Cehennemi mi Arıyordun? Ya Bulduysan?

Alarm çaldı, uyan! Sabah uyanmamız için gereken şeyin bir alarm olması ne tuhaf? O bir alarm! Tıpkı doğal afetlerde kullanıldığı gibi…

TDK’da ”alarm” kelimesinin anlamı, ”Bir uyarıyı, bir tehlikeyi bildirmek için verilen işaret” olarak belirtiliyor… Zil çalıyor ve kalkıyoruz. Bir uyarı, bir tehlike!.. Neden mi? Sabah sabah bu dünyaya gözlerimizi açıyoruz da ondan.

Peki nasıl bir dünya bu? İçinde bolca ofisler olan, belli aralıklarla para denen ve işleri idare ettiren kağıt parçalarının biriktirildiği, insanların sabahtan akşama kadar köle gibi çalışıp, kendine ayıracak zaman bulamadığı bir dünya… Bir başka deyişle, insan denen canlının hayatını yapay gündemlerle 12-16 saat meşgul eden ve tek kaçış noktasını uyku olarak gören insanların dünyası bu. Başka insanlar öldürülürken ses çıkarmayanların, ta ki sıra kendilerine ya da en yakınlarındakilere gelene kadar ses çıkarmadığı bir dünya…

Peki bunun üzerine hayat neye nedir? Kendi paçasını kurtamaya odaklı 6,5 milyar canlının, bir arada yaşama savaşına hayat deniyor. Kişisel dertleri içlerinde çığ gibi büyürken ve kafası yapay siyasi illüzyonlarla şişirilen bireyler, bu hayatın çarklarını oluşturuyor. Reklam kurbanı genç nesiller yetiştiren bu robotlaşmış ırk, asıl olanı, insani özelliklerini gitgide kaybetmeye başlıyor. Ortaya da, daha iyisini tasavvur edemediği için bu dünyaya katlanmak zorunda olduğunu unutmuş, sabahtan akşama kadar köle gibi çalışmayı başarı olarak gören bir topluluk çıkıyor. Bu dünyanın altın saatlerini, sabah 9, akşam 6 olarak gören insanlar bunlar. Hatta 7/24 çalışıp, en nihayetinde herkesle aynı sonu yaşayacağını unutan bireyler! Bu unutulan şeyin, yaşadığımız hayattaki tek kesin gerçek olduğunu bildiğimiz halde!.. Hem de tek! Başka bir kesin gerçek yok!

İşkolikler… Yaşadım sandıkları bu suni gerçeklik, onlara bu dünyada para olarak geri dönebilir ancak yaşadıkları stresin ve kaçırdıkları koca bir hayatın karşılığı hangi paraya bedeldir? Eğer işkoliksen bitmişsindir, ama bittiğini farkında olmayan bir bireysindir. Çünkü insan olmak safi çalışmak değil. Safi çalışmanın amacı, para kazanmak ve o parayla edinilecek mutluluklar. Ancak bu mutluluklar arasında, ta o ilk kravatı taktığın gün unutmaya başladığın insanlığın yok.

Yaptıklarının neticesini hiç arama cennette cehennemde… Zira bu belki de senin cehennemindir. Belki hem yazıp hem yönettiğin bu cehennemde, başrol de senindir. Ancak şunu bil ki, kendine bu dünyayı zindan etmemeye kararlı insanlar da var. Eğer bu senin cehenneminse, onların da oyun alanı. Hiç değilse gölge etme ve bir şeyler yapmalarını izle.

Sen ve Ben

Sen yine de gitme kal,
Burada, bu şehirde
Belki biraz kar yağar da,
Seninle karşılıklı geçer,
Üstüne bir şeyler yazarız

Anormalliklerle sınırlı hayatımız
Sözsüzleştirip, özgürleştirdik ya hislerimizi
Hani kurşun geçirmiyor ya sevdamız
Belki sabahlara kadar oturur,
Gün doğacak mı diye yazı tura atarız

Aslında sen ve ben,
Telefonlarımızı kapatıp,
Ruhlarımızı nadasa bırakmalıyız
Bu izdiham sürecek olursa
Sanki çok fena çarpık kentleşiriz

İllüzyondan Sıkıldıysan Kanalı Değiştir

Günümüz nasıl geçiyor? Uyanıp iş veya okul için sokağa çıkıp, akşam saatlerinde pili bitmiş bir beden olarak, savrula savrula eve dönerek değil mi? Dahası da var; evde, ya televizyonun karşısında uyuşuk gözlerle pinekliyoruz ya da bilgisayarın başına geçip, hayattan yarı kopuk, sanal dünyaya şehvetle bağlı neferlere dönüşüyoruz.

Çevrede beynimizi uyuşturmak için uyaran yüzlerce şey varken, biz bilinçli seçimler yaptığımızı düşünüp, başka bir uyuşturucuyla kandırıyoruz kendimizi; kibir. Mesela televizyonu, yalnızca haberleri izlemek için açıyoruz. Hangi haberleri mi? Yayıncı kuruluşun kendi tarafından yorumladığı haberleri… Varlığını sürdürebilmek için reyting elde edebileceği haberleri… İlgi görmeyeceği düşünülenlerin süslenerek karşımıza getirildiği haberleri…

Hesapta gündemi, güncel olanı takip ediyoruz bu sayede. Peki nedir bu güncel? Etiketlerdeki sayıların artması, bilmem nerede trafiğin kilitlenmesi, futbol takımının galip gelmesi ya da yenilmesi, sırf ünlü diye mikrofon uzatılan birinin vatandaşın sorunlarına kafa yorması ve benzeri… Zihninizde bir şeyler canlandı değil mi? Şimdi de bunları izledikten sonraki günü düşünelim. Sabah işe veya okula gidip, dün gece haberlerde gördüklerimizden dem vurmuyor muyuz arkadaşlarımızla? Hatta bazı konuları lastik gibi uzatmıyor muyuz ertesi günlere kadar… Bir de onlara eklenen o gecenin haberleri var…

Peki biz bunlara düşünüp, bunlardan bahsederken, geçip giden, git gide tükenen ömrümüz değil mi? İnsan olarak varlığımızın amacı, yaratılan sanal gündemleri takip edip, hayatımızı bu sanal gündemler hakkında düşünüp yorum yaparak geçirmek mi? Gündem denen şey, belki de hayatımızdaki en büyük uyuşturucu! Acaba en değerli varlığımız olan beynimizi, para denen ve uygarlık tarihini tepeden tırnağa şekillendiren bu illüzyon için mi yormalıyız? Bizim yaratıcılığımız, yeteneklerimiz yok mu? İnsanlığın daha hızlı gelişmesini sağlayacak icatlar bulmak için kafa çalıştıracağımıza, niye trafiğin daha az olduğu yerleri hesaplamakla uğraşıyoruz/uğraştırılıyoruz?

Bu sanal gündemler, yalnızca televizyonla sınırlı değil tabii. Bir de kişilere özel gündemlerimiz var. Bir müzik ya da şarkı sözüyle tüm ruh halimiz değişmiyor mu? Az evvel olduğumuzdan bambaşka bir kimliğe bürünmüyor muyuz? Yolda yürürken, hareketli bir parça eşliğinde temponuzu artırmadınız mı hiç? Yani asıl olmanız gereken halden bir anda çıkıp, beyninizi çok farklı bir konuya odaklamadınız mı? Aşk meşk davaları yüzünden, bir şarkı dinleyip acı çektiğiniz dönemler olmadı mı? Eğer bu soruların çoğuna yanıtınız “Evet” ise, müzik de gerçek bir uyuşturucu demektir.

Bir düşünelim daha neler var diye; sinema, futbol, konser, televizyon, İnternet, iş, okul, alkol, gazete ve dergiler, öyküler, romanlar, şiirler, oyuncaklar, elbiseler, resimler, kostümler, sevgililer… Böyle bakınca, üzerine düşündüğümüz ve bizi bir noktadan alıp farklı bir noktaya götüren ne çok şey var değil mi? Suni gündemler çöplüğündeyiz. Dört bir yanımız illüzyon. Eğer farkına varır da sıkılırsak, yapacak bir şey de yok; kanalı değiştirip bir diğer illüzyona zaplamaktan başka. Eğer bir gün, insan olarak yapmamız gerekenlerin bunlar olmadığına ve düşünmemiz gerekenlerin bu çöplüğün içindekilerden farklı olduğuna karar verirseniz, o zaman yanınızdakilere bu düşüncenizi sesli olarak dile getirin; çünkü biz binlerce yıldır amacımızı unuttuk. Şu an başardığımız yegane şey, gördüğümüz illüzyonlarla beyinlerimizi çürütmekten başka bir şey değil. Lütfen pillerimizi, amacımızı bulmak için düşünerek harcayalım.

Sahibi Olduğun T-Shirt, Canını Alır mı?

En sevdiğin T-Shirt’ünün başına hiç kötü bir şey gelmesin. Kahve dökülmesin mesela üzerine. Eline dökülsün, yansın tenin; kendini yenilemeyi bilen hücrelerin sağ olsun. En sevdiğin T-Shirt’üne bir şey olmasın. Mesela duvara yaslandığında izi kalmasın üstünde. Bu yüzden iki büklüm durup yormana değer özel bedenini. Yeter ki leke yapmasın güzel T-Shirt’ünde…

“Sahibisin” ya onun. Sıkı sıkıya sarıl ona. Hep senin kalacakmış gibi sarıl da, kaybettiğinde yığıl, yırtıldığında yerle bir ol, geber T-Shirt’ün için. Acı çekmeye değer, değil mi? O “sahibi oldukların” arasında en güzeli! Onunla gurur duy üzerindeyken, içine sığamadığında lanetler et kendine. Sen mutsuz ol ama en sevdiğin T-Shirt’üne bir şey olmasın. Çünkü sen onunla parıldarsın. Eğer rengi solarsa, git bir köşede ağla. Göz yaşların hıçkırıklarında titresin. Ne olur en sevdiğin T-Shirt’üne bir şey olmasın.

Yazın bol bol giy, sahibisin ya, gezdir üzerinde onu… Kışın hava soğuyunca içinde donarak can ver. Hem ne olacak ki? Belki güzel bir heykel olursun. Aman ha, üzerinde kalsın. Sakın çıkarmayasın ölürken. Kefenin altına giy ki, üzeri toz toprak olmasın. Sahibisin ya onun, bütün kullanım haklarını aldın ya, yalnızca sen zarar verebiliyor olmalısın… Yalnızca sen! Bu bilgiyi koca dünyaya anlatmalısın!

Sen, bencilliğinin kayıtsız şafağında yol alırken, sahibi olduğun tüm en sevdiğin T-Shirt’ler senden kopup gidecek. Hem de her biri bir parçanı da sökecek, et ve kemik bedeninden. Zincirlerle vücuduna bağlanmış köleler gibi özgürlüğe doğru koşacaklar. Onlar senden koptukça, parçalanacak bedenin. Sen acılar içinde yere yığılırken öğreneceksin. Her sahip olmanın finalinin bu olduğunu. Belki farkında değilsin ama, sahip oldukça acı çekersin…

Şimdi, hayatta en sevdiğin T-Shirt’lerini düşün. Biri gelip lastiğini patlatsa ya da tüm pencerelerini taşla indirse için acımaz mı? Biri ona senden daha sıcak sarılırsa ya da ondan kovulursan, canın yanmaz mı? Bir şeylere sahip oldukça, eleğe dönmüyor mu ruhun, bedenin? Can Yücel çok haklı; “İlle de bir şeyleri sahipleneceksen, çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin”. Yoksa öyle bir yanarsın ki, ne en sevdiğin T-Shirt’ün kalmış ortada, ne de senden bir parça… Adım adım intihar ediyorsun haberin yok. Bir bakmışsın, sahip olduğun, canını almış.