Samuel Beckett tarafından yaratılan, ‘Godot’yu Beklerken’, sahneye konduğu ilk günden itibaren birçok tepkiyle karşılaşmış bir oyundur. Eser, Fransızca yazılmış, ilk basımı 1952’de yapılmıştır. Seyirci karşısına ise ilk kez, 1953’te çıkarılmıştır. 2. Dünya savaşı sonrası yazılmış bir romandır. Hitler ve atom bombası, insanların gelecek umutlarını yitirmelerine yol açmıştır. İnsanların gelecek kurma adına eylem oluşturacak bir seçenekleri kalmamıştır, dolayısıyla bu eser savaş sonrası yazılmış diğer eserler gibi umudu bekleyişe yöneliktir.
Absürd Tiyatro’nun bir özelliği olarak giriş- gelişme- sonuç gibi bir olay örgüsünün olmayışı ve bir durum öyküsü gibi dönem, yer ve kişilik analizlerinin net verilmeyişi kendinden önceki edebiyat yapıtlarından farkını ortaya koyar. Absürd Tiyatroda, olayların belli bir başlangıcı ve bitişi yoktur, bunun aksine tekrarlardan oluşan, başladığı yere geri dönen, yada bir zaman döngüsü içinde sonsuzluk prensibi uygulanır biçimde belli bir zaman dilimini temsili olarak işleyen biçimler vardır. Klasik tiyatrodaki gibi belli bir olay örgüsünün olmayışı ve seyircinin bu eski biçimlere koşullanmış olmasından dolayı oyun çok olumsuz tepkiler almıştır. Anlaşılamamış ve dolayısıyla da beğenilmemiştir. Ancak 1957’de San Fransisco’daki bir hapishanede sahne alan oyunun sonunda hapishane adeta alkıştan yıkılmış ve son derece coşku dolu olumlu tepki uyandırmıştır. Bu “şaşırtıcı” olay üzerine, eleştirmenler eseri tekrar inceleyip her satırını didik didik incelemişlerdir. Sonucunda da çok farklı yorumlar ortaya çıkmıştır.
Oyun, varoluşçuluk felsefesini çok çarpıcı bir biçimde işlemiştir. Bu da oyundaki iki ana karakterin “yarına kalmamız için bir nedenimiz olmalı” fikriyle paralel olarak gelişen hareketleriyle anlaşılır. Vladimir ve Estragon, insanın doğumu ile ölümü arasındaki serüveni anlatır. Oyun aynı biçimde başlar ve aynı biçimde sonlanır. Beckett, anlamsız bir varoluşun sonsuza dek sürecekmiş gibi gelen sürecinden bir kesit sunmuştur.
Anlatım Düzlemi: Sahnenin tam ortasında yer alan kurumuş bir ağaç. Kır Yolu ve gün ışığı… Tüm dekor budur.
Yırtık pırtık kıyafetleriyle Gogo ve Didi (sahne adlarıyla) içeri girer. Sahne giysileri içinde rahat değillerdir. Didi’nin şapkası kafasına batar, Gogo’nun çizmesi ayağını vurur. Didi kasık ağrılarından dolayı kahkaha atamaz, Gogo ise zorlukla yürür. Bu iki ana karakter, oyun boyunca diyalog içindeler gibi gözükseler bile çoğunlukla cümleleri yarım bırakırlar, tekrarlar kullanırlar, bir fikri bitirmeden diğerine geçerler, yada Didi konuşurken, Gogo bulduğu her fırsatta uyuklar. Boş bir sahne üzerine <dünya’ya> yazılı bir metni sergilemek için değil de kendi rollerini oluşturmak üzere fırlatılmış ik oyuncuya benzer. Oyundaki temel eylemleri oyun oynamak, oyalanmaktır. Yapmakta özgür olmadıkları tek şey sahneyi terk etmektir, sahnedeki varoluşlarına son vermektir.
Geceyi sefil koşullarda geçirirler,ertesi gün yine aynı yerde buluşurlar. Yaptıkları tekdoğru dürüst iş, beklide onları içinde bulundukları zor durumdan kurtaracak olan Godot’yu beklemektir.
Oyunun bir yerinde nereden gelip nereye gittikleri ve kim oldukları tam olarak anlaşılamayan iki yan karakter sahneye girer ve bir anda tüm dikkatler bir anda bu ikilinin üzerinde toplanır. Bunlar, “sahip” olan Pozzo ile “köle” olan Lucky’dir. Pozzo, Lucky’nin yetenekleri ile bir yere gelmiş ve küçük burjuva alışkanlıklarını sürdürerek çevredekilere tepeden bakmaktadır. Görkemli görünüşe rağmen, Pozzo pek iyi durumda değildir. Astımı var, rahatça oturup kalkamaz. Kendi durumunu görmezden gelip, Lucky’ye son derece kötü davranır. Lucky’nin yarım yamalak sözcük öbeklerinden oluşmuş uzun bir tiradı var. Bu tirad, bütün olarak anlamsız, ancak gruplar halinde çok dahiyane söylenmiş ifadelerden oluşur. Bu tiradı dinlerken,
Vladimir: Ne hoş bir akşam geçiriyoruz.
Estragon: Unutulmaz
V: Berbat!
E: Ucuz piyezden de kötü.
V: Sirkten’de
E: Müzikhol’den de
Burada Beckett, kendi oyununu seyirci gözüyle eleştirmektedir.
Karakter Analizi:
Ana karakterler birbirlerine kendi isimleriyle hitap etmezler. Bunların yerine takma isim olan Gogo ve Didi’yi kullanırlar. İsimlerinin bir önemi yoktur, çünkü kişiliklerinin bir önemi yoktur. Klasik tiyatro ve hikayelerde olduğu gibi, karakterlerin fikirlerini, zevklerini ve nelerden hoşlandıkları, kısacası onları diğer insanlardan ayıran özelliklerini bilmiyoruz. Beckett, iki oyun kişisinin “varoluş” serüvenini sergilerken onların benliğe sahip oldukları kanısına varmamızdan kaçınmıştır. Karakter ve olay örgüsü dışlanmıştır. Çünkü olay örgüsü zamanla gelişen olayların bir önem taşıdığını gösterir. “Karakter”in varlığı da “kimlik ve kişilik” özelliklerinin önemli olduğu duygusunu verir. Kısacası Beckett, “insanı özüne indirgeme” yoluna gitmiştir.
Bireyi toplumsal kimlikten, ‘bilinç’ ide ‘benlik’ten arındırma süreci ise bir anlamda “tüm insanlık”, bir anlamda “hiç kimse” özelliği taşıyan iki bilge aylaktır. Hem “herkes”i temsil edecek kadar güçlü, hem de “hiç kimse”yi temsil edecek kadar silik karakterlerdir. Hiçlik kavramı, üstünde düşünüldüğü, konuşulduğu zaman kendi kendini yok eder. Çünkü hiçliği konuştuğumuzda onu var ederiz. Oyundaki kişilerin sahne üstünde somut olarak görünmesiyle hiçlik ve varlık arasındaki ilişki ortaya çıkar.
Gogo ve Didi, sürekli ikilidirler. Bir aradayken tamamen zıt ,fakat birbirleri olmadan yapamazlar. Tek başlarına bir işe yaramayacaklarını bilirler, bu yüzden birbirlerinden ayrılmazlar. Bu yüzden , Bazı eleştirmenlere göre, bu iki karakter şu şekilde temsil olunmuştur:
Estragon (Gogo) à İd
Vladimir (Didi) à Süper ego
è Vladimir: Düşünsel ve duygusal yanı ağır basan, düşçü, umuda yönelik, insan onuruna değer veren bir yaratılıştır.
Vladimir’in düşünsel düzeydeki rahatsızlığı şapkasını durmadan çıkarıp içini yoklamasıyla belirlenir. Geçmişi anımsamaya çalışan “varoluş”unun bir özü olup olmadığını bulmaya çalışan Vladimir’dir. İncil’i okumuştur, ve incil’i iyi bildiğini kanıtlamak ister gibi, İncil’den hikayeler anlatır.
è Estragon: İnsanın güdüsel yanını yansıtır. Estragon geçmişi anımsamaz. İnsani değerlere kafa yormaz. Aklı ya midesinde ya ayaklarındadır. Her gece rüyalarında birileri tararından dövülür.
Estragon’un varlığının fiziksel konumuna indirgenmişliği, ayaklarını içinde bir türlü rahat ettiremediği çizmelerini durmadan giyip çıkarmasıyla belirlenir. Estagon fiziksel gereksinimleri dışında her şeyi hiçleyen bir tutum içindedir. Godot’yu beklemeye tutsak oluşunun nedeni de Vladimir’den ayrılamayışıdır.
(Estragon’un seçimi intar etmektir. Ancak Vladimir’in –..ya Godot gelir de bizi bulamazsa?…. sözleriyle intardan vazgeçer)
Bu ikilinin sürekli çatışma halinde olmaları, insanın iç dünyasında yaşadığı çatışmaları anlatır. Yani Beckett, insanı parçalara bölerek anlatmıştır. İçimizde yaşadığımız çatışmalar, sahnedeki iki somut insanın yaşadığı bir dış çatışmaya dönüşür.
è Pozzo: Sömüren egemen güçleri,
è Lucky: Düşünsel ve bedensel emeği simgeler.
Pozzo ve Lucky karakterleri çok abartılı anlatılmıştır. Pozzo, yaşadığı her eylemi törene dönüştüren bir sahip, Lucky ise ağır yükleri tek başına taşıyan bir uşaktır. Pozzo sürekli saate bakarak acelesi olduğunu belirtir, ancak nereye gideceğini, ne yapacağını, gideceği yerde ne bulacağını kesin bilemez.
Bu ikilinin Estragon ve Vladimir’le tek ortak noktası, fiziksel rahatsızlıkları olmasıdır. 1. bölümde Lucky’nin yeteneklerinin gösterilmesi istenir. “…Danset!” denir. Dans edemeyince düşünmesi istenir. Lucky’nin konuşması düşünme eylemini gösterir. Tiradı son derece bilgiççe sözcük gruplarının birbirine mantık sıralaması yapılmadan eklenmiş yan tümcelerden ve sözcük kümelerinden oluşur.
İkinci yarıda ise Pozzo, kör, Lucky ise dilsiz olmuştur. Dolayısıyla sahip-köle ilişkisi çöküştedir, ve ilk yarıdaki gibi katı ayrımdan uzaklaşır. Değişen zaman koşulları, toplumsal ve tarihsel süreçte yaşanan olayların özetidir. Pozzo kör olduğu için, lucky’ye muhtaçtır.
Beckett, bu dört yuncuyla insanı dörde bölmüştür. İnsan, tarihsel, toplumsal ve evrensel düzlemlerdeki çeşitli konumlarıyla bu dört karakterde şekillenir.
è Çocuk: Her perdenin sonunda, Godot’un gelemeyeceğini bildirmek için haberci olarak bir çocuk seçilmiştir. Çünkü çocuk , saftır , saflığıyla istenenleri aynen iletir.
Oyunda bazı göndermeler vardır, koyunlara bakan çocuğun Godot tarafından sevilmesi, keçilere bakan kardeşinin Godot tarafından dövülmesi, Habil ile Kabil hikayesini anımsatır.
Zaman ve Mekan Kavramı:
Oyunun geçtiği mekan , kimsenin gelip gitmediği, hiçbir olayın yer almadığı ıssız bir yol kenarıdır. Bu alanın dışına çıkmazlar, çıkamazlar. Beckett, bu iki karakteri sanki sahneye hapsetmiş gibidir. Bununla verilmek istenen düşünce, bir yerden bir yere gitmenin varoluş sancılarını dindirmeyeceği görüşüdür.
“Tebdili mekanda ferahlık yokmuş aslında…”
Sezen Aksu
“--Eğlendiğimiz zaman vakit çabuk geçiyor”
Karakterler, burada zaman ve edim arasında bağ kuruyorlar. Estragon ve Vladimir günlerini beklemekle geçirirler. Oyunun temel devinimini oluşturan ‘bekleme’ eylemi kişileri edilgen bir konuma itmektedir.
Toplumsal yaşamda görev ve yetkilerimiz vardır. Hepimizin yetişmesi gereken yer, yapmakla yükümlü olduğumuz mecburiyetler var. Dolayısıyla günlük yaşam koşturmacası içinde zamanın ne kadar çabuk geçtiğinden yakınırız. Oysa sevdiğimiz işlerle uğraşırken vakit çok çabuk geçer. Ancak birini beklerken zaman çok yavaş geçer.
Vaktin genel olarak çok hızlı geçtiğinden şikayet ederiz çünkü toplumda etkin rollerimiz var. Ancak etkin roller oynamayacak kadar güçsüzleşen insanlar için saatlerin hiçbir ayırıcı özelliği kalmıştır…Bu gibi durumda insanlar, zamanın geçmek bilmeyen bir bekleme sürecine tutsaktırlar.
Oyun boyunca “varoluş” adı verilen bir kılıf içinde bir “ben” bulunup bulunmadığı araştırılır. Gerçek bir “ben” var mı?
İki ana karakter, bekleyişlerini olmayan ‘zaman’ın alabildiğine yavaş akışı ve hiçbir yer özelliği taşıyan sahnede geçirirler. Toplumla tüm bağlarını koparmış, üstündeki eski kıyafetlerinden başka hiçbir şeyi olmayan iki aylaktır. Bekleme sırasında birbirleriyle konuşur, tartışır, darılır, barışır, ayrılır, buluşurlar. Susarlarsa varlıklarından kuşkuya düşecekleri için konuşurlar. Konuşmalarının çoğu birbirleriyle iletişim kurmalarını sağlamaz. Çoğu cümleye başlayıp yarıda keserler, birbirlerini dinlemezler bile. Sessizlikler olur. İşte duraklama anları, sözcük tekrarları, yaşamın ne denli monoton ve tekdüze olduğunu gösterir.
İkinci yarıda var olan kuru ağacın yeşermesi, dün-bugün ilişkisini değil de, sanki uzun bir zaman dilimini geçtiğini bildirir. Bu da zaman birimleri arasındaki değişiminin alışık olmadığımız biçimini verir.
Godot : Toplumsal ve bireysel özelliklerden arındırılmış olsa da somut görüntüsüyle bir “varlık”tır. Vladimir ve Estragon’un bekleyişine son verecek bir olgudur. Sembolik olarak kimine göre umut, kimine göre Tanrı’dır. Her birey ve toplum Godot’yu kendi kimliğine göre yorumlar. Godot, Cezayirli köylülere göre, toprak reformu; Polonyalı seyircilere göre, ulusal bağımsızlık, kimine göre hiç gelmeyecek olan sosyalist düzendir.
Burada önemli olan Godot’un ne olduğu değildir, çünkü bunun ne olduğu kişinin ruh haline ve içinde bulunduğu toplumsal yaşama göre değişir. Asıl soru şudur:
İki ana karakterin Godot’yu bekleme dışında hiçbir umutları yoktur. Burada iki temel düşünsel eylem vardır:
İnsanın varoluşunun bir anlam taşıyıp taşımadığı. İnsanın “ben” diyebileceği bir öze sahip olup olmadığı.
İnsan için kurtuluş olasılığının bulunup bulunmadığıdır.
Varoluş :
Pozzo ve Lucky ikinci perdede yeniden göründükleri zaman Vladimir ve Estragon’u anımsamazlar. ( Acaba ilk karşılaşma yanılsama mı?)
Her perdenin sonunda görünüp onlara Godot’nun gelemeyeceğini bildiren çocukta, onları daha önce görmediğini söyler.
Geçmiş yaşantılarına ilişkin anılarını Estragon’la paylaşmak isteyen Vladimir, arkadaşı hiçbirşey anımsamadığı için başarılı olamaz. Vladimir’in varoluşundan duyduğu kuşku ortada hiçbir tanık olmadığı için oyun boyunca dile getirilemez.
“Eğer varsak, başkalarının zihinde, onlarla olan ilişkilerimle ve onlar üstünde yaptığımız etkiyle varızdır. Ancak yaşamımızın bir bölümünde başkalarının bizi görmediğinin bilincine varırız. Bu durumda varolduğumuzdan nasıl emin olabiliriz?”
Descartes’ın düz mantığını ikileme dönüştürmüş oluyoruz. “Düşünüyorum , ama var mıyım?”
Vladimir oyun sonuna kadar bu arayışı sürdüyor. Yaşama dayanabilmemizin tek yolu, insanın durumu ne denli anlamsız olursa olsun, yaşamın bir anlamı olması gerektiğidir. Beckett, bize bu iki karakter yoluyla, “hiççi” bir yaklaşımı değil, insanın hiççi olmasının olanaksızlığını gösterir.
Estragon: “ ..her zaman kendimize varolduğumuz izlenimi vercek bir şeyler uluyoruz, di mi Didi?”
Vladimir, insanın kurtuluşu var mıdır ?sorusunu irdeler. İncil’e göndermeler yapar. İsa ile çarmıha gerilen iki hırsızdan biri, son anda olumlu tutumuyla cehennemden kurtarılmış, diğeri de olumsuz tutumuyla lanetlenmiştir. Bu durumda kurtulma şansı yarı yarıyadır. Ayrıca perdenin sonunda gelen çocuğun söylediği gibi, Godot’un insana iyimi kötü mü davranacağı önceden bilinmez. Hem babacan hem acımasızdır. “Umutsuzluğa kapılma hırsızlardan biri kurtuldu, umuda kapılma, hırsızlardan biri lanetlendi. Ancak İsa’nın çarmıha gerilişindeki bu olayı 4 incil yazarından sadece biri anlatmakta, dolayısıyla kanıtlanmamaktadır. Çarmıh kavramı, insan yaşamındaki acı çekme olgusunu simgelemek için kullanılmıştır.
“Acı çekme ve sabırlı bir bekleyişle, kurtuluşa ulaşma olanağının olduğu bir dünya”dır burası.
Alıntıdır..
fenomenoloji-varoluş-din ve marksizm arasısındaki ilişkiyi bu hikayeden nasıl çıkarabiliriz?
fenomenoloji-varoluş-din ve marksizm arasısındaki ilişkiyi bu hikayeden nasıl çıkarabiliriz?
Ara yorumlar kime ait bilmiyorum velakin ilişkiler dizinlerinin açığa çıkarttığı tek olgu : BELLEK tir.
Sürekli din garabetinin ön plana çıkma isteğiyle öngörü yapıldığından, insanın; zaman, mekan, bellek arasındaki gidiş gelişleri gözardı ediliyor.
Tam bu nedenlerden, Platon’un “geçmiş,an,gelecek” hakkında ilk düşündüğü ve bağlantı kurduğu ruh=logos ile aktif dinler görevlerini tamamlayıp kendi inlerine çekilirler. Gelecekte eklemledikleri ise en fazla Aristotales’in kurduğu ilave cümleler olabilir.
Aha: İki tür kurum vardır; biri yapay tanrılı, diğeri doğal tanrılı … (Bu platon özetidir.)
Doğruya doğru gidiş için Spinoza’ya dönmemiz gerekiyor.
Ne demişti :Kavram ve imge ;
Kavram, öncesiz sonrasızlıktır. Zamanda yer alan varlıkla, logos (Bilim, akıl, kavram) herhangi bir ilişki içinde değildir.
Zamanla ilgili düşünce ise imgeseldir. Şeyler arasındaki yük ise bellektir. (uzun uzun yazmadım)
Kavramdan imgeye abuk yolculuk yapmaya gerek yok. Ruh bellektir diyor. Sana diyor…
Bi not yazim: Platon sonuçta gele gele ARZU’da kalakalmıştır. Seçtiği tanrılar doğal, seçmedikleri yapaydır. Öteki vardır. Hemen burada AHLAK’ı devreye sokar. İşin içinden sıyrılıverir. (din de budur zaten)
Karşı görüş ise bana ne senin arzundan demektedir.
birincisi; bu “alıntı” metnin kaynağının gösterilmesi elzem. Zira bu; “alıntılanan” kişinin metnin analizi niteliğindeki girizgahı olabilir sadece…sonuç ve yorum kısımları için de bu metni devam ettirmek adına ciddi bir iş olan “alıntı” yapma eylemini doğru yerine getirirseniz kendi adıma sevineceğim. Zira benim ya da başka insanların bir metni okumak için gösterebileceği çabaya ve duyacağı isteğe saygı duymalısınız. Oyunun kendisini okudunuz mu, kaç kez okuyup kaç gün kaç gece üzerinde kafa yordunuz bilinmez sayın Ali K. ancak; bu metin karakter ve mekan analizlerinin ardından
yazıp herhangi bir yorum getirmeden “ne güzel de attım topu” diyeceğiniz bir metin de değil kanımca ama madem attınız topu bir bakalım:
İlk gençliğimden yıllar yıllar sonra bile onlarca okumasını yaptığım oyun “varoluşcu ve absürd” düşünce ile ele alınırken metnin girişindeki tarihle de ilişkilendirilmeli elbet ancak ben burada yazardan farklı düşünüyorum; “Godot’yu Beklerken” ismine tezat bir içerikle aslında beklenecek herhangi bir şeyin olmadığını söyler durur… bir sabah kentinize atılan atom bombasına ve sonuçlarına, bir çağı kasıp kavuran savaşlara tanık olduysanız “varlık” atfedildiği gibi değerli bir şey olmaktan çıkar,hiçbir şey daha iyi ya da daha kötü değildir, ölü değilsek yaşıyor olduğumuz içindir, ölüysek de yaşamıyor olduğumuz içindir..saçma geliyor kulağa ha? absürde hoşgeldiniz…sadece durum ve içinde bulunulan an vardır. Geçmişle ilişki kurmasını istemediğiniz an için oik0s’un da dediği gibi -öncesiz sonrasızlık- gelecek de yoktur.
Godot; tüm bunlar olurken “dünya yerle bir olurken, insanlar birbirini katlederken, gelecek her geçen an içinde hızla silinirken de gelmeyendir… değerlere yüklenen anlam metinde o denli doğal silinir ki Beckett usta işi ellerle bir anda sizin de durup durup kasketinizi yoklamanıza neden olur ” sahi yok muydu o” ya da “gerçekten gelmemişti” fısıltılarınız okumanızı böler…huzursuz birkaç devinim ve belki yüksek sesle “sessizliği” bölerek yapacağınız bir okuma kurtarabilir(!) sizi içine düştüğünüz sıkıntıdan…belki…zira beklenecek herhangi bir şeyin olmadığı ve herhangi bir eyleminin beklemekten daha anlamlı olmadığı bir evren parodisi içinde varoluşlarından izler arayan bu iki kişi için herhangi bir umuttan, ya da “daha iyi olacağı” fikrinden yola çıkarak gerçekleştirdikleri bir eylemden bahsetmek ancak saflık olacaktır ki ben bunun aksini söyleyen yazara yine katılamayacağım…sadece beklemiyor olmadıkları için bekliyorlar… metni bu absürd çatıdan ayırıp sadece varoluş üzerine yorumlama çabası afaki.. dinlere yapılan atıf da aynı absürdlükte yer bulur daha iyi olamayacağı gibi daha kötü de yoktur… ki bu da yine bizi oik0s’un da zekice yakaladığı üzre Spinoza’nın kapısında bırakır…söylenecek çok ama çok şey var bu metinle ilgili de önce tabi sizin de bir parça okumalarınıza atfen yorumlarınızı görmek önemli….zira ben; metine duyduğum sonsuz saygı için bir şeyler yazdım; tekrar söylüyorum “bence şöyle” demeden
yaklaşımınız tuhaf…absürd düşünce hakkında fikir yürütmeksizin ve absürdün yine aynı yıllarda etkin varlığına dikkat çekmeksizin bu metinden bir ilişki çıkarmanız bencileyin imkansız…neyse..sonra yine yazar söyleşiriz.
ekşi sözlük;
“credo quia absurdum” ifadesini ilk duyduğumda sanki olumsuz bir mana içeriyormuş gibi gelmişti bana. eh haliyle yoğun “saçmalık” ve onun karşıtı olduğuna dair sürekli üzerimize çökertilen, bir bombardıman halinde bize kabul ettirilmeye çalışılan “aklın sınırları çerçevesinde ötekilere ‘absurd’ gelmeyecek” tutumlar içinde bulunmamız gerektiğine dair karanlık, baskıcı, diretken hatta “ad nauseam” yani “kusturuncaya kadar” zorlayan telkinin kendisi artık “ad absurdum”a (saçmaya indirgeme) saplanmıştır.
oysa saçmalık, ama neye göre? kimse bilmiyor. sadece bilinen belirlenmiş saçmalığa saplanmış olup olmadığımız ya da ondan ne kadar kaçıp kaçmadığımıza göre bize biçilecek olan ne kadar “akıllı” olup olmadığımızdır. amaç-sonuç ve hedef kapsamında metotlu çalışan bilimin aslında bunu hedeflediğini sanmıyorum. sadece gelinen sonuç insanın akli yatırımını harcayışından başka bir şey değildir. öyle ya çağların birikimi, toplumdan topluma, medeniyetten medeniyete aktarılan bilgiler bütünü genel olarak “insanlık” mefhumunu ve onun anlattığı gerçekleştirilmiş ilerlemeyi oluşturuyor: insanlık ve ilerleme! iki büyük laf, iki büyük iç açıcı laf! büyük ,çünkü izlediği yol sonunda insandan hareketle insana dair genel bir söylem haline gelmiş: insanlık ya da “humanitas”, ya da ingilizcedeki haliyle “humanity”. “insan”la, “onun değer yargılarıyla, onu o eden her şeyle alakalı, bağlantılı olan” (oxford’un geniş sözlüğüne göre “connected with human, the quality or condition of being human, manhood; the human faculties or attributes collectively; human nature; man in the abstract”) manalarına gelen insanlık tabirinin tüm çağların duraklarından geçerek geldiği noktada en azından bazı konularda müşterek ölçüde biraraya gelebilen yargı sahipleri mevcuttur. ancak o müşterek yargıları, yüzyıllara varan deneyimlerinden ötürü makul saymak zorunda mıyız? onun bize sunduğunu, örneğin “saçma” dediğini “saçma”, “akli” ya da “mantıklı” dediğini “akli” ya da “mantıklı” (bkz: ratio) bulmak zorunda mıyız? üzerinde durduğumuz “credo quia absurdum” yani “saçma olduğu için inanıyorum” ifadesinden hareketle kabul ettirilmeye çalışılan herhangi bir saçmaya dair yargının azizliğine uğrayıp uğramadığımızı incelemeye girişeceğiz.
agnostik bertrand russell’ın din adamı copleston karşısında [1] üstüne basa basa vurguladığı “bilinemezci” vasıf nedense absurd olanın alanını zedelememiş, aksine diz çökmüştür onun karşısında. neyin “saçma” neyin “saçma olmayan” olduğuna dair kuracağımız samimi bir düşünce zinciri sayesinde aslında bize göre “saçma”ya getirdiğimiz tanımlamalar hususunda ne kadar da samimi olmadığımızı gösterecektir, hem de yukarıda dilegetirdiğimiz deneyimlerle beslenen, var olan insanlığın bir parçası olarak.
nedir “saçma”? belli saçmaları saçma olarak damgalayan zihinlerin icazet mevkisi neresidir? o mevkinin yöneticiliğine güvenebilmemiz neden mümkündür? öyle ya ilk soru “varlık nedir?”, daha sonra “-varlığa yönelen biri olarak- ben kimim?” (bkz: rene descartes/@jimi the kewl) bu sorulardan herbirine ve ağacın dallarını, çiçeklerni andıran diğer sorulara verdiğimiz cevaplarda anlaştık mı ki, neyin saçma olup olmadığında da anlaşabilelim? kaldı ki saçma olanla olmayan üzerinde anlaşsak bile, bizden sonraki nesillerin bizim uzlaşılarımız konusunda anlaşmalarını neden bekliyoruz? ahlaki ve ahlaksız olanın, devlet nezdinde suç veya din nezdinde günah olanın herkes için eş olduğu bir dünya yaratılsa bile, o bilginin kaynağı ne olacak da, tüm insanlığı böylesine sarmalamış olacak? bugüne kadar ne farklı cevaplar tüketildi oysa; dinler ve düşünceler tarihi evrenin yani soruların ve soruları çözümlediğini sanan insanların cevaplarının zemininin çözümlenmesinde hemfikir değildir. nasıl olabilirdi? tanrı ve tanrılar bize aynı yerden seslenmedi bizlere, kaldı ki aynı yerden seslendikleri toplumlar içinde de ayrışmalar, mezhepleşmeler yaşanmıştır. görüş ayrılıklarının hepsi en azından bir kırılmaya mecburdur. bana kalırsa her kırılma bir saçma kabulüne dayanır. ama kime göre? “öteki”ne göre. yani saçmalık ötekine mecburdur: “absurdum debetur alio”. “öteki” ötekileştikçe saçmalığa mecburdur. o halde saçmalık durumu “öteki” ile bir mana kazanabilir. “öteki”nin olmadığı yerde, saçmalık da yoktur. (doğal olarak düşmanlık da olmaz. bu aslında modernleşme sorunudur. “her modernleşme kendine bir öteki tayin eder.” diyor h. b. kahraman, link to sabah.com.tr…c4758a2e505d773a29764.html [7 ocak 2008, pazartesi]) o yüzden en başa yani saçma olduğundan ötürü bir şeye inanma’ya dönersem; renan’ın pek açık bir şekilde ortaya koyduğu “elle dokunma imanı yıkar” sözü [2] dinde “imanın manevi değeri inanma güçlüğü nispetinde artar ve aşikar olan bir şeyi kabul etmekle herhangi bir aşk gösterilmiş olmaz”[3] düsturunu tetikler. buradaki tetikleme, durumu, üzerinde durduğumuz “credo quia absurdum” ifadesinin doğmasına sebep olmuştur. ancak “dindarlığın en çok sevdiği, en şiddetli bir coşkunlukla bağlı olduğu dogmalar, akıl ve mantığa en ziyade aykırı dogmalar olacaktır” [4] yargısı ne imanın kendisinden ne de iman sahibinin varlığından ötürü bir değer taşır içinde. ifade salt iman sahibi olmayanların dünyasında ya da en azından şiddetli bir aşk duymayanların kısır bir inanca saplanmış hallerindeki saçmalık kavramıyla açıklanabilmektedir. ne imanın kendisi, ne de iman sahibinin kendisi yüzünden bir saçmalığa dayalı imandan söz edilebilir. aksine burada belirleyicilik, “credere” (inanmak) fiilini olumsuz olarak uygulayan kişilerin dilindedir. tanımlamanın tek bir taraftan gelmesi, ki öbür tarafla bir uyuşmayla dahi olsa, belli bir değerler bütünü çerçevesinde belli bir sistemli düşünüş sonucunda ulaşılmış olmasıyla geçerli, makul sayılabilir mi? öteki tarafla sağlanmış bir uzlaşımın kendisi bile zaten en azından iki farklı tarafın birbirine karşı “öteki” olması zemininde, iki farklı sistemli düşüncenin çarpışmasıyla elde edilen “saçma”lık kabulü kendi dayanaklar meşruluğunu oluşturacaktır. oysa söz konusu dayanaklar da öteki sistemli ya da sistemsiz kabullerin kendileri açısından manalarını yitirir.
örneğimizden hareketle absurd olan, ateşli imandan kaynaklanan isa’nın dirilişi olayında ateşli olanın kendisi midir? eğer öyleyse olayların, renan’ın anlatımını baz alarak seyrinde “credo” (inanıyorum) fiiliyle kendini belli eden kabulün adlandırılışında “öteki”ye duyulan ihtiyacı görmemiz lazım.
renan’ın anlattığına göre; maria magdalena evvela isa’yı kabrinde bulamamış, hüngür hüngür ağlarken, cesedin nereye koyulduğuna dair kaygılara kapılmışken, -kadın kalbi dayanamayarak- bir mucizeye şahit olmuştur. arkasında, evvela bir bahçıvan sandığı, bir kişiyi görmüştür, oysa bu isa’dır. onu sesinden tanımıştır. ona dokunmak istemiş ancak o, daha sonra hiristiyanlıkta önemli bir iman değeri ölçüsü olan “noli me tangere!” yani türkçesiyle “bana dokunmayın!” sözünü işitmiştir [5], o hayalden, imajdan burada isa’nın hayalinin ya da dirilmiş halinin, maria magdalena’nın kendisine dokunmasını istemeyip, onu kendinden uzaklaştırması henüz buna her iki tarafın da hazır olmamasındandır, orada magdalena’nın bilgiye doyması, ulaşması gerektiği de anlatılır.[6] yine yukarıda bir yerde söz ettiğim “imanın manevi değerinin inanma güçlüğü nispetinde artmasıyla” alakalıdır. [7] renan’a göre; “elden daha temiz ve asil bir uzuv olan göz bile, hiçbir şeyin kirletmediği ve hiçbir şeyi kirletmeyen göz bile, çok geçmeden lüzumsuz bir şahit sayılmıştır” [8], yani hiristiyanlıktaki isa’nın dirildiğine dair iman ve kabul, bu konudaki en ufak tereddütün “sadakatsizlik” olarak sayılmasına sebep olacak kadar etkindir. aslında burada absurd olanın bir insan için kağıt inceliğinde, bir bu taraftan bir öbür taraftan sarsıldığını gösteriyor. güzel bir örnek mevzunun kendi içindedir. havarilerden tomas, isa’nın sadece dirildiğini değil, onu mızrak ve çivi izleriyle görenlere gıptayla baktığını söylediğinde göstermiş olduğu tereddüt sadece sekiz gün sürmüştü. sekiz günlük absurdce düşünüş. renan’ın bunun aslında “tatlı bir sitemi andıran hafif bir leke”[9] olduğunu söylemesi bile, tomas’ın aşkla iman edenler gözündeki absurdluğunu hafifletmez. misyonu hiristiyan olmayana hiristiyanlığı aşılamak olan bir misyonerin ısrarla sarfettiği ya da thomas arnold’ın dediği gibi [10] gencin yaşlının tekrarlamadan bıkmayacağı “tanrı seni seviyor, tanrı beni seviyor.. vb.” tarzı ifadeleri kullanması anında, onun gözünde aslında inanmayanların içine düştükleri absurdluk durumu açıktır.
hiristiyanlığın, başka bir dinin, ideolojinin kabul edilmemesi sistemli bir karşı çıkışa dayansa bile absurdce olabilir. öyle ya “credo quia absurdum” gibi “non credo quia absurdum” da bir gerekçedir, daha doğrusu gerekçesizlik olsaydı da, o da bir gerekçe sayılabilirdi. zira kabul edişle etmeyiş sezgisel bilgi alanının konusudur. her ne kadar aziz augustinus’un “credo ut intelligam” yani “anlamak için inanıyorum” ifadesiyle alabora edilmişse de, tertullianus’un inanmada usu reddedişi söz konusudur.[11] renan’ın anlatımında sezişin yüceliğini tayin eden “görmeden inananlara ne mutlu!” [12] ifadesinin o dönemin pek rağbet haline gelişi, hiristiyanlar arasında yedikçe acıkırcasına insanları inanmaya iten inancın kendisi açısından önemli bir motor görevi işler. artık iman mekanikleşir. “delilsiz inanmada daha büyük bir kalp cömertliği görülmesi bundandır.” [13]saçmalık nerededir? olmayan bir olayı, olmayan bir olay olarak gördüğümüz, öyle kabul ettiğimiz için içine düştüğümüz ruh halinde midir? yoksa bize göre olmayan olayı olmuş olarak görenlerin bizde uyandırdığı izlenimde midir? bana kalırsa ne ilk ruh hali ne de ikinci izlenim saçmalıktan muzdariptir. bana kalırsa saçmalık mefhumu, öteki kişilerin, başka türlü düşünenlerin dilindedir sadece. zira saçma olana dair en temel dayanağımız ortak değildir. öyle ya maria magdalena’nın arkasında beliren adam ya bahçıvan idiyse? bu verinin kendisi de magdalena’nın içine düştüğü ateşli iman halini saçma kılmaya yeterli midir? çok açık bir şekilde bir sonuca varıyoruz. insanlar arasında kabullerin ortak ya da mutlak olmadığı açıktır. en azından şu an magdalena’nın arkasındaki kişinin bahçıvan olduğunu iddia edebilirim, iddiamı temellendirebilsem de, temellendiremesem de, bu magdalena’yla farklı bir şeye “credere” (inanmak) yaptığımız gerçeğini değiştirmez. o halde açık sonuçlardan biri de “inanmak” söz konusu olduğunda “saçma”nın kişi açısından –eylem sahibi olmasından ötürü- değerini yitiriyor olmasıdır. saçma ötekiler için vardır ve bu, kişinin yalnızlığında hakikatin kendisi ise, bunun tartışılması yersizdir. zira inanmak bahsinde saçmaya yer yoktur. saçmaya imanın kendisinde de saçma yoktur.
bana kalırsa tüm bu anlattıklarımın yanında “credo quia absurdum” sözü aynı zamanda en başta sözünü ettiğim aklın sınırları çerçevesinde “öteki”lere absurd gelmeyecek tutumlar içinde bulunmamız gerektiğine dair karanlık söylemine –aynı zamanda baskıcı olana- bir tepkidir. bu baskı sadece çağımızda rönesans’la temellendirilebilecek bir tavır değildir. nietzsche’ye göre; üç filozof sokrates, platon ve aristoteles üç tragedyacının hakkına tecavüz ederek, tarihe kendi adlarını kazımışlar ve yunan mucizesinin de sonunu getirmişlerdir. sokrates’in denklemi eski hellenlerin içgüdülerine zıttır, onunla birlikte grek beğenisi diyalektiğin yararına bir değişime uğruyor. [14] putların alacakaranlığı’nda nietzsche’nin sokrates’i yerin dibine sokarcasına kullandığı ifadeler de gösteriyor ki, bu değişim aslında “insanın yakışık almayan bir biçimde aklını ortaya sunması”yla, “kendini ispatlamak zorunda olanın pek değerinin olmaması”yla alakalıdır. nietzsche’ye göre sokrates “kendini önemseyen bir soytarıydı” onun diyalektikçi tavrı hellenlerin müsabakacı içgüdülerine dokunmuştu.[15]
bana kalırsa “saçma”nın gerçekten saçma olup olmadığına dair kesin yargılarda bulunanların “müsabakacı içgüdülerine dokunan” benzer bir durumları vardır. felsefe tarihi birbirini tetikleyen, birbiri üzerinden hareket ederek gelişen düşünceler zinciri ve yekünüdür. nietzsche’nin belirttiği yunan mucizesindeki kırılma yaşanmasıydı (gerçi hegel’in platon’u nietzsche’nin anladığı platon’dan farklıdır [16]), felsefe tarihi olduğu gibi gelişmeyecekti. öyle ya sistemli felsefenin kurucusu platon, onu geliştiren aristoteles ise [17] (bu son isme aynı zamanda bilimin babası da denebiliyor) felsefe tarihi onların kurdukları temeller üzerine inşa edilmiştir. murat belge’nin “mavi anadolu tezi ve halikarnas balıkçısı” başlıklı çalışmasında da [18] hatırlattığı gibi [19], halikarnas balıkçısı’nın şu kanaati biraz aşırı gibi görünse de pek yanıltıcı değildir: thales’ten demokritos’a maddeci yunan felsefesi ionia’nın ürünüdür, anadolu’da yaşayan filozoflar tarafından geliştirilmiştir. ama bu demokratik felsefe, yunan karasında sokrates ve platon’un elinde idealist ve totaliter bir felsefeye dönüştürülmüştür. nietzsche’nin herakleitos ve diğer presokratiklere olan ilgisini ve hayranlığını düşününce onu balıkçı’yla omuz omuza düşlememek imkansızdır.[20]
hakikatin araştırılmasında bir sarhoşun gidimsiz yöntemine karşılık –bunu bahçıvanı isa’nın sureti sanan magdalena’nın davranışıyla da alakalandırabilirsiniz- deneyle sağlamlaştırılmış, “bana kalırsa”ların rafa kaldırıldığı, alabildiğine nesnel, sistmeli yaklaşım elbette ki bilimin temelini oluşturur. neden-sonuç ilişkisi kapsamında hakikatin ne olduğu sorusu belli ölçüde cevaplanabilir, temellendirilmiş hakikat, salt zemini ve yöntemi yani temellendirilmiş haliyle havarilerin toplantısında isa’nın belli belirsiz suretinin oradaki herkesin üzerinde bir etki bırakmış olduğunun düşüncesinden ötürü –ötekinin gözünde- saçmalaşabilir. zaten temellendirmenin kendisi de burada ait olduğu bahçıvanın kendi itirafıyla besbelli bedenen kanıtlansa bile, o suretin magdalena’da uyandırdığı his (sonuç itibariyle bilgi) ateşli inanç bakımından bahçıvanı bahçıvan olarak bırakmaz. burada inanmayı istemiş olma’dan kaynaklanan, temellenen bir durum vardır. kişi için bilimsel bir metot, aksini düşünmesi için yeterli değildir. çünkü burada ele alınan şey kişinin “credens” yani “inanan” olmasıdır, bu yüzden de başka hiçbir şeyi gözünün görmemesidir.
elde ettiğimiz sonuçlardan biri de inanmayı tercih etmiş olmanın tartışılmayacağına bağlı olarak, bunun en önemli sebep olarak belki de, kişinin inanmasının başka türlü bir karşı çıkışa, tereddüte ihtiyaç duymamasıdır, o halde saçma olarak görülen şey o kişi için bu yüzden de yoktur, varsa da ihtiyaçtandır ve ortaya konabilmek için ötekinin adlandırmasına ihtiyaç vardır.
en nihayetinde şunu rahatlıkla söyleyebilirim, rasyonalistlerin ya da yaşamın ağırlığı altında ezilmiş realistlerin hiçbir zaman kalıplarını kırmadan, zincirlerini parçalamadan anlayamayacağı bir statusu gösteriyor “credo quia absurdum”: isa’nın dirildiğini düşünmek, isa’nın çilesinde kendi hakikatini aramak, hz. muhammed’in burak atıyla tanrı’nın katına çıkışı. bir mağarada tanrı’nın kelamını işitişi. hepsi ama hepsi “saçma”dır. ama bu saçmalık durumu, insanın mana’nın peşindeki statusunun “insani” olmadığını söylememize engel değildir. insan akleden canlıdır, sezgiden hareketle aklettiğine de inanan. o halde insanın aklına, aklından hareketle şüpheye inanışı gibi, tabu karşısında şüphe duymamayı hatta gönül rahatlığıyla baş eğmeyi bilinçli bir şekilde seçmiş olması onun özgürlük alanına girmez mi? bence girer, girmekle de kalmaz. her insan ortalama 70 senelik bir yaşamda inandıkları kadardır. her insanın vazgeçişleri vardır, her insan kabul ettikleriyle ölüp gitmektedir. o halde aklın sınırları çerçevesinde aramızdaki en saçma inanışlara sahip olanla, en saçma inanışlara sahip olmayan arasında ne fark var ki? kim belirliyor birinin aşağılanması, diğerinin yüceltilmesi gerektiğini?
göğsünü gere gere, “saçma olduğu için inanıyorum, çünkü deliller imanımı zedeler” diyen insana, “hiç, bir insan tanrı’nın oğlu olur muymuş?” veya “hiç, bir örümcek tanrı’dan aldığı ilhamla peygamberini korur mu?” veya “hiç, tanrı diye bir şey olur mu?” demenin manası var mı?
göğsünü gererek bir şey sezen veyahut akleden herkes bir insan.
çünkü “birinin hatası, diğerinin kaderidir” diyen söz gibi, “birinin saçma’sı, diğerinin hakikati
özellikle sosyal olgu ve hareketlerde tarihin her döneminde,fenomenolojik-(görünüşün özü nedir-nesnelerin özü nedir)
varoluşsal-dinsel ve marksizmin söylemlerinin özü bulunabilir.
Ali K.
Ekşi sözlüğü buraya niye getirdin ? Kendi fikrini yazmanı bekliyorum.
Absürd sanat ve saçma iki ayrı şeydir: Eleştirinin odağı absürd’ün dayatıcı olduğu gerçeğidir.
Saçma olanı seçmek ile din dogmasının mutlak hakimiyetinin dialektiği aynı şey gibi lanse edilemez.
Sen seçersin o hala saçmadır. Saçma üzerinden halkları, kadınları dizginlemek ise oldukça kritik psikolojik bir sorundur.
Kendi saçmanda kalsan sorun yok zaten. Başkasına niye dayatıyorsun. Savaşlar yapıyorsun, ülkeler fethediyorsun. Gaspı meşrulaştırıyorsun. Kadının yok oluşunu DOĞAL buluyorsun.
absürd ür diye,bir anlayışla sorumla bağlantı kurulamayacağı söylenmiş,bu nedenle absürdün gelişimini tarafsızlık bazında sundum..
tarihsel süreçteki;nuhtan-sümere-ibrahime-isaya-muhammede-humanizme-akla-bilime-nihilizme-varoluşculuğa-absürde-marksizme-derin ilişkiler dönüşümler,git-geller,korelasyonlar vardır.
tanrı-ruh-geist-tin-madde–töz-cevher-alem-tekamül-evrim-konusu her toplumun derinliklerinde bulunur..
tüm bunlar;varlık-bilgi ve metod anlayışlarıyla;insan ırkının birliği nin belirleyiciliğinden hareketle anlaşılabilir,düzenlenebilir..
aksisi bilim olmaz..
bilim sistematiğe dayanır..
sistematik;evrensel ahlak yasaları ise,bunu reddedemezsiniz..
dini bilmiyoruz..
hayat akışı içinde-kosmosda ,tüm tabiatın akışı içindeki belirleyici yasalar ve insanın konumudur din..
tabiki tarihsel dönüşümle marks-nietzche-hemen herkes bunu yorumsar ve kaideler belirler..
risalet bu ikili yasalar çerçevesinde-anlaşılmalıdır..
dogma-dediğin Kuranın neresine yerleştirilir..
ilginç..
enerji-enerjinin dönüşümü-külli ve cüzi irade,ahlak yasaları ,sünnetullah,insanın iradesi midir karşı çıktığın..
troçki bile;değişir ve değişmez yasalardan bahsediyor..
sorun şu biliyorum;Kuranın ontolojik ve tarihsel konumu..
şunuda bilmiyoruz..
tarihsel süreç boyunca tevhidle -şirk hep içiçe olagelmiştir ve tevhid şirki yozlaşmalara karşın evrensel-iradi ve ahlaki düzenlemenin niteleğidir aynı zamanda..
islam bu baglamda ilerici bir atılımdır..
Kurandaki o kavramları;asri-asli olarak yorumsamak gerekir..
değişmez olan şeyler;tabiatın -insanın-asli vevheri-tanrının kendisi ve ahlakiliktir..
şeriatler (yani hukuk sistemi) maksat içinde içtihat konusu olabilir..
imanda çok şumüllü bir konudur..
tüm evrensel detayları dökmek gerekir..
dogma-dediğin Kuranın neresine yerleştirilir.. ilginç..
Her yerine…
bak ben sana tarihsel tutum ve örnekler vereceğim;
ibrahim-kavmi-mezopotamya halkları
yine nuhve mezopotamya süreci
yunus ve asurlular..
suayp ve eyke -medyen kavimleri
ashabu ress
tubba kavmi
israilogulları
isa-roma ve yahudiler..
şeriatleri-toplumsal yapıları ve muhammedi risaletin konumu..
söyle nerede dogma?
yaratma-kainatın yaratılışı-dünyanın yaratılışı ve insan..
temel ahlak ögretileri
insan özgür irade..
zamanın hukuk-siyaset ve iktisatı-kadın erkek-köle ilişkilerine çözümleme-toplumsal bilinç ve dönüşümün ayarlanması..
iyi düşün..
sokrat-aristo-hegel-incil-marks-weber-sartre-beccet-farklı ilişkiler agınımı yorumsadılar..
tabi risalet,iyi izah edilmeyi bekliyor..
Bu mu yani tarih anlayışın ?
Efsane ile tarih yazıyorsun galiba ?
pes yani. böyle de bir şey yok! absürd sanat için ekşi sözlük alıntısına mı düştük!
yazmışsınız…yine pes! tam tersi ben absürd sanat çatısı olmaksızın bu oyunun-Godot’yu Beklerken- analizinin eksik hatta yanlış olacağını söylemiştim…siz, sanki ben bunu dememişim gibi kalkmış absürd şudur budur diyorsunuz…hakikaten pes ya! diğer yandan absürd sanatta birinin saçması diğerinin hakikatidir gibi bir sonuca gidemezsiniz pek- ki ben buna hayli güldüm…inanın böyle davranmak istemiyorum ama altını çizerek okuduğum, tiyatro tiyatro koşuşturup yakalamaya çalıştığım, sabırla sahnelenmesini beklediğim hatta farklı tiyatro topluluklarınca aynı oyunları birkaç kez seyrettiğim, kendi çapımda üzerine çok ciddi araştırma yaptığım bu metinleri konuya ilgi duyuyorsanız önce yazarlarından okumanızı ardından da onların analiz ve eleştirisi niteliğindeki yazıları okumanızı tavsiye edebilirim. Genet, Pinter, Beckett, İonesco oyunları ile okunmalı ve nihayetinde mutlaka Martin Esslin “Absür Tiyatro” okunmalı…yani üzgünüm bu böyle olmaz ki..tamam biz de istiyoruz tartışalım fikir üretelim falan bu böyle ekşi sözlükle falan olacak şey mi yahu…yazık çok yazık…ki bir de dogma dinin neresinde demiş bulunmuşsunuz ki ben bu sayfadan koşar adımlarla kaçarım..size kolay gelsin…
benim delillerime inanmıyorsan;pekçok tutarlı kaynak vrebilirim..
birde internet üzeri yaklaşan saat sitesinde bu kavimler görsel olarak anlatılıyor..
hangi düşünürün üzerinde etkiliolmadıki bu süreç?
ben samimice şunu yazayım;
Kuran konusunda,olaganüstü hadiseler-mucize-helak-konularında ,sıkıntılı bir düşünme süreci olabilir..
Allah ve alem konusunda inceleme yapmanızı salık veririm..
Ali şeriati ve muhammed ese-mutezili ve şii birikim ve insanlığın tecrübeleri size yol gösterebilir..
ibadet-muamelat-siyaset-iktisat konusunda;ilhami güler hocanın konularına göre kuran kitabında önemli açıklamalar vardır..
Ben de sana şu başlığı salık veririm. link to sonsuz.us
xenix: Takiplerim
Kuranda sistematiği iyi bilmek gerekir..
yaratılış
Allahın özellikleri
risalet
tabiat-tarih ve evrenin amaçsallığı
ahlak ögretileri
sosyal devinim
birey ve toplum
konularında iç tutarlılığı olan bir kitaptır..
içtihat ve yorum olmadan olmaz..
türban-cennet-cehennem-adem v.s. konuları kuran bütünlüğü içinde yerine oturur..
Ya bak:
Bir metin koyuyorsun. Üstüne ne üdüğü belirsiz güya felsefik bindirme yapıyorsun.
Bunlara gerekçeli cevap yazılıyor. (felsefik tabanlı).
Hem bilimden hem dini temayüllerden tamamen uzak, neresinden bakarsan bak konuyla ilişkisi olmayan yanıtlarla işi sulandırıyorsun. (anlamadığın mecralara daldığından olsa gerek)
Ne diyeyim ben sana şimdi…
Şu yukarıdaki absürd tiyatroyu sen yazsan yok satar…
her neyse sözlerimi şöyle kapatayım..
Kuranı anlamak,evrenin tüm enerjilerini içselleştiremek(manen)gibidir..iman adamı ışıgı şerha -şerha alnında yansıtır?
ahlak ve ahkam ,bu ışıktan sirayet eder..
Bi not yazim: Platon sonuçta gele gele ARZU’da kalakalmıştır. Seçtiği tanrılar doğal, seçmedikleri yapaydır. Öteki vardır. Hemen burada AHLAK’ı devreye sokar. İşin içinden sıyrılıverir. (din de budur zaten)
Karşı görüş ise bana ne senin arzundan demektedir.
Bunu yazmıştım; az yukarıda beni doğrulamış ve hayal kırıklığına uğratmamışsın.
İşte hepsi bu…
“fenomenoloji-varoluş-din ve marksizm arasısındaki ilişkiyi bu hikayeden nasıl çıkarabiliriz?”
Ben söyliim,
Hani bazen aklımıza eser de Kırmızı Başlıklı Kız masalındaki kötü kurt’u moleküler biyolojiyik olarak incelerken Trabzon Avni Aker Stadyumuna canlı bağlanıp dakika ve skor alırız ya…
Aha işte böyle çıkarabiliriz Ali K.
(Ben anlamıyorum, çok üzgünüm, sadece ve hayretle seyrediyorum.)
“Kuranda sistematiği iyi bilmek gerekir..Kuranı anlamak,evrenin tüm enerjilerini içselleştiremek (manen) gibidir”
E hani fenomenoloji diyordun, bilincin* önüne sürdüğün nesne kur’an olunca dön geri köy sandığı yapmışsın yine?
🙂
Ali k..
Emeğine ve çabana saygı duyuyorum demek isterdim ama… Sen adidas reklamını da geçtin be kardeşim.
Hatırlar mısın: impossible is nothing.
(Bak bu ilk sorduğun soru için de alternatif bi cevap olabilir naçizane, hani şu fenomalizm-varoluş-din-marksizm ilişkisi vesaire)
İşiniz gücünüz allahı iyi anlamak lazım alemi iyi anlamak lazım.
Süzme salağız biz yani, anlayamadığımıza göre..
Sahi, kimsecikler yok mu götüne güvenen, hani şu memeleri tomurcuk gibi kabarmış yaşıt kızlar ve dolu kaselerle tasvir edilmiş cennetin kur’an sistematiği ve evrenin tüm enerjilerini içselleştirmek bakımından sahip olduğu anlamı ifade edebilecek?
Aman efenim, neyse…
Kırmızı başlıklı kız kulübeyi zamanında terkettiği için hain kurt ofsayta düşmüş naçizane.. bekçi de hakem olarak gelip golü iptal edince.. anneanne de böyle kurtarılmış işte…
…
İnsana biçtiğiniz ROL.. evet, sıkıntı verici.
Ben de psikoloji okumanızı salık veriyorum, fazlasıyla.
islam bu baglamda ilerici bir atılımdır..
Kurandaki o kavramları;asri-asli olarak yorumsamak gerekir..
değişmez olan şeyler;tabiatın -insanın-asli vevheri-tanrının kendisi ve ahlakiliktir..
Yorum müthiş! Yenilikçi (hehehe)… Hani sorunuz nerede yenilik diye; Efenim, abuklukta yenilikçi, halihazırda konu absürd eserler iken tam sırası diye düşündüydüm. Ama en çok şu (-) tirelere hastayım. Ne ucu ne sonu olmayan kayıp halka gibiler, bayılıyorum:)
Ali K. veczine şööle bi bakalım:
-ilerici atılım(1400 yıl önceden bugüne ışık hızı geriye diyor)
-Kavramlar asri ve asli olarak ikiye ayrılıyor. (çağdaş ve esas) (Armut deyince modern armut, hakiki armut olarak aynı şeyi iki ayrı şey olarak ele almak gerekiyor)
-değişmez olan, tabiat – tanrının kendi(aslı ve kopyası var galiba) – ahlakilik(bu terim yeni)
Felsefeyle Kuranı karıştırmadan olmaz di mi Ali K? Şartlı algıdan sıyrılamama durumu: Tüm dindarların ortak problemi.
Sizin için felsefe: “İnanıyorum o halde varım”dır. Tanrı bir ön kabul olunca, ister istemez inanmak da aynı kabulün nesnesi olur.