; yazdığı bir kitapta (Bu kitap bulunamamıştır), Selimiye’nin kubbesini Ayasofya’nın kubbesinden dört arşın daha büyük yaptığını ifade etmişti. Ancak yapılan ölçümler, Selimiye’nin kubbe çapının ortalama 31,305 metre, Ayasofya’nın kubbe çapının ise ortalama 33,8 metre olduğunu ortaya koymuştur.

M.S. 537de tamamlanan Ayasofya’nın kubbesi, son kez 14. yüzyılda olmak üzere, dört defa kısmen veya önemli ölçüde çökmüş; her seferinde onarılarak bugünkü haline ve boyutlarına ulaştırılmıştır. Bu yıkılmalara neden olarak, ilk kubbenin aşırı yayvanlığı nedeniyle taşıyıcı filayaklarına (filpaye) yaptığı basıncın fazlalığının yanı sıra, kullanılan harcın çok yavaş sertleşmesi ve payanda duvarlarının yetersizliği vb. gösterilmektedir. Bu etkiler, kubbe çapının büyümesine, dolayısıyla çatlayıp yıkılmasına neden olmuştur.

Yapılan basit hesaplar, Ayasofya’nın kubbesinin, bu büyümelerden önceki çapının 31,612 metre olması gerektiğini göstermektedir. Bu çaptan doğan kubbe çevresi ise 99,31 metre veya 318 Bizans ayağı uzunluğundadır. 318 sayısı ise, Latin ebced hesabıyla (Editörün notu: Eski Sami ve Finike alfabelerinde harflerden ayrı rakamlar yoktu. Rakam yerine her harfe bir sayısal değer verilmişti. İstenilen rakam bu harflerle yazılırdı. Bu gelenek, Finike alfabesinden türeyen Latin alfabelerinde Ortaçağa; Arap alfabesinde ise bugüne dek korundu.) Hz. İsa’nın karşılığıdır. Anlaşılan, mimarlar Anthemios ve Isidoros, kubbenin çapında Hz. İsa’yı sembolize etmek istemişler.

Buna karşılık Selimiye’nin kubbe çapı 31,305 metredir; Osmanlı arşınında 24 adet olarak bulunan boğum cinsinden ifade edildiğinde, 990 boğuma eşit olduğu görülür. 990 sayısı, Osmanlı ebced hesabıyla Hz. Ali’nin karşılığı olan 110 ve Allah’ın karşılığı olan 66 sayılarını içermektedir, zira 990un karşılığı 15×66 veya 9×110’dur. Sinan gibi bir dâhinin, Ayasofya’nın kubbesinin orijinal çapını hesaplayamamış olması düşünülemez. Çünkü, bu amaçla filayaklarının düşeyden yaptıkları sapmayı yerinde ölçerek bulması yeterli olurdu. Selimiye’nin kubbesinin, Ayasofya’nın kubbesinin orijinal çapına göre 31 cm. küçük olmasını Sinan’ın önemsemediği anlaşılıyor. Çünkü, bu önemsiz farkı isteseydi rahatça aşabilirdi. Hem aşmak hem de aynı zamanda Hz. Ali ile Allah’ı anabilmek için gerekli çap ise, ancak 41,70 metre çapında bir kubbe yapmakla mümkün olabilirdi. Bu kadar büyük bir kubbe yapmamayı göze almasını doğal karşılamak gerekiyor. Mimar Sinan sadece Allah’ın adını anmakla yetinseydi, Ayasofya’nın bugünkü çapını rahatça geçmiş olacaktı. 16×66=1056 boğum veya metre cinsinden 33,34!

Körler ülkesinin karşısına kurulan kent

Kentin kuruluşu üzerine rivayet muhtelif. En ünlüsü ve bilineni Megaralı göçmenlerinin yolculuğu. Bir de Evliya Çelebi’nin anlattığı var ki, tadına doyum olmuyor…

Efsaneye göre, Koressa’nın oğlu, Yunanistan’ın Megara kentinden genç Byzas, yandaşlarıyla birlikte, bölgedeki baskılardan kurtulmak, yeni bir kent kurmak ve özgürlüğünü ilan etmek için yola çıktı. Her şey iyiydi de, kent nerede kurulacaktı? O çağda, bilinmeyenleri bilinir kılan birisine, Delfoi kentindeki kâhine danıştı genç adam. Delfoi kâhini gideceği yeri tarif etti; “Kentini kuracağın yer, körler ülkesinin tam karşısında olacak.” Byzas yola çıktı, aradı taradı, körler ülkesi diye bir yer yoktu. Sonunda, mola verdikleri bir deniz kıyısında, karşı sahile baktı ve bağırdı: “Bu insanlar kör mü, burası varken orada oturulur mu?”. Delfoi kâhinini hatırladı genç adam; “Körler ülkesinin karşısında kuracaksın kentini.” Körler ülkesi, günümüzün Kadıköy’üdür!

İstanbul’dan çok yıllar önce kurulmuştur “Khalkedonia”, yani Kadıköy. Byzas; ordusuyla gelip soluklanmak için durduğu şimdiki Sarayburnu’nda, manzaranın muhteşem görüntüsünden adeta büyülenmişti. Khalkedonia’nın neden “Körler Ülkesi” tanımlamasını hak ettiğini anlamıştı artık. Çünkü, böyle cennet benzeri bir yer dururken, tam karşıda ve korumasız bir yerde kent kuranlar, ancak kör olabilirlerdi! Ol hikâye böyle. Temelleri Sarayburnu sırtlarında atılan kente, kurucusunun adı olan Byzas’tan dolayı, “Byzas’ın kenti” anlamında “Byzantion” dendi…

Rüyasında gördüğü Hazreti Peygamber’e “Şefaat ya Resulallah” diyeceğine, heyecanla “Seyahat ya Resulallah” dediğini anlatarak, yaşadığı zamana o güzel anlatımıyla tarih düşen Evliya Çelebi’nin, İstanbul üzerine bir rivayet anlatmaması düşünülebilir mi hiç? Ünlü “Seyahatname”sinin ilk cildinde şöyle anlatır gezgin Evliya Çelebi; “Hazreti Süleyman, Peygamber Efendimizin doğumundan 1600 yıl önce Kaftan Kafa bütün ins-ü cine, vahşi hayvanlara ve kuşlara hükmettiği, yeryüzünün her dilden anlayan tek sultanı olduğu halde; okyanus denizinde Ferenduz denilen adada padişahlık eden Saydun’a bir türlü söz geçirememiş. Bu gururlu adam Hz. Süleyman’ın önünde baş eğmek istemezmiş. Bu hale canı sıkılan Hz. Süleyman, bir gün sayısız askeri ve her cinsten hayvanlarla Saydun’un üzerine yürüdü, memleketini harap ve ahalisini esir ettikten sonra onu huzuruna getirtti, ateş saçan kılıcı ile öldürüp adsız, nişansız bıraktı.”

Evliya Çelebi’nin hikâyesi uzar da uzar. Özetlersek; Hz. Süleyman Saba Melikesi Belkıs’ın ölümüyle dul kalınca, Saydun’un dünyalar güzeli kızı Alina ile evlenir. Alina’mn çok özel bir saray istemesi üzerine, adamlarını dünyanın dört bir yanına gönderip, saray yapılacak eşsiz güzellikte bir yer bulmalarını emreder. Adamları İstanbul’u söylerler. Hz. Süleyman, Sarayburnu’nda geçirdiği bir gecenin sabahında kendini dinç ve gençleşmiş hissedince, buraya büyük bir saray yaptırır, sonra da kıyamete kadar mamur kalsın diye İstanbul için hayır dua eder. Anlıyor musunuz tüm bozulmalara, yangınlara, depremlere karşın İstanbul’un nasıl dimdik ayakta kalmasının hikmetini?

Bunu biliyor muydunuz?

Antik Roma kentinin yedi tepe üzerine kurulmasının, İmparator Büyük Konstantinos’u (Constantinus) çok etkilediği, İstanbul’u da Roma ya benzetmek amacıyla, yedi rakamına yönlendirdiği anlatılır. İmparator, bu yedi sayısını uğurlu ve kutsal sayıyordu. Sarayının ana salonu, ‘Hepta Likhnos” yani “yedi kandilli” adını almıştı. İmparatoru korumakla görevli, “yedi kıta dan oluşmuş bir muhafız alayı vardı. Konstantinos, kendisini, çevresinde “yedi gezegenin dönüp durduğu güneş yerine koymuştu. Çemberlitaş üzerindeki heykeli de zaten bu durumu betimlemekteydi.

İstanbul’un ünlü tepelerine gelince… Birinci tepe, bugün Topkapı Sarayı ve Sultanahmet Camii’nin yer aldığı yükseklikti (Akropolis). İkinci tepe, Çemberlitaş diye bilinen, Konstantin Sütununun bulunduğu bölge ve çevresi; üçüncüsü Beyazıt ve Süleymaniye alanıydı. İstanbul’un dördüncü tepesi, derin bir vadiyle yarılmış olan Fatih, beşincisi de Fenerin üst kısımlarında, Yavuz Selim Camii’nin bulunduğu bölgeydi. Altıncı olan Mihrimah Suttan Camii’nin yer aldığı Edirnekapı Tepesi uydurma, çünkü rakamı yediye yükseltmek için uydurulmuştu. Son tepe ise Marmara Denizine bakan yükselti, yani Cerrahpaşa sırtlarıydı.

Sözdebilim

Sözdebilim veya sahte bilim (İngilizce pseudoscience) bilimsel olarak tanımlanmakla birlikte bilimsel çalışmaların gerektirdiği standartları taşımayan veya yeterli bilimsel araştırma ile desteklenmeyen bilgi, metodoloji, inanç ve pratikler bütününe verilen addır.

Terimin Doğuşu

Sözdebilim anlamına gelen batı dillerindeki pseudoscience ifadesi Yunanca’da sahte, sözde anlamına gelen pseudo köküyle Latince’deki bilgi veya bilgi alanı anlamına gelen scientia teriminin biraraya getirilmesiyle türetilmiştir. İlk kez 1843 yılında kullanılmıştır. Kelime genellikle negatif bir bağlamda kullanılmaktadır ve bilim olarak etiketlendiği halde bilim alanına girdiği düşünülmeyen şeylerle ilgili küçümseyici bir yan anlamı da içermektedir. Sözdebilim yapmakla eleştirilen kişiler, doğal olarak bu sınıflandırmayı kabul etmemektedirler.

Belirli bir bilgi, metodoloji, araştırma ve uygulama alanının gerçekten bilimsel olup olmadığıyla ilgili standartlar araştırma alanına göre değişkenlik göstermekle birlikte yeniden üretilirlik (reproducibility) ve farklı özneler tarafından doğrulanabilirlik (intersubjective verifiability) gibi temel prensipler aynı kalmaya devam etmektedir. Bu ilkeler belirli bir fenomenle ilişkili hipotez veya teorilerin başkaları tarafından da geçerli ve güvenilir olup olmadığını tespit etmek için daha ileri araştırmalara imkân veren ölçülebilirlik veya yeniden üretilebilirliği sağlamaktadırlar. Bu ön şartlar bir araştırmaya doğrudan veya dolaylı olarak önyargıların hakim olmasını önlemektedir.

Sözdebilimin Tespiti

Yaygın sözdebilimsel teoriler geçerli bilimlerden çok öykü-olgu temelli olmaya eğilim göstermektedirler. Bu iddialar dikkatli bir şekilde kullanılan bir metodolojiden çok gerçeğin araştırılmasında yaygın bilimsel yanlış anlamalarla desteklenir.

Günümüzün sözdebilimleri bir zamanların bilimiydi

Bir alan, uygulama veya bilgi

  1. Kendisini bilimsel olarak sunduğu ve
  2. Bilimsel araştırmanın kabul edilen normlarını karşılamakta ve daha önemlisi bilimsel metodun kullanılmasında başarısızlık gösterdiğinde sözdebilim olarak adlandırılır.

Sözdebilimi tanımlayan diğer niteliklerden bazıları

* Bilimsel iddiasının yanlış veya ilgisiz olma durumunda bile öne sürülmesi
* Teorinin öngördüğü bir şeyin öngörüsünün gösterilemeyişi
* Kullanılan veri veya metodolojinin araştırılması isteklerine bilginin gizli veya özel olduğu ile karşı çıkılması
* Bilim insanları topluluğunun sonuçları açıklamadığı şeklinde komplo öne sürülmesi
* Yanlış olduğu ispatlanmayan iddiaların zorunlu olarak doğru olduğu iddiası
* Uygulanan işlemin tanımını yapmakta başarısızlık
* İddia edilen sonuçları diğer araştırmacıların da yeniden üretebilmesi için gereken enformasyonun sağlanmasında başarısızlık
* Deneysel sonuçların seçmeci kullanımı ve iddiayı desteklemeyen veya onunla çatışan verilerin gözardı edilmesi, reddedilmesi, kenara koyulması

Bilimsel Eleştiri

Bilim kendi kendini düzelten (self-corrective) bir yapıya sahiptir. Bu sebeple herhangi bir bilimsel yayında yayınlanan bilimsel bir makale, aynı veya benzer alanlardaki bir başka bilim adamı tarafından yine bilimsel temellere dayalı olarak eleştirilebilir. Buna karşı makale yazarı bilim adamının göstereceği tutum bunun, kendisine yönelik kişisel bir saldırı olduğunu düşünmek değil eleştirileri mantık ve deneyler süzgecinde değerlendirerek varsa karşı argümanlarını ortaya koymak veya bulgularını yeniden gözden geçirmektir. Sözdebilime yönelik eleştirilerden biri sözdebilim taraftarlarının eleştirel düşünceleri kişisel saldırı olarak gördükleri, eleştiri sahibi bilimadamlarını statükonun destekleyicileri, yeni fikirlere düşman veya kendilerine yönelik bir komplo içinde olarak değerlendirdikleri, bilimin kendi bilgilerine nüfuz edebilecek yeterlilikte olabileceğini gözardı etme eğiliminde oldukları buna karşılık eleştirileri sahiplerinin iddilarını mantıksal veya deneysel bir temelde değerlendirmedikleri yönündedir.

Klinik Psikoloji

Nörolog ve klinik psikologlar psikoterapi ve popüler psikolojide sözdebilim olarak gördükleri şeylerin ve ayrıca sözdebilimsel terapi olarak kabul ettikleri Nörolinguistik Programlama, Rebirthing, Reparenting ve Primal Therapy’nin artışına dikkati çekmektedirler. Uzmanlar, bilimsel açılardan desteklenmemiş bu tip popüler veya halk psikolojisi tarafından kullanılan terapilerin toplumda insan zihni ve beyni hakkındaki yanlış kanaatleri yaygınlaştıracağını ve halkı gerçek terapilerden uzaklaştırarak, halk sağlığına zarar vermeye yol açacağını ifade etmektedirler.

Kavram Etrafındaki Tartışmalar

Ön bilim (Protoscience) terimi bilimsel metotla yeterince test edilmemiş ancak mevcut bilimle tutarlı veya tutarsız olduğu durumlarda da bu tutarsızlğına dair akla uygun gerekçeler sunabilen hipotezleri tanımlamakta kullanılır. Terimin bir başka kullanım alanı da pratik bir bilgi alanında bilimsel bilgi alanına geçişi tasvir etmesidir. Sözdebilim ise tersine uygulamada veya prensipte test edilebilir olmayan veya testlerin aksini göstermesine karşın bilimsel olduğu savunulan bilgi tarzları için kullanılır.

Sözdebilim ile önbilim ve gerçek bilim arasında anlamlı sınırların olup olmadığı tartışmalıdır. Özellikle kültürel ve tarihi mesafelerin olduğu durumlarda (örneğin kimya ve simyada arasındaki ilişki) ön bilimler yanlışlıkla sözdebilim olarak yorumlanabilmektedir.

Sözdebilime örnekler

* Akıllı tasarım
* Astroloji
* Devridaim makinası
* Simya
* Tanımlanamayan Uçan Nesne
* Telekinezi - Telepati

Kaynak: Vikipedi, (Yazının bir kısmını ben yazdım zaten oraya 🙂 )

Ateistan

Bir varmış, bir yokmuş.

%99 unun ateist olduğu, Ateistan diye bir ülke varmış. %99 diyoruz ama zaten çocuk doğduğunda nüfus cüzdanına ateist diye yazarlarmış. Bunda da anormal bir şey yokmuş. Zaten her insanı doğuştan ateist kabul ediyorlarmış.

Ateistan ülkesinde yaşayan insanlar, ateist olmayıp tanrıya inanan insanları kınar, her fırsatta bütün ahlaksızlıkların, sapkınlıkların sebebi olarak bu inanan insanları gösterirlermiş.

Ateistan ülkesinin insanları, günde 3 defa yüksek binaların üstünden, “Tanrı yok, tanrı yok, yaşasın bilim. Haydi mutluluğa, haydi refaha. Tanrı yok, tanrı yok” diye bağırırlarmış. Akabinde ve detayında, bu çağrıyı duyan ateistler kütüphanelerde toplanıp. Bilim, biyoloji, sosyoloji, psikoloji gibi konularda konuşur. Kendilerince materyalist sohbetlerle ibadet ederlermiş.

Şimdilerde değil ama, geçmişte inananlara çok büyük eziyetler etmişler. Biri tanrıya inanıyorum demeye görsün, taşlamışlar, asmışlar, kesmişler. Tanrıya inananlarla iş yapmamışlar, onlardan vizye adında vergiler kesmişler. Kendi inançları gereği evlenen teistleri kina yapıyorsunuz diye kırbaçlamışlar.

Ateistanda yaşayan insanlar, kendi inançsızlıklarını en üstün görür, bunun son felsefik yaklaşım olduğunu iddia ederlerdi. Kendi inançsızlık sistemlerinde bir sürü kişi vardı. Bu kişiler, etraflarına insanları toplar ve tanrıya inananlara verip veriştirirler ağız dolusu hakaret ederlerdi. Bütün hastalıkların, ahlaksızlıkların ve akılsızlıkların kaynağı olarak inananları gösterir hatta bazıları ileri gidip “onları bulduğunuz yerde tartaklayın, inançsızlığımıza saygısızlık gösterirlerse sopalarla bulundukları yerleri basın, duyarlı olun.” derlerdi.

Zaten ateistlerin kutsal kitabı, “Ate-i Kerim” de inananlar için söylenen sözler ateistlere göre rahatsız edici değildi. Odun, hayvan, azgın, yalancı, sapık, akılsız gibi zaten her inanan için söylenecek gayet normal şeyler gibiydi.

Hikayemiz daha çok uzun. Siz zaten benzer hikayeler duymuşsunuzdur, kim bilir belki de o hikayelerin birinin içinde bile yaşıyor olabilirsiniz.