Evren Siz Bakınca mı Açılıyor, Yoksa Kozmik Bir Oyunun Yanlış Kahramanı mısınız?

Gece mutfağa girmediğiniz sürece buzdolabının gerçekten orada olduğundan emin olabilir misiniz? Sağduyu, ayağınızı masaya çarptığınız anda oldukça ikna edici bir cevap verir: Evet, dış dünya vardır ve üstelik serçe parmağınıza karşı kişisel bir husumet besler. Fakat kuantum fiziğinin popüler anlatıları devreye girdiğinde sahne değişir. Parçacıklar ölçülmeden önce birçok olasılıkta bulunuyor, gözlem yapıldığında ise belirli bir duruma “çöküyor” gibi anlatılır. Buradan solipsizme uzanan baştan çıkarıcı bir düşünce doğar: Belki de dünya, yalnızca ben baktığımda belirginleşiyordur.

Gözlemci gerçekten “ben” miyim?

İlk düğüm, fizikteki gözlemci ile felsefedeki özneyi aynı kişi sanmaktır. Kuantum mekaniğinde gözlemci çoğu zaman bilinçli bir insan değil, sistemle etkileşime giren bir ölçüm düzeneğidir. Bir fotonun detektöre çarpması için fizik doktorası gerekmez; hatta detektörün kendinden haberdar olması da beklenmez. Ölçüm, kabaca, kuantum sisteminin başka bir sistemle geri döndürülmesi güç biçimde ilişkiye girmesidir. Dolayısıyla evrenin sizin meraklı bakışınızı beklediği sonucu, teorinin zorunlu bir çıkarımı değildir.

Üstelik “çöküş” bütün fizikçilerce aynı ontolojik anlamda kabul edilmez. Kopenhag yorumunda ölçüm özel bir rol oynar; Çoklu Dünyalar yorumunda tek bir sonuç seçilmez, sonuçlar farklı dallarda gerçekleşir; decoherence yaklaşımı ise çevreyle etkileşimin kuantum olasılıklarını neden klasik ve belirli görünür hâle getirdiğini açıklar. Yani fizik bize tek bir metafizik masal sunmaz. Daha çok, aynı matematiksel başarının çevresinde kurulmuş rakip gerçeklik senaryoları verir.

Solipsizmin aynalı sarayı

Solipsizm, kesin olarak bilebileceğim tek şeyin kendi zihnim olduğunu söyler. En sert biçiminde, dış dünyanın ve başka zihinlerin bağımsız varlığını reddeder. Bu görüş mantıksal açıdan kolayca çürütülemez; çünkü her itirazı zihnin ürettiği yeni bir görüntü sayabilir. Ne var ki bu dokunulmazlık aynı zamanda kusurudur. Her şeyi açıklayan bir iddia, çoğu zaman hiçbir şeyi sınamaz. Evren gerçek olsa da rüya olsa da aynı cevabı veren teori, entelektüel bir kale olabilir; fakat penceresi ve çıkış kapısı yoktur.

Kuantum ölçümünü solipsizmle birleştiren fantezi ise son derece çekicidir: Dünya, dev bir video oyunu gibi yalnızca görüş alanımızdaki bölgeleri “render” ediyor olabilir. Arkamızı döndüğümüzde Ay düşük çözünürlüklü bir olasılık bulutuna dönüşüyor, kapıyı açtığımızda koridor aceleyle yükleniyor, diğer insanlar da bilincimizin zarif algoritmaları olarak beliriyordur. Bu düşünce bilimsel olmaktan çok edebîdir; ama değersiz değildir. Çünkü teknolojik metaforlarımızın ontolojimizi nasıl biçimlendirdiğini gösterir. Mekanik çağ evreni saate, bilgisayar çağı ise simülasyona benzetir.

Ben merkezin değil, ilişkinin içindeyim

Daha verimli tavır, gözlemcinin önemini reddetmeden onu kozmik hükümdar ilan etmemektir. Algıladığımız dünya, dış gerçeklik ile sinir sistemimizin ortak ürünüdür. Renkler, kokular ve süreklilik hissi zihnin yorumlarıdır; fakat yorumun bulunması, yorumlanan hiçbir şey olmadığı anlamına gelmez. Harita zihin tarafından çizilir, yine de dağlar sırf haritacı uyudu diye ortadan kaybolmaz.

Gözlemci problemi bize “Evren benim için mi var?” sorusundan daha incelikli bir soru sunar: “Gerçeklik, ilişkilerden bağımsız olarak ne ölçüde tanımlanabilir?” Belki temel hata, dünyayı ya tamamen nesnel bir dekor ya da tamamen kişisel bir rüya saymaktır. Biz gerçekliğin seyircileri değil, onun içindeki etkileşim düğümleriyiz. Evren bakışımızla yaratılmıyor olabilir; fakat her bakışta başka bir yüzünü açar. Solipsizmin büyüsü burada bozulur: Sahnenin sahibi değiliz, ama oyuna katılmadan sahneyi de tanıyamayız.

Bir yanıt yazın

Ad ve E-posta zorunlu değildir.