Merhaba arkadaşlar,
Tevratta yaptığım aramada tek bir yerde bile “Kabe”den bahsedilmediğini fark ettim.Bilinen diğer isimleriyle de sonuç değişmedi.
Neden…???
Kuran’ın anlatımına göre, Mekke’de bulunan Kabe peygamber İbrahim tarafından yapılmıştır.
Kendisi ve oğlu İsmail Arabistan’a gelmişken o binayı inşa etmişler. Bu öğretişle Arapların tapınma merkezi olan Mekke bugüne kadar önemini devam ettiriyor.
Onun için buna şimdi biraz dikkat edelim, acaba İbrahim gerçekten o binayı yaptı mı?
Dikkatle ve tarafsız araştırdıktan sonra anlayacağız ki, bu sonradan uydurulmuş bir öğretiştir.
1) Bu bilgi İbrahim’in biyografisine uymuyor…
İbrahim’in hayatını adım adım Tevrat’ın Tekvin kitabında okuyoruz, bugünkü Irak’ta bulunan Ur kasabasında doğdu, sonra Türkiye’deki Haran kasabasında yaşadı. Bir zaman için Mısır’a kaçtığını da okuyoruz. Hayatının geri kalan günlerini de Filistin’de geçirdi. Ama hiç bir yerde Arabistan’a ayak bastığını okumuyoruz. Öyle olsaydı, Tevrat onu yazmayacak mıydı?
İbrahim’in yolculukları (kırmızı çizgi)

Müslümanlar bunun gibi çıkmaz durumlara düşerken ‘Ama tevrat değiştirildi’ lafını ortaya atıyorlar.Tabii ki, öyle bir şey mümkün ama tevratı değiştirip Kabe’nin İbrahim tarafından yapıldığını anlatan bölümlerin çıkartılması kimin ne işine yarayacaktır? Bunun mantıklı tarafı da yoktur.
Elimizdeki Eski Ahit el yazmaları Muhammed’in zamanından 600 seneden daha eskidir. Ve onlarda İbrahim’in Mekke’ye ya da Arabistan’a gittiğini okumuyoruz. Muhammed’den önce kimse ‘İbrahim Arabistan’a gelip, Kabe’yi kurdu’ teorisini ortaya atmamıştı. Muhammed’den 600 sene önce kişilerin daha Arapların peygamberi’nin ortaya çıkacağından haberleri yoktu. Nasıl o zaman kendi kutsal saydıkları kitabını değiştirmeye ihtiyaç duysunlar?
Kuran’ın anlattığına göre, İbrahim Mekke’deki Kabe’yi oğlu İsmail ile birlikte yapmış;
Bakara 127-Ve o zaman ki, Ibrahim Beyt’in temellerini yükseltiyordu. Ismail ile birlikte söyle dua ettiler: “Ey Rabbimiz, bizden kabul buyur. Çünkü daima işiten, daima bilen Sensin ancak Sen!
Tevrat’ta ise, öyle bir şey okumuyoruz. Bu Arapların boş hayallerinden fırlama bir öğretişdir.
Zira İsmail soyunun Arapları oluşturduğu farzedilir,tevrata göre vaad edilmiş çocuk aslında “İshak”tır ve İbrahimin gerçek eşi Sara’dan olmadır, halbuki İsmail hizmetçisi Hacer’den olmadır ve kuvvetle muhtemel Araplar bir şekilde bu durumdan bir hayıflanma gösterdiklerinden kabe yapıcıları olarak İbrahim ve İsmail’i öne çıkartmaya çalışmışlardır.
İsmail için bugün hala Araplar “Arapların babası” terimini kullanırlar ki bu herhalde yeterli bir etkendir.
2) Bu bilgi tarihe de uymuyor…
Tarihe bakarsak, Mekke’deki Kabe ilk olarak İsa’dan önce 60 senesinde Romalı bir tarihçi olan Diodorus’un kitaplarında geçiyor. Onu ‘bütün Araplar tarafından büyük saygı gören bir “putevi” olarak anlatıyor.
İbrahim İsa’dan 2000 sene önce yaşadı. Bütün bu zaman içide bir kere olsun, tarihçiler Mekke’deki Kabe’yi anlatmıyorlar.
Mesela, “tarihçilerin babası” olan Yunanlı Herodot İsa’dan 440 sene önce İran’ı ve de Arabıstan’ı anlatırken, Arapların adetleri ve inançlarından da söz ediyor. Kuran’da geçen Al-İlat putunun adını kullanıyor. Fakat kabe’den hiç söz etmiyor.
Demek ki Kabe, Herodot’un zamanı (İsa’dan önce 430 senesi) ile Flavius’un (İsa’dan önce 60 senesi) zamanının arasında yapıldı. Bütün bunlar gösteriyor ki, Kabe İbrahim’den çok sonra yapıldı.
3) Bu öğretiş hadislere uymuyor…
Son olarak, Müslüman kaynaklarında yer alan ve birbirlerine ters düşen iki bilgiye de yer verelim.
Yukarıda gördüğümüz gibi, Muhammed de Arapların ‘Kabemiz İbrahim tarafından kuruldu’ masalını Kuran’ın içine aldı. Bunun mümkün olmadığını da gördük.
Ama aynı zamanda en büyük Hadis koleksiyonu olan ve Kuran’dan sonra ikinci önemli kitap olarak anılan Buhari’nin hadislerinde Muhammed’in şu sözünü okuyoruz:
Abu Dar şöyle rivayet etti:
Ben dedim: “Ey Resulullah! Yeryüzünde yapılan ilk camii hangisi idi?” O da dedi: “(Mekke’deki) Mescidi Haram.” Ve ben sordum: “Ya ondan sonra hangisi yapıldı?”. O da cevap verdi: “(Yeruşalim’deki) Mescidi Aksa”. Ben gene sordum: “Onların yapılmasının arasında ne kadar zaman geçti?” O da, “Kırk sene” diye cevap verdi…
(Sahih Buhari, cilt 4, kitap 55, hadis 636)
Mekke’deki Kabe ne zaman yapıldığı bilinmiyor; oysa Yeruşalim’deki Mescidi Aksa hakkında kesin tarih bilgilerimiz var onu kral Süleyman İsa’dan önce 953 senesinde tamamladı.
Bu hesaba göre, Kabe ondan 40 sene önce, yani 993 senesinde yapılmış olmalı. O da İbrahim’in hayatından 1100 sene sonradır. Bu durumda birisi yanlış söylüyor ya Kuran ya da Buhari’nin hadisi.
İkisi aynı anda doğru olamaz.
Bütün bu bilgiler ışında itirazı olan arkadaşlardan “Kabe”nin İbrahim tarafından yapıldığına dair sair bilgiler bekliyorum.
Saygılarımla…
O zaman kim yaptı? Bu konuda da bir yorumunuz yokmu?
Sayın Medisis,
İşin aslı ben “Hindu”ların yaptığını düşünüyorum,
Brahma->Abraham->İbrahim benzerliği de var.
Devam edelim,
KABE’NİN İÇİYLE İLGİLİ BİLGİLER:
Bir gözlemcinin aktardığına gore (Kuzey Amerika Müslüman Toplumu lideri Dr. Muzammil Sıddıki, Ekim 1998)
İçeride üç adet sütun vardır.
Kenarda, üzerine parfüm gibi şeylerin durduğu bir masa vardır.
Tavandan, fener tipinde iki adet lamba sarkmaktadır.
İçerisi yaklaşık 50 kişiyi alabilecek büyüklüktedir.
Elektrikli aydınlatma aracı bulunmamaktadır.
Duvarlar ve yer mermer kaplıdır.
Pencere yoktur.
Yalnız tek kapısı vardır.
Duvarların yukarı kısımları, üzerinde ayetler yazan bir perdemsi bir kumaşla kaplıdır.
Kabe’nin, zaman boyunca 5 ile 12 kez arasında tekrardan inşa edildiğini söylenir. Kabeyi ilk inşa edenin Adem olduğu anlatılır. Kuran’da, Kabe’nin Allaha ibadet etmek için yapılmış olan ilk yapı olduğu söylenir.
Kabe’nin içi.

Kabe’nin köşesindeki kara taş, müslümanlar tarafından kutsal Kabul edilir ve Hacerül Esved diye adlandırılır. Bu, Sanskritçe bir kelime olan “Sanghey Ashweta “ dan gelir ve “beyaz olmayan taş” anlamındadır. “Shiva Lingam”’ın adı da “Sanghey Ashweta”dır. Kabe’de bulunan bu taş, Hindu kutsallarıyla büyük benzerlik gösterir.
Shiva Lingam: Hinduizm’de kutsal olan ve yaratıcının enerjisini simgeleyen taş.

KARA TAŞ NEDEN KABE’NİN KÖŞESİNDE YER ALIR?
HACERÜL ESVED’İN YÖNÜNE DİKKAT EDİNİZ:
Saivagama ve Veda Kutsal Kitaplarında bütün Shiva tapınakları, Shivalinga (Shiva’nın sembolü) doğu yönüne bakacak şekilde inşa edilirler. Dünyadaki tüm tapınaklarda bu gözlemlenir. Tapınağın giriş kapısı her zaman doğu veya kuzeydoğu yönüne bakar. Vaastu’ya gore (bir mekanı fiziksel ve metafiziksel güçlerle uyum içinde olacak şekilde düzenlemek, tasarlamak), ibadet bölümü her zaman evin kuzey doğusunda olmalıdır ve tanrı-tanrıça simgeleri de doğuya bakmalıdır. Evin giriş kapısı doğuya ya da kuzey doğuya bakmalıdır. Bu durum, Kabe’nin girişi ve Hacerül Esved’in yerleştirildiği yerde de aynı şekilde görülebilir.
Tamamen bilimsel olan Tarihî Muhammet çalışmalarında, peygamberin ahlak olarak örnek olmakla ilgili rolü, İslami yasalar ve Kuran’ın tanrısal yapısıyla ilgili konularda temel sorular ortaya çıkmaktadır. Bilim adamları, Muhammet’in yaşadığı konusunda da şüphelere sahiptirler. Bilim adamları, Kuran’ın Muhammet’in hatta Ararbistan’ın bir ürünü olmadığını, daha sonraki bir devrin gereksinimlerini karşılamak için sonradan birbirine iliştirilmiş bir takım malzemeden oluşturulduğunu söylemektedirler. Ortaya çıktığı kabul edilen zamandan iki veya üçyüz yıl sonrasına kadar İslam yoktu. Yedinci yüzyılda çok geniş bir bölgeyi fetheden Arap kabilelerinin insanları Müslüman değildi. Bunlar, bilim adamlarının pagan olarak adlandırdığı putperest insanlardı.
Muhammet gerçekten dünyaya gelmiş olsa da, onunla ilgili belgeye, ancak ölümünden yaklaşık yüzelli yıl kadar sonra rastlanabilmektedir. Bu uzun kayıp dönem, yalnızca onun varlığından şüpheye düşmeyi değil, aynı zamanda kanıtlar, Arap kaynaklarının peygamberin hayatı üzerinde yapılan yandaşlar arasındaki yoğun tartışmalar bağlamında oluştuğunu gösteriyor. Peygamberin hayatı üzerine en eski kaynaklar, papiruslar, yazıtlar ve madeni paralar, standart biyografiyle (peygamberin bilinen hayatıyla) çelişmektedir. Bir yazıt ve bir Yunan kaynağı Muhammet’in doğumunu 570 değil, 522 olarak saptar. Muhammet’in kariyeri Mekke’de değil, buradan yüzlerce kilometre kuzeyde gerçekleşmiştir.
Klasik Arap dili bugünkü Arabistan’da değil, Levant denen, Arabistan yarımadasının kuzeyinde, Akdenizden başlayarak bugünkü Suriye ve Irak’ı içine alan geniş bölgede gelişmiştir. İslam ortaya çıkmadan çok once de, Kabe bir hac yeriydi. Kabe kelimesi olasılıkla yaklaşık MÖ1700 lerde, Tamil dilinden gelme bir kelimedir. Tamil’de Nadu Kabaalishwaran tapınağı tanrı Shiva’nın tapınağıdır ve Kabaall, tanrı Shiva’yı temsil eder.
Kabe’de sekizgen şekilli kaide (bir taş) İbrahim’in makamı adıyla bilinir. Hinduizm’de yaratıcı Brahma’nın kaidesi de sekizgen şeklindedir. Müslüman hacılar, Kabe’nin etrafını yedi kere dönerler. Hindular da tanrı ve tanrışalarını tavaf (paradakshina) ederler. Bu, Kabe kutsallığının islam öncesi dönemden gelen bir geleneğidir. Müslüman hacıların, aynen Hinduların kendi kutsalları etrafında tavaf yapmaları gibi, Kabe’yi tavaf etmeleri, söylenenin aksine, İslam’da taşların kutsal olmadığı iddiasının doğru olmadığını gösterir.
Kral Vikramaditya yazıtı, kutsal Kabe’de asılı duran altın bir kabın üzerinde bulunmuştur. Bu, hiç bir şüpheye yer bırakmaksızın, Arap yarımadasının tarihteki Hindistan İmparatorluğunun bir parçası olduğunu kanıtlar. (Kaynak: Mekteb-i Sultani (Galatasaray Lisesi) kütüphanesi, Sayar-ul Okul, sayfa 315).
Kral Vikrama’nın vaizleri, birzamanlar Hint ve Vedik yaşam şeklinin takipçisi olan Araplara, Hindu Vedik yazıtlarının dağıtılmasında ve yayılmasında oldukça başarılı olmuşlardı. Okaj adıyla bilinen yıllık fuar, her yıl Mekke’deki kutsal Kabe çevresinde düzenlenirdi. Bu, şimdi müslümanların icra ettikleri hac ibadetinin islam öncesindeki organize haliydi.
Bugün bile antic Siva işaretleri görülebilir. Müslüman hacılar, Shankara (siva) taşına dokunmak ve onu öpmek için yarışırlar. Müslümanlar, saç ve sakallarını traş ederler ve iki parçadan oluşan beyaz kumaşlara sarınırlar. Bir parçası bellerine, diğeri omuzlarına dolanır. Bu gelenekler, Hindu tapınaklarına girmek için gerekli olan temizlik ve beyaz örtülere sarınma ritüelleridir.
Kabe’de kırılan 360 tanrıyı simgeleyen putlarda biri de Saturn’u simgeleyendi. Bir diğeri, Ay’ı simgeleyen puttu ve birisi de Allahtı. Bu gibi bilgilerden, islam öncesi Arapların, dokuz gezegeni kutsal bildiklerini anlayabiliyoruz. Hindistan’da “Navagraha puja” dokuz gezegeni kutsar ve bugün hala geçerli bir inanıştır. Bu dokuz gezegenden ikisi Satürn ve Aydır. Hilal şeklindeki Ay, Siva sembolünün başının üzerinde bulunur. Bu simge, Kabe’deki hilal şekliyle de ilişkilidir ve bugün islamın bir sembolü olarak kullanılır.
Hindu Veda yazısındaki bir harf olan Sanskritçe AUM “
“ aynadan okunduğunda Arapça 786 sayısını gösterir. Bu müslümanlar için kutsal bir sayıdır ve Kuran’ın kopyaları üzerinde bu gizemli işaret “786” basılıdır. Cahillikleri nedeniyle, bunun sadece yanlış okunan bir harf olduğunu bilmezler, ancak Arap alimler bunun nereden geldiğini biliyor olmalıdırlar.
Mekke’den belirli bir uzaklıkta büyük tabelalarda, müslüman olmayanların giremeyeceği yazar. Bu, Kabe’nin müslümanlar tarafından ele geçirilmesi zamanından kalma bir tedbirdir. Müslüman olmayanların buraya alınmaması, Kabe’nin müslüman olmayanlar tarafından yeniden ele geçirilmesini önleme amaçlıdır.
Hindu inancında Ganj nehri, Shiva simgesinden ayrılmaz, başka bir kutsaldır. Siva simgesinin olduğu her yerde Ganj da ondan ayrılmayan bir kutsal su olarak yer alır. Bu bağımlılık gereği, Kabe’nin yanında da kutsal bir su vardır; Zemzem. Bu su da islam öncesi tanrı Siva’nın ayrılmaz parçası olan Ganj’ı temsil etmek üzere kutsal olarak Kabul edilmiştir.
Ayrıca “kabe” duvarlarında başka “Hintçe” yazılar olduğunu da duydum ama hem fotoğraflarını bulamadığımdan hem de kaynak olarak güvenemediğimden ekleyemedim.
Yine de bence en makul açıklama kabenin Hintlilerce yapılmış olduğudur,
Bundan sonraki mesajımda “tavaf” ritüelinin de bir açıklamasını yazacağım ve benzerlikleri daha iyi anlatmış olacağım.
Esenlikler…
Aydınlatıcı bilgiler, ilgiyle takip ediyorum. Ve bir miktar sümer ve mısır antik çağına ilgim olduğu için ban başka tür ip uçları da sunuyor yazınız. Belki hint kaynaklı değil sümer kaynaklı da olabilir bunlar.
Kesin emin olmamakla birlikte okuduğum kaynaklardan edindiğim bilgileri şöyle toparlamıştım:
MÖ.2000 yılları
civarında Soddom ve Gommoranın yokedilmesi ve ardından yükselen radyoaktif
bulutun 24 saat içinde tüm sümer şehirlerini cansız olarak yere sermesinden
sonra tüm tanrılar dünyayı terk ettiler, muhtemelen o sırada dünyaya zaten
çok yaklaşmış olan Niburu’ya yani evlerine döndüler bir kısmı ise dünya
çevresinde gözlemci olarak kaldı. Zaten uzun zamandır Niburunun atmosferi
artık düzelmişti, altına gerek de kalmamıştı.
Tüm tanrılar gittikten sonra dünyada yalnızca Enki’nin oğlu Marduk kaldı. Ve
yıkılan medeniyetin yeniden yeşermesi için büyük bir gayret gösterdi, bunun
sebebi dünyanın köleleştirilmesi için düzeltilmeye ihtiyacı olmasıydı!
Gelelim sizin tahminlerle (başka birisine cevap)bu hikayenin nasıl bütünleştiğine…
MÖ.2000 yıllarına kadar insanlar bilfiil tanrılarla birlikte yaşamakta, onları
görmekte, kudretlerine şahitlik etmekteydiler. Yaptıkları savaşlarda
Tanrıların fiili yardımlarını (silah, bilgi) almaktaydılar. Dünyanın büyük
tanrısı olan Enlil (sümer uygarlığının kurucusu ve bilinen bütün din ve mitolojinin başı diyebiliriz)gitmeden önce yetkisini yarı tanrı İbrahim’e verdi ve
daha sonra da onu ve Musa’yı uzaktan destekledi; çünkü insanların ruhsal
gelişiminin bilgi seviyesi altında kalmasını onaylamıyordu. Şüphesiz ki
yeğeni Marduk’un insanları teknolojik bilgiyle donatıp ne yapmak istediğinin
farkındaydı. Son bir gayretle, Musa kanalı ile ”tanrı” kavramını dünyadan
çekti ve ulaşılmaz bir tek tanrı(göklerde) oluşmasını sağladı.
Marduk ise dünyada kalan son tanrı olarak sanırım bu duruma çok bozulmuştur!
O da bütün gayreti ile tek tanrılı dinlerin yozlaşması ve iktidar kovalayan
guruplar haline dönüşmesi için uğraştı ve başarılı da oldu.
Benim dikkatimi ilk baştan beri çeken başka bir durum daha var; Tanrı UTU…
Utu, Enlil’in torunu yani ünlü İnanna/iştar’ın kardeşidir. Enlil ve Enki
arasında oluşan anlaşmazlıklar ve savaşlar, dünyada yönetim
değişikliklerinden hiç etkilenmemiş bir tanrıdır, tarafsızlığı ve Anu
tarafından değeri şüphe götürmez, güneş tanrısı olarak literatürde yer
almıştır. Görevi ise büyük uzay gemilerinin iniş kalkış platformlarının
kumandanlığıdır. ( ve baştan sona 450 bin yılda bu hiç değişmedi). Ana
pentaonda bulunan beş büyük tanrıdan (anu, enlil, enki, Ninhursag ve İnnana) biri
olmamasına rağmen, gerek insanların gerekse büyük tanrıların dua/yaptırım
metinleri mutlaka UTU’ya bir mehdiye ile biter. Bu benim dikkatimi çekiyor.
İçime doğan ise UTU’nun şamanlar ile yakın bir ilgisi olduğu yönündedir.
link to sibelatasoy.com
Sayın Medisis,
Bu yazı eski bir yazımdır,aynen buraya naklediyorum,sanırım “tavaf”ı daha açık olarak anlatabileceğim.
***Müslümanların pek çok putperest ayini bugünkü ibadetleri içinde aynen kullandıklarını biliyoruz.
Bu yazımda “tavaf” ‘ı incelemek istedim.
Tavaf sözü ‘bir şeyin etrafında dönmek’ demektir.
Mekke’deki Kabe bütün Arabistan’da yaşayan putperestler için büyük bir panayır ve tapınma yeri idi. Zilhice denilen ayda bütün Arabistan Hacca gelirdiler. Kabe’nin etrafını dönüp oradaki taşı öpmek Haccın en önemli hareketi idi.
Putperest Arapların yedi defa Kabe’yi dönmelerinin sebebi de şöyle açıklanır:
Kabe bütün uzayın merkezi olan dünyanın sembolüdür. Onun etrafında da yedi tane gezegen dolaşır: Venüs ve Merkür, Mars, Jupiter ve Saturn, bir de ay ve güneş (onlar da gezegen sayılırdı). Bu gökteki varlıkların arkasında birer tanrı, birer put olduğunu düşündüler. Ve Kabe’yi dönmekle o tanrıya saygı göstermek istediler.
Tavaf yapan hacılar üç defa hızlı, dört defa da yavaş tavaf yapıyorlar, ve böylelikle gezegenlerin hareketlerini kopya ediyorlar: dünyaya yakın olan üç gezegen (ay, Merkür ve Venüs) hızlı, geri kalanlar (güneş, Mars, Jupiter ve Saturn) ise yavaş dönerler. Hacılar bugüne kadar o adetin putperest anlamını her sene canlandırıyorlar.
Kuran Enam Suresi 76-77’de İbrahim hakkında nasıl ilk tapınmalardan sonra yıldızlara, aya ve güneşe tapınmaktan vazgeçiyor şöyle anlatıyor;
Enam 76-Üzerini gece kaplayınca bir yıldız gördü: “Bu imiş Rabbim!” dedi. Batıverince de: “Ben böyle batanları sevmem.” dedi.
Enam 77-Ay’ı doğarken görünce: “Bu imiş Rabbim!” dedi. Batınca da: “Yemin ederim ki, Rabbim bana doğru yolu göstermemiş olsaydı, muhakkak ki, şu şaşkın topluluktan biri olacakmışım.” dedi.
Madem putperest Arapların tavafı bu anlamı taşırdı (yani, gezegenlere ve yıldızlara saygı göstermek) ve madem müslümanlar da bunun farkında idiler, putperestliği ortadan kaldırmaya çalışan bir peygamber bu adeti yasaklamalıydı.
O adetin devam etmesine izin verirse, putperestliğe yer vermiş olur.
Demek, putları kırmak yeterli değildir – aynı zamanda putperest töreler, adetler de yok olmalıdır.
Halbuki Muhammed bunu yapmadı: Kabe’nin etrafını tavaf etmekle putperestlerin gökcisimlerine tapınma adetini devam ettirmiş oldu.
Bugünkü tavaf;
Kâbe sol tarafa alınarak etrafında dönülmeye başlanır. Hacer-i Esved
den başlanıp yine Hacer-i Esvede gelinen her dönüşe bir şavt denir. Bir tavaf, 7 şavttan ibarettir. Tavafın ilk üç şavtında erkekler sağ omuzlarını açarak ve pehlivanlar gibi omuzlarını silker bir vaziyette canlı ve çalımlı bir yürüyüşle yürürler. Omuz açmaya ıztıba,canlı çalımlı yürümeye de remel denir. Iztıba ve remel yapılması sünnettir ve sadece ziyaret ve kudüm tavaflarında yapılır. Diğer tavaflarda yapılmazlar.KAYNAK : link to sorularlaislamiyet.com
Yukarıda anlattıklarım üzerine “remel” olayının yani canlı,çalımlı yürümenin aynı hızlı 3 gezegenin ritmi üzerine teşkil edildiği aşikardır.
Saygılarımla…*****
Görüldüğü gibi pek çok açıdan hem “Hindu” gelenekleri,hem de diğer “gök tapınmacılığı” adetleri de kabe’nin kaynağını gözler önüne seriyor.
Esenlikler…
“Bu hesaba göre, Kabe ondan 40 sene önce, yani 993 senesinde yapılmış olmalı. O da İbrahim’in hayatından 1100 sene sonradır. Bu durumda birisi yanlış söylüyor ya Kuran ya da Buhari’nin hadisi.”
Diyorsunuz ya, sadece fikir yürütüyorum, belki bu olmuş olabilir; çünkü İbrahim yarı tanrı olarak sümer tabletlerinde yer alıyor, yani Uzaylı ırk annunakiler tarafından tohumlanmış ve özel bir iş için Enlil tarafından büyütülmüş. Bunun doğru olması ihtimalinde İbrahim’im ikibin yıl yaşamış olması mümkün olabilmekte.
Tamamen kişisel fikrim; üç dinin de annunakilerin fikir ayrılıkları sebebiyle bizatihi onlar tarafından organize olduğudur. Sümerler hakkında bilgim olmadığı zamanlarda, dinlerin içeriğinin ne kadar da mısır antik çağının devamı gibi göründüğünün farkındaydım. Yıllar geçtikçe bu hissim kuvvetlendi. Daha sonra Sümerleri keşfedince kafamdaki bir çok soruya da cevap buldum.
Gayet açıklıkla yanılıyo ihtimalimi kabul ederim, ipuçları ve sezgilerim beni şu an böyle düünmeye itiyor.
Uzay kaynaklı yaşam başlangıcımız konusu bana çok ütopik görünüyor,
Olmaz,olmamıştır diyemeyeceğim ama itibar ettiğim bilimsel veriler içerisinde yoklar.
İbrahim veya bir başkasının bin yılı aşkın şekilde yaşamasına ihtimal de vermiyorum,
Elbette siz fikren bu düşünceye yatkın olabilirsiniz ama “ispat” görmediğim her konuda dediğim gibi spekülasyonu aşana kadar,ispatlanana kadar beni ilgilendirmiyor.
Tartışmam ve aksini veya kendisini ispatlamam mümkün değil,bu konularda “agnostik” bir tutum sergilemektense bekleyip öğrenmeyi tercih ediyorum.Cephanem yetersiz.Ömrüm yeter de öğrenebilirsem ne ala,olmazsa da sorun değil.
Şimdilik eldeki verilerle akla en yatkın tezler üretmeye çalışıyorum,tabi ki doğruluğu bilinen,kanıtlı verilerden yola çıkarak.
Esen kalınız…
Elbette, ben de zaten çekincelerimi belirterek paylaştım bu bilgileri. Benim söylediğim tarzda bilgilerin üzerinde tartışacak veri zaten elde yok, en azından şimdilik.
Ben sizin somutlaşmış bilgileri dinlemeye hevesle devam edeceğim.
Arapça “Hacer” /taş/ demektir. Esved ise /kara, siyah/ demektir. Şu halde Hacer-ül Esved = Kara Taş olmaktadır. Bu sözün “Sangey Ashveta” sözü ile ilgili olabilmesi için Sangey sözü ile Hacer sözü arasında bir bağ kurmak ve ortak kökenini göstermek gerekir.
Sangey sözü Hintçe taş olduğunu Farsça /seng/ sözünün “taş” anlamına geldiğinden de çıkarabiliriz. Belki de İngilizce “suya batmak” anlamında olan /to sink/ fiili de aynı /seng/ köküne dayanır.
Tevfik Fikret bir şiirinde: “Biraz hayat-ü hararet şu cism-i sengine” der. Yani: Şu taş gibi katı karakterine biraz hayatın sıcaklığı eklensin, der.
Bir diğer ilginç nokta da şu: Hacer-ül esved her ne kadar Türkçe “Kara Taş” olarak çevrilse de -ül takısını doğru kullanırsak “Taş olan kara” anlamı ortaya çıkar ki bunun yorumu siyah bir taş olmaktan çok daha derindir.
Teşekkürler sayın Bilgisev,
İnanışa göre “kara taş” cennetten düşmeden evvel beyazdı ama dünyevi kötülükler yüzünden karardı.
“Taş olan kara” deyişindeki “kara” sözcüğünü kötü,habis olan ile ilişkilendirirsek eğer “maddeleşmiş kötülük” anlamına yorabiliriz.
Yanlışsam düzeltiniz,
Esenlikler…
anlam kazanmış oldu “Hacer-ül Esved” sözü.
Bu yorumunla birlikte taşın neden Kâbe’nin dışında durduğunu da açıklamış oluyoruz. Çünkü “maddeleşmiş kötülük” Kâbe’nin içine giremez de ondan.
Çünkü “maddeleşmiş kötülük” Kâbe’nin içine giremez de ondan.
Haklı bir neden,klasik putperest düşüncesiyle de örtüşüyor,diğer putlara verilen “kutsi” değerler gibi “karataş”a da bir çeşit onlara gelecek kötülükleri bünyesine çeken,kötülük paratoneri muamelesi yapılmış olabilir.
Diğer putlardan ayrı tutulması bu açıdan gayet makul.Zaten “tavaf” başlıklı iletimde de göreceğiniz gibi ritüellerin anlamlandırılması hususunda da en az “karataş” kadar ince hesaplar yapılmış görünüyor.
Neden olmasın,uçuk kaçık ama bir o kadar da düşünülebilir,
Esenlikler…
Abu Dar şöyle rivayet etti:
Ben dedim: “Ey Resulullah! Yeryüzünde yapılan ilk camii hangisi idi?” O da dedi: “(Mekke’deki) Mescidi Haram.” Ve ben sordum: “Ya ondan sonra hangisi yapıldı?”. O da cevap verdi: “(Yeruşalim’deki) Mescidi Aksa”. Ben gene sordum: “Onların yapılmasının arasında ne kadar zaman geçti?” O da, “Kırk sene” diye cevap verdi…
biraz hadis yorumlama bilginiz olsaydı anlardınız ki birinin yapılışı bir ötekinin yapılışından 40 sene daha önce oldugu mesela birisi 20 senede yapıldı ise öteki 60 senede yapıldıgı ama sanırım hemen atlamışsınız nerden ne cıkarım diye
Olabilir tabi ki “Misafir” arkadaşım,
Ancak bu çok çok zorlamalı bir yorum,hadislerin bu şekilde yorumlanması gerektiğine dair bir kaynağınız da var mı acaba?
Yani her bakan başka bir şey düşünebilir,özellikle bu hadisin incelendiği bir kaynak benim de işime yarar,
Varsa okumak isterim.
Esenlikler…
Peki misafir arkadaşım, hangisinin yapımı diğerinden 40 sene daha fazla sürmüş. Bu hadisten madem öyle anlıyosun, bunu da çıkarmışsındır.
xenix
“Misafir” arkadaşım ben hala kaynaklarınızı bekliyorum,
Ayrıca sayın Xenix’de güzel bir soru sormuş,bir yanıtınız yok mudur?
Esenlikler…
Dini bilgilere göre 7000 yıllık (yazıyla 7 bin) insan tarihinin neresine 120 Bin (sayıyla 120.000) peygamber sığdırılıyor anlayamıyorum. Heleki son 2 bin yılda ki peygamber sayısı 2 olursa.
Geriye kalıyor, 5 bin yıla 119.998 peygamber. Adı geçen 40 tane. Gerisi sanırım peygamber olduğunu anlayamadan göçüp gitti.
xenix
Taş olan kara :Kötünün ; kötülüğün taşa dönüşmesine yoruyorum.Kabe ile ilgili elimizdeki kesin bilgi orada bulunanın bi taş olduğu siyah bir taş.Kökeni ,nerden geldiği yani taşın vatanını ,yapısını incelediğimizde o taşın hangi süreçlerden geçtiğini görebiliriz böylece madde yapısından yola çıkarak isminin kökenine doğru yaklaşabiliriz.Acaba bu taşı inceleyen olmuşmudur?
“Kabe MÖ1700 lerde, Tamil dilinden gelme bir kelimedir. Tamil’de Nadu Kabaalishwaran tapınağı tanrı Shiva’nın tapınağıdır ve Kabaall, tanrı Shiva’yı temsil eder”
Eğer Kabe 993 senesinde yapılmışsa aşağı yukarı 2000 sene shiva’nın tapınağıyla arasında geçen süredir.Ki bu oldukça uzun süre içinde kabe tapınak anlamına kayarak tapınak anlamında kullanılmış olabilir.Yani Shiva’nın tapınağına Kabe denmesi onun illaki hintliler tarafından yapılmış olduğunu kanıtlamaz ama iyi bir dayanak noktasıdır.birde tavafın tapınmanın içeriğini gördükçe Hinduizme benzemeler su götürmez.heleki örtünme şekilleri .Nasrettin hocanın “dünyanın merkezi burasıdır “sözünü uzayın merkezi Kabedir”e benzettim 🙂
Taşın sümerlerde adının geçtiğini biryerlerden duymuştum .araştırmakta isterim fakat nereden başlayacağımı bilemiyorum .Agnie önereceğin kitapları okumaktan zevk duyarım .birde uzay gemilerinden bahsedilen kaynaklarada değinirsen sevinirim .
Tevrat değiştirilmiş bi kitabımız zaten. Kur’an-ı Kerim’de Kâbe’nin Peygamberlerimizden Hz. İbrahim (a.s) ve oğlu İsmail (a.s) tarafından yapıldığı söylenir. Zaten Kur’an’da ne yazıyor o.
link to ansiklopedi.turkcebilgi.com
Zaten kuranda söylenen şey sorgulanıyor yazıda sayın orhan111.
xenix
Son olarak, Müslüman kaynaklarında yer alan ve birbirlerine ters düşen iki bilgiye de yer verelim.
Yukarıda gördüğümüz gibi, Muhammed de Arapların ‘Kabemiz İbrahim tarafından kuruldu’ masalını Kuran’ın içine aldı. Bunun mümkün olmadığını da gördük.
Ama aynı zamanda en büyük Hadis koleksiyonu olan ve Kuran’dan sonra ikinci önemli kitap olarak anılan Buhari’nin hadislerinde Muhammed’in şu sözünü okuyoruz:
Abu Dar şöyle rivayet etti:
Ben dedim: “Ey Resulullah! Yeryüzünde yapılan ilk camii hangisi idi?” O da dedi: “(Mekke’deki) Mescidi Haram.” Ve ben sordum: “Ya ondan sonra hangisi yapıldı?”. O da cevap verdi: “(Yeruşalim’deki) Mescidi Aksa”. Ben gene sordum: “Onların yapılmasının arasında ne kadar zaman geçti?” O da, “Kırk sene” diye cevap verdi…
(Sahih Buhari, cilt 4, kitap 55, hadis 636)
Mekke’deki Kabe ne zaman yapıldığı bilinmiyor; oysa Yeruşalim’deki Mescidi Aksa hakkında kesin tarih bilgilerimiz var onu kral Süleyman İsa’dan önce 953 senesinde tamamladı.
Bu hesaba göre, Kabe ondan 40 sene önce, yani 993 senesinde yapılmış olmalı. O da İbrahim’in hayatından 1100 sene sonradır. Bu durumda birisi yanlış söylüyor ya Kuran ya da Buhari’nin hadisi.
İkisi aynı anda doğru olamaz.”
İkisi de aynı anda doğrudur, diğer inanışlara göre yazdıklarınız için birşey diyemem ancak hadiste belirtilenlerde bir yanlışlık sözkonusu değildir.
Mescid-i Aksa, en uzak mescid anlamındadır ve Mekke’de Peygamberimizin (SAV) sıklıkla ziyaret ettiği ve şehrin uzak bir yakasında olduğu için de bu ismi almış olan bir ma’beddir. Bugün halen daha varlığını korumaktadır.
Mescid-i Aksa olarak bilinen Kudüs’teki Hz. Davud tarafından temelleri atılan ve ancak Hz. Süleyman tarafından bitirilen mescide ise Beyt-i Makdis veya Süleyman Mescidi adı verilir. Beyt-i Makdise (Kudüs’teki Süleyman Mescidi), Mescid-i Aksa denmesinin sebebi ise peygamberimizden çok sonralara yani Emeviler Dönemine dayanmaktadır. Dolayısıyla Peygamberimiz Kudüste bulunan Beyt-i Makdisi yani Süleyman Mescidi’ni kasdederek, Mescid-i Aksa demiş olamaz.
“Bir gece, kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammed) kulunu Mescid-i Harâm’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir; O, gerçekten işitendir, görendir.“(İsra,1)
Yukarıdaki ayette sözü edilen Mescid-i Aksa aynı şekilde Mekke’de bulunan Mescid-i Aksa mescidinden başkası değildir. Efendimizden çok sonraları, Emeviler Döneminde Beyt-i Makdis yani Kudüs’teki Süleyman Mescidinin Mescid-i Aksa olarak anılmaya başlaması, insanlarıda yanıltarak Mir’ac’ ında Kudüs’te gerçekleştiği sonucuna varmasına sebep olmuştur.
bende şunu anlamıyorum madem ki tevratla incil değişecekti niye gönderildi? neden onlar değişir kılınırken kuran değişmez kılındı ? bunu açıklayacak biri varsa çok sevinirim
İşin aslı ben “Hindu”ların yaptığını düşünüyorum,
Brahma->Abraham->İbrahim benzerliği de var.”
İudex,
İbrahim a.s.mın Kabe’yi yapmadığından dem vurup brahma,Abraham benzerliğinden hareketle “KABE” nin Hindular tarafından yapıldığını
yazmak tam bir bu ne perhiz bu ne lahana turşusu muhabbetidir-
ve; Kabe ne zaman yapılmıştır…
Bir karar vermeniz gerek önceki iletinizde şöyle yazmışsınız; ” İüdex tarafından Salı, 10/02/2009 – 12:28 tarihinde gönderildi.
Kuran’ın anlatımına göre, Mekke’de bulunan Kabe peygamber İbrahim tarafından yapılmıştır.
Kendisi ve oğlu İsmail Arabistan’a gelmişken o binayı inşa etmişler. Bu öğretişle Arapların tapınma merkezi olan Mekke bugüne kadar önemini devam ettiriyor.
Onun için buna şimdi biraz dikkat edelim, acaba İbrahim gerçekten o binayı yaptı mı?
Dikkatle ve tarafsız araştırdıktan sonra anlayacağız ki, bu sonradan uydurulmuş bir öğretiştir.”
VE SONRAKİ İLETİNİZ;” İüdex tarafından Çar, 11/02/2009 – 13:41 tarihinde gönderildi.
Sayın Medisis,
İşin aslı ben “Hindu”ların yaptığını düşünüyorum,
Brahma->Abraham->İbrahim benzerliği de var.”
BU NE TEZAT İBRAHİM YAPMAMIŞTIR BRAHMA VEYA ABRAHAM YAPMIŞTIR
PEKİ BU BRAHMA VEYA ABRAHAM HANGİ TARİHTE YAŞAMIŞLAR VE İBRAHİM
PEYGAMBERLE ARALARINDAKİ BENZERLİK NEDİR..
Şimdilik bu kadar..
Diyor ki iüdex. Bu kabe, hindular tarafından vakti zamanında yapıldı. Sonra yahudiler bu efsanenin üstüne kondu. Çünkü bahsettikleri İbrahim peygamber, Kabe tarafına pek uğramadı.
Sizin anlamadığınız nokta nedir?
xenix
xenix,
Aslında senin’de anlayıp anlamamazlığa verdiğin konu Hindu lar
hangi vaktin,hangi zamanında (evvel zaman içinde mi)Arabistan ın Mekke bölgesine gelip Kabe yi yaptıkları..
Değilmi..
Üstelik uidex in yazdığına göre (araştırmış) İbrahim peygamber
a.s. Hiç Arap yarımadasına uğramamış acaba nereden duydu ve uyguladı bu efsaneyi çünkü uidex in yazdığı iletide İbrahim Pegamberin “KABE” diye bir sorunu yok..
Ne dersiniz..
Saygılar.
Benim anlamadığım, dolayısıyla anlamamazlığa verdiğim bir konu yok.
İbrahim peygamberin de kutsal kitaplarda (tevrat) yazılan rotalarına bakıldığında Kabe’ye uğramadığı görülüyor. Zaten zamanlarda uymuyor. Sizin de anlamadığınız bir konu yoksa problem yok.
Saygılar.
xenix
“Yalnız Kur’an, Tevrat gibi uzun yıllar arasında yazılmamıştır. Muhammet’in vahi olarak söylediklerinin küçük bir kısmı kendi zamanında taşlar, hurma dalları, ağaç yaprakları, kemikler üzerine yazılmış, büyük kısmı da bazı kimseler tarafından ezberlenmiştir. Peygamber öldükten sonra, bu ezberleyenlerden bazıları savaşlarda ölmeye başlayınca onlar tamamıyla ölüp bitmeden bunların toplattırılıp bir kitap haline getirilmesine karar verilmiş. Başta Ebubekir buna sıcak bakmamış, peygamber zamanında uygulanmayan bir şeyin sonradan yapılmasını hoş görmemiş. Fakat etrafındakilerin zorlaması üzerine Halife Ebubekir Zeyid adındaki birine yazılı olanları toplattırmış.
Ayrıca Zeyid mescit kapısında oturarak peygamberden ayet olarak kim ne biliyorsa gelip söylemesini istemiş. Böylece yazılı ve ezberde olanlar bir araya getirilerek iki ayrı kitap halinde yazıya geçirilmiş. Bunlar için kullanılan yazılı malzeme de yakılarak, kırılarak ortadan kaldırılmış. Ebubekir öldükten sonra yazılan kitaplar Halife Ömer’e geçmiş. O ölünce de kızı Hafza almış.
Halife Osman zamanında yazılan iki kitaptaki vahiler ve sureler arasındaki farklılıkların bazı karışıklıklara meydan verdiği anlaşılıyor. Bu karışıklıkların giderilmesi için bir kurul oluşturulmuş. Bu kurulda kitaplar yeniden ele alınmış ve ezberinde olanlar toplanmış ve onların yardımıyla ayrılıklar düzeltilmeye çalışılmış, surelerde eksiklik olduğu düşünülen yerler tamamlanmış ve bugünkü şekliyle Kur’an yazılmış. Aslında bütün vahileri ezberleyen çok az kimse varmış, daha çok orasından burasından ezberleyenler
bulunuyormuş.
Bu ezbercilerin doğru söyleyip söylemediklerine önceleri iki tanık istemişler, ama daha sonra bunu tek tanığa indirmişler. Bu ezberciler kendiliklerinden bir şeyler söyleyemez mi? Kur’andaki Şeytan Ayetleri denilen ayetleri, aynı konuda kimi olumlu, kimi olumsuz, çelişkili birçok ayeti bu kimseler yazdırmış olabilir diye düşünmeden edemiyor insan.”
-Muazzez İlmiye Çığ
‘Vahi’ değil vahiy olacaktı. Muazzez İlmiye Çığ bir sümerologdur. İslam dini veya tarihi uzmanı değildir. Nasılki günümüzde Kuranın tümünü bir hareke bile yanlış olmadan ezberleyen hafızlar varsa, O zaman da ayetlerin hepsini veya çoğunu bilen hafızası güçlü hafızlar vardı diye düşünüyorum. Çünkü bir harekesi bile değişmeyen Kuranı rastgele herkesin yarım yarım ezberlemesi ile eksiksiz muhafaza etmek mümkün değildir. Her ayet vahiy katipleri denilen kişiler tarafından yazıya geçirilmiştir.
Ayetler öyle tek tek insanlardan toplanması mantıklı değil. Hafızlar zaten biliyorlar ve yazılı hepsi. Tek tek toplananlar hadislerdir ve çok sonralarıdır.
Kuranın bir araya getirilmesi, ayetlerin konacağı sıra, yerler rasgele seçilmiş değildir. Hz. Osman zamanında şu an hatırlamıyorum ama birinin rüyasında söylenmesi veya bir ilhamla bildirilmesi sonucu bilinçli olarak seçilmiştir. Yani Allahın istediği şekilde. Ayetlerin sırası Hz. Ebubekir zamanında belli olmuş olabilir.
link to geocities.com
Alıntı toro:
bende şunu anlamıyorum madem ki tevratla incil değişecekti niye gönderildi? neden onlar değişir kılınırken kuran değişmez kılındı ? bunu açıklayacak biri varsa çok sevinirim
Bu soruyu tek bakış açıcı ile değerlendirmek haksızlık olur. Bu sebepten incile inanan hristiyanlar bu konuya nasıl bakıyor onu irdeleyelim:
“Soru şudur: “Kutsal Kitap(incil) değiştirildi mi?” Tanrı’nın cevabı ise şöyledir:
“Kesinlikle hayır! Her insan yalancı olsa da Tanrı’nın doğru olduğu bilinmelidir. Kutsal Kitap’ta yazılı olduğu gibi: ‘Öyle ki, sözlerinde doğru çıkasın ve yargılandığın zaman davayı kazanasın.'” (İncil: Romalılara 3:4).
İncil’de İsa Mesih, kendisi Allah’ın Yaşayan Sözü (Kelâm) olarak, kendi sözleri ve ebedi hayat hakkında çok önemli birkaç söz söyledi: “Beni reddeden ve sözlerimi kabul etmeyen kişiyi yargılayacak biri var. Söylediğim söz o kişiyi son günde yargılayacaktır.”(İncil: Yuhanna 12:48)
Dikkat! Eğer herkes son günde İsa Mesih’in sözüyle (yani İncil’e göre) yargılanacaksa, o zaman İncil kesinlikle değiştirilemez. Tanrı’nın o Sözü koruması gerekir. Tanrı kullarıyla (haşa) dalga geçmez, onlarla oyun oynamaz.”
Yukarıda görüleceği üzere İsevi taraftarların kendi dinlerini tukaka yapma gibi bir sorunları yoktur. Tam tersi sonuna kadar sahiplenirler.Üstelik iki milyardan fazla kişi bu dine inanmaktadır. Elbette Museviler de dinlerine sahip çıkarlar, daha da ileri giderek tanrının sadece yahudilere sahiplendiğini, kendi kavimlerinin dünyayı yönetmek üzere gönderildiğini iddia ederler.
Keza müslümanlar bunlardan geri kalmaz, onlarda kendi dinlerinin tanrı kelamı olduğunu söyler dururlar, Kuran, diğer dinlerden ve kitaplarındaki ihtivalardan alıntı yapar. Fakat bu konudaki kelamlara çoğunlukla yeni bir yorum getirdiğini söyleyebiliriz. Karşı taraf bu konudaki değişikliklerden rahatsızlığını dile getirir ve kuran’ı tanımaz.
Aslında tüm bu söylemler, bu bölünmeler, bu birbirlerine karşıt oluşlar; hümaniter din anlayışına olan ihtiyacı da dile getirmektedir. Yeni dünyanın çocukları(bizler) arayış yönümüzü değiştirmiş durumdayız. Ya sahip olduğumuz din’i farklı yorumlayarak ya da spritüel akımlara kapılarak arayışı sürdürmeye çalışıyoruz. Belki ortak bir payda bulunur diye… Nafile olsa da…
Oik0s: Hiç bir semavi din köleliğin tümden kaldırılması yönünde bir baskı getirmemiş veya bir kelam sunmamıştır. Kuran’da geçen bir kaç münferit olayda, birilerine köle azat etmek cezası verilmesi, o kişiye yönelik yaptırımdan başka bir şey değildir. İnsan haklarının esamesi görülmez. Bir insan olarak bu durumu kabul etmem sözkonusu olamayacağına göre takdiri sizlere bırakıyorum. Ayrıca savaşlara da bir karşı geliş yoktur. Haklı veya haksız gaspın(fetihler) ve ölümün(şehitlik) yüceltilmesi beni durduran sebeplerin başında gelir ve hiç bir birey bu olumsuzlukları laf ebezanlığı ile bana kabul ettiremez.
oikos , “din” kavramı üzerinden vermiş olduğun cevap için teşekkürler .(güzel değinmişsin ancak konuya genel yaklaşınca kafalar karışıyor:)) lakin ben “müslüman” anlayışı üzerinden bir cevap bekliyorum.
Aslında en kolay şey ortaya bir soru atıp cevabını da kendin vermek
İnsan zahmetten kutuluyor aklınca, üstelik bir şey biliyorum intibası uyandırmakta işin cabası.
Ve; kısır tartışmalara zemin hazırlamak bu minval üzerinden de çok kolay ” ben kabul etmiyorum” etmiyorsan,etmiyorsun bu durumda istediğin düzen üzerine ortaya oyle bir yaşanmış veya yaşanacak idari şekillenme modeli sunacaksınki öbür İnsanların istedikleri
yaşam,düzen arasında karşılaştırmak kabil olsun değilmi..
Şimdilik..
Saygılar.
bu tartışmalar sorulan sorulardan mı kısırlaşıyor verilen cevaplardan mı? Ayrıca sizin mantığınıza göre bir kısırlaşma olamaması gerekir çünkü soruları kendisini mükemmel olarak açıklayan bir yapıya sormuş oluyoruz yani sorulan soruları cevaplandırmanız gerekir . ayrıca herhangi bir model sunmamak önümüze sunulan modeller hakkında soru sormamıza engel değildir , bir modele sahip olmadığımı farz etsem bile her modeli kabul mü etmeliyim?
Her hangi bir model sunmadan soru sormak tabiiki olur,olur da sırf
itiraz üzerine ben merkezci nakarat serdetmek aynen avara kasnak gibi benim oğlum bina okur döner,döner yine okur misali olur dolayısı ile evvela fikrin ve zikrin nedir onu belli edeceksinki onun üzerine tartışma olsun yoksa itiraz et en kolayı bu değilmi..
Sonra tartışmalar! hem sorulan,hemde verilen cevap üzerine olur zaten olayın doğası bu ama bu tek taraflı olup (sorgulama) sırf ben
beğenmedim tarzı olup hangi cevabı versende karşı taraf aynı davranırsa (sorgulama) ona da şunu sorma hakkı doğar sen neye inanıyorsun veya senin görüşün ne mesela..
Bir modele sahip değilseniz, önünüzde seçenekler vardır muhakkak ve bu seçeneklerden biri size yakın olabilir,yahut sizin kendine özgü bir modelinizde olabilir mesela, yahut hiç bir modeli kabul
etmeme özgürlüğüne de sahip olup hep itiraz üzerine arayışınızı da sürdürebilirsiniz seçim sizin..
sen beni çözemedin ama ben seni çözdüm.(niye çözmeye çalışıyorsun onuda tam olarak anlamadım : galiba önyargılar oluşturmaya çalışıyorsun)
anlaşılan sen “modelin” olduğu için itiraz etmiyorsun,itiraz etmemek için “model” benimsemişsin
(not:benim herhangi bir “itirazım” olduğu düşünülmesin)
konuyu saptırmaya çalışıyorsun ama ben yine soruma başkalarından cevap bekliyorum !
Çözmek için bir çabam yok zaten olay belli! bir soru sordum yanıt veren yok ben neymişim be abi modu.
Ben model benimsemedim doğal fıtrat üzerine olan bir yaşam biçimi
benimki, ama kişi özgür ve istediği biçim ve modeli alır nede olsa
özgür bireyleriz..
İtirazı “cüzi irade” olarak taklidi iman değil tahkiki iman olarak
yaşamak,ve sınırları bilmek, gücün kontrolünü (cüzi irade)eline almaktır,kontrol edilmeyen güç,güç değildir..
Önyargı;saplantıdır ve kolay,kolay vazgeçilmez bu itibarla çözücü olmak için bile bir görüşün olması gerek,sanal ortamda bile bir kaç yazıya (ileti) karşı hemen yaftayı yapıştırıp bak ben seni çözdüm ama sen önyargı oluşturuyorsun kolaycılığı na sapmakta bir “ZAN” değilmi.. (önyargı).
İsa’ya incil diye bir kitap gönderilmedi ki… İslam kaynaklarından ve kurandan takip edenler, İsa’ya bir kitap gönderildiğini sanır. Oysa incillerin ilk yazılanı bile İsa’dan 100 yıl sonradır neredeyse. Ve İsa’nın yaşantısını, sözlerini anlatır bu kitaplar. Hristiyanlar da bilir bunu. Bu yüzden İsa’ya bir kitap gönderildi düşüncesi sanırım Muhammed’in olayı tam olarak bilmediğini gösteriyor. Ya da yanlış bilgilendirilmiştir belki.
xenix
50 Yıl sonra yazılan, barnaba’nın kaleme aldığı incilin izleri yeni yeni bulunuyor. Linkler için teşekkürler aron. Gerçi hristiyan sitelerine göz atmak lazım, konu onlarla ilgili çünkü. Oralardanda link bulursanız ekleyin lütfen.
xenix
Bir şey değil.
link to hristiyan.net
Gerçi yukardaki islam sitesi yorumlarıyla pek aynı değil, ama artık karşılaştırmayı size bırakıyorum.
senin iddanı kabul etsek bile en azından ben bir , iki iletiyle seni çözmüşüm , sen ise olayı hemen belirlemişsin , bir daha düşün kim önyargılı
sayıca senin gibi zatların çok olması sizin yaşam anlayışınızı doğal kılmaz( bir tane koyunda düşünemez , bin tane koyunda olacakları tek şey sürü olmaktır)
bu kadar tepkili olmanın nedenini çok iyi anlıyorum çünkü bu sorular daha önce çok canını sıktı çünkü sen tepkisel olmamayı dolayısıyla düşünmemeyi ilke edinmiş “doğal” bir canlısın ve bu noktada aciz olduğun için tek dayanağın saldırmak ve saçmalamaktır.
yani sonuç olarak şunu doğru bildin ki bu soruyu senin gibilerin cevaplandıramıyacağını zaten biliyordum(düşüncenin arifesinde olan müslümanları tenzih ederim) ama bununla asla böbürlenmedim , sadece cevap veremediğiniz halde nasıl olurda en ufak bir mantık kırıntısıyla bile anlaşılacak , aşikar olan şaçmalıkları savunuyorsunuz , bunu gerçekten derinlemesine bir şekilde anlamaya çalışıyorum çünkü bu noktada kimseye hakaret edemem, sonuçta benim için insanoğlunun bu durumu egolarımı tatmin etme kaynağı değil , üzüntü kaynağıdır
Aslında tartışmayı fazla uzatacak değilim fakat ego tatmini değilde
koyun (sürü) olduğumuza üzülen bir HEMCİNSİMİZ’E taziye dilemek şart nede olsa bizi anlayabilen yanlız o..
Tepki; duruma göre değişir şayet verilen tepki karşı kişiye hakaret
veya aşağılama değilde yazılan, yazıya ise veya fikir beyanı olursa
ne âlâ, şayet yazılan, yazıya (ileti)karşı tartışmacı (her kimse)
olayı “ego tatmini,koyun,sürü,acıyorum” durumuna getirip yazı yazarsa demekki bayağı kızmış yahut fikir tükenmiş olay hakaret boyutuna taşınmış olsun biz aynayız bize bakan kendini görür..
Vesselam.
Şimdi;
Tekvin 21:13-“Ve Cariyenin (Hacer’in) Oğlunu da bir millet edeceğim, çünkü o senin zürriyetindir.”
Tesniye 32:21- Tanrı olmayan ilahlarla Beni kıskandırdılar;
Değersiz putlarıyla beni öfkelendirdiler.
Ben de halk olmayan bir halkla
Onları kıskandıracağım.
Ümmi olan bir kavimle
Onları öfkelendireceğim.
Tesniye 33:2- “Ve dedi Rab Sina’dan geldi, ve onlara Seir’den doğdu, Paran Dağı’ndan parladı”
bende şunu anlamıyorum madem ki tevratla incil değişecekti niye gönderildi? neden onlar değişir kılınırken kuran değişmez kılındı ? bunu açıklayacak biri varsa çok sevinirim”
KUR’AN son Kitaptır ve son Peygambere a.s.v. gönderilmiştir (Vahy) dolayısı ile bir daha ne Peygamber ne Kitap gelmeyecektir.
Anlaşılmıştır umarım.
adama sorarlar : 1- sen o “deterjanı ” yazarken yazımamı tepki veriyordun banamı 2- sen değilmiydin bu iletiler boyunca sorumdan çok beni çözmeye çalışan (yazdık bunları ama şimdi bir de bu yaptıklarını sana daha başka nasıl ispat etcez o da var tabi…
aron sana bakınca çok komplekse giriyorum. Neymiş, kontrol edilmeyen güç, güç değilmiş. Mubarek pirelli reklamı gibisin. Senden iyi dalga mı olur, bakıyorum tabi dalgama.
)kapa parantez
Allahtan başka tanrı yoktur ve Hz.Muhammed Onun kulu ve elçisidir..
Siz Allahın varlığınımı peygamberlerimi yalanlamaya çalışıyorsunuz anlayamadım
Şu varki evet Allah veya peygamber yoksa bizler ve sizler için bir sorun yok
Peki ya varsa bunu hiç düşündünüzmü????
Güzel kardeşim artık beni rahatsız etme lütfen..
Sanal alemde bana nasıl baktığını yazıyorsun uyan..
O yazdığım yazıyı anlamanı beklemiyor ve kapasiten ve bilgin ölçüsünde yazman gerekli olduğunu düşünüyorum..
Balık kavağa çıkmış
Zift turşusun yemeğe
Leylek koduk doğurmuş
Baka şunun sözünü
Yunus
Saygılar.
İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsin
Ya nice okumaktır
yunus
misafir sen işi garantiye alıyorsun yani ( şüphen varsa boşuna kıvranma , kendine karşı dürüst ol)
senin gibi sorayım ; ” ya yoksa ?” bunu hiç düşündün mü ?
toro tarafından Pzt, 28/09/2009 – 17:09 tarihinde gönderildi.
bende şunu anlamıyorum madem ki tevratla incil değişecekti niye gönderildi? neden onlar değişir kılınırken kuran değişmez kılındı ? bunu açıklayacak biri varsa çok sevinirim’
Allah İncil ve Tevratın değiştirilmesine müdahale etmedi. Son kitap ve peygamber göndereceği için eski kitap ve peygamberler geçersiz olacağı için sadece son kitap olan Kuran’ı muhafaza edeceğini bildirmiştir.
Geçmiş kitapları neden muhafaza etmemiştir? Bunu bilemeyiz ama mantık yürütürsek yukarıdaki açıklamaya benzer açıklamalar yapılabilir. Kuranı muhafaza edeceğini beyan eden Allah elbette diğer kitapları da muhafaza edebilirdi. Bunda bir şüphe yok. Ama son din ve son kitap gelmiş geçmiş bütün dinleri ve kitapları kapsamaktadır. Geçmiş peygamberlerin, kavimlerin kıssaları(hikaye)ile doludur. Geçmiş peygamberlere yapılan kötülükleri anlatır.
Madem kitap insanlar tarafından değiştirilecekti niye Allah gönderdi, veya peygamberler öldürülecekti niye gönderildi demek anlamsız bence. Peygamberler öldürülebildiğine göre, kitaplar da değiştirilebilir. Ama son kitap ve son peygamberi Allah bundan müstesna kılmış sadece. Ve düşmanlarına meydan okumuş biryerde, değiştiremezsiniz diye.
link to geocities.com
xenix
Hz.İsa’ya İncil gönderilmiştir. Elimizdeki şu anki İnciller gerçek İncilin tahrif edilmiş, yani bozulmuş, insanlar tarafından yazılmış halleridir. Şu anki İncillerin insanlar tarafından yazılmış olması İncil diye bir kitabın hiç gönderilmediği anlamına gelmez. Nitekim ahir zamanda son peygamberin geleceğini ve adının da Ahmet olacağını yazan gerçek İncil bulunmuştur. Yukarıdaki yorumlarda geçiyor bu Barnaba incili olabilir.
Hz. İsa kendisine inananların azlığından(sadece 12 kişi) ve kavminin kendisine karşı olan düşmanlığından dolayı üzüntü içindeydi. Kavminin ileri gelenleri tarafından öldürülmek istendiğini öğrenince Allaha dua etti ve son peygamberin ümmeti olmak istediğini söyledi.
Daha sonra Romalı ve Yahudiler Hz.İsa’ya benzettikleri muhbir Yahudayı Hz.İsa diye götürüp çarmıha gerdiler, Hz. İsa ise Allah tarafından göğe yükseltildi ve duası kabul edilerek son peygamberin bir ümmeti olarak Hz. Mehdi’nin yardımcısı olmak üzere ve Kıyamete yakın hristiyanlara(ve yahudilere) gerçekleri göstermek ve Müslümanlığa davet etmek üzere yeryüzüne gönderilecektir(veya gönderildi).(not:Hz.İsa açık şekilde gelmeyebilir! Yani açıkça ben Hz. İsayım demeyebilir. Önemli olan yapacağı görevdir. Normal bir vatandaş gibi aramızda olabilir!)
Aşağıdaki linkte Barnaba İncilini tam metin olarak bulabilirsiniz:
link to barnabas-incili.com
link to geocities.com
Gözsüze fısıldadım
Sağır sözüm işitmiş
Dilsiz çağırıp söyler
Dilimdeki sözümü
Yunus
Takıl peşime mennun kalırsın.
Aslında ” ya yoksa” Hz Ali efendimiz in güzel bir nasihatidir
şöyle; bir zaman Hz Ali’ye r.a. bir gayri Müslim boşuna ibadet
ediyorsunuz hiç bir şey yok demiş! Hz Ali efendimiz de bir şey yoksa bizim hiç bir kaybımız olmaz, “YA VARSA” siz ne yapacaksınız muhabbetidir (aklımda kalan) dolayısı ile “ate” taifesinin ya tutarsa gibilerinden bir umut arayışıdır böyle
kıvranıp demogojik yaklaşımı, hiç takılmaya bile değmez..
Derman arardım derdime derdim bana derman imiş
Burhan sorardım aslıma aslım bana burhan imiş
Sağu solu gözler idim dost yüzünü görsem deyû
Ben taşrada arar idim ol cân içinde cân imiş
Niyazi Mısri
Gerisi teferruat.
Barnabas incili İsa’ya mı inmiş?? Bunu mu iddia ediyorsunuz? Benim bildiğim İsa öldükten 50 yıl sonra (yarım yüzyıl) Barnabas yazıyor bu incili…
İsa’ya kitap indiğini sananlar, sadece araştırıp okumayan kişilerdir.
Bence bu konuyu müslümanlardan değil de hristiyanlardan dinlemek lazım. Söz konusu onların kitabı. Sizin yaklaşım, Kuran’ı hristiyanlardan dinlemeye benziyor. Gerçi yeri geliyor, Kuran’ı ateistlerden öğrendiğimiz çok oluyor, o da ayrı bir konu.
link to hristiyanforum.com
xenix
“bizim hiç bir kaybımız olmaz” (?), kaybettiğin nedir düşün diyeceğim ama sende zaten onu kaybetmişsin.
öncelikle allah varsa vardır , siz niye devamlı “allah vardır” diye hatırlatmaya çalışıyorsunuz,(kendinizimi inandırmaya çalışıyorsunuz yoksa ateistlerimi?)
ayrıca şu önyargılarından kurtulda yazdıklarımı iyi oku ,” senin gibi sorayım ” bak bu kelimeleri boşuna kullanmamışım
xenix dostum. Bir incil inmiştir ama sonradan kaybolmuştur veya değiştirilmiştir. Ama Uzun yıllardır aranan bir İncil vardır ve son yıllarda birkaç yerde Barnabas incili adıyla bir incil bulunmuştur. Birisi Hakkaride diğeri Ürdünde bulunmuitur. Ayrıca geçen yıllarda bir Barnabas İncili de KKTC Gazimagosa müzesinden çalınmıştır.
Barnabas İncilinin gerçek İncil olup olmadığını bilmiyorum. Ama gerçek İncile en yakın İncil olduğu söyleniyor, ben de öyle düşünüyorum.
Sonra İncil diye bir kitap gelmediğini nereden çıkarıyorsunuz? Gerek Hristiyanlar ve gerekse Müslümanlar geldiğini kabul ediyor! Sizin dayanağınız nedir? İncilin gelmediği konusunda bir tartışma var mı? Hiç duymadım.
Bu konuda ayrı bir başlık açacağım. Orada tartışmaya devam ederiz.
link to geocities.com
Aslında doğru yazıyorsun toro, kim neyi kaybetmiş ki onu arıyor bazı insanlar elleri ile gözlerini kapamış Güneş yok diyor.
Ve; ALLAH c.c. var Amenna ve Saddakna üstelik kimseyi inandırma gibi bir mecburiyet te yok bu Gönül ve Akıl işi.
Yabandasın evin yok bir yanmış ocağın yok
Issız dağın başında mihmanı arzularsın
Ben bağ ile bostanı gezdim hıyar bulmadım
Sen söğüt ağacından rumman’ı arzularsın
Başsız kabak gibi bir tekerleme söz ile
Yunus’leyin Niyazi irfanı arzularsın
Niyazi-ı Mısri
Gerisi teferruat.
“Hıyar”; Arapçadan gelmiştir.Arapça da okunuşu ; “Heyyiar”.
Türkçe de okunuşu ; “Hıyar”.
Anlamı “hayırlı,güzel,yararlı İnsan”.
Yanlış anlaşılmasın.
bundan sonra bir konu olduğunda sana bu kelimeyle hitap edicem .”yanlış anlaşılmasın ” demicem sen zaten ne anladığını anlatmışsın . (tabi ki her konuda olduğu gibi bunlar senin anlamların
“Olay benim açımdam bitmiştir..” bak zamanında böyle demişsin ama kendine söz dinlettiremiyorsun. son sözü ben söylerim edasıyla yazıp duruyorsun ama daha fazla batma sn hıyar(bu kelimeyi kullanmamdan dolayı rahatsızlık duyan arkadaşlardan özür diliyorum çünkü onlarla aynı anlamı paylaşıyoruz ama bu kelimeyi arona hitab için kullanırken gayet rahatım çünkü o anlamı biliyor !
En yakın kiliseye gidiyorsunuz ve oradaki rahip, papaz artık kimi bulursanız bu konuyu soruyorsunuz. Sonra geliyorsunuz tekrar konuşuyoruz.
xenix
Sevgili xenix tamam. Gidip sorarım. Anladığım kadarıyla hristiyanlar da eldeki incillerin Hz. İsa’dan çok sonra insanlar tarafından yazıldığını kabul ediyorlar.
Peki Allah tarafından gönderilmiş bir İncil olduğuna hiç mi inanmıyorlar?
Peki araştıracağım. Olabilir.
link to geocities.com
Hristiyanlar göre zaten İsa’nın söylediği her söz, yaptığı her şey tanrı sözüdür. İsa tanrının vücud bulmuş halidir. Bu yüzden incil diye bir kitap inmemiştir evet. Ama söylediği her söz zaten tanrı kelamı sayılır. İnciller İsa’nın yaşantısını ve sözlerini anlatan kitaplardır. Çok sayıda olmasının nedeni her insanın farklı yazıp yorumlamasındandır.
)kapa parantez
Kabe’nin Sır Perdesi Aralandı
Cofrafyanın gizemli işaretleri tesadüf mü yoksa ilahi bir işaret mi? Kabe’nin konumu ilginç sonuçlar ortaya çıkardı.
Dünyanın altın oran şehri Mekke çıktı. Kabe bir doğrunun en mükemmel yerinden bölünmesi anlamına gelen altın oran noktasında bulunuyor.
Kabe’nin Güney ve Kuzey kutup noktalarına olan uzaklığının birbirine oranı altın oran olarak kabul edilen 1,618’i veriyor. Aynı oran enlem hesaplamalarında da çıkıyor..
Yönetmen Ender Çetintaya, ressamlar, sanatçılar ve grafikerlerin sıkça kullandığı 1,618’i Kabe’de nasıl tezahür ettiğini anlattı.
Bilgileri bilim adamlarına tasdiklettirdiğini söyleyen Çetinkaya, reklamcı olduğu ve ticari amaçlı kitabın yazıldığı eleştirilerini kabul etmiyor.
Çetinkaya ayrıca İstanbul, Mekke ve Kudus’ün üzerine düz çizgi çekildiğinde diz çökmüş insan silüeti çıktığını savundu.. Kitabında bunun detaylı şekillerinin olduğunu iddia ediyor.
Cografyanın gizemli işaretlerini araştıran reklam yönetmeni Ender Çetinkaya konuyla ilgili “Kabe’nin sırrı” isimli kitabı yazdı. Çetinkaya CNN Türk’de Saba Tümer’in “Bu gece” programına konuk oldu.. Tümer sordu, Çetinkaya merak edilenleri yanıtladı.
Saba Tümer: Altın oran nedir?
Çetinkaya: Altın oran bir doğrunun en mükemmel yerinden bölünmesi anlamına geliyor. Bir doğruyu en mükemmel yerinden kesmek olarak tanımlanmış. Doğanda, matematikte, mühendislikte karşımıza çıkıyor. 1,618 olarak tarif ediliyor. Pek çok yerde, Leonardo Da Vinci tablolarda bu oran kullanılıyor. Bir şekli tanımlayan temel ölçülerin birbirine oranı 1,618 oranı verdiği zaman o şekil için altın oran uygun deniliyor. En seçkin, en güzel, en estetik gelen herşeyde altın oran bulunuyor.
Saba Tümer: Altın oranı hayatınıza nasıl girdi?
Çetinkaya: Bu sayının karşıma çıkmasının özel bir anlamı olduğuna inanıyorum. Benim felsefemde Allah en çok aşka benziyor. O yüzden biz birini sevdiğimiz zaman tapınıyoruz. Teşbihte hata olmaz ama içimizdeki his onu ilahlaştırır, dinen yanlış da olsa. Hissiyatın oluşmasına neden olan şey 1,618. Yüzünde ve vücudunda gördüğümüz güzelliği bu duyguları oluşturuyor. İlahi bir sayı olduğu ve ulufiyeti simgelediği açıktır.
Arabasının plakasında hangi sayılar çıktı?..
Saba Tümer: Araba hikayesinde bir takım mesajlar mı geliyor?
Çetinkaya: Altın oranla bu kadar yoğun ilişkili hayatım olmaya başlayınca hayatımda son dönemde hayatımda başka yerlerde altın oran var mı bakma gereği hissettim. Aracım plakasına baktığım zaman altın oran rakamlarının yer değiştirmiş halini gördüm. Zaten yer değiştirmemesi mümkün değil. Başında 06 olması gerekiyor. Geri kalanı aynen olduğu olduğu gibi duruyordu. Doğum tarihlerinde bir kaç yerde daha görünce hiçbir şeyin kaderin dışında olmadığını, benim zaten altın oranla ilgileneceğim bunun hayatımın parçası olduğu kaderimin yazan güç tarafından bana bir şekilde söylenmiş.
Saba Tümer: Kabe’nin altın oranını nerede buldun?
Çetinkaya: Batıdaki İslam’ın kötü imajını düzeltmek için film yapmaya karar verdim. Allah’tan mucize göstermesi için dua etmeye başladım ve masaya oturup haritayı açtım. Haritayı açıp çaprazlamasına çizgi çektim. Çizginin Mekke’yi kestiğini gördüm. Sonra nereden kestiğine baktım. 1,618 noktasından kesmiş.
Saba Tümer: Altın oranı matematikçiler daha önce fark edemedi mi?
Çetinkaya: Altın oran 3-4 bin yıldır bilinen bir sayı. Fakat bunun İslami sembollerle Kabe ile Kuran’ı Kerim ile ilişki yeni keşfedildi. En azından bunu eskiden birisi keşfettiyse de gün yüzüne çıkmamış.
Altın oranın Kuran’daki işaretini nerede buldu?
Saba Tümer: Kuran okudunuz mu?
Çetinkaya: Kuran’da işaret var mı diye bakmak istedim. İlk baktığım ayet Mekke’deki ve Kabe’deki mucizeleri anlatan Ali İmran süresinin 96. ayetinden başlayan bir tanım vardı. Orada diyordu ki yeryüzünde insanlar için yapılan ilk ibadet evi bekkededir. Mekke’nin eski adı. Devamındaki 97. ayetinde orada apaçık mucizeler, deliller İbrahim’in makamı vardır. Bir yerde mesaj göndermiş. Ve bunu görmek daha da çok heyecanlandırdı.
Sabah Tümer: Kabe’nin dünyanın altın oran noktasında bulunuyor olması ne demek?
Çetinkaya: İmam Bakır aleyhisselamın bir kitabında şöyle yazıyor. Hazreti Adem ile Allah arasında geçen konuşmada Allah’ü teala demiş ki, “ben Kabe’nin yerini o mevkiyi kendi nefsime en güzel gelen yere koydum” İnsana en güzel yer neresi gelir? Altın oranı en uygun olanıdır. Dünya üstünde de demekki o oran konulmuşsa ilahi bir konumlandırmadır.
Saba Tümer: Hz. İbrahim’in Kabe’yi nasıl inşa ediyor?
Çetinkaya: Hz. İbrahim oğlu İsmail’in yanına gidiyor ve Kabe’nin temellerini bulup yeniden inşa ediyor. Peygamber efendimize peygamberlik gelmeden 5 yıl önce inşa edilmiş. O zaman dikdörtgen şeklindeymiş. Ölçülerinin birbirine oranı da 1,6. Güncel metodlarda ölçtüğümüz zaman da 1,6’yı veriyor. Kabe’nin orjinal inşasında bile altın oran varmış.
Saba Tümer: Kabe’nin altın oranı nasıl hesaplandı?
Çetinkaya: Mekke’den Kuzey kutup noktasına olan mesafenin Güney Kutup noktasına olan uzaklığının mesafesinin birbirine oranı 1,618’i veriyor. Mekke’nin Güney Kutup noktasına olan uzaklığını iki kutup noktası arasındaki uzaklığına bölüm de 1,618. Bu tesadüfen
olma ihtimali çok zor olan bir şey. İkinci bir altın oran söz konusu. Mekke şehrinden haritanın iki sonucu buradan doğu yönü uzaklığı ile batı yönü uzaklığının birbirine oranı da 1,618. Başlangıç meridyeni siyasi çizgi olarak belirlenmiş olsa dahi insanların kararlarının aslında gizli bir el tarafından kadere tabi olduğunu gösteriyor. .
Saba Tümer: Türkiye’nin altın oran noktası neresi?
Çetinkaya: Türkiye’nin altın oran noktası Ankara Çankaya. Burada imada bulunmak istemiyorum ama ilginç.
Saba Tümer: İstanbul’un önemi ne?
Çetinkaya: Coğrafi gizemlerle benim dikkatimi çeken bir şey var. Mekke şehrinden Kudüs’e Kudüs’ten de İstanbul’a dümdüz çizgi çektiğiniz zaman üç şehrin tek çizgi üstünde olduğunu görüyorsunuz. İlginçtir ki Mekke’den Kudüs’e olan mesafe ile Kudüs’ten İstanbul’a olan mesafe birbirine eşit. Sanki dümdüz çizgi çekilmiş kutsal bilinen üç şehir yerleştirilmiş. Üç çizgiyi birleştirdiğiniz zaman diz çökmüş insan silüeti ortaya çıkıyor.
Reklam iddiasına ne cevap verdi?
Saba Tümer: Bir okur soruyor: ‘Neden Kabe’ye gitmeden bu şekilde araştırma yapmış? Reklam stratejisi mi?’
Çetinkaya: Kabe’ye gideceğiniz zaman göreceğiz bir küp. Altın oranını keşfetmek için bir haritaya sahip olmanız, biraz matematik bilmeniz, içinizde Allah’ın gizemlerine karşı merak duymanız yeterli. Reklam yönetmenliği yapmış olmam bunların dana güzel bir sunumla insanlara sunulmasını sağlayabilir.
Saba Tümer: 1,618 neden bu kadar önemli?
Çetinkaya: Fibonacci isimli İtalyan matematikçi var. 12. yüzyılda Cezayir’de eğitim görüp Avrupa’ya döndüğü zaman Fibonacci ismi verilen diziyi ortaya koymuş. Bu dizilimde 0’dan başlayıp rakamlar 1, 0+1, eşittir 1, 1+1 eşitir 2, 2+1 eşittir 3 diye seri var. Toplanarak bir seriyi oluşturuyorlar, ardışık olarak. Serinin ilginç özelliği bu serideki rakamların birbirine oranı 1,618’de kilitleniyor. Bir noktadan sonra kilitleniyor. Neyi gösteriyor? Kainatta nereye bakarsanız Allah’ın yüzünü görürsünüz. İki yarı saydam tabaka içinde ışık hareket ederken bile altın orana göre yansımada bulunuyor.
netpano
link to geocities.com
Altın oran gavara arkadaşlar,her çakala yem olmayın,bu sadece ticari amaçla saptırılmış ve yönlendirilmiş bir hayal,orada verilen rakamlar araştırıldığında yığınla yalan ortaya çıkıyor.
Şu linkte Şüpheci Melek araştırmış,zahmet edip sonuna kadar okuyunuz; link to suphecimelek.wordpress.com
Müslümanlar inançlarını legalize etmek için yalana dolana başvurmasınlar,hele ki ikinci el bilgiye asla itimat etmesinler,daima araştırsınlar aksi takdirde bir adım ileriye gidemezler,o hacı böyle dedi,şu şıh şöyle dedi resmen silindirle geçiyorlar üstümüzden,
Bu arada altın oran olsa ne olmasa ne İbrahim yapmış mı kabeyi? Var mı ispatı? Okudum bir sürü iletiyi ama göremedim…
Eğer fikir beyan edilecek bir ileti bu yakıştırma ile (gavara)dile getiriliyorsa,yazan ın hiç bir ciddi “FİKRİ” olmadığı belli oluyor.
Yok yorum böyle ifade ediliyor ve Müslümanlara da sataşmayı bu şekilde yapıyorsa kişi kendi nasılsa karşısındakini öyle görür misali üzerinde durmaya değmez..
Salla gitsin.
link to geocities.com
kabenin yeri altın oranı vermişden ziyade kabenin yerine altın oranı vermişler.istediğiniz referanslarla istediğiniz noktayı altın orana denk düşürebilirsiniz.olay değişkenlerde bitiyor.örneğin çeşitli referanslarla istanbuluda altın oranla ilişkilendirebilirsiniz,çanakkaleyide,samsunuda…hatta şuanda bulunduğunuz yeride !
Saba Tümer: Hz. İbrahim’in Kabe’yi nasıl inşa ediyor?
Çetinkaya: Hz. İbrahim oğlu İsmail’in yanına gidiyor ve Kabe’nin temellerini bulup yeniden inşa ediyor. Peygamber efendimize peygamberlik gelmeden 5 yıl önce inşa edilmiş
Çetinkaya bu siteyi takip etmiyor galiba…
)kapa parantez
Evet yukarıdaki açıklamada bir yanlışlık var. Kabenin inşa edilmesi Hz.İbrahim zamanında yani M.Ö. yaklaşık 2000-3000 lerde olması lazım. Sümerler zamanında.
Yanlız yazar en son binanın tadilatını yeniden yapılmasını kastettmiş olabilir!
link to geocities.com
İlk ne zaman yapıldı, Kim yaptı bilinmiyor: Kâbe
“Bir zamanlar İbrahim, İsmail ile beraber Beytullah’ın temellerini yükseltiyor. (şöyle diyorlardı) Ey Rabbimiz! Bizden bunu kabul buyur: Şüphesiz sen işitensin, bilensin”. (Bakara Suresi – Ayet no: 127)
Kabenin yapılışı hakkındaki rivayetlere göre, Hz.Adem ile Havva cennetten çıkarıldıkları vakit yeryüzünde Arafat’ta buluşurlar, beraberce batıya doğru yürürler.Kabenin bulunduğu yere gelirler. Bu esnada Hz.Adem, bu buluşmaya şükür olmak üzere Rabbine ibadet etmek ister ve cennette iken, etrafında tavaf ederek ibadet ettiği nurdan sütunun tekrar kendisine verilmesini diler. İşte o nurdan sütun orada tecelli eder ve Hz.Adem, onun etrafında tavaf ederek Allah’a ibadet eder. Bu nurdan sütun Hz.Şit zamanında kaybolur, yerine bir taş kalır. Bunun üzerine Hz.Şit, onun yerine taştan onun gibi dört köşe bir bina yapar ve o siyah taşı binanın bir köşesine yerleştirir. İşte bugün Hacerül Esved diye bilinen siyah taş odur. Sonra Nuh tufanında bina kumlar altında uzunca bir süre gizli kalır. Hz.İbrahim Allah’ın emri ile Kabe’nin bulunduğu yere gider. Oğlu İsmail, annesi ile birlikte orada iskan eder. Sonra İsmail ile beraber Kabe’nin yerini kazar. Hz.Şit tarafından yapılan binanın temellerini bulur ve o temellerin üzerine bugün mevcut olan Kabe’yi inşa eder. Ayette “Beytullah’ın temellerini yükseltiyor” cümlesi bunu ifade eder.”
“İnsanın ilk evi” şeklinde adlandırılan ve her gün yüz milyonlarca Müslüman’ın, o yöne dönerek ibadet ettikleri Kabe’nin ne zaman ve kim tarafından yapıldığı bilinmiyor, öte yandan Kabe’nin Hz. İbrahim tarafından ikinci kez inşa edilmesi sırasında bazı esrarengiz olayların yaşandığı belirtiliyor.
DÜNYADA YAŞAYAN ve çeşitli dinlere mensup insanların farklı farklı ibadet şekilleri vardır. Her inanç sahibi, kendi dininin gerektirdiği şekilde her gün ibadetini sürdürür. Kabe, Müslümanların ibadetinde çok önemli bir yer tutar. Her gün dünya üzerinde yaşayan milyonlarca Müslüman, nerede olurlarsa olsunlar, Kabe’nin bulunduğu yönü hedef alıp, o yöne doğru namaz kılarlar.
Kabe’nin yerini arıyor
Birçok kaynağın bildirdiğine göre, Kabe’nin bu günkü duruma gelişi, Hz. İbrahim’in zamanına değin uzanır. İslam metinlerinde Allah’ın Hz. İbrahim’i Kabe’yi inşa etmekle görevlendirerek Mekke’ye gönderdiği yazılıdır. Bununla birlikte, Kabe’nin Hz. İbrahim’ den çok çok daha eski dönemlere uzanan bir geçmişi olduğu da söyleniyor. Çünkü Hz. İbrahim’in Kâbe’yi inşa etmek için Mekke’ye geldiği sırada, “Kabe’nin yerini aradığından” söz ediliyor. İnanışa göre Kabe çok önceleride vardı. Fakat Nuh Tufanı sırasında yıkılarak kayboldu. İşte Hz. İbrahim de Kabe’nin özgün yerini bulmak ve onu yeniden inşa etmekle görevlendirilmişti.
Dünyadan 2000 yıl önce yaratıldı
İslam bilginleri arasındaki yaygın inanca göre, “Allah gökleri ve yeri yaratmadan 40 yıl ince, Kabe su üzerinde bir köpük halinde bulunuyordu.” Yeryüzü o köpükten döşenmiştir. Dolayısıyla Kabe, kâinatın mayasını oluşturmaktadır. Bir başka söylentiye göre de Allah yeryüzüne ait hiçbir şey yaratmadan 1000 yıl önce Kabe’nin yerini yaratmıştı. Aynı inanışa göre Kabe’nin temelleri yerin yedi kat altına kadar uzanır.
İlk tavaf ne zaman oldu?
Hz. Muhammed’in oğlu Hz. Hüseyin’in oğlu Muhammed, babası ile bir adamın arasında gecen ilginç bir konuşmaya tanık olduğundan söz eder. “Babam ile beraber Mekke’de Mescidi Haram’daydik. Babam Kabe’yi tavaf ediyordu, ben de onun arkasından gidiyordum. Birden babamın yanına bir adam yaklaştı ve şöyle dedi: ‘Ey Resulullah’ın oğlu! Sana bir şey sormak istiyorum’. Babam ise tavaf bitinceye kadar adamla konuşmadı. Daha sonra babam tavafını bitirdi ve Kabe’nin oluğunun (mizab) altında durdu. O adam tekrar geldi ve babama şunu sordu: ‘Kabe’yi tavafın başlangıcını soruyorum. Tavaf ne zaman, nasıl ve niçin yapılmıştır?’ Şam yöresinden geldiğini öğrendiğim bu adama babam şunları anlattı:”
“Yeryüzüne bir halife göndereceğim”
“Şam’lı kardeş, şimdi sana söyleyeceklerimi iyi ezberle ve doğru olarak anlat. Kabe’yi tavafın başlangıcı şöyledir: Allah meleklere, ‘Ben yeryüzüne bir halife göndereceğim’ dediği zaman melekler ona, ‘Ey bizim Rabbimiz! Halife, yeryüzünü fesada uğratacak, orada kanlar akıtacak, düşmanlıkta bulanacak, suç ve cinayet işleyecek kimselerden, yani bizden başkasından mı tayin olunacak? Rabbimiz, o halifeyi bizim aramızdan seç’ şeklinde ısrar ettiler. Allah ise şöyle dedi: ‘Ben şüphesiz sizin bilmediklerinizi de bilirim.’ ”
Gökteki beyt
“Melekler bunun üzerine Rab’larına karşı yaptıkları bu itirazdan ötürü, O’nun gazabını anlayarak Arş’a sığındılar. Başlarını yukarıya kaldırarak Allah’a yalvarmaya başladılar. Bu şekilde hiç durmadan saatlerce arşı tavaf ettiler. Bu hareketlerinden ötürü Allah meleklere acıdı. Bundan sonra da Allah arşın altında dört direkli bir ‘Beyt’ (ev) koydu. Bu Beyt’in direklerini kırmızı yakuttan süsledi ve ona Beyt’üd Darrah adını verdi. Sonra da meleklere şöyle dedi: “Arşı tavaf etmeyi bırakın da bu Beyt’i dolaşın.’ Bunun üzerine melekler bu gökteki Beyt’in çevresinde tavafa başladılar. (Bazı araştırmacılar Darrah’ın, gökte tam Kabe’nin hizasında bulunduğunu ve buna da Beyt’ül-Mamur denildiğini öne sürüyorlar).
Melekler Kabe’nin temelini kazıyorlar
Yine bir diğer İslam inancına göre, Âdem, cennetten yeryüzüne indirildiğinde, Allah onu teselli etmek için melekler aracılığıyla yeryüzüne bir beyt indirmişti. Melekler yeryüzüne inip Kabe için yedinci kata kadar varan bir temel kazdılar. Temele ancak otuz kişinin kaldırabileceği büyüklükte taşlar yerleştirdiler. Âdem de bu sağlam temelin üzerine cennetten indirilen beyti yerleştirdi. Ve onun çevresinde ilk tavaf eden kişi oldu.
Tufan’da kayboldu
Nuh Tufanı’nda ise Kabe’nin yeri kayboldu. Tufan’dan, Hz. İbrahim’in zamanına kadar yeri de belirsiz kaldı. Sadece Kabe’nin bulunduğu alan biliniyordu. Bu yer de kırmızı topraklı ve sel sularının ulaşamayacağı kadar tümsek bir tepe durumundaydı. Yeri kesin olarak belli olmamakla birlikte, insanlar tarafından Kabe’nin yerinin bu bölgede olduğu biliniyordu ve tıpkı bugün olduğu gibi o zaman da yeryüzünün çeşitli yerlerinden insanlar Kabe’nin bulunduğu bölgeye gelip dua ederlerdi, ibadet ederlerdi.
Esrarengiz bulut
Bu durum Hz. İbrahim’in Allah tarafından Kabe’nin yeniden inşa edilmesiyle görevlendirildiği zamana kadar sürdü. Bu konuya ilişkin kaynaklardaki bilgilere göre Kabe’nin Hz. İbrahim tarafından inşasında birtakım esrarengiz olaylar oldu. Sözgelimi Hz. İbrahim, Kabe’yi inşa etmek için Mekke’ye geldiğinde, yanında bir melek ve ‘Sekine’ adı verilen bir “şey” vardı. Sekine’nin ne olduğu konusunda çelişkili ve farklı bilgiler öne sürülüyor. Kimilerine göre, Sekine iki kanadı ve kedi başı gibi bir başı olan ve çok hızlı uçan bir “kuş” idi. Kimilerine göre ise Sekine’nin insan yüzüne benzeyen bir yüzü vardı ve bir tür inilti sesi çıkarırdı. Daha başkaları ise Sekine’nin hoş bir rüzgâr olduğunu öne sürüyorlar.
Müslüman hacıların Kabe’ de tavaf ettikleri sırada çekilen bir gece fotoğrafı, islami inanışa göre ilk tavaf Âdem Peygamberden önce melekler tarafından yapıldı. Meleklerin gökte tavaf ettikleri yer, tam bugünkü Kabe’nin bulunduğu yerin üstündeydi
Bulut yere iniyor
Hz. İbrahim, bugünkü Kabe’nin bulunduğu yere gelince Sekine, ona, “Burada dur!” dedi. Kabe’nin yeri bu şekilde belirlendikten sonra Sekine, içinde baş şekli bulunan bir bulut biçiminde yere indi. Bulut ona Kabe’nin inşa edileceği yer üzerinde görünerek şöyle dedi: “Ey İbrahim! Rabbin sana bu bulutun altında ve onun ölçüsünde bir temel kazmanı emrediyor.” Hz. İbrahim de bulutun gösterdiği ölçülerde yeri kazmaya başladı. Oğlu Hz. İsmail de ona yardım ediyordu. Bir süre sonra Kabe’nin Adem tarafından inşa edildiği zamanki ilk temeline ulaştılar. Bundan sonra meleklerin de yardımıyla Kabe inşa edilmeye başlandı. Kabe’nin inşasında kullanılan taşların, Sina, Lübnan, Hira, Zeytinlik ve Cudi dağlarından getirildiği söyleniyor.
Kabe’nin kapısının üzerindeki siyah örtü hac mevsiminde kaldırılır. Kapıya el sürmek hacıların yerine getirmesi gereken bir davranış olarak kabul ediliyor
Levite olan taş
Kabe’nin yüksekliği yerden bir adam boyu olunca bulut birden kayboldu. Bundan sonra Kabe’nin duvarları inşa edilmeye başlandı. Hz. İsmail taş taşıyor, yaşlı babası Hz. İbrahim de duvar örüyordu. Fakat binanın duvarları yükselip de insan boyunu aşınca Hz. İsmail özel bir taş getirdi. Bu taş denildiğine göre yere temas etmiyordu ve Hz. İbrahim’in ihtiyacına göre alçalıp, yükseliyordu. Kabe’ nin duvarı Hacer-ül Esved taşının bulunduğu
yere gelince Hz. İbrahim oğluna şöyle dedi: “Bana öyle bir taş getir ki, onu bu köşeye koyayım.” Bunun üzerine Hz. İsmail, babasının istediği taşı bulmak için çevrede dağlara çıktı. O sırada kırşısına Cebrail çıktı ve ona Hacer-ül Esved taşını verdi. Taş böylece bugünkü yerine yerleştirildi.
İnsanlar kirletmeseydi, şifa verecekti
Hz. Muhammed’in ise Hacer-ül Esved ile ilgili olarak şöyle dediği söyleniyor: “Bu taş eğer cahiliye devrinin pislikleri ve kirleri ile kirletilmiş olmasaydı onunla her türlü hastalık, veba ve musibetten kurtulmak için Allah’tan şifa istenirdi. Allah elbette bir gün onu ilk yarattığı şekle döndürecektir. O, cennet yakutlarından beyaz bir yakut idi, fakat, Allah onu, kötülerin günahlarından ötürü değiştirip, ziynetini zalim ve günahkârlardan gizledi. Çünkü onlar, cennetten çıkma bir şey bakmaya layık değillerdir.”
Cennetten getirildiğine inanılan Hacer-ül Esved taşı, Hz. Muhammed’e göre bu kara taş önceleri bembeyazdı, insanların günahları onu kararttı.
“Hacer-ül Esved cennete dönecektir”
Hz. Muhammed’in Hacer-ül Esved ile ilgili diğer sözleri de şöyle: “Hacer-ül Esved cennet taşlarından bir taştır. Eğer ona kirli eller dokunmasaydı, şimdi aynen indiği şekilde kalacaktı… Hacer-ül Esved Allah’ın yeryüzündeki sağ elidir. Allah onun vasıtasıyla kulları ile tokalaşır… Cebrail, Hacer-ül Esved’i cennetten getirdi ve onu gördüğünüz yere yerleştirdi. O sizin desteğinizdir. O durdukça siz iyilik üzerinde kalırsınız. Ona gücünüz yettiği kadar yapışın. Çünkü şüphe yoktur ki, Cebrail bir gün gelip onu getirdiği yere götürecektir… Hacer-ül Esved cennet yakutlarından bir yakuttur. Dönüp gideceği yer de yine cennettir.”
İbni Abbas ise şöyle diyor: “Yeryüzünde cennete ait sadece iki varlık vardır. Bunlardan biri Hacer-ül Esved, diğeri ise Makamı ibrahim’dir. Eğer bunlara müşriklerin elleri dokunmamış olsaydı, onlara dokunan kimselere Allah şifa verecektir.”
Dünyaya ait değil
Hacer-ül Esved taşı, Kabe’nin doğu köşesinde, kapıya yakın bir yerde ve yerden 1,5 metre yükseklikte yer alır. Bu taş, 30 cm çapında, yumurta biçiminde, hafif sarı ve kırmızı damarlı bir taştır. Bilim adamları Hacer-ül Esved’in yüzyıllardır çeşitli etkilerle karşı karşıya kalmasından ötürü, onun yapısını anlamanın son derece güç olduğunu söylüyorlar. Ayrıca bu taşın yeryüzünde kendi türünde “tek” olduğunu öne sürenler de var. Bazı araştırmacılar da Hacer-ül Esved’in dünyaya ait bir taş olmadığını, başka bir dünyadan getirilmiş olabileceğini belirtiyorlar.
Kabe ve 19 sayısı
Öte yandan, gizemli 19 sayısının Kabe ve çevresinde de ortaya çıktığı görülüyor. Derinlemesine olmamakla birlikte, yapılan küçük bir inceleme, şu sonuçlan ortaya koydu: Kabe’ nin de içinde bulunduğu Mescid-ül-Haram’ın kapılarının sayısı 19’dur. Hacer-ül Esved ile Makamı İbrahim’in arasındaki uzaklık 19 metredir. Kabe’nin içerisinde bulunan levhaların toplam adedi 38’dir (2X19). Bu levhalardan yine 19 tanesi yeşil renktedir. Kabe’nin güney köşesi (Rükn-ül-Yemani) ile doğu köşesi (Rükn-ül Esved – Hacer-ül Esved’in bulunduğu köşe) arasında 19 taş vardır.
Ruhsal enerji merkezleri
Yazılı tarihin bilgilerine göre Kabe’nin ne zaman, hangi uygarlık zamanında, nasıl ve niçin yapıldığına ilişkin hiçbir bilgi yok. Bazı gizemciler Kabe’nin, yeryüzünün en büyük ve en güçlü ruhsal enerji merkezi olduğunu belirtiyorlar. Onlara göre yeryüzünün çeşitli yörelerine dağılmış durumda bulunan psişik enerji santralları var. Esrarengiz yeraltı ülkesi Agarta, Paskalya Adası’ndaki dev heykeller, İngiltere’deki Stonehenge megalitleri, ve Piramitler bunlardan sadece birkaçı. Öte yandan, bilindiği gibi ley araştırmacıları da bu söz konusu noktalarda, “ley enerjisi” adını verdikleri fakat içeriği tam olarak bilinmeyen bir enerjinin akıştığından söz ediyorlar.
Eski insanlar ve enerjinin odaklandığı noktaları şu ya da bu şekilde biliyorlardı ve bu odak noktalarına çeşitli yapılar kurmuşlardı. Tarihin çeşitli dönemlerinde insanların buralarda dinsel törenler düzenledikleri biliniyor.
Hacıların Safa ve Merve arasında yapmaları gereken yürüyüşten bir görünüş
Hatta Druid rahiplerinin izleyicileri günümüzde bile, yılda bir kez Stonehenge megalitleri çevresinde toplanıp dinsel tören yapıyorlar. Fakat kuşkusuz tüm bu enerji merkezleri artık, o ilk etkinliklerini kaybetmişe benziyorlar.
Kabe’nin, Hacer-üI Esved ve Makamı İbrahim’in İçinde yer aldığı Mescid-ül Haram. Mescid-ül Haramın 19 kapısı var. Ayrıca Hacer-ül Esved ile Makamı İbrahim arasındaki uzaklığın da 19 metre olduğu belirtiliyor.
Kozmik enerjileri topluyor
Eğer gerçekten Kabe denildiği gibi bir ruhsal enerji merkezi ise, etkinliğini hâlâ tüm canlılığıyla sürdürüyor demektir. Kabe’nin, birtakım kozmik enerjileri bünyesinde toplayarak yeryüzüne dağıttığı, böylece bir tür transformatör işlevi gördüğü söyleniyor. Bunun sonucunda da her gün milyonlarca Müslüman, Kabe yönüne dönerek oradan yayılan psişik enerji ile uyuma geçiyorlar. Ayrıca, namaz sırasında yapılan hareketler de bu
enerjinin, insanın ruhsal ve fiziksel varlığının tüm unsurlarına nüfuz etmesini sağlıyor. Kabe’de tavaf yapıldığı zaman ise, yani enerjinin odak noktasının çevresinde dönüldüğü zaman bu psişik enerji ile en üst düzeyde bağlantı kurulduğu an oluyor. Nitekim insanların tavaf sırasında birtakım normalötesi olaylar yaşadıkları söyleniyor. Bunların arasında zaman kaymaları, ışınlama olayları, apor olayları, çeşitli ruhsal görüntüler var. Hatta tavaf sırasında gökte uçandaire gördüğünü söyleyenler bile var.
Şeytan taşlama yeri. İslam inanışa göre Hz. ibrahim, oğlu İsmail’i Allah’a kurban etmek istedi. Denildiğine göre Hz. ibrahim’i böyle yapmaya zorlayan şeytan oldu. Hz. İbrahim önce buna karşı çıktı ve Şeytan ile aralarında bir mücadele başladı. Şeytan, Hz. ibrahim’ e taşlar atmaya başladı. Bu olayın geçtiği yer olduğuna İnanılan noktaya sonraları fotoğrafta görülen sütun dikildi. Bu sütuna taş atılarak şeytan’ın kovulacağına inanılıyor .
Kıyamet günü tanıklık yapacak
Hacer-ül Esved taşının ise Dünyadışı bir kökeni olduğu öne sürülüyor. Ayrıca Hacer-ül Esved’in, öyle sadece basit bir taş olmanın ötesinde evrensel düzeyde bir işlevi olduğu belirtiliyor. Bu işlevin ise Dünyadışı zekâlarla bağlantılı bir tür kozmik bilgisayar olabileceği düşünülüyor. Nitekim, bazı gizemciler, Hz. Muhammed’in şu sözünün, ancak bu şekilde bir anlam kazanabileceğini vurguluyorlar: “Şüphesiz, Allah bu taşı, göreceği iki gözü ve kendisini öpenlere şahitlik yapacağı bir dili ile kıyamet gününde insanlar için konuşturacaktır.”
link to geocities.com
konu çok güzel bilgiler dolu ancak bazı arkadaşlar nedense hiçbirşey bilememelerine rağmen ısrarla bazı dayatmalarda bulunuyorlar.
barnaba incilinin ne olduğu zaten ortada ama ısrarla bir savunma çabası.maksat muhammed olsunda çamurdan olsun
hala neden 4 incil var yada isa’ya inen incil hangisi gibi son derece basit mantıklar yürütülüyor.
garip…
gavriel,
Ne demek istediğin (yazıpta) belli değil bu “MANTIK” olayını ne için nereye bağladın
açıklasan memnun oluruz.
Bu hiç bir şey bilmeyen arkadaşlar kim mesela ve neyi dayatıyorlar…
Hala 4 İncil var veya yok İsa a.s. ma inen İncil hangisidir siz usta olarak açıklasanızda
öğrensek ne dersiniz basit olmayan inandırıcı bir MANTIK” yürüterek…
BUYRUN…
Sayın gavriel.
Ben size naçizane,kendi hayatımdan deneyimlediğim birkaç husustan yola çıkarak “yanılgı” üzerine birşeyler söyleyeyim..
“Tarihte ilk düzenli ordu birlikleri Mete Han’tarafından oluşturulmuş olup, on kişinin başına onbaşı, yüz kişinin başına yüzbaşı koymak, ve bölükler ve taburlar oluşturmak yoluyla vs..vs..”
Okullarda hala böyle mi öğretiliyor bilmiyorum ama ben öğrenciliğimde böyle okumuştum.Bugün pek çok insanın da bu informasyonu doğru kabul edip buna yürekten inandığını biliyorum.Lakin bu sav bırakın doğru olmayı, iddaa edilmesi bile komik düşecek bir savdır.Mete Han’ın zamanından ikibin yıl kadar geriye gitseniz dahi orada ROMA vardır ve Roma ordusu çok daha derin ve işlevsel bir organizasyon şeması içinde bütün haşmetiyle durur.Bölük, takım, tümen vs gibi pek çok askeri terimin kökeni de bu nedenle latincedir.
Sadece bir örnekti..Herhangi bir yanılgıyı referans kabul ederek konuşmaya ve yazmaya başlarsanız, ciddi platformlarda komik duruma düşeceğiniz aşikardır..Hristiyanlık, incil, isa, vs..Müslümanlar nasıl ki kendilerini hristiyanlar tarif etsin ve tanımlasın istemezler,biz de aynısını onlara yapmayalım lütfen.Hem hristiyanlığı istediğin gibi tanımla,hem bu kendince tarif edip tanımladığın özne üzerinden istediğin soruları sorup yine kendin cevapla, sonra da de ki “bu da hristiyanlığın bu sorulara verdiği cevaplardır”..biraz körler sağırlar birbirini ağırlar gibi oluyor..ya da askeri tarihi istediğimiz gibi yazıp bir de üstüne kendi kendimizi taçlandırmamız gibi..
Karl Marks üzerine tek kelime dahi okumamışken, “Marks aslında ne demek istemişti” kitabının okunması öngörülemez.
Hristiyanlığın ya da museviliğin ne olup ne olmadığı kuran’dan öğrenilemez.Tıpkı islamiyetin ne olup ne olmadığının hristiyanlardan veya musevilerden öğrenilemeyeceği gibi. Bunu söylerken bu dinlerin ve onların kutsal kitaplarının birbirleri hakkında ne dediği hiç önemli değildir demiyorum.
Benzetmek gibi olursa eğer, mesela Tarih “Nutuk” okuyarak öğrenilmez demenin, “Nutuk” un önemsiz ve değersiz bir kitap olduğu anlamına gelmeyeceği gibi..Evet,Tarih “Nutuk” okuyarak öğrenilmez, ancak tarihi anlamak isteyenlerin okumaları gereken kitaplardan birisi de “Nutuk” tur ve bu anlamda da yeterince önemli bir kitaptır.Ancak Nutuk bize tarihte ne olmuşun cevabını veren bir kitaptan çok, her ne olmuşsa ve her nasıl olmuş olursa olsun, aslında nasıl düşünmemiz gerektiğini anlatmak derdinde olan bir kitaptır.Bu anlamda sadık takipçileriyle beraber düşmanlarının olması da normaldir.
Benzer bir şekilde,islami literatür üzerinden hristiyanlığı anlamaya çalışan kişinin anlayıp anlayacağı da, aslında hristiyanlığın ne olup olmadığından ziyade,hristiyanlıktan ne anlaması gerektiği olacaktır.
Tüm bu komedi bir yanıyla da, örneğin “Çanlar Kimin İçin Çalıyor?”u bir edebiyat eleştirmeni tarafından yazılmış başka bir kitap üzerinden anlamaya çalışmaya benzer.Hatta pardon, buna bile benzemez! Bir de üstüne farz etmeniz gerekir ki, çanlar kimin için çalıyor üzerine okuduğunuz kitabın yazarı olan zat-ı muhterem de, aslında Hemingway’ın romanlarını yazanın Hemingway değil,ne bileyim onun gizli sevgililerinden birisi olduğuna hükmetmiş olmalıdır kendince..hadi şimdi çık bakalım çıkabilirsen işin içinden..
Hristiyanlık üzerine konuşurken benim çoğu kez şahit olduğum durum, ne hikmetse bir tür “ben arkadaşın yerine cevap vereyim” durumu oluyor..Sorulan sorulara Kuran üzerinden cevap vermek konusunda bir müslüman için ben açıkcası pek fazla sakınca görmüyorum.Hadi arkadaşın yerine cevap vereyim kısmını da geçtim, ama benim vahim bulduğum şey, o soruların da bizzat ben arkadaşın yerine cevaplayayım diyenler tarafından ve yine kendi cevap mantığından feyiz alarak türetilmiş olması..Çünkü bu mekanizma, kendini haklı çıkarmak adına önce olumsuzlayacağı bir cevabın tanımını oluşturur, ardından bu cevaba düşecek soruyu üretir ve sorar, en nihayetinde de kendisini tutamayıp “arkadaşın yerine” cevaplar..Örnek mi? “Sonradan tahrif edilmiş bir kitabın Tanrı sözü olduğu nasıl söylenebilir?” ee, pes vallahi:-)
Küçük bir ipucu; “Çünkü neden?” cümlesiyle başlayan bütün sorular da aşağı yukarı bu adrese postalanır..
Son olarak,islamda kuran’ın yeriyle hristiyanlıktaki incil’in yerinin aynı olduğu düşünülebilir..AMA MAALESEF DEĞİLDİR….Basit olarak ele alındığında her dinin bir kitabı var, bu kitap islamın o kitap hristiyanlığın diye düşünülebilir..bir din, bir kitap, kuran, incil, ne var yani denebilir..Ama kazın ayağı maalesef öyle değil..Islam’da kuran’ın yerini hristiyanlıkta incil’in yeri ile değil, Isa’nin yeri ile kıyaslayabilirsiniz..Böyle olunca da işin bütün rengi kokusu kıvamı değişir zaten..
Sorularını kendi cevaplarından türetenler,ve daha sonra da cevaplarını kendi ürettikleri sorularda aklayanlar için biraz zor olabilir..ama durum maalesef budur, herkese selamlar:-)
İsa a.s diye biri yoktur öncelikle nasıralı isa yahudiler kralı vardır.isanın varlığı yada yokluğuda kesin değildir sadece simyasal kabalistik ve birçok öğretinin günümüze taşınmasında yaratılan hayali bir kişilikte olabilir.bu o kadarda önemli değil yaşayıp yaşamaması ama ben yaşadığını düşünüyorum.
isa’ya inen birşey yok ineceğede benzemiyor.isa’nın hayatını anlatır incil
biraz okursanız anlarsınız isa’ya tanrı bak isa bu senin hayat hikayen bak anlat insanlara diyecek diye düşünüyorsanz bilemeyeceğim.
ayrıca üsteki yorumlar için şunları söyleyebilirim evet hristiyanlık bir kitap inancı değişldir.kitap inancı değilden kastım kitap bir araçtır.müslümanlıkta ise kuran artık amaç boyutuna gelmiş bişeydir.islamın özü budur demiyorum ama bunu yapıyorlar.
Yukarılarda da yazdığım gibi, İsa’ya kitap falan inmemiştir…
xenix: Yanlış öğretmişler…
Şaşılacak bir şey yok..Hristiyanlığı islami literatür üzerinden öğrenmeye çalışan kişinin öğrenip öğreneceği, hristiyanlığın ne olup ne olmadığından çok, hristiyanlıktan ne anlaması gerektiği olacaktır.
Hal böyle olunca İsa’ya kitap da iner, inen kitap tahrif de edilir, her bir şey mümkündür.
Sayın xenix ve gamaro,
Hz İsa a.s. yaşamışmıdır…
İznik konsili olmuşmudur…
Pavlus kimdir…
Hz. Meryem e ve dolayısı ile Hz İsa ya Yahudilerin kızgınlığı neden dir…
Bu sorduklarımı yanıtlarsanız memnun olurum…
Buyrun.
Isa’nın gerçekten yaşayıp yaşamadığını nasıl tespit edebiliriz? Terminolojik bir hataya düşmek istemem, ama örneğin Sezar’ın gerçekte yaşamış veya yaşamamış olduğu nasıl tespit edilebilirse bu da aynı şekilde olabilir diye düşünüyorum.Tarihi kayıtlar, onları destekleyen arkeolojik bulgular, döneme ait belgeler, vs, vs. Bu anlamda Isa gerçekten yaşamış mıdır sorusunun cevabı bir şekilde verilir, ya da verilemez,orasını bilemem.(Benim kişisel kanaatimi soruyorsanız eğer,ben yaşadığına inanıyorum)
Ama asıl önemli olan, bu sorunun kime sorulacağı, yani yanıtlayıcı olarak kimin ya da neyin muhattap alınacağıdır.Isa gerçekten yaşamış mıdır sorusu, bu anlamda incil’e ya da kuran’a yöneltilemez.Daha doğrusu ne onlar yaşamıştır dedi diye yaşamış olur, ne de yaşamamıştır dediler diye yaşamamış.
İzmir konsülü toplanmıştır, Pavlus üzerine az çok okudum.Geri kalanını da vakit bulunca cevaplamaya çalışırım.Ama konu dönüp dolaşıp bir yerde yine Barnaba inciline gelecekse eğer, o konu da bel bağlandığı ölçüde sahih değildir..
İsa a.s. zamanından günümüze arkeolojik bir kalıntı (Sezar’dan kalan) kalmamış olabilir fakat koskoca Roma imparatorluğu dini olacak olan Hırıstiyanlık izafi bir olgu
değil herhalde yanlız bu kanıt bile İsa a.s. mın yaşadığını ve İncil in Vahy edildiğinin bir göstergesidir ha burada Barnabas İncili ni yazmaya da gerek yok ve Yazılan İncillerin İsa a.s. dan sonra yazılmış olmasıda bu gerçeği değiştirmez o zamanın politik,Dini,Askeri ortamı düşünüldüğünde ( mesela pavlus un durumu) İsa taraftarlarının uğradığı takibat ve eziyetler bazı şeyleri açıklar…
Şimdilik.
Gamara dostum bu sitede Bilgisev Üstadın yazılarını ve Kazım Mirşan’ın çalışmalarını okursanız Türk tarihi M.Ö. 30.000’lere kadar gitmektedir. Ve öyle Roma ile filan kıyaslanamaz. Dünyada askerlik stratejisinde Türklerden daha üstün bir millet yoktur. Hepsini Türklerden almışlardır.
Latinceden gelmedir diyorsunuz. Peki latince nerden gelme? Bunu hiç düşündünüz mü? Latincenin eski Türk alfabesinden alındığını, Roma kültür ve medeniyetinin, askerlik sanatının Orta Asya’dan Anadoluya göç eden, oradan da İtalya’nın kuzeyine göç eden ETRÜSK Türklerinden alındığını okumadıysanız bu sitede Bilgisevin yazılarında okuyabilirsiniz.
Etrüskler ve Roma medeniyeti konusunda Bilinmeyen ünlü Türkler konumda yazılar asacağım.
Hz. İsa ve İncil konusuna gelince; Elbette herkes tarihi olayları kendi inandığı kutsal kitaplardaki gibi yorumlar. Bunun aksi düşünülemez. Çünkü eğer o din kitabında anlatılanlara inanmayacaksak, o dine inanmanın da anlamı olmaz!
Kuran’ı ele alalım; İslama göre Allah birdir ve bütün dinleri o göndermiştir. Musevilik, Hristiyanlık, İslam ve geçmişte gönderilen diğer dinler, kitaplar, Davut Peygambere gönderilen Zebur gibi, hep bir olan Allah tarafından gönderilmiştir ve aynı inancı yani Allahın birliğini ve gönderilen peygamberi anlatan TEVHİD dinidir.
Şimdi böyle olunca eğer son din olan İslam ve onun kitabı Kurana inanıyorsanız, Kitabın içinde geçmiş dinlerle ilgili anlatılan olaylara ve tarihlere de inanmak zorundasınız. Eğer elinizde bilimsel bir bilgi yoksa tek dayanak noktanız kutsal metinlerdir.
Ama eğer bu kutsal metinlerdeki bilgilerde çelişki varsa ve doğru olması mümkün değilse o zaman o kutsal metin sorgulanır. Ama ben Kuranda böyle bir şey göremiyorum. Şu ana kadar Kurandaki tarih bilgileri yadsınabilmiş değildir. Şu bilgi yanlıştır denememiştir.
Dolayısıyla bu durumda Kuranın doğruluğuna inanmaktan başka yapacak bir şey kalmıyor.
İncile gelince, İncille Kuranın aynı kategoride olmadığını, karşılaştırılamayacağını söylemişsiniz. Yani İncillerin İnsan yazımı olduğunu ve Allah tarafından kitap gönderilmediğini söylüyorsunuz ve Hristiyanlar da bunu kabul ediyor. Ama ben mantıklı düşününce şunu soruyorum; kitabı olmayan, Allah tarafından gönderilmiş bir kitabı olmayan bir din, bir peygamber olabilir mi? Bir dinin kutsal kitabı çeşitli insanlar tarafından yazılmış kitaplar olabilir mi? Hristiyanların inancına saygılıyım, ama bu düşünceleri düşünmeden de edemiyorum.
Hz. İsa nasıl yahudi kralı olabilir? Yahudilerin Hz. İsa ve Hz. Muhammede karşı çıkmaları ve peygamberliklerini tanımamalarının tek nedeni onların Yahudi ırkından gelmemiş olmalarıdır!!
Onlara göre bir peygamber ancak bilgili, okumuş ve zeki Yahudi hahamlarının içinden çıkabilirdi! Dolayısıyla bir marangoz olan ve babası olmayan gariban İsa ile, dağda çobanlık yapmış, okuma yazması olmayan Muhammed nasıl peygamber olabilirdi? İşte olayın bam teli burası! Allah kibirli kelndini beğenmiş ve Allaha asi olmuş bir halk olan Yahudilere bir ders vermek için okuma yazması olmayan ve babası olmayan yoksul, gariban kişileri Peygamber yapmıştır!
Sonuç olarak benim demek istediğim; Hz. İsa diye, son peygamberden önce gelmiş ve 2. büyük bir peygamber yaşamıştır ve ona İncil adında bir kitap inmiştir. Bu kesindir. İleride bu gerçek İncil de bulunabilir. Barnaba İncilinin gerçek İncil olduğunu sanmıyorum ama sanırım gerçek İncilden alıntılar var. Yani gerçek incile en yakın İncil denebilir.
link to geocities.com
aynı soruyuda hristiyanlar size sorabilir böyle kitao bağımlısı olan bir inanç nasıl oalbilir gibi siz kendi inancınız üzerinden kendi ahlaki değerleriniz üzerinden bu nasıl olur siyorsunuz.İncili şöyle düşünebiliriz tanrı herşeyi insanlığın eline vermiş incili yazanlar vahiy değil esinlenme yoluyla yazmıştır.yazılan yaznını tanrıdan onay alması gibi bişey bu.İncillerde hata olabilir ama bu incilin çok küçük ve çevirilerde olan hatalarıdır.
neden bunlara tanrı izin verdi derseniz tanrı özgür iradeye müdahale etmiyor ama kitabın özünün değişitirlmesinede izin vermiyor tabiki.
ve İsa bildiğiniz yahudiydi efendim.İsa’yı kabul etmemelerinin nededi şu incili okursanız isa nede nbenim bunca iyi davranışıma rağmen beni taşlıyorsunuz diyor.yahudilerde:seni iyi işlerin yüzünden taşlamıyoruz sen insna oldupun halde kendini tanrıyla bir tutuyorsun diyorlar isa ya.
isa’nın öldürülmesini nedeni açık ve nettir.Ve kurulsa baş kahin şöyle der.”tanrının oğlu mesih sen misin?”isa’da:söylediğin gibidir der.burda çok ilginç bişey var kahin orda isanın tanrının oğlu olduğunu açıkça biliyor ve tarının oğlu mesihin varlığını kabul ediyor İsa’da:söylediğin gibidir diyerek onu onaylıyor.
zaten sonra kahin üsütndekileri yırtıyor vb…
hiç komik olmayalım İsa eline kılıç almamış sevginin sınırlarını zorlayan bir insan
onu kabul etmemelerinin birçok nedeni olabilir ama asıl nedeni ben tanrının oğluyum
demesidir.İsa nasıl yahudiler kralı olablir diyosunuz?
onu kabul etmemeleri onun kral olmadığınımı gösterir fatihide zamanında halk sevmemiş ama padişah olmadığını mı gösterir böyle mantık olmaz.
ayrıca birçok yahudide ona iman etiştir ölümünden sonra onun krallığını kabul etmiştir.
ve haçın üzerinde boşuna INRI nasıralı isa yahudiler kralı yazılmadı efendim.
ve isa bilgisiz değildi sinagoglard Eğitim almıştı muhammed gibi değildir.bir yerde ailesini bırakıp çocuk yaşta yahudi din bilginleriyle tartıştığı yazılır lukada okursanız göreceksiniz.
ve en son yaptığınız sayın kutadgubilig peygamberleri hiyararşiye oturtmakçyok en büyük ikinci peygamber bu nasıl laftır!araba mı yarıştırıyosunuz peygamberin büyüğü küçüğü mü olur.
ve ayrıca siz düşmanını sev onlar için dua et.kılıç çeken kılıçla yargılanacak yada biri sana vurursa sağ yanağını çevir diyen birinin 2. 5. gibi derecelendirilebilecğeini mi söyliyorsunuz.merak etmeyin efendim isa’nın 1. oluş 2. olmuş pek umruda değil o böyle bir sıralamaya girmaz zaten.
saygılar efendim
Sayın gavriel,
İsa a.s. zamanında Sinagog varmıydı..
İyi araştır..
Bir ipucu! Yahudilerin sürgününden sonra olabilirmi..
Ne dersin sayın gavriel.
Musa, İsa’dan epey önce yaşadığına göre. İsa’yı yahudiler kabul etmediğine göre. Yahudilik olduğuna, Kudüs olduğuna göre. Heralde bu adamlar da ibadet ettiğine göre. Zannımca İsa döneminde sinagog olması, İsanın kendisinin olma ihtimalinden çok daha fazladır.
gamaro ve gavriel yeterince doğru söylüyorlar. Yapmanız gereken bir kiliseye gidip, “Papaz efendi, İsa’ya incil diye bir kitap inmiş midir?” diye sorup. Daha önceki öğrendiğiniz yanlış bilgileri bir kenara bırakarak, dinlemek olmalı.
xenix
Eğer papaz’a gidip “İNCİL” hakkında soru sorarsak zaten hıristiyanlığın bu günkü durumuna düşüp “PAPAZ’I” buluruz.
Musa a.s. Kudüs’e hiç gitmişmi evvela onu bir araştır xenix…
Yahudilerin ibadet yeri Kudüs teki Mabed tir Ama İsa a.s. dan sonra sürgüne gittikleri yerlerde İbadet ihtiyaçları için Sinanog (havra) oluşmuştur…
Biline.
Hristiyanlığı imamlardan öğrenirseniz de olacağınız farklı bir şey değildir sevgili aron.
Ben Musa Kudüse gitmiştir diye bir şey demedim, nereden o anlamı çıkardınız anlamadım da. Yahudiliğin ve sinagogların olduğu belirtmek için Musa’nın çok daha önce yaşamış olduğunu söyledim sadece.
Adım adım okursanız cümlelerimi yanlış anlamadan yorumlayabilirsiniz.
xenix
Maide;
72 – Andolsun, “Allah, Meryem’in oğlu Mesih’tir” diyenler elbette kâfir olmuşlardır. Oysa Mesih onlara: “Ey İsrailoğulları, hem benim, hem de sizin Rabbiniz olan Allah’a ibadet edin. Kim Allah’a ortak koşarsa, şüphesiz Allah ona cenneti haram kılmıştır ve onun varacağı yer cehenemdir. Zalimlerin yardımcıları da yoktur” demişti.
73 – “Allah, üçün üçüncüsüdür” diyenler elbette kâfir olmuşlardır. Oysa tek ilâhtan başka ilâh yoktur. Eğer söylediklerinden vazgeçmezlerse, elbette onlardan inkâr edenlere acı bir azap dokunacaktır.
74 – Hâlâ Allah’a tevbe edip O’ndan af dilemiyorlar mı? Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
75 – Meryem’in oğlu Mesih (İsa), sadece bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Anası da dosdoğru bir kadındır. Her ikisi de yemek yerlerdi. Bak onlara âyetleri nasıl açıklıyoruz. Sonra yine bak nasıl yüz çeviriyorlar!
116 – Ve Allah demişti ki: “Ey Meryemoğlu İsa, sen mi insanlara: ‘Beni ve annemi, Allah’tan başka iki tanrı edinin’ dedin?”. “Hâşâ, dedi, sen yücesin, benim için gerçek olmayan birşeyi söylemem bana yakışmaz. Eğer demiş olsam, sen bunu bilirsin, sen benim nefsimde olanı bilirsin, ben ise senin nefsinde olanı bilmem, çünkü gaybları bilen yalnız sensin, sen!”.
117 – “Ben onlara sadece, senin bana emrettiklerini söyledim. Benim ve sizin Rabbınız olan Allah’a kulluk edin, dedim. Aralarında olduğum müddetçe onlara şahit idim, fakat sen beni vefat ettirince onları gözetleyen yalnız sen oldun. Sen herşeyi görensin.
118 – “Eğer onlara azab edersen, onlar senin kullarındır, eğer onları bağışlarsan, şüphesiz sen daima üstünsün, hikmet sahibisin”.
119 – Allah buyurdu ki: “Bu, sadıklara doğruluklarının fayda sağladığı gündür. Onlar için altlarından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetler vardır”. Allah onlardan razı olmuş, onlar da O’ndan razı olmuşlardır. İşte büyük kurtuluş budur.
120 – Göklerin, yerin ve bunlarda bulunan herşeyin mülkü Allah’ındır. O herşeye kâdirdir.
Amenna ve Saddakna.
sevgili kutadgubilig,demissin ya tabi ki normaldir öyle düşünmek diye..
yani sen,farzı misal hristiyan olarak dünyaya gelmiş olsa idin, islamı da hristiyanlığın anladığı gibi anlayıp yorumluyacaktın değil mi? Muhtemelen Aron da böyle yapacaktı mesela, ve hemen yukardaki kutucukta da kuran’dan değil incilden alıntılar olacaktı bu sefer, doğru mudur?
^^Arkadaşlar biri de beni aydınlatsın lütfen..binlerce yıllık olaylardan bahsediyoruz şunun şurasında Kurtuluş savaşı yaşanalı 100 yıl olmamış daha ama biz bu savaşı hangi olayın başlattığına bile karar veremiyoruz söylentiler diz boyu..O yüzden benim hiçbir kitabın orjinalliğine inanasım gelmiyor.Belki çok kestirme oldu ama Avrupa’nın karanlık çağını hatırlayın işin içine siyasi otorite toprak krallığı para pul hatun vs.. girdiğinde adamlar Allah’ını tanımadı papa da patrik de gününü gün etti bunlarda gerçek.. nitekim henüz zenginlik mal mülk düşkünlüğü gütmeyen insanların olduğu çağa girmiş değiliz ki birşey orjinalliğini korusun(öyle bir çağa gireceğimizde meçhul).En basitinden Humeyni nin elindeki de Kuran dı Yaşar Nuri Öztürk te aynı Kuran a inanıyor o zaman İranı şeriat Türkiye yi ılımlı islam yapan nedir?
Velhasıl kelam en iyi ihtimal Kuran ın diğer kitaplardan daha az değiştirildiği..bu durumda orjinal kısımları ancak iyi niyetli düşünen temiz iman sahipleri ayırt edebilir diye düşünüyorum..sanırım bu saatten sonra Allah ın da en büyük ibadet konusunda ilk sırada tuttuğu şey düşünmek olacaktır.(şahsen ben Tanrı olsaydım “en büyük ibadet “düşünmek” eylemi” diye buyururdum)..
Siz aydınlanmışsınız(gaz lambası ile) ve düşünmeği (tefekkür) en büyük ibadet yapıp (sanki değilmiş gibi) ahkam kesmek adınada şirk in alasını kotarmışsın…
Senin bu yorumumların ajite adına başarı,fakat her zamanki gibi ucuz…
Temiz iman sahipleri adına konuşup (Kur’an ın orjinalliği) salık vereceğin biride olabilir bu durumda,yoksa bu konuda da uzmanmısın bak yorum gırla ama tek bir somut önerin yok…
Yaşar Nuri ve Humeyni, şia ve Sünni,evvela buradaki ayrımı öğren sonra ahkam kes…
Kurtuluş savaşı ve yakın tarihimiz için yazdığın yazı doğru bize en uzak olan,en yakın tarihimizdir tekerlemesini de bilirsin muhakkak ezcümle tahrik etmeden fikir beyanı olursa tartışmanında keyfi güzel olur,yoksa ben şöyle olsaydım,böyle olsaydım
lakırdıları seni ve tarihte senden çok,çok daha güçlü kimseleri alabora ettiği gibi seni ve şüreka takımını aşar…
Vesselam.
^^Sevgili Aron,
Ahkam kesmenin anlamına sözlükten bir daha bakın(karşılığında kendi vesikalık fotoğrafınızı görürseniz şaşmayınız:)
Kuran ahlakına sahip olmadan nasılda Kuran’ı savunuyorsunuz.Saygılı olma konusunu henüz işlemediniz zannedersem.
Ayrımların farkındayım ayrımların ortak noktasının yaşanış biçimini eleştirdim zaten..
Bana öğüt vermenize gerek yok bahsettiğiniz garip amaçları gütseydim burda değil daha etkili yerlerde dile getirirdim emin olun;)
Velhasıl kelam benim inancım sizi bağlamaz ya da benim günahım sizi hiç bağlamaz ya da yanacaksam ben yanacağım tazzikli su tutmayamı geleceksiniz?
Doğru yazmışsın değerli roc,
Vesikalık fotoğrafta bile bir emek olur fakat seninki ” Poloroid ” bile olmayacak bir durum sergiler sözlükte.
Kur’an ahlakına sahip olabilmek en büyük arzum,muhakkak eksiğim vardır ama değil Kur’an ahlakı en basit bir seviye kollayan şu yazıyı yazmaz; “(şahsen ben Tanrı olsaydım “en büyük ibadet “düşünmek” eylemi” diye buyururdum)..”
değilmi…
Neyse, etkili yerlerde olma ile etkili olma durumuda değişir, Mevlana Hz. derki; “çok insan gördüm üzerinde elbisesi yok çok elbise gördüm içinde insan yok” olay bu
gerisi teferruat.
Geleneksel dinler;
-Tek Tanri
-Vahiy evrensel dil
-ölüm yok olus degil ölümden sonra bir yasam var
-yer gök bitisik idi
-yaratilisa sudan baslanmistir
-Tanri katinda aylarin sayisi 12´dir
-insanlar arasindan elciler öncüler secilmistir(Muhammed/Isa/
Ibrahim/Suayb/Davud(vs.)
-Tanri insanlarla üc sekilde konusur,perde arkasindan,Vahyederek,elcisi ile mesajini göndererek
-aklini kullanamayan Tanri´ya ulasamaz
-Tanri kendi lisani ile konusur,insanlik lisani ve elcilerle mesajini bildirir
-Tanriya inanmayanlar cahillerdir
modern dinler(bilim-ci)
-Tek evren
-kesifler
-hicbir enerji kaybolmaz ancak baska bir enerjiye dönüsür
-Big-bang sonucu dagilim
-Evrim ilk olarak sudan baslamistir
-12 evreli günes takvimi yeryüzü olaylari icin en ideal takvimdir
-insanlar arasindan öncüler,bilgeler vardir/Aristoteles/Hegel/
Kant/Kepler/Erdös/Einstein(vs.)
-Evrensel bilgiye üc sekilde ulasilir,islem,gözlem,deney
-Aklini kullanmayan evrensel bilgilere ulasamaz
-Evrenin kendi lisani vardir,matematik,fizik dili ile bilim adamlarinca iletilir
-Evrensel verilere inanmayanlar cahillerdir
geleneksel dinlerle ateizm veya deizmin ne kadarda birbirine benzedigini objektif ve samimi olarak kac kisi söyleyebiliyor?
yada bu benzerligi anlayan,kavrayan,cözen kac kisi var?
roc rümuzuyla yazan arkadas Tanri olsaydi
ne derdi?
ne yapardi?
slm.
^^
Değerli Aron,
Yazdığım şey bir gördüğün üzre bir varsayım bunu bu şekilde çekiştirmek kişinin elinde..farzedelim ki espiri (varlığından şüphe duymadığım)Tanrı nın espiri anlayışı yok mu yani?
Mevalana yı çok severim çok doğru bulurum o sözü..Neyzen Tevfik’i de çok severim şu dizeleri ayrıca takdir etmişimdir.
Be Hey Dürzü!
Ne ararsin Tanrı ile aramda!
Sen kimsin ki orucumu sorarsin?
Hakikaten gozun yoksa haramda,
Basi aciga niye turban sorarsin!
Raki, sarap iciyorsam sana ne.
Yoksa kimseye bir zararim, icerim.
İkimiz de gelsek kildan kopruye
Ben dürüstsem sarhoşken de gecerim.
Esir iken mumkun mudur ibadet?
Yatip kalkip Ataturk e dua et.
Senin gibi dürzülerin yuzunden,
Dininden de soguyacak bu millet.
(Devamı var ben bu kadarını kafi gördüm.Bu şiir adına çıkan bir takım haberlerde bu dizelerin bir emniyet müdürüne ait olduğu Neyzen’e atfedilmiş olduğu söylentisi var doğrusu nedir bilmiyorum)
Kuran’ın buyurduğu herşeyin layıkıyla hakim olduğu bir ülkede/dünyada, benim gibilere ne olurdu?
Onu da söyledin de rahatlayın bari..
Sarhoş, cinayeti yapar da sonra “özrüm vardı, kendimde değildim”der. Kendinde olmayış,kendiliğinden gelmedi sana,onu sen çağırdın.
Kuzgun, bağda kuzgunca bağırır. Ama bülbül, kuzgun bağırıyor diye güzelim sesini keser mi hiç?
Mevlana.
Saygılar sunarım neyzen e ve size..
Değmez..
Fazla söze.
İşlenen hangi cinayet insanın kendisindeyken işlenir ki?
Sarhoştum kendimde değildim, kızdım kendimde değildim, kıskandım kendimde değildim, inancım böyle emretti, törem böyle emretti, vs vs.. İnsan hiç kendiliğinden bir cinayet işlemiyor. İşleyende vardır elbette. Doğuştan katil olanlar.
xenix
Sn.Roc; İslamın ilk emri, ayeti, ikra yani ‘oku’ dur.
Bu ayet şimdiye kadar yanlış anlaşılmıştır çoğu ilahiyatçı tarafından;
Buradaki oku sözcüğünün anlamı; an, zikret, düşün, tefekkür et.. vb. anlamlarındadır. Yoksa direk kitap oku! anlamında değildir. Çünkü Hz. Muhammed okuma yazma bilmiyordu. Okuma yazma bilmeyen birine ilk emir, kitap oku olabilir mi?
Oku’nun anlamı, seni yaratan, vareden Allahı bil, düşün, an zikret, onun varlığından haberdar ol, ona ibadet et demektir. Tabi bundan sonraki anlamları kitap oku, ve daha geniş olmak üzere her faydalı bilgiyi oku, ilim yap anlamları da vardır. Ama ilk anlamı Allahı düşün, kainatı düşün, tefekkür et, zikir et anlamları vardır.
Dolayısıyla İslamın ilk emri düşünmek, tefekkür etmek ve okumak!tır denebilir..Bu tefekkürün sonucu da bilime çıkar..
Demekki düşünce, düşünmek, okumaktan önce gelir! Bilimin temeli de düşünmektir.
link to geocities.com
Sevgili gamaro, söylediğin doğrudur, aksini söylemedim. Her dinin inananı kendi dinindeki bilgilerin doğru olduğuna inanır. Bunu, bilgilerin doğruluğu test edilene kadar tartışmanın bir anlamı yoktur.
Benim tartıştığım başka bir şey; Ben diyorumki Tanrı tarafından gönderilmiş bir kitap olmadan, yani ilahi kaynaklı, direk Allahtan gelen ayetlerden oluşan bir kitap olmadan bir din olabilir mi? Ben olamaz diyorum. Çünkü Peygamber gönderen Tanrı, Kitap da gönderir. Neden insanların onun adına kitap yazmasını istesin?
Siz ise Tanrıdan direk, Tanrı sözü bir kitabın gelmesine gerek yok, böyle bir kitap olmadan da semavi bir din olabilir diyorsunuz. Tartıştığımız nokta bu..
link to geocities.com
^^ Sevgili kutadgubilig,
Ben en büyük ibadet demiştim ilk ibadet demedim oku kelimesinin bahsettiğiniz yorumu çok daha mantıklı ve hoş..
Kuranda en büyük ibadetin “namaz kılmak” olduğunu okudum yani bu sayede en büyük ibadet “Allah ı anmak” oluyor Ankebut Suresinde geçiyor “Allah’ı zikretmek ise muhakkak en büyük (ibadet)tür”
Namaz bir konsantrasyon işidir,İnsan konsantre oldumu düşünür,konsantre olduğu şeyi..
Değilmi.
^^Namaz teslimiyet işidir.Ne kadar teslimsen o kadar başarılı bir namaz olur. öss soru bankasının karşısında gösterilen konsantre gibi değildir..
Sevgili kutadgubilig,
İnanç sistemleri farklı iç organizasyon şemalarına ve aforizmalara sahip olabilirler.
Bu anlamda Semavi bir dinin mutlaka ki bir peygamber ve ona inen bir kitaba sahip olması gerektiği tezi, semavi dinler üst kurulu tarafından kaleme alınmış bir tez değildir.Yani özünde yine size (yani dahil olduğunuz inanç sistemine) aittir.
Hristiyan inancı İsâ’yı peygamber olarak kabul etmez. Onu tanrının yeryüzüne inmiş sözü ve dili olarak kabul ederler.İsa’nın kendisinin konuştuğu yerde ayrıca bir kitap inmesine de gerek yoktur.
Şimdi siz bunu beğenirsiniz beğenmezsiniz,onaylarsınız onaylamazsınız, o ayrı mesele..Ama bu inanç sistemi bunun üzerine inşa edilmiştir ve halen milyarlarca inananı vardır.Ve siz böyle olur mu hiç deseniz de, yine de olur ve olmaktadır.
İnanç sistemleri kendilerini istedikleri gibi inşa edebilirler..Çoğu temel kabulün nasılı ve nedeni yoktur, sadece varlığı ilan edilir ve onaylanır.Bu hristiyanlık için olduğu kadar, müslümanlık için de geçerlidir.
Ayrıca, dini önermelerin doğruluğu veya yanlışlığının test edilebileceği herhangi bir yer de yoktur..Müslüman doğdunuz,müslüman oldunuz..budist doğsaydınız da budist olurdunuz..
(Eğer müslüman doğmadığı halde sonradan müslüman olanlare ne dersiniz diye sorarsanız, o da bizim garson musa’nın ingiliz kızı gelin getirmesine benzer..Kız gelir, bi de üstünü başını örterse eğer, değmeyin o zaman keyfime, ecnebi gelin geldi bizlere…Ama bizim kız sünnetsiz amerikalıya varıp bir de kiliseye girerse üstüne, o zamanda yuh sana, kanı bozuk çıktı yosmanın..
Müslüman doğup da sonradan hristiyan olursa insan, dinini yeterince tanımamıştır denir..Ama tersi olursa eğer, bu kez de kendi dinini didik didik irdelemiş,ve buna rağmen aradığı cevapları onda değil de bizde bulmuş olur..oh ne ala..)
İşin özü, sorular sorarak, ve hatta bazen soru bile sormadan, sadece “hissederek” yer değiştirmeler yaşanabilir, çok da şaşırmamak lazımdır.
Çünkü her ilahi inancın, sadece “akıl” ile anlaşılamayacak olan bir şahdamarı vardır, zaten onlar da hiç çekinmeden söylerler bunu.
Neye teslim olacağını “İNSAN” konsantre olup düşünmezmi..
Ve teslim olduğu an yaşadıkları bu düşünme süzgecinden geçmezmi hem hayret,ibret,temaşa vs vs olarak..
Bu duruma sebebiyet veren nedir? “AKIL”..
Aklın en büyük özelliği de düşünmek değilmi.
^^Aron..Tanrı ile aynı fikirde olduğumu bana ispatlamaya çalışıyomuşsun gibi bir his düştü içerime:D
Teslimiyet ruhla,imanla olan bişey..Namaz başında “Lan ben namaza durdum ama dur bi konsantre olayım bakayım ben neye teslimim” diye düşünmicez heralde…
roc… “RUH ve İman” Akılla bilinir.. Aklı olmayan zaten her şeyden azade, teslim
olmuş,olmamış hiç bir şey ifade etmez yani sorumluluğu yok ve zaten olmayan aklı ile
yapabileceği bir şeyde olamaz bu itibarla “lan Namaza durdun bir konsantre ol” diyemez.
His düşmüş içine roc, öyle yazmışsın ve sana bir şey ispata çalıştığım intibası..
Yazmak istemiyorum ama karşı yazılar beni buraya sürüklüyor, bir kere yazdıklarıma karşı yazdıkların cevap teşkil etmiyor ve,neyi niçin neden,savunduğun belli değil. Üstelik “NAMAZ” da olan “HİSSİ” nasıl tanımlarsın oda meçhul bir şey tutturmuşsun sonu başı belli değil nedicez ne yapıcaz muhabbeti, ne yaparsan yap fakat yaptığın her ne ise “AKIL” ile düşünerek yap yoksa istediğin gibi takıl malum sorumluluk AKILLA oluşur.
^^Tamam Aron ben devemle hendeğe gidiyorum..
roc,
Keyfin bilir…
Ve; deve ye demişler neren eğri,o’da demiş, nerem doğru…
Sende o misal zannınca (güya) bana laf anlatamıyorsun ama develere hendek atlatıcan
aslında sorun burada yatıyor, en doğrusunu ben bilirim illa benim dediğim doğrudur
takıntısı kişide oluştumu değil deveye hendek atlatmak kıtalar arası atlatsan bile “AKIL” olmadımı “işte deve,işte hendek,ya geçersin ya güdersin” yoksa senden de sorumluluk kalkar.
gamaro tarafından Pzt, 02/11/2009 – 00:07 tarihinde gönderildi.
Kuran’ın buyurduğu herşeyin layıkıyla hakim olduğu bir ülkede/dünyada, benim gibilere ne olurdu?
Onu da söyledin de rahatlayın bari..
Şu olurdu tahminim; zamanı evvelinde Padişah ve veziri tedbili kıyafet halk arasında
dolaşırken bir kalabalık görmüşler! nedir diye yaklaşıp bakmışlar,bir adam elindeki
ipliği görebildiği mesafeden iğne deliğine atıyor ve iplik iğneden geçiyor, bu
beceri karşısında İnsanlar hayret ediyor ve takdir ediyor.
Padişah’ta bu adama 100 Altın verin,100’de değnek vurun demiş? Vezir; Padişahım 100
Altını anladıkta 100 değnek niye diye sormuş, Padişah; ipliği;iğne deliğinden geçirmesi büyük başarı 100 Altın onun için fakat bu yaptığı eylemin hiç bir şeye faydası olmaması İnsanları boşuna oyalaması içinde 100 değnek, olay bu,şimdi; Bazı İnsanlar kelimeleri iyi kullandıklarını zannederler,yığınla yazı yazar ve ahkam keserler ama ne Kendilerine nede İnsanlara bir faydası olmaz devamı gereksiz.
Kıssadan hisse…
gamaro tarafından Pzt, 02/11/2009 – 23:53 tarihinde gönderildi.
Çünkü her ilahi inancın, sadece “akıl” ile anlaşılamayacak olan bir şahdamarı vardır, zaten onlar da hiç çekinmeden söylerler bunu.
Sayın (giden) gamaro,
İnanmayan veya her neye inanıyorsa sizin gibi olanların peşin kabulleri yokmudur?
Mesela; İlkel çorba hikayesi ve tesadüf,Burada “AKIL” nerede…
Başka soruya gerek bile yok daha baştan tumba..
Sonra; Çekim kuvvetini üreten hareketin “NEDEN” i nedir ve deneyi yapılmışmıdır..
Burada “AKIL” nerede…
Şimdilik.
Verdiğiniz örneklerle gamaronun yazdıkları arasında ki ilişkiyi çözemedim ben sayın aron. Aynı dini paylaşmayan insanlara veya inançsızlara yapılan baskıyla, iğne-iplik gösterisi arasında nasıl bir benzerlik kurdunuz?
Yani bugün islama inanmayan ülkeler, iğne iplik gibi boş işlerle uğraşıyor, islam ülkeleri de bilim, tıp, fizik, biyoloji, kimya vs gibi alanlarda almış başını gidiyor mu?
Peşin kabullere gelince, evet yoktur. Gözlem ve deney sonuçlarına bakarlar.
xenix
Kuantum teorisi, evrim teorisi, genel görelilik teorisi ve kütle çekimi hakkında zerre gram bir şey bilmediğini sana anlatmak mümkün mü?
Sen en iyisi “tamba tumba esmer bumba” modunda takılmaya devam et.
)kapa parantez
^^aro(ı)n gel
açparantez tarafından Pzt, 09/11/2009 – 09:39 tarihinde gönderildi.
Sen en iyisi “tamba tumba esmer bumba” modunda takılmaya devam et.
)kapa parantez
Bu ne yaa yarıldım gülmekten:D:D
xenix tarafından Paz, 08/11/2009 – 23:12 tarihinde gönderildi.
Verdiğiniz örneklerle gamaronun yazdıkları arasında ki ilişkiyi çözemedim ben sayın aron. Aynı dini paylaşmayan insanlara veya inançsızlara yapılan baskıyla, iğne-iplik gösterisi arasında nasıl bir benzerlik kurdunuz?
Yani bugün islama inanmayan ülkeler, iğne iplik gibi boş işlerle uğraşıyor, islam ülkeleri de bilim, tıp, fizik, biyoloji, kimya vs gibi alanlarda almış başını gidiyor mu?
Peşin kabullere gelince, evet yoktur. Gözlem ve deney sonuçlarına bakarlar.
xenix,
Verdiğim örnek, gamaro nun yazdığı şu yazıya idi; ” gamaro tarafından Pzt, 02/11/2009 – 00:07 tarihinde gönderildi.
Kuran’ın buyurduğu herşeyin layıkıyla hakim olduğu bir ülkede/dünyada, benim gibilere ne olurdu?
Onu da söyledin de rahatlayın bari..”
amacım hem “HİCV” etmek,hemde lafazanlıkların önünü almak,yoksa inanmayan ülkeler İlim,Bilim yapmıyor değil bilakis çalışan kim olursa olsun emeğinin karşılığını alır,burada peşin kabul gamaro nun yazdığı “benim gibilere ne olurdu” yani olmayan çocuğa don biçmek, olmamış bir olaydan hareketle yorum yapmış anlamışsındır umarım.
açparantez tarafından Pzt, 09/11/2009 – 09:39 tarihinde gönderildi.
Kuantum teorisi, evrim teorisi, genel görelilik teorisi ve kütle çekimi hakkında zerre gram bir şey bilmediğini sana anlatmak mümkün mü?
Sen en iyisi “tamba tumba esmer bumba” modunda takılmaya devam et.
)kapa parantez
Parantez,
Sana yazdığım bazı iletilerde “AKIL” yaşın kaç diye sormuştum ve benimle aşık atamayacağını belirtip “DALGANA BAKIP” dalgalanmaya kendini bırakmanı önermiştim şimdi; aynı öneriyi tekrarlıyorum ” BAK DALGANA” seninle vakit kaybetmek istemiyorum
senin kuantum,görelelik,evrim vs vs teorileri hakkında bildiklerini hiç tevazu göstermeden diyebilirimki ben unuttum dolayısı ile dengim değilsin ikile.
Not.
Yarılma modu na takılan’a; fazla yarılma neye yarıldığını bilmediğinden dolayı
birleştirmek kabil olmaz sonra…
Belki anlarsın “akıl” la o’da işlerse.
gamaro’nun dile getirdiği sorun, yüzlerce yıldır islam ülkelerinde inanmayanların başına gelen sorundur. Aynı sorun bugünde devam etmektedir çoğu islam ülkesinde. Nasıl olmayan çocuk bu? Bir berber vardı hatırlıyorsanız hataylı. Arabistanda Allah’a inanmadığını söylediği için idam edilecekti…
xenix
Hataylı berber inanmadığı için değil aleni küfür ettiği için o cezayı almıştı…
Ve; Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı devreye girdiği için affedildi…
Güzel ülkemizde aynı küfrü “ALENİ” bazı ölümlüler için yaptığınızda ( KESİNLİKLE YAPILMASIN) İnsanı öldürmekten beter yapılacağı,yahut ne yapılacağı hakkında da bir fikir dercedermisiniz sayın xenix.
sayin aron,
uzaga gitmenize gerek yok
astigim
“Atatürk ve Cumhuriyet”konulu makale icin sahsima gösterilen
belden asagi
salya sümük
tepkilerden anlasilmiyormu
fanatik Atatürkcü-lerin neler yapilabilecegi?
kutsallarina/ilahlarina dokundugum her FIRKA/HIZIP ayni sesi cikariyor-lar
kafa konforlarini bozdugum icin de bana “defol git” demeye getiriyorlar anlamsiz ve tutarsiz tepkileriyle..
slm.
İslama göre küfrün “Allah’a inanmamak” olduğunu ve küfre düşmüş insanlara da “kafir” dendiğini söylememe gerek yok sanırım. Bizim kültürümüz de kahvelerde edilen argo küfürle islamda ki küfrü karıştırmayın lütfen.
Dolayısı ile Hatay’lı berberin ettiği küfrü kafanızda nasıl canlandırıyorsunuz bilmiyorum ama sadece inanmadığını dile getirmek olduğunu, bütün islam ülkelerinde bu tür inançsızlığını dile getirmenin ne tür cezalara çarptırıldığını internetten küçük bir arama yaparak bulabilirsiniz.
Sn ebubekir, sizin insanların değerlerine küfretmeniz kafa konforu bozmak sayılmaz. Ben sizin inancınıza inanmayabilirim. Ama sizi bundan dolayı suçlamaya (inandığınız şey için) başlarsam kafa konforu bozmak değil, size saygısızlık etmiş olurum. Tabii sizin içinde aynı şey geçerli.
xenix
Tekrar ucuz dezenformasyon…
Kahvede edilen “ARGO” küfrü sormadım ben…
Soru şu;” Güzel ülkemizde aynı küfrü “ALENİ” bazı ölümlüler için yaptığınızda ( KESİNLİKLE YAPILMASIN) İnsanı öldürmekten beter yapılacağı,yahut ne yapılacağı hakkında da bir fikir dercedermisiniz sayın xenix.”
Ne yazarsın bu konu hakkında.
Yer: Arabistan,
Söylenen: Allah’a ve kurallarına inanmıyorum.
Ceza: İdam
Yer: Türkiye
Söylenen: X kişisine ve kurallarına katılmıyorum, elimden geldiğince karalıyorum.
Ceza: ???
Böylelerini iktidara bile getirmişlerdir. :)))
xenix
Biraz mantık hatası içeriyor ama yine de algınıza saygı duyuyorum.
Sorunuza yanıt almışsınız en azından… Yoksa öldürülmekten beter yapılacağını savunmaya devam ederdiniz.
xenix
senin kuantum,görelelik,evrim vs vs teorileri hakkında bildiklerini hiç tevazu göstermeden diyebilirimki ben unuttum dolayısı ile dengim değilsin ikile.”
Sen epey unutmuşsun aron. Senden iyi DALGA mı olur? Elbette bakıyorum dalgama…
)kapa parantez
Bir baştan aşağı okuyun lütfen sevgili aron. Gelen vurmuş giden vurmuş sana. Bir de yazdıklarımı anlamadınız, beni anlamadınız modundasın halaa.
Hıyarlıktan (hayırlı kişi olmaktan) vaz geçemiyorsun.
Ben de sana hayırlı bir yaşam dilerim.
)kapa parantez
^^bir insan herkes tarafından yanlış anlaşıldığını düşünüyorsa bi kendine bakmalı “acaba ben mi yanlış anlatıyorum” diye bi düşünmeli yahu hiç bir güdü seni buna itmiyormu merak ediyorum..
Hiperkübü görünce aklıma geldi. Bu konu bizim sitemizde epey önce güzel bi şekilde konuşulmuştu.
link to sonsuz.us
Sn aron acaba bizden mi alıntılamış diye baktım ama sanırım başka siteden. Bilimsel açıdan ilginizi çekerse linkteki yazıları okuyabilirsiniz.
xenix
Sümer tarihine kısa bir bakış tüm din organizyonlarının arkasındaki olguları açıkça ortaya koyuyor..Her ne kadar taraflı yazıldığı söylense de “Enki’nin Kayıp Kitabı” insanın son 500.000 yıllık dünya macerasına önemli ölçüde ışık tutuyor…
Bizler dünyanın demirbaşı değiliz…Yaklaşık 200 milyar galaksi içerdiği söylenen kapalı bir evrende,varoluşun anlamını arayan şizoid varlıklarız…Yaşam illüzyonik parlayışıyla çok çok kısa…Uzun analizlere uygun değil…Yeniden bedenlenip bu sıkıntı gezegenini deneyimlemek veya 3.boyutta dünya benzeri bir yere gitmek de çok cazip gözükmüyor…Kabe’ye gidip,kundaliniyi arş-ı alaya bağlamak da bir alternatif olabilir…5.boyutta Yunus’la “aşk” içinde yaşamak da..Veya gecenin bu saatinde yanıtlara,astralden bakmak…
senın sorun şunun gibi oldu. madem ölecektık neden doğduk? Allah onlara kıtap verdı ayetlerını açıkladı ama son peygamberden sonra daha kıtap gelmeyeceğinden, insanların ahirette bahanelerı kalmasın( Allah ım. bizi yarattın sınava tabı tuttun ama bızim haberımız yoktu demememiz için mesela) diye. zaten teknolojı geliştiğinden herkes bu dınder haberder. Allah ın ılmı herşeyı kuşatmıştır. Eğer bunlara da inanmıyorsanın Kuran-ı Kerim i değiştirmeye kalkın. Ayetlerıyle oynayın değiştirin ve bu şekilde ınsanlara sunmaya çalışın bakalım ne olacak? Bu işi başaramadığınızda anlayacaksınız neyin doğru neyin yanlış olduğunu zaten.
Arkadaşlar… Öğrenmek güzel ama bazı şeyleri sadece bir kısmından bakıp değerlendirmek o olayı çözmez.Elbetteki tarih boyunca insanlık her türlü bilgi ve davranış alışverisinde bulunmustur. Ki kuran da bir silsileden bahsetmektedir.İslam dinine göre her kavme peygamber gönderildiği de düşünülürse bağlantlı gözükmelerinde anlayamayacak bir şey yoktur.
Kuran gelmeden önce Medine ye yerleşen yahudilerin oraya neden yerleştiklerini anlarsak tevratta neden yazmadığınıda anlayabiliriz.
Kusura bakmayın ama bunlar çok uzun meseleler,burada anlatılacak gibide değil.
HER KAYNAGA BAKMAK ,İLK ÖNCE ŞÜPHEYLE YAKLAŞMAK AMA TAMAMINA ULAŞTIĞIMZDA İSE KARAR VERMEK ZORUNDAYIZ.
HİÇ BİR DOĞRU DOĞRU DEĞİLDİR.TAKİ GERÇEK DOĞRUYU VEYA GERÇEK DOĞRUYU BİLENİ BULANA KADAR.
Buradaki hakikat ve dinlerle ilgili sonu gelmeyen varmıdır yoksa yokmudur hırsının özüne dair bir iki cümle!
Tanrının (yaratıcının) varlığının ispatına dair aklın kavrayabileceği hiç bir somut işaret olamaz. Kitaplı dinlerin emirlerini, buyruklarını, öğütlerini ne kadar kurcalarsanız o kadar çözümsüzlüğe ve muğlaklığa varırsınız.
En sonunda bilinmeyen bir alana varıp bir karar verme durumuna tabi. Şimdi varmıdır, yoksa yokmudur şeklinde. Yine başa sararark.
Tanrı (yaratıcı) kavramı onun varlığını iddia eden kişlerin ‘net’ ve ‘somut’ deneyimi değil, olan’ın sorgulanıp ötesinde bir algılayış haline ulaştıktan sonraki ‘adlandırma’ durumudur fikrimce.
Bütün bir hikaye zihinsel potasiyellerini eksiksiz kullanan o insanların var oldukları kültürel, geleneksel yaşam biçimlerine getirdikleri yenilikler değilmidir?
Tanrının (yaratıcının) ısrarına hayret. İllede farklı farklı kişiler üzerinden ve farklı farklı kültürlerde varlığını dayatma saplantısına da şaşarım. Bir tanesiyle işi bitirememiş olma becereksizliği nasıl açıklanabilir?
Diyelim ki hepsi birtanesinden türeyen ve şekillenen farklı yorumlar ve insanlığa ulaşırken aldığı farklı anlamlar. Bu dahi tanrının varlığıyla ilgili varsayımsal göstergedir.
Ayrıca kişinin tarıyı ya da allahı her nasıl bir kurguysa onu bilmesinin kişiye verdiği nedir? Yaratıcıyı Bilmeyenin yeryüzüne kötülük, adaletsizlik yaydığını söylebilen varmı?
Yoksa bu yaygara nedir?
Tanrı fikrine sadık kalmayan bir akıl rahatlıkla bilebilir adil, eşit, hakkaniyetli olan davranışın, düzenin ne olduğunu? O halde tanrı nerededir?
Cevap 1 Muhammed’in iktidar hırsında. Saplantı
cevap 2 İsa’nın ölümsüzlük arayışında. Saplantı
V.s.
Bu insanların (dinsel yaşam biçimi yayıcıları) çok ciddi otorite ve hırs ve yönetme ve aşırı haklılık ve yıkıcı ego saplantılı olduklarını düşünüyorum. Bilinmeyenin bilinemeyeceğini ‘biliyorum’ a dönüştüren, kanıtlanamazlığıyla ölümsüzlük iksirini bulmuş şanslı egolar. Artık son bulmuş müessese. Çünkü birileri o köşeleri vakti zamanında tuttular = peygamberler ve onlardan etkilenen şiirsel algılar.
İnsanın mükemmelliğe ulaşma ve mükemmel olma saplantısı. Sonuç? Arkasından sürüklenen insan sürüsü. Hala.
Operatör-GEN (Abraham) ve Yapısal-GEN (İsmael); Karabalçık / Protoplazma ve Yapı-Taşları Amino-Asit / Haceri-Eswet ile İlk-Ev / Beyti-Evvel olan “DNA/Kâbe”yi inşa ettiler .. Yükselen Duvar; Hücre-Duvarı / Cidar’dır, bir ismi de meşhur Zülkarneyn-Seddi’dir ..
Selamlar.
Hemen hemen bütün yorumları ve farklı görüşleri okudum. Anladığım kadarıyla burada yorum yapan belirgin 2 görüşe sahip grup var. Öyle yerlerden girişler fikir yürütmeler yapılmışki neredeyse hiçbirisi geniş bir açıyla bakmadan düşünülerek yazılmış. Tarihi araştırmaları yapan arkadaşlara teşekür ederim ancak tarihi araştırmalarınızı biraz daha açık fikirli düşünerek yorumlamanızı tavsiye ederim. Sadece Kur’an dan yola çıkarak yorum yapan arkadaşlarada aynı şeyi öneririm. bir yorumda denilmişki islam inancına gore 7000 yıllık bir insan tarihine 120 bin peygamber ne ara geldi. Peki neden herşeyi sadece Arap yarmadası Mısır Mezopotamya ve Hindistan dörtgenine sıkıştırıyorsunuz. Hiç aklınıza geliyormu ki eğer gerçekten peygamber gönderen bir yaratıcı var ise bu peygamberleri sadece bahsedilen bölge içine göndermeyecektir. Mayaların Azteklerin Saksonların Vikinglerin Avarların Amerikadaki yerli kabilelerin günahı nedir ki peygambersiz kalsınlar. Peki hiç aklınıza geliyormu ki gönderilen bütün peygamberler insanlığı sadece doğru yola götürmek insanca yaşamak için gerekli öğretileri aktarmak için gönderilmiştir. evet Mayalara Azteklere Hintlilere Kızılderililerede peygamberler gonderildi. Bu açıdan düşünecek olursanız yazılı tarih öncesinde dünya üzerindeki kabilelerin adet ve habitatları dikkate alınırsa 120 bin peygamberin gelebilmesi olasıdır.Olası bir itiraz gelecektir Mayalara Azteklere Vs gonderilen peygamberlere. Muhtemelen Mayalar insan kurban ediyordu Kızılderililer Manitu ya tapıyorlardı gibi.Evet öyleydiler çünkü İslamiyete kadar gelen bütün dini öğretilerde oldugu gibi onlardada bozulmalar oldu zaman içerisinde.Bakınız ortaçağ Hristiyanlık dönemindeki engizisyon mahkemelerinin aldığı kararların neresi İsa nın öğretileriyle bağdaşır.demekki eğer değişmemiş bir yazılı kaynak yok ise sadece kulatan kulağa yayılan öğretiler cok kısa bir zaman içrisinde değişime ugrayabiliyor. Bana Budha nın Allah tarafından gönderilen bir peygamber olmadığını kim ispatlayabilir?Kaldıki yaşam felsefeleri oldukça insancıl.Tıpkı İlahi dinlerde olduğu gibi. Hatta çok extrem bir düşünce olsa bile bana Zeus un dahi Allah tarafından gönderilen bir peygamber olmadığını ve zaman içerisinde Helen kültürü tarafından tanrılaştırılmadığını kimse ispatlayamaz. Ve daha Afrikada Avustralyada Okyanusyada yasayan ve doğal olarak ne İsa dan ne Musa dan ne İbrahimden haberi bile olmayan binlece birbirinden bağımsız kabileler vardı.Ve evet her birine peygamber gonderilmiş olabilecegi gercegini goz ardı ediyorsunuz. Kısacası demek istediğim :
EĞER BİR ALLAH VAR İSE DÜNYA ÜZERİNDEKİ HER KULUNA AYNI ŞEKİLDE YAKLAŞACAKTIR. NE ARAPLARA NE İSRAİLOĞULLARINA NE MISIRLILARA NE DE HİNTLİLERE AYRI MUAMELE YAPMAYACAK VE ONLARA GONDERDİĞİ PEYGAMBERLERİ AZTEKLERE MAYALARA ÇİNLİLERE GÜNEY AFRİKA KABİLELERİNE DE GONDERECEKTİR.
Saygılarımla…
Demişsiniz ki;
Ardından da…
Aman siz siz olun fazla açık fikirlerinizi katmadan yorumlayın. Zira geniş bakıcam diye, yanlış bakıyorsunuz.
Birde şuna bakalım.
Ya Zeus, yarı tanrı olarak Allah’ı yarattıysa, bunu kim ispatlayacak?
xenix
İüdex ”
”
Sorusuyla başlayan konu epey dallanıp budaklanmış. Ben tekrar ilk soruya dönüp Tevrat yönüyle olayı incelemek istiyorum.
İbrahim peygamberin cariyesinden İsmail diye bir oğlu vardır. Eşi Sara’nın çocuğu olmamaktadır. Fakat RAB Sara’dan ille de bir çocuk ister. Bu isteği İbrahim peygamberde anlamaz. Benim zaten oğlum var der. Çünkü 90 yaşında Saradan veya 99 yaşına gelmiş erkekten çocuk olmayacağını düşünmektedir. Fakat “Ancak antlaşmamı gelecek yıl bu zaman Sara’nın doğuracağı oğlun İshak’la sürdüreceğim.” Diyerek bunu teyit etmiştir. İsmail için başka planları olduğu görülmektedir.
RAB, “Yapacağım şeyi İbrahim’den mi gizleyeceğim?” dedi,
“Kuşkusuz İbrahim’den büyük ve güçlü bir ulus türeyecek, yeryüzündeki bütün uluslar onun aracılığıyla kutsanacak.” Demektedir.
Böylece İshak peygamberin doğumu gerçekleşmiş ve Yahudiler onun neslinden oluşturulmuştur. Tevrat’ta onun neslinin hikâyesi anlatılır.
İsmail için yaptığı planları yürürlüğe koymak için önce onu evden kovdurur…
Bu anlatımda RAB’bın İsmail için farklı planlarının olduğu görülmektedir. Onu Yahudilerden ayırıp yeni bir ulus oluşturmak için çöle göndermiştir. “Onu büyük bir ulus yapacağım” sözünün karşılığı Tevrat’ta yoktur. Hatta İsmail’in hikâyesi bu noktada Tevrat’ta biter. Daha sonra İsmail’in soyundan olanlardan, İsmailliler diye bahseder.
İşte bu İsmailliler Müslümanlardır. İsmail’in hikâyesi Tevrat’ta biter ama Kuran’da devam eder. Hacer’in bulduğu suyun Zemzem suyu olduğunu ayrıca bir ok atımı mesafeninse Safa ile Merve arası olduğunu anlıyoruz. Müslüman inancında Hacer’in oğluna su bulabilmek için Safa ile Merve arasında 7 kere gidip geldiği söylenmektedir.
İşte bu hikâyeyi kendimize rehber alırsak Kâbe’yi İbrahim Peygamberin yapmış olması doğaldır. Çünkü Oğlu İsmail’i çölde yalnız bırakmayacağı onu koruyup kollayacağı düşünülebilir. Ayrıca bu seyahatlerinin Tevrat’ta olmaması de normaldir. Çünkü yeni oluşacak olan Müslümanlığın Tevrat’ın içinde olmaması gayet mantıklıdır.
Tarihsel süreci incelemedim. Fakat benim şahsi düşünceme göre Din kitapları bir tarih kitabı değildir. İçinde anlatılan şeylerin hepsinin gerçekleşmiş olması gerekmez. Yaşanmış olaylarla bir harmanlama yapılarak bir inanç sistemi oluşturulmuştur. Onun için tarihsel olaylarla bire bir uymalarını beklememek gerekir. Din kitaplarının asıl amacı tarihsel bilgiler vermek değildir. Asıl amaç bir inanç sistemi oluşturmaktır.
Tevrat’a göre İsmail’in hem annesi hem de karısı Mısırlıdır. Yani İsmail’in soyu gen olarak kardeşi İshak’ın soyundan epey farklılaşmıştır. Artık onları Arap olarak tanımaktayız. Ayrıca Muhammet Peygamber, İsmail’in soyundan geldiğini kendisi de teyit etmektedir.
Sümer kayıtlarındaki bilgileri uzaylılara atfeden Zecharia Sitchin’in bu mantığını biraz eleştirmek istiyorum.
Nibiru ya da diğer adıyla Marduk büyük bir gezegen. Dünyadan çok büyük olan bir gezegenin üzerindeki canlıların, hiç sorunsuz dünyamıza gelmeleri mümkün değildir. Herkes iyi bilir ki! Yüksek dağlara çıkanların basınç düşüklüğünden burunları kanar ya da deniz diplerine inen insanlar vurgun yer.
Dünyada o kadar büyük bir gezegenin üzerindeki canlılar dünyamıza koruyucu elbiseleri olmadan gelemezler. Oysa Sümer tabletlerindeki tanrıların hiçbiri koruyucu elbise kullanmaz. Hatta en ufak bir gösterge bile yoktur. O zaman o insanlar bizim şartlarımıza çok yakın (Oksijen seviyesi bile aynı olan) bir yerden gelmek zorundadırlar. Evrende Oksijen olan bir gezegen bulamazken aynı güneş sisteminde denk iki gezegen olması olasılık dışıdır.
Eğer Nibiru 3600 yılda bir güneş etrafında dönüyorsa çok uzun bir dönemi güneşsiz olacaktır. Sümer tanrıları tıpkı insanlar gibi olduklarına göre nasıl olmuşta buzla kaplı ve kapkaranlık bir gezegende yaşayabilmektedirler. Daha da önemlisi nasıl evrimleştiler. Güneş olmadan bildiğimiz tür canlıların gelişemeyeceği kesindir. Anunakiler bize benziyorsa onlarda güneşsiz oluşamazlar.
Bu gezegen 2012 de güneşin yakınlarından geçecek ise şimdiye kadar gözükmesi gerekirdi. Nasa öyle bir gezegenin olmadığını açıkladı. Hâlâ daha birileri Nasa bu olayı gizliyor diyor. Peki, bir sürü gözlemevi var hepsini nasıl kontrol altına almış Nasa… Ayrıca niye gizlesin. Eğer gerçekse birkaç yıl sonra çıplak gözle gözükebilecek o zaman Nasa kendini nasıl savunacak.
İnsanlar böyle olmaz şeylere kolaylıkla inanabiliyor.
Demek ki insanlar bir şeylere inanmak istiyor.
Kendine en uygun inancı seçiyor.
Onun için kimi dindar, kimi Ateist oluyor… (yada bir başkası)
Kendi kendinizin genellemelerini yanlışlıyorsunuz zaten. İnsanlar vurgun yer diyorsunuz basınç farkından. Marduktan gelenler insan mıdır?! Belki de kas yapıları, basınca dayanıklıkları bizimkinden çok daha farklı.
Neresinden tutsam elimde kalacak gibi. Biz dünyadan uzay boşluğuna Tardigrade gönderiyoruz hiç bir şey olmadan geri geliyor. Siz başka gezegenden dünyaya canlı gelemez diye garip bir yargı ve zorunluluk kuruyorsunuz. Evrende oksijen içeren gezegen bulamazken mi?? Gören de güneş sistemi dışında ki bütün yıldız ve galaksi sistemlerinde ki gezegenleri dolaştık sanacak. Güneş sistemi haricinde kaç gezegenin oksjien seviyesini gözleyebildiniz de (insanlık olarak) olasılık dışı gibi daha ilginç bir önyargı oluşturuyorsunuz?
xenix
insan jüpiter kütlesinde bir gezegene adım atsa jöle gibi yere yapışır, öyle değil mi xenix? ama bir belgesel seyretmiştim ben, okyanus tabanında yaşayan balıkları, canlılar vardı, yaşadıkları derinliğe en iyi insanlı denizaltılar bile inemiyordu yüksek basınç nedeniyle, ama balıklar yaşıyorlardı o basınçta… bildiklerimize göre, mantıken imkansız gibi, ama ordaydılar..canlı formların kabiliyetlerini, dayanıklılıklarını tahmin etmek çok zor, bir örnekle karşılaşıyoruz ve olmaz dediğimizin olduğunu görüyoruz..
tardigrade başlığı boşuna açılmadı değil mi?.. Yiğidim tardigradem minik boyuyla pek çok düşünsel kalıbı yıkacak…
Sevgili xenix
Sanırım Sümer tabletlerini ya da yazıtlarını hiç incelemediniz. Yoksa o insanların tıpkı bizim gibi olduğunu bilirdiniz. Hatta insan kızlarını hamile bırakacak kadar gen benzerliği vardır. Daha da ilerisi Zecharia Sitchin’in iddiasına göre insanı kendilerine köle olarak oluşturdular ve kendi genlerini kullandılar. Yani, dünyada var olan Homo-Eraktusun genleriyle kendi genlerini karıştırarak tanrı suretinde bir köle yarattılar. Onun için onlar sınırsız yaşam şartlarına sahip olamazlar. Zaten evrim böyle bir şeye izin vermez.
Dünyada uç noktalarda yaşamını sürdürebilen tek hücreli canlılar mevcuttur. Hatta sülfürün hakim olduğu okyanusun 1000-2000 mt diplerindeki volkanlarda çok hücreli canlılar yaşayabilmektedir. Deniz diplerinde çok yüksek basınçlara dayanabilen balıklarda vardır ama her ortamda yaşayabilen çok hücreli canlı yoktur. Hele bu canlı insan gibi komplike bir canlıysa ancak evrimleştiği yerde yaşayabilir.
Astronotlarımızın ayda nasıl yürüdüklerini seyretmiştik. Niye düzgün yürüyemediler. Kütle çekim farkının getirdiği bir sorun sonucu insanlar zıplayarak yürüyebildiler.
Derin denizlerdeki balıkların o basınçlara dayanabilmesi gayet normaldir. O balıklar o derinliklerde evrimleşti ve basınç farkını gideren mekanizmalar geliştirdiler.
Eğer Nibirudan gelen Anunakiler gerçekten tanrı değilse yani uzaylı bir türse ve evrimle gelişmişlerse ancak kendi gezenlerinin şartlarında yaşamaları gerekir. Yok, onları tanrı yarattıysa o zaman sizin dediğiniz olabilir.
Yoksa siz onları tanrı, ya da tanrının yarattığı uzaylılar olarak mı görüyorsunuz.
Jüpiter büyüklüğünde bir gezegenin yüzeyinde dünyada evrimleşen ve 10 gramdan büyük hiçbir canlı yaşayamaz. Hatta 10 gramdan küçük olan canlılarında çok büyük bir bölümü yaşayamaz. Fakat bakteri gibi türlerin bazılarının yaşam sınırları çok geniş. Onlar hiç olmadık yerlerde yaşayabilir.
Bizim dünyamızın kesinlikle izin vermediği çok hücreli bir türün, uzayda bir gezegende gelişmiş olduğunu söylüyorsunuz.
Üstelik Güneş ışığı olmadan…
Üstelik 3600 yıl mutlak sıfıra (-273 °C) yakın sıcaklıklarda…
Benim yazımın tutulacak yerini bulamamışsın da senin yazının neresinden tuttun pek anlayamadım…
Böyle bir şeye inanan insanla, Tanrıya inanan insan arasındaki fark ne? İkiside inanç üzerine kurulmuş. Her ikiside 2. veya 3. dereceden delilleri doğru kabul edip inancını oluşturuyor.
Not: Ben başka gezegenden bizim dünyamıza insan gelemez demedim. Eğer gelirse kendi ortamını yaratmak zorundadır demek istedim. Yani bizim astronotların giydiği gibi koruyucu elbise giymek zorunda olmalıdır. Oysa Sümer tapletlerinde öyle bir veri hiç yok.
Bakın hala aynı tavrı sergiliyorsunuz. Çoğu şeyi bilmediğiniz veya yanlış bildiğiniz halde kesin yargılar oluşturmaya devam ediyorsunuz. Bu yazınızı da inceleyelim dilerseniz.
Biliyorum zaten. Aksini iddia etmedim.
Neden vermesin? Dünya üzerinde ölümsüz canlı yok mu? Veya çok uzun yaşayan? Hem evrim size mi danışıyor bu konuda neye izin verip neye vermeyeceğini? Ölümsüz canlılara izin vermeyecek te kime izin verecek? Siz evrimi tanrı gibi bir karar mercii sanıyorsunuz sanırım.
Hala her ortamda yaşayabilen çok hücreli canlı yoktur diyorsunuz. Hadi başka kaynakları okumuyorsunuz da sitemizin ana sayfasına bir göz atsanız göreceksiniz.
Hayal gücünüz çok sınırlı. Varsayım bunlar uzaylı ve nibirudan geliyorlar. İnsan şeklinde, etten kıyafet giymiş yaratıklar olamaz mı? (Bkz. Terminatör, Visitors, Alien vs vs)
Konunun geldiği yere bakın. Onların uzaylı olması sadece bir varsayım. Sizin kesin ve çoğu yanlış olan yargılarınız beni rahatsız ettiği için yazıyorum. Yoksa kişisel fikrim, Sümer tabletlerini insanlar tarafından mitlerin yazıldığı şeyler olduğudur.
Çok okumanız lazım, özellikle biyoloji.
Hayır, koyu renkle belirttiğim yargılarınızı bırakmanız gerektiğini söylüyorum.
Devam edelim yazışmaya, 3-5 yazışma sonra anlarsınız umarım.
Yargılar diyorum. Kesin söylenmiş ve çoğu yanlış yargılar bırakılmalı diyorum.
Nota Cevap: Hayal gücünüzü zorlayın. Varsayalım geldiler. Belki onlar başka türden varlıklar oldukları halde insanlara insan gibi göründüler. Veya insan şeklinde etten kıyafetleri olan yaratıklardı. Veya helezonik görüntülerini gönderiyorlardı sadece aslında kendileri hiç gelmedi. Vs vs. Benim 5 dk da uydurduğum şeyler bile sizin sorularınızın çoğunu cevaplıyor.
xenix
“19 / 41 Meryem 51-55” ayetlerini “mesani / ikili” Kuran anlayışıyla kıyasladığımızda; Musa’nın ve İsmail’in hem “Nebi” ve hem de “Resul” olduğu, İbrahim’den ise SADECE “Nebi” tanımıyla söz edildiği Çelişki gibi görülebilmektedir.
“Mesani / ikili” Kuran deyişine ve anlayışına “15/87 Hicr” ve “39/23 Zümer” ayetlerinde değinilmiştir ki, Müteşabih anlayıştan Muhkem’e yani Kuran’ın aslına / orijinal-bilgisine geçiş ve Yüce-Kuran’a dönüşümüdür. Müteşabih olanı, Putperest Arab’ın ANLAMAK istediği; Muhkem olanı ise, Allah’ın ANLATMAK İSTEDİĞİ aynı Kuran Kitabındaki FARKLI anlayıştır (Siccin / İlliyyun Kuran(lar)ı). Tanrı’nın ANLATMAK istediği ve sözlerinin / anlamının değiştirilmesi mümkün olmayan Muhkem-Kuran “2 / 2 Bakara” ayetinden itibaren “O KİTAP” tanımıyla ve çeşitli tiplemelerle / değişik örneklemelerle tekrarlanmakta, fakat yeminle sözleşmişler gibi bu güne kadar hiçbir İlahiyatçı tarafından henüz telaffuz bile edilmiş değildir.(Sizden duyan / işiten oldu mu daha önceleri?)
Örneğin “46 / 12 Ahkaf” ayetinde, Musa’nın Rehber/İmam Kitabının Arapça lisanıyla indirildiği apaçık yazılmıştır ki, Kehf-Suresindeki “Musa” isimli “Yapısal GEN”in, yani Kuran’ın “mesani / ikili” bilgisiyle değerlendirildiğinde; Musa’nın Arapça Kitabının “daha önceden var olduğu”, fakat Allah’tan başkası tarafından, Peygamber de olsa DNA-Bilgisi tanınıncaya kadar (1953 yılı), bilinemiyeceği ve haliyle aynı Kitap olduğundan, Kuran’ın da aynı Arapça lisanla yazıldığı ANLATILMAK istenmiştir. Fakat halen ısrarla Tewrat imiş gibi yorumlanmaktadır.
Kısacası, Kuran’da anılan her “Musa” ismi, sadece Musa-Peygamber değildir; her İbrahim,, İsmail vb sadece Tewrat’taki Peygamber isimleri değildir, mesani boyutu da gözönünde bulundurmak gerekmektedir.
Buna göre “Musa (GEN / DNA)” gibi; İbrahim, İsmail, Meryem-OĞLU, KUL (Abd’), HUD-Elçi vb Kod-İsimleri ile “O KİTAP” anlayışından baktığımızda; Tewrat’taki “Terah-OĞLU İbrahim”in isminin; Kuran’da “Azer-OĞLU İbrahim”, “DNA/İbrahim (GEN)” ve “DNA/Hanif İbrahim Milleti” gibi aynı yelpazenin versiyon paydaları konumunda “O KİTAB’ı” bütünleyici bilgilerle yüklendiği idrak edilebilmektedir.
İbrahim’in Hacer’i bebeği İsmail ile bıraktığı Çöl; Kadeş ve Şur ciwarıdır ve Arabistan’da / Mekke’deki Zemzem Kuyusuyla aradaki mesafe; Edirne ile Ardahan arasındaki mesafe gibidir. Yani kucağında Bebeğiyle bir Kadının yürüyebileceği Mesafe değildir, ancak uyanık Putperest Araplar’ın bir başka rantiye düzmecesidir (Kutsal Zemzem Putu). Kurbanlık Oğul İshak’ın yerine İsmail uydurması, aynı düzmecenin uzantısıdır.
Tewrat’ta olduğu gib Kuran’da da İbrahim’in (vb İsmail’in, Hacer’in); ne Arabistan’a,ne de Mekke/Kabe’ye gittiğine dair hiçbir Kayıt / Ayet yoktur. İbrahim Beyti / Makamı, Beyt(ullah), Beytiewwel, İbrahim, İsmail, Namaz, Rüku vb yazılı ayetlerin hiçbirinde; ne Mekke ve ne de Kabe yazılmış değildir ve de (önemli !!) Kıyam veya Rüqu ya da Secde sözcüklerinden biri yazılmamıştır. Çünkü çeşitli PROTEİN gruplarına yönelen (DNA-Kıblesi) DNA-Kopya’ları, Secde formatında dizilen Tespih-Taneleri gibi Saf tutmaktadırlar veya Rüqu, ya da Kıyam dizilerindeki Saf’larda dizilmektedirler (= 24/36 Nur 35-37).
Bu Tespih-Taneleri (Boncuk Kolye gibi) dizileri, Hac-Suresinde “Dewe Kerwanı” benzetmesiyle örneklenmiştir (= 22/26 Hac 27-33)) ki, İğnedeliğinden sadece Dewe değil, Dewekervanları da rahat geçebilmektedir (= 7/40 Araf +//+ Matta 19/24).
Demek oluyorki, örneğin “2/127 Bakara” ayetinde, yükseltilen Beytullah (DNA) Temel’lerinin Yapı-Taş’ları “Amino-Asit’ler”dir, DNA-Beyt’tir ve DNA/İbrahim vb DNA/İsmail (Operatör-GEN vb Yapısal-GEN’ler) tarafından inşa/bina edilmektedir, Beyti ewwel’dir vb DNA/İbrahim Makamı’dır (= 3/96-97 Al’i İmran), Takva Mescidi vb İlkgün Mescidi’dir (= 9/1o8 Töwbe +//+ 18/21 Kehf).
Mekke/Kabe’deki İbrahim Makamı ve Beytullah ise uydurma Kutsal Put’lardır, çünkü “17/7 İsra” ayetinde Beşer eliyle inşa edilen Mescidi Haram, Mescidi Nebewi gibi Mescitlerin yıkılacak Put’lar olduğu apaçık yazılmıştır. Buna benzer Furkan ayetleriyle Allah’ın gerçek Peygamberi Muhammet ve Arabiler’in Muhammet isimli Şirk Allahı çakma / uydurma “Hz Muhammet Putu”, idrak sahiplerinin gözleri önüne apaşikar sunulmuştur .. Ğ – Q
Sevgili xenix,
Tutucu olmayın mesajınızı tüm kalbimle anlıyor ve destekliyorum.
Dünyaya birşey katan insanların hepsi mevcut kalıpların içine sığmayan ve hayal edilemeyeni düşünen insanlar olmuştur. Fakat ben o insanlardan olduğumu düşünmüyorum.
Benim kesin yargıyla söylediğim şeyler bu günkü bilimin kabul ettikleridir. Bilim yarın bu konular hakkında başka şey söylediğinde ben fikrimi değiştireceğim. Yoksa hayallerle fikrimi değiştiremem. Eğer hayallerle fikrimi değiştireceksem (dünyada o kadar hayal ürünü cevap varki) hangisine inanacağım.
Farkındaysan olamayan bir gezegeninin üzerindeki olmayan canlıların (yada her neye inanıyorsanız) üzerinden polemik yaşıyoruz. İşte bu durumun inanç olduğunu söylüyorum. Elbette benim söylediğimde inançtan öteye gitmez. Fakat bu gün bilimin ezici çoğunlukla kabul etmiş olduğundan, ona inanmayı tercih ediyorum. Yarın başka bir cevabın olmayacağını kimse garanti edemez.
Dilbilimci bir yazar Sümerlerin tabletlerinden Nibiru diye bir gezegenin olduğunu söyledi.
Nasa ise Nibiru diye bir gezegenin olmadığını beyan etti. (link to iha.com.tr)
Hangisine inanmam gerekiyor. Sizi bilmem ama ben gözlemlerle yapılan bir beyanı daha güvenli buluyorum. Ondan dolayı bilimin söyledikleri benim için -şimdilik- kesin yargılardır.
Evrim, dünyadaki çeşitliliği mutasyon ve doğal seçilime bağladı.
Dinlerse, tanrının yarattığını söylüyor.
Hangisine inanmam gerekiyor. Bana, bilimin söylediği daha akılcı gözüküyor. Bilim ise evrimsel değişimi örneklerle anlatmış. Aklıma yattı. Evrimin kurallarına göre dünyada her ortama uyan çok hücreli canlı oluşmaması gerekir. Zaten, henüz dünya üzerinde her ortama uyan çok hücreli bir canlı göremedik. (Çok hücreliyle kastım bir yosun yada mantar değil, insan gibi karmaşık bir canlı)
Zaten sizde farklı bir şekilde olabileceklerini söylediniz. Belki hologram görüntüleridir diyorsunuz. İşte en itiraz ettiğim yerde burasıdır. Beş dakika içinde oluşturduğunuz bir sürü çözüme karşın bu sitede binlerce çözüm oluşturulabilir. Biz hangisine inanalım. Söyleneceklerin bilimsel bir karşılığı olmadığı sürece sadece bir olasılık olmaktan öteye gitmez.
Ben uzayda bir çok gezegende canlı olabileceğini düşünüyorum. Yani olasılık olarak olmalıdır. Benim karşı çıktığım Nibiru gibi bir gezegende medeniyet olduğu ve dünyamıza gelmiş olmaları durumudur. Bu inanç Sichin tarafından oluşturulmuş bir fikirdir ve altyapısı çok zayıftır. Sümer kayıtlarında bahsettiği şeyler Sümer tanrı isimleridir. Yazar o isimleri gezegen yaparak yeni bir şey ortaya atmış ve birçok insan için inanç olmuştur.
İşte benim söylemeye çalıştığım şey…
Bu inançla tanrı inancı arasında hiç fark yoktur.
Nibiruya inanan insanda olmayan bir gezegene inanıyor. Eğer o insana müsamaha gösteriyorsanız, O zaman tanrıya inanan bir insanı da yeremezsiniz. “Siz böyle saçmalıklara inanamazsınız” deme hakkınız yoktur. Her insan istediği saçmalığa inanır. (Kastım şahsınız değildir. Ortaya söylüyorum)
Anlaşamadığımız ve benim size yazmama sebep olan tek bir nokta vardı.
Ve tartıştığımız tek konu buydu.
Bu günkü bilimi biraz daha güncel takip etmelisiniz. Teşekkürler.
xenix
Sevgili xenix,
Böyle, altı boş bir şey söyleyerek sanki bilim, söylediklerimden farklısını söylüyormuş havası vermeniz doğru değil. Eğer öyle bir iddanız varsa lütfen bana söylediklerimi çürüten ciddi kaynaklar gösterin.
-Evrim kurallarında mutasyon ve doğal seçilimden faklı bir yol mu bulundu?
-Yada bu kurallara uymayan yeni bir canlı mı bulundu? (Eğer tardigradem’i örnek verecekseniz onun mikroskopik canlı olduğunu biliyorsunuz ve her ortamda yaşayamıyor. Sadece kötü koşullarda ölmüyor ama yaşayabilmesi için dünya gibi ortama ihtiyaç duyuyor. Ona bu yeteneğı sağlayan da evrimdir. Yani evrim kuralları içinde evrimleşmiş bir canlı. Özelliği bizim için ölümcül olan koşullara dayanabilmesidir. Bu özelliği onu evrim kuralları dışında geliştiğini göstermez. Ayrıca mikroskopik canlılarda bu gibi durumlar çok fazla gözükmektedir. Onun gibi eksrem koşullara dayanabilen canlılar epey vardır ama hepsi bulundukları zor koşullara uyum sağlayabilmek için evrimleşti. Hiçbiri içinde bulunmadığı şartlarda bir gelişme gösteremedi.
Aslında tardigradem çok uç bir örnek gibi gözükmesine rağmen evrimde var olan bir özelliği kullanıyor. Her bitki kışları onun gibi davranır. Bir tohum onun gibi kurur ve uygun ortamı bulunca canlanır. Uzay ortamına gönderilen kurumuş bir tohumda büyük bir ihtimalle tekrar canlanır. Belki tüm tohumlar değil ama mutlaka birkaç tür o şartlara dayanabilecek kadar dayanıklıdır.)
-Bilim nibiru diye bir gezegenin varlığına ait bir delil mi buldu?
-Anunakilerin varlığı ispatlandımı, yada en azından 2. derecede delil olabilecek bir veri mi bulundu?
-Benim yazdığım hangi konuda bilim yeni şeyler bularak fikir değiştirdi de benim haberim yok.
YANI KURAN I KERIMDEN GERISI DOGRU BIRTEK KURAN I KERIM YANLIŞ HAŞA KURAN DAN ONCEKI KITAPLAR UNUTULMAMIS YAZILMS AMA NE HIKMETSE ONLAR KITAPLARA DERILERE YAZILMIS AMA KURAN I KERIMI HAŞA KEMIKLERE YAZILMIŞ VARMI BOYLE SACMALIK BUNLARI TARTIŞACAĞINIZA YÜCE KURAN I KERIMI OKUYUP ANLAMAYA ÇALIŞIN VE ORDAKI MUCIZELERI ŞIMDIKI BILIM DALLARINDA BIR ÇOĞU ISPATLANDI HALA NESINI TARTISIYONURSUNUZKI
Al işte…
…biri gidiyor diğeri geliyor…
…dediğimde bana kızmıştınız.
Tohumlarının tanesine altın saydık ya bunların.
Toriçelli den Pascal a, Boyle Mariotte den Avagadro sayısına…
…elemana göre hepsi Kuran da var.
Tevratta niye yok?
Kuran diyor ki: “Tevrat ı da biz gönderdik.”
“Daha içat edilmemiş miydi tanrı katında?”
…diye sorana dalga geçiyor diye kızıyorsun da bırak soytarılığa çanak tutmayı soytarı oluyorsun haberin yok.
İncil de ise bilim sıfır…
…ne kadar İncilci taife var ise ilimde de bilimde de haşatlar.
Ama Ferrari ye rüyanda biniyorsun…Sultanahmet meydanında turist hatun kovalıyorsun…
…Bugatti nin kaç beygir olduğunu ezbere biliyor…
…i-phone, Walkman, Nokia yı kemerinde gezdiriyorsun.
Bak benimki yedi megapiksel fotoğraf çekiyor, HD video parlatıyor diye zıplaşıyorsun.
Ne yapıyorsunuz kardeşim…yemek masasının üzerine çıkıp, belini indirip, göbeğini salıp, kalçanı tavana yamuk paralel edip, seksen sekiz derece domalık bir açıdan mı bakıyorsunuz kutsal kitaplara da görüyorsunuz ilimi, irfanı…
…bize de öğretin biz de öğrenelim bilimi şu kitaplardan.
Mucize ile bilim açıklaması ha…
Sonra da zırvalıyorsun dediğim zaman celalleniyorsunuz.
Tohumunuza altın mı saydık ki bu ağız kokularınıza katlanalım?
Ha?
Kabe yalan olsaydı, çoktan yalanlara karışırdı .Kur’an yalan olsaydı, çoktan ispatlanırdı . Hz. MUHAMMET O en iyi kalpli insan. işte kıyamet böyle yalan yalan diye diye gelecek yalanlara inanarak gelecek. Vijdanlarınıza bir bakın huzursuz kalbinize yönelin hele. Yok demekle yok olmuyor. Sen kalbinden atabilirsin ama asırlardır kalbine yazılmış olan milyarlarsa gelmiş geçmiş insanlardan, daha akıllı olduğunu düşünen kişiler ahmaklar var. Her şey kur’anda kesin kes dosdoğru yazılmış binlerce insanlar müslüman oluyor hiristiyan değil.
Kim ki sıkışır da cevap bulamaz, O zaman ya hakaret eder yada döver. Kur’anın mucizeleri diye yaz çıkar. işte bilimi gör, algıla. Bu beni değil seni kurtarır unutma.
Kaba Hititce bir sozcuk, tapinak demek. Anadoludaki Hitit yerlesim yerlerinde benzerleri vardir.. Kara Tas eskiden Kabenin icinde, tas bir masa uzerindeydi. Putlar kirilirken o da kirilmis. Sonradan itibari iade edilmis. Dagilan parcalar toplanmis, gumus bir kalip icine alinmis. Sultan Ahmet Camisinin mimari Sedefkar Mehmet Efendi Kabeyi yeniden insa ederken Kara Tasi disariya, herkesin gorecegi bir yere yerlestirmis. Boylece iceri giris cikislardaki kazalari onlemis olmaktaydi.
Bu kara Tasin bir esi MS 202 tarihinde Romalilar tarafindan Anadoludan Romaya, Palatino tepesinde yeni insa edilen bir tapinaga tasinmis. Hem Kara Tas, hem de Kaba Anadolu, Hitit kokenlidir. Hitiler Kara Tasa Kibele derdi, Araplar eskiden Kibile derdi. Bugun Kible sozcugu yine aynen kullanilir, ama yon anlamindadir. Bu sozcuklerin hepsi Hititcedir.
Tevrat, bütün peygamberleri tüm detaylarıyla anlatmış olsaydı 10.000’lerce sayfayı bulurdu. Keza Kuran’ı Kerim de öyle. Bir grup ateistin içi rahat etsin diye de ayet eklendiğini hiç görmedim.
Hz. İbrahim’in yol haritasını çok güzel bir şekilde çizmişsiniz. Bravo.
Soruyorum size: Millattan önce birkaç yüzyıl önceye değil de yakın bir döneme gidelim. Mesela Atatürk gibi önemli bir şahsiyet. Onun hakkında çok sayıda tarihi kaynaklar var. Bunlardan faydalanarak. Adım adım nerelere gittiğini anlatan detaylı bir yol haritasını çıkarabilir misiniz? Veya Sezar’ın veya Büyük İskender’in? Bunların izlediği rotayı çizemiyorsanız 2500 sene önce yaşayan bir insanınkini nasıl çiziyorsunuz?
Malum Romalı tarihçi Kabe’den bahsetmemiş.
Bu tarihçi Putperest bir dine mensup olan Roma gibi bir imparatorlukta tek tanrılı bir dinden bahsetmesi halk arasında kargaşaya neden olmaz mı. Sezar gibi imparatorlar tanrı soyundan geldiklerini iddia ediyorlardı ve Roma halkı böyle uyutuluyordu. İsa’dan sonra bile Hiristiyan misyonerliği yapanlara ağır cezalar uygulanıyordu
Hadisler rivayet yoluyla anlatıldığı için güvenilir kaynaklar değildir. Tek güvenilir kaynak Kurandır.
Tarihi nesnel olarak inceleyip, “Şu aslında böyleymiş”, “Bu aslında şöyleymiş” gibi bilgilerin dostluklardan ziyade düşmanlıklara vesile olacağı kanısındayım.
Hala evrenin oluşumunda ki teorileri tartışıyoruz. Oysa elmayla armutun toplamının şeftali olduğu konusunda ki hesaplamalar göstermektedir ki. Elma’nın mutasyonu bile armut olamamaktadır.
Değerleri tartışacaksak o zaman da saygı birinci unsur olmalı.
İnsanların hayatlarını dahi ortaya koyduğu bir fikre “Cahilce” deyip gülemezsiniz kanısındayım. Tabi ki diyebilirsiniz o zamanda beklentilerinizi sanal alem efeliğine doğru sürersiniz.
Bence tüm dünyada ki ateistler taraf belirlemiş gibiler. Türkiye’de Müslüman Ateistler, Almanya, Hollanda ve İngiltere’de Hıristiyan Ateistler. İsrailde Yahudi Ateistler gibisiniz. Bulunduğunuz ülkelerin değerlerine saldırarak kendinizi popüler, ilgi odağı, anarşist gibi hissediyorsunuz.
Sizin işiniz de zor 🙂
Selamlar,
Çok değerli tesit arkadaşların malesef ki cevapları (sanırım bu iyimser bir kelam,cevap falan göremedim esasen) kaale alınamayacak kadar bahane içerikli ve herzamanki gibi kutsal değerlerine saygısızlık yapılması hususunu öne atıp hiç bir şeye ışık tutmadan laf kalabalığına boğulmuş yazılar,
Malesef okuduklarını dahi anlayamamış veya kronografik eşleştirmeye tabi tutamamış görünüyorlar,Herodot M.Ö. 440 diyorum,ama arkadaş o tarihte sanırım kabeyi monoteizmin bir yerlerinde sanıyor,Roma putperest de Arap Yarımadası ne durumda hiç araştırmak aklına gelmiyor,dahası kuranın bu iddiasının o devirde esamesinin bile olmadığının fakında da değiller,diğeri “kuranda ne diyorsa o” diyor ama zaten konu orada dediğinin doğruluğunun imkansız olması,”uydurma yol haritası” diyor fakat yazıda da bahsettiğim bu bilginin saklanması için gerekçe ne olabilir,neden bunu saklasınlar her naneyi tek tek yazarken bunu cevap vermiyorlar…vs,vs,lütfen arkadaşlar,yazıyı ve sırasında getirdiklerini dikkatlice tekrar okuyun bir zahmet,
Ve son olarak sayın DrAqA arkadaşım,cehalette ısrarı “uğruna başkoymak” gibi bir nedene bağlamış dahi olsanız tüm veriler aksini söylerken yanlışta ısrar edilirse ona karşı tutumuz elbetteki bir aşamadan sonra tenkit ettiğiniz hale rücu edecektir,bundan kaçınmak için lütfen bilgiyi edinin ve öyle fikri mücadelenizi sürdürün,misalen “öküze de tapılır mı lan” diyerek pek çok Hinduyu sitem ettiğiniz şekilde yadırgamış,haline gülmüş birilerini mutlak görmüşsünüzdür ve belki de onlardan birisinizdir,bahsettiğiniz “dinlerden özgür” her birey için sizin inancınız onlarınkinden daha müspet değildir,o sebepten bakış açımızı anlamanızı temenni ediyorum günün birinde,
Tekrar uzunca bir süre için yakınlarda olamayacağım,tüm arkadaşlara selamlar,sevgiler,saygılar,
Sağlıcakla,esen kalınız…
Sayın İüdex “kaale alınmayacak kadar bahane” diyeceğine, sorduğum soruya cevap verebilir misin? 2500 sene önce yaşayan bir insanın değil de daha yakın dönemde yaşayan birinin yol haritasını çizebilir misin? Ben bile geçmiş yıllarımda gitmiş olduğum bazı yerleri hatırlamıyorum. Mesela Atatürk Sofya’dan Trablusgarp’a kadar çok geniş alanda görev aldı. Yurt dışı – yurt içi bulunduğu kentlerin tamamını yazabilir misin. Kayıtlarda yok ama Azerbaycan, Macaristan, Arabistan, Urfa, Antakya, Diyarbakır gibi yerlere gidip gitmediğini nereden bileceksin?
Cahiliye Arap dünyası ile Antik Roma arasında dağlar kadar fark var. Roma’da Jupiter, Mars, Poseidon gibi yüzlerce tanrıya inanılıyordu. Cahiliye Araplarda ise zannettiğin gibi çok tanrılılık yoktu. Tek bir tanrı vardı ve melekler de onun kızları zannediliyordu. Kuran bunu açıkça belirtiyor. (Arapları savunduğum sanılmasın) Tevrat ve Kuran öz’de aynıdır ve tek bir ilaha inanılır. Bu inancın Roma’da yayılması ordaki iktidarın işine gelmez. Tarihi kaynaklarda bunun ispatları vardır.
İbrahim peygamberin uydurma yol haritasını kimsenin sakladığı yok. Bunlar sizin hayal ürününüz. Her iki kitabı (Tevrat, Kuran) açıp okursanız ikisinin de birebir aynı uslupta olmadığını göreceksiniz. Bazı konular vardır, Tevrat daha detaylı anlatır, bazı konuları da Kuran. Mesela “Sünnet olmak” Kuranda geçmiyor. Mesela Yunus peygamber Kuran’da daha detaylı anlatılmıştır. Hz. İbrahim Kıssası da o şekilde.
Her üç kitap da (Tevrat, İncil, Kuran) insanlığın yararına çok şeyler anlatıyor. Bunları anlamak yerine çamur atmak için kusur arayıp durursunuz. Daha çok ararsınız. Özetle “ben huzuru Kuran’da buluyorum ve herkese tavsiye ederim”
Üç kitaptan on kat iyisini yazacak zirilyon tane yazar var.
Her şeye kadir, insan üstü bir oluşumun işi olamaz.
Geçiniz.
Peygamberimiz evine taş taşıyan adama iki sepet hurma vermiş, adam iki sepeti beğenmemiş, başka hurması olmayan peygamber ömere demişki, bahçendeki ilk hurma oluınca iki sepet daha ver. Burda ticaretin temel prensibi ve kavramlarını görüyorux, iş ve ücret, para yetmezse senet (ömerin hasta edeceği hurma senettir dikkatinizi çekerim tam 1400 yıl öncesinden işaret buyrulmuş) türkiye sanayi ve ticaret odasına ve işadamlarına duyrulur, ben okudum huzur duydum, ticaret mahkemesine düşmüş zirilyon tane davayı hurma örneğinden yola çıkarak hazksızlık önlenir sorun çözülür.
Hikaye burda bitmiyor, çünkü adam bunu kabul etmiyor, ya peygamber diyor, sen kendine allahın resuluyum diyorsun ama işin gücün hurma. Peygamberimiz diyor ki, ya seydi söyle ne istersin o zaman, adam diyorki senin verdiğin iki sepet hurmayı kabul ediyorum, ama ömerin vereceği iki sepet hurmayı istemiyorum, onun yerine bir sepet portakal bir sepet şeftali istiyorum. Peygamberimiz buyuruyorlarki, bu topraklarda yetişseler veririm, ama senin hakkın hurmadır çünkü arabistanda portakal şeftali yetişmiyor nerden bulayım, adam gidiyor.
Burdan da anlıyoruzki bir ülkenin parası neyse onunla ticaret yapılır. Biz türkiyedeysek hurma burda türk lirası, ama adam portakal şeftali istemiş, yani euro dolar istemiş. Demekki evimizi kiraya verirken yabancı para istemeyeceğiz, alışverişi türk lirasıyla yapacaz. Ğeygamberimiz şeftaliyi vermemiş, demekki doğru değil. Ama portakal satan bir tüccar gelirse hurmayla takas helaldir. Burdan da anlyıruzki döviz büroları işletmek helALDİR. Kuranda herşey var, yeterki görmek isteyin.
kabeyi hz ismail yapmiştir bakınız:
“Yahudiler Tarihi” Kitabında, Yahudi tarihçi ve ilahiyatçı Flavius Josephus (M.S. 37 – 100), Yunan filozof Aristo’nun “..bu Yahudiler Hint Filozoflardan gelmedirler, Hintliler onlara Kalani derler.” (Kitap 1:22)
Soli’li Clearchus şöyle yazmıştır, “Yahudiler menşei Hint Filozoflardır. Filozoflara Hindistan’da Kalanilar ve Suriye’de Yahudiler denilir. Başkentlerin adı çok zor telaffuz edilir, ona “Jerusalem” (Küdüs) denilir.
Godfrey Higgins “Anacalysis” kitabında (Cilt I, sayfa 400) şöyle yazar. “Seleucus Nicator tarafından İsa’dan üç yüz yıl önce Hindistan’a gönderilen ve yazdıkları gün geçtikçe doğrulanan Megasthenes şöyle diyor: Yahudiler Kalani adında bir Hint kavim veya mezhepti…” Martin Haug, Ph.D., “The Sacred Language, Writings, and Religions of the Parsis”, ([Zerdüşt/Mecüsi] “Farsilerin Kutsal Dil, Yazı ve Dinleri”- sayfa 16) kitabında şöyle yazar: “Magiler (Zerdüşt ve Mazda rahipleri) dini kitaplarını gökten indirdiği inanılan Abraham’a (Hz. İbrahim) atfederler.
Hindu tanrı Brahma ve eşi Saraisvati ve Yahudi Abraham ve eşi Sarai arasında tesadüfün ötesinde bazı dikkat edici benzerlikler vardır. Bütün Hindistan’da Brahma’ya ait sadece bir mabet olmasına rağmen, bu mezhep Hindistan’ın üçüncü en büyüğüdür.
Meksikalı yazar Tomás Doreste, “Moisés y los Extraterrestres” kitabında şöyle yazar: “Voltaire Abraham’ın Hindistan’ı terk edip öğretilerini dünyaya yaymak isteyen sayısız Brahman rahiplerden biri olduğunu inanırdı ve bunu kanıtlamak için isim benzerlikleri ve Abraham’ın doğduğu Ur şehrinin İran hududuna yakın Hindistan yolunda olduğunu ileri sürmüştü.
Brahma adı Hindistan’da çok saygındı ve etkisi Fırat ve Dicle nehrine dek yayılarak İran’a sarılmıştı. Farsiler Brahma’ya sahip çıkıp uyarladılar. Daha sonra Tanrının Hindistan’a giden yolun ortasında bulunan dağlık Bactria’dan geldiğini söyleyeceklerdi. (sayfa 46-47.)
Bactria (kadim Afganistan’ın bir bölgesi) ayrıca Ur-Jaguda olarak bilinen Juhuda veya Jaguda isminde bir Yahudi prototip ülkesinin yeriydi. Ur [Türkçe’de yurt] “memleket veya köy” anlamına gelir. Dolayısıyla, Tevrat’ta Abraham’ın “Keldani’lerin Ur”undan geldiğini yazmakla doğrusunu yazmıştı. “Keldani” veya daha doğrusu Kaul-Deva (Kutsal Kaul) etnik bir grubun değil, Afganistan, Pakistan ve Hint Keşmir’de bulunan Hint Brahman bir rahip sınıfıydı.
“Brahmin Abraham’ın Ioud kavimi Hindistan’daki Oude krallığını terk etmiş veya oradan kovulmuştu ve Mısır’da Goshen veya Güneş Evi, Heliopolis’e yerleştiler ve oraya Hindistan’da terk ettikleri yerin ismini verdiler, Maturea” (Anacalypsis; Cilt I, sayfa 405.)
“Onun menşei İran dini ve Melchizedek’di” (Cilt I, sayfa 364.)
“Farsiler aynı Yahudiler gibi İbrahim’i kurucuları olarak kabul ediyorlar. Dolayısıyla bütün kadim tarihlere göre Farsiler, Yahudiler ve Araplar Abraham/İbrahim soyundandır (sayfa 85)… Abraham’ın babası Terah’ın aslında Keldani, Kaldi ve Kuldili doğu şehri Ur’dan gelip Mezopotamya’da yerleştiği yazılmakta. Orada bir süre bulunduktan sonra Abraham, Abram ve Brahma ve karısı Sara veya Sarai veya Sara iswati babalarının evlerini terk ettiler ve Kenan ülkesine geldiler. Abraham ve Sara’nın Brahma ve Saraiswati ile aynı oluşu ilk kez Jesvit misyonerler tarafından keşfedilmişti” (Cilt I; sayfa 387.)
Hint mitolojisinde Sarai-Savati Brahma’nın kız kardeşidir. Tevrat İbrahim konusunda iki hikaye vermektedir. İlk hikayede Abraham Firavuna Sarai’yı kız kardeşi olarak takdim ettiği zaman yalan söylediğini açıklar. İkinci hikayede Gerar krallığına da Sarai’yın gerçekten kız kardeşi olduğunu söyler. Ancak kral yalan söylediği için azarladığı zaman, Abraham Sarai’yın hem karısı, hem de kız kardeşi olduğunu söyler: “…o gerçekten kız kardeşimdir. Babamın kızıdır, ama annemin kızı değildir ve karım olmuştur.” (Tekvin 20:12)
Ancak benzerlikler burada bitmiyor. Hindistan’da Saraisvati nehrin Ghaggar adında bir kolu vardır. Aynı nehrin ayrıca Hakra adında bir kolu vardır. Yahudi geleneklere göre, Hagar Sarai’ın hizmetçisiydi. Müslümanlar onun Mısırlı bir prenses olduğunu söylerler. Ghaggar, Hakra ve Hagar’ın benzerliklerine dikkat ediniz.
Tevrat’a göre Hagar’ın oğlu Ismail ve soyundan gelenlerin Hindistan’da yaşadıklarını yazar: “İsmail son nefesini verdi ve öldü ve yakınlarına döndü… Onlar Shur’un yanında ve Asur’a dek Mısır’a yakın olan Havilah’ta (Hindistan) yaşarlardı (Tekvin 25:17-18.). Hem İsak, hem de İsmail adlarının Sanskritçe’den gelmesi ilginçtir: (İbranice) İşak = (Sanskritçe) İşakhu = “Şiva’nın Dostu”, (İbranice) İşmail = (Sanskritçe) İş-Mahal = “Büyük Şiva.”
Abraham hikayesinin üçüncü şekli on bir “Nuhéa çevirir. Abraham’ın Hindistan’ı terk etmesi bir tufan veya selden olduğunu biliyoruz: “… İsrail’in Rabbi şöyle der, atalarınız, hatta Abraham ve Naçor’un babası Terah bile eskiden tufandan önce yaşadılar ve başka tanrılara hizmet ettiler. Ve babanız Abraham’ı tufandan aldım ve Kenan ülkesinden geçirdim.” (Joshua 24:2-3)
Tekvin 25 cariyesi Ketura’nın bazı torunlarından söz eder (Not: Müslümanlar Hagar’ın diğer bir adı olduğunu iddia ederler): Jokşan, Şeba, Dedan, Efer. Nuhun bazı torunları Jokan, Şeba, Dedan, Ofir’dir. Bu farklı şekiller Tevrat’ı yazanların Yahudiliğin farklı dallarını birleştirmeye çalıştırdıkları konusunda düşünmeme sevk etti.
Yaklaşık olarak M.Ö. 1900 yılında şiddetli yağmur ve depremler kuzey Hindistan’ı parçaladığında hatta İnduz ve Saraisvati nehirlerin yönlerini değiştirdikten sonra bazı Hint gruplar tarafından Brahm kültü Orta Doğu ve Yakın Doğu’ya aktarıldı. Klasik coğrafyacı Strabo Kuzey Batı Hindistan’ın terkinin ne denli geniş çapta olduğunu anlatır: “Aritobolus der ki Hindistan’a belirli bir görev için gönderildiğinde, İndus nehrinin yatağını değiştirdiği için köyleriyle birlikte bin şehirden fazla yerin boşaldığı bir ülke görmüştü.” (Strabo Coğrafya, XV.I.19.)
“M.Ö. 1900 yıllarında Saraisvati nehrinin kuruması Sindhu ve Saraisvati vadilerinde önemli göçlere neden olmuştu ve Hindistan’dan batıya doğru bir göce sebep olan olay olabilir. Bundan kısa bir süre sonra Batı Asya, Mısır ve Yunanistan’da Hint unsuru gözükmeye başlıyor.” (Indic Ideas in the Graeco-Roman World, (Grek-Roma Dünyasında Hint Öğeler) yazan Subhash Kak, IndiaStar online literary magazine; sayfa 14)
Hint tarihçi Kuttikhat Purushothama Chon, Abraham’ın Hindistan’dan kovulduğuna inanıyor. (Hint Avrupalı) Ariler, Asuraslara (Bir zamanlar İndus Vadisini hükmeden ticari sınıf ve Harappanlar) karşı yıllardır savaşmışlardı ve onları yenmek için devasal suni göl ve sulama kanal sistemlerini yok edip sellere sebep oldular. Bunun üzerine Abraham ve yakınları vatanlarını terk edip Batı Asya’ya doğru göç ettiler (Bakınız “Remedy the Frauds in Hinduism,” “Hinduizmdeki Aldatmacalar ve Düzeltilmesi”). Dolayısıyla, Kuzey Irak’tan seller tarafından kovulmaları dışında, Ariler ayrıca Hint tüccarlar, sanatçı ve eğitimli sınıfların Batı Asya’ya kaçmalarını zorladılar.
“India in Greece” (Yunanistan’daki Hindistan) kitabında Edward Pococke şöyle yazıyor: “Uzun yıllar Hindistan’ı baştan başa kasıp kavuran bu büyük dini savaşlara kıyasla hiç bir benzeri olay bu denli ciddi sonuçlara yol açmamıştı. Bunun sonucunda erken uygarlık sanatlarında usta ve büyük çoğunluğu savaşçı büyük bir insan kitlesi ülkelerinden dışarıya kovuldu. Kuzeyde Himalaya dağların ötesine, güneyde son kaleleri Siri Lanka’ya ve İndus vadisinden batıya itilen bu zülüm edilen halk Avrupa’nın sanat ve bilimlerinin tohumlarını taşıdılar. Punjab engelini aşan bu insan seli sonuçta Avrupa ve Asya’ya vararak uygarlığın filizlenmesine neden olacaktı. Bu göçün mesafesi o denli uzundu ki, isimlerin kılık değişikliği on denli iyiydi ki, Yunanlıların anlattıkları o denli yanıltıcıydı ki, ancak teorik ilkeleri bir kenara koyarak ve bağımsız araştırma yaparak doğruyu eğriden ayıklama ile doğru bir teşhise varma şansımız olur.” (sayfa 28)
Eğer bütün bu göçmen idareci halklar tamamıyla Hint asılıysa neden harih onlardan söz etmiyor? Kadim Hindistan’dan göçler hepsi aynı anda olmadı, ama yaklaşık olarak bin yılı aşan bir dönemde oluştu. Tarih onlardan Kasit, Hitit, Suriyeli, Huri, Arami, Hiksos, Mitani, Amalekit, Etiyop (Atha-Yop/Habeş), Finikeli, Keldani ve daha bir çokları olarak söz etmiştir. Ancak bize hatalı olarak onları sadece Batı Asya’ya ayıt etnik gruplar olarak kabul etmeye öğretilmiştir. Tarih kitaplarımız onlara “Hint-Avrupalılar” demiştir ve onların menşei konusunu yanıtsız bırakmıştır. “Hint halkı sosyal kimliklerini ırk ve kavim bazında değil, Varna ve Jati (kast sınıf sisteminin sosyal işlevleri) bazında görmeye alışmıştır” (Foundations of Indian Culture; “Hint Kültürün Temelleri”, sayfa 8).
Hint halkının insanları nasıl sınıflandırdıkları konusunda işte bir örnek: Hükmeden sınıfa Kasis (Kasitler), Kuşi (Kuşitler), Kazaklar (Rus askeri sınıf), Kaiser ve Sezarlar (Roma hakim sınıfı), Hatiya (Hititler), Kutit (Hititçe’nin bir lehçesi), Kathay (Çin liderleri), Kaşitıl/Kaşikeh (Azteklerde), Kaşikhel/Kişeh (Mayalarda) ve Keşuah/Kuş (İnkalarda). Suryaniler, İngilizce’de Assyrians, İspanyolca’da Asiros, Hindistan’da Asuras eya Ashuras, Sümer ve Babil’de Aşuriya, Asuriya, Arabistan’da Asir, İranda Ahura, Meksika’da Sure vs. Bunlara Surya’ya (güneş) tapan halklar.
Tabii ki bu dinin yaygın olduğu yerlerde ülkelerinin gerçek adları ne olursa olsun “Suryaniler” olarak bilinirdiler.
Alimlerin Hint-Avrupalıları Hintli olarak tanımada diğer bir sorun, Hindistan’ın hiç bir zaman bir ülke olmamasında yatar. Ayrıca onun adı Hindistan bile değil, “Bharata”dır [Baharatlar adını nereden geldiği anlaşılıyor] ve Bharata bile bir ülke değildir. Bharata aynı Avrupa gibi bir ülkeler topluluğudur ve şu şimdilik İslam’ın yayılması gerçek veya hayali korkusuyla birleşmektedir. Hint alimler bu yayılma durduğu anda “Bharata Birliği” tekrar koparak birçok ayrı devlet oluşur.
“Arap tarihçileri Brahma ve ataları Abraham’ın aynı kişi olduğunu öne sürürler. Farsiler (İranlılar) genelde Abraham’a İbrahim Zerdüşt derler. Kirüs Yahudi dinini kendi diniyle aynı olduğunu kabul ederdi. Hindular Abraham’da veya İsrailoğlular Brahma’dan gelmiş olmalıdır.” (Anacalypsis; Cilt I, sayfa 396.)
Abraham gerçekten Hindu tanrısı Ram mıydı? Ram ve Abraham muhtemelen ya aynı kişiydi veya aynı kavimdendi. Örneğin “Ab” veya “Ap” Keşmir dilinde baba demektir. Prototip Yahudiler Ram’a “Ab-Ram” veya “Baba-Ram” demiş olabilirler. Brahm kelimesinin de “Ab-Ram”dan geliştiği de düşünülebilir, ama tersi değil. “İlahi merhamet” Keşmir dilinde “Raham”dır [Rahmet, Rahim, Rahman??] ve bu da Ram’dan türemiştir. Dolayısıyla, Ab-Raham = İlahi Merhametin Babası. İbranice’de Rakham = “İlahi Merhamet”. Ram ayrıca da İbranice’de “yüksek makamlı lider veya hükümdar” anlamına gelir. Vedic Age’de çıkan “Traditional History From the Earliest Times” (“En Erken Devirlerden Geleneksel tarih”) makalesinin yazarı Hint tarihçi A.D. Pusalker, Ram’in M.Ö. 1950 yılında hayatta olduğunu yazıyor, bu da Hint-İbraniler ve Hint-Arilerin Büyük Tufandan beri Hindistan’dan Orta-Doğuya göçü gerçekleştirdikleri döneme rastlar.
“Kabe’deki tapınakların biri de Hint Yaratıcı Tanrı Brahma’ya adanmıştı, bundan dolayı İslam’ın eğitimsiz peygamberi Muhammet onun Abraham’a adandığını iddia etmişti. “Abraham” kelimesi Brahma kelimesinin yanlış telaffuzundan başka bir şey değildir. Her iki kelimenin kök anlamlarına inerseniz bu açıkça kanıtlanır. Abraham, Sami ırkının en eski peygamberlerinden biri olduğu söylenir. Adının iki Sami kökenli kelimelerden kaynaklarını, baba anlamına gelen “Ab” ve yüce anlamına gelen “Raam/Raham.” Tevrat’ın Tekvin kitabında, Abraham basit olarak “Kalabalık Topluluk” anlamına gelir. Abraham kelimesi Sanskirtçe’de Brahma’dan kaynaklanır. Brahma’nın kökeni “Brah”tır ve büyümek, sayı olarak çoğalmak anlamına gelir. Ayrıca, Hinduizm’in Yaratıcı Tanrısı Brahma’nın İnsanların Babası ve bütün tanrıların en yücesi olarak kabul edilir. Çünkü bütün varlıklar ondan zuhur etmiştir. Burada yeniden “Yüce Baba” anlamına rastlarız. Bu açıkça Abraham’ın semavi baba Brahma olduğunu açıkça ima eder.” (Vedic Past of Pre-Islamic Arabia; İslam Öncesi Arabistan’ın Vedik/Hint Geçmişi, Bölüm VI; sayfa.2.)
“Abram”dan bir kaç sözcük anlamını çıkartabiliriz, bunlardan her biri onun yüceltilmiş konumuna işaret edebilir. Ab = “Baba;” Hir veya H’r = “Baş; Üst; Yüceltilmiş;” Am = “Halk.” Dolayısıyla, Abhiram veya Abh’ram “Yüceltilmişin Babası.” Bir örnek daha: Ab – î – Ram = “Merhametlilerin Babası.” Ab, ayrıca “Yılan” demektir, Ab-Ram (Yüceltilmiş Yılan) bir Naga kralı olduğunu ima eder. Bileşken “Abraham” adından çıkarılacak bütün anlamlar takipçilerin ilahi kaderini gösterir. Örneğin Kral Süleyman’ın yakın dostu Tireli Hiram “Yüce Halk” veya Ahi-Ram (Yüce-Yılan)’dır.
Kadim Hindistan’da Aryan Kültüne “Brahm-Aryan” denilir. Aryanlar birçok tanrıya taparlardı. Abraham çoktanrıcılığa sırtını çevirmişti. Böyle yapmakla “A-Brahm” (Gayri-Brahman) olmuştu. Aryanlar Asuralara “Ah-Brahm” derlerdi. Dolayısıyla, İndus uygarlığın atalarının muhtemelen Yahudi prototipleri olduğunu güvenle söyleyebiliriz.
Abraham’ın ölümü sırasında Kudüs (Jerusalem) bir Hitit (Hint hükmedici sınıfı) şehriydi. Tekvin 23:4’de Abraham Kudüslü Hititlerden bir mezar alanı satmalarını ister. Hititler’in cevabı “..aramızda bir prensiniz, kabrimizde istediğiniz yerde ölülerinizi gömünüz, hiç kimse sizi esirgemez.” (sayffa 6). Abraham Hititler tarafından bir prens sayıldıysa, demek ki Hindistan’ın soylu hakim ve savaşçı kast sınıfının saygın bir üyesiydi. Eski Ahit Abraham’ın bir Hitit olmadığını hiç yazmamıştır. Sadece “Aranızda yabancı bir misafirim” (Tekvin 23:4). Hititler’in dediği gibi, Abrahamı kendilerinden bile üstün saymışlardı. Hititer özgün bir etnik grup olmadığı gibi, Amorit veya Amarrular için de aynı şey geçerli. Marruta avam için kullanılan kast sınıfın adıydı. “Amorit” (Marut) Hint Vaişiyaların: sanatçılar, çiftçiler, sığır çobanları, tacirler, vs., ilk adlarıydı.
G.D. Pande, “Ancient Geography of Ayodhya”, “Ayodya’nın Kadim Tarihi” kitabında “Marutlar Visah’ı temsil ederler. Marutlar sürüler veya ordular oluşturdukları söylenir. Marutların babası Rudra sığırların efendisidir (sayfa 177). Malita J. Shendge şöyle demiştir: “… Marutlar halktır” (“The Civilized Demons”, “Uygar İfritler”, sayfa 314). Kattiler (Hititler) ve Marutları (Amoritler) Kudüs’ün babaları (koruyucuları) olarak anaları (hizmetkarları) olarak işlev görmeleri bizi şaşırtmamalıdır.
Hindistan’da Hititler Cedi veya Chedi (Hatti veya Ketti olarak telaffuz edilir) olarak bilinirler. Hint tarihçileri onları Yadavasların en eski kastlarından biri olarak sınıflandırırlar. “Cediler erken Vedik dönemde Ksatriyaların (Hititler ve Kassitlerden oluşan aristokrat sınıf) en eski kavimlerinden birini oluşturdular. Rig Veda kadar erken bir dönemde Cedi krallar çok ünlenmişlerdi… bu büyük destanda kuzey Hindistan’ın hakim güçlerinden biriydiler.” (Yadavas, Through the Ages, Çağlar Boyunca Yadavaslar, sayfa 90) Ram veya Rama da Yadava aşiretindendi. Eğer Abraham, Brahm ve Ram aynı kişilerse, Abraham Kudüs’e kendi halkına katılmak için gitmişti.
Ram’in toplulukları Sanskritçe’de “Yenilmez” anlamına gelen Ayodhya adında kendi cemaatlarında ayrı ayrı gruplara bölündüler. Sanskritçe’de savaşçı Yuddha veya Yudh demektir. Abraham ve grubu Ayodhya (Yehudiya, Judea) inançsızlardan ve Amalekitlerden (Ariler?) kendilerini ayrı tutan topluluğa mensuptu.
Şimdiye dek söylediklerim yeterli değilse Melkizadek… Salem arifi konusunu ele alalım. Melkizadek gizli mistik ve sihirli güçlere sahip Kudüs’in (Jerusalem) kralıydı. Aynı zamanda Abraham’ın hocasıydı.
Kassit bir kralın oğlu, Melik-Sadaksina büyük bir Hint prensi, majisyen ve ruhani önderdi. Keşmiri ve Sanskritçe’de Sadak = “sihirli, majikal, doğa-üstü güçlere sahip kimse” anlamına gelir. Ayrıca Zadok (Sadak?) adında biri Kral Süleyman’ı kutsamıştı. Nasıl oluyor da Kassit (asil kastten) Melik-Sadaksina, efsanevi bir Hintli, aniden kudüste Abraham’ın dostu ve öğretmeni olarak ortaya çıkıyor? “Hindu History”, Hindu tarihini yazan Akshoy Kumar Mazumdar’e göre, Brahm Arilerin ruhsal lideriydi. Bir Ari, Aryan (Yah’dan değil [not Sanskritçe’de önde bir a eki değil anlamına gelir]) olarak doğal olarak putlara inanırdı. Tevrat’a göre onları imal bile etmişti. Putperestlik ve dini hayalperestlik halkına nasıl zarar verdiğini görünce, Abraham Arilikten uzaklaştı ve her ne kadar onun da insan yapımı kusurlarla çökmekdeyse de kadim Hint (Yah) felsefesine (Maddi Evren Kültüne) geri döndü. İnsanoğlunun sadece gerçeklere dönerek kendini kurtarabileceğini inanmıştı.
Halkın barbarlığına ve körlüğüne karşı şok olan Proto (ilk) -İbraniler arasındaki bilginler ve eğitimli kişiler kendilerini halktan soyutladılar. Dr. Mazumdar şöyle demişti: “Ahlaki düşüşü çok hızlıydı. Kahinler ve bilge kişiler halktan ayrı yaşarlardı. Ender olarak evlenirdiler ve çoğu zaman kendilerini dini tefekküre verirlerdi. Yönlendirme ve bilgilendirmeden uzak kalan halk aşırı yabanileşmeye ve kabalaşmaya başladı. Tecavüz, zina, hırsızlık vs. yaygınlaşmaya başladı. İnsan doğası sapıtmaya başladı. Brahma (Abraham) bir reform yapıp insanları diriltmeye karar verdi. Kahin ve bilge kişilerin halkla evlenmelerini ve karışmalarını sağladı. Çoğu evlenmeyi kabul etmedi, ama 30 kişi kabul etti.” Brahm üvey kız kardeşi Saraisvati ile evlendi. Bu bilge kişiler prajapatis (üretenler) olarak anıldılar.
“Kuzey Afganistan Uttara Kuru olarak bilinirdi ve büyük bir bilim merkeziydi. Oraya bir Hintli kadın gitti ve Vak unvanını aldı – Saraisvati (Leydi Sarah). Onun üvey kardeşi ve öğretmeni Brahm, güzelliği, eğitimi ve zekası ile o denli, etkilenmiş ki evlenmiş” (Hindu History, Hindu Tarihi; sayfa 48).
Güney Afganistan’daki kutsal topluluktan benzeri topluluklar dünyanın her tarafına yayıldı: Hindistan’ın tamamı, Nepal, Tayland, Çin, Mısır, Suriye, İtalya, Filipinler, Türkiye, İran, Yunanistan, Laos, Irak – hatta Amerikalara bile! Brahma’nın dünyanın muhtelif yerlerinde varlığı bariz dil kanıtlarıyla açıkça gözükmekte: Farsi/Acemce: Braghman (Kutsal); Latince: Bragmani (Kutsal); Rusça: Rachmany (Kutsal); Ukraynaca: Rachmanya (Rahip, Kutsal); İbranice: Ram (Baş Lider); Norveççe: From (Tanrısal). Hindular arasında kutsal bir sözcük mistik hece OM, üçlü evren, yeryüzü, gök ve sema ile bağlantılıdır. Aynı zamanda Brahm’ın başka bir adıdır. Aztekler de OM’u evrenin ikilemli ilkesi olarak zikredip tapmışlardı. Mayaların rahip sınıfı Balam (B’lahm teleffuz edilir). Eğer maya dilinde “R” harfi olsaydı, Brahm telaffuz edilirdi. Perulu İnkalar güneşe İnti Raymi (Hindu Ram) olarak taparlardı.
Rama’dan geldiği inkar edilmez olan kelimeler Amerikan Kızılderili dilde çok yaygındır. Özellikle Amerikanın güneybatısından Meksika’ya ve oradan güneye Peru’ya kadar inen bölgelerde. Chihuahua’nın Tarahumara Kızılderililer buna ideal bir örnektir. Gerçek adları Ra-Ram-Uri’dir. Sümer ve Kuzey Hindistan’da olduğu gibi Ra-Ram-Uri “Uri” = “Halk.” İspanyol “R” vurgulandığı için bu “Uri” savaşçı, fatih için Sanskritçe kelime Udi veya Yuddi de olabilir. Birçok Meksika kavmi eskiden Yuri adında yabancı bir kavmin o civarları işgal ettiklerini anlatırlar. Ra-Ram-Uri güneş tanrısı Ono-Rúame’dir. Keşmirce Ana = “En Çok Sevilen Oğul;” Ra-Ram-Uri ay Ono-Rúame’nın eşi, Eve-Rúame’dır. Keşmice Hava = “Havva, Eve” veya Kadın İlkesi.
Bir Ra-Ram-Uri valisine Si-Riame denilir. Sanskritçe/Keşmirçe Du-Rama = “Büyük Rama.” Meksika efsanelere göre Yoris Surem (Su-Ram?) adında bir kavime mensuptu. Fetihlerinden önce, Orta Meksika ve Amerikan Colorada’ya kadar Güneybatısı Suré olarak bilinirdi. Keşmirce’de Suré= güneş. Tarahumara şifacı şaman veya rehber Owi-Ruame olarak bilinir. Sanskritçe’de Of = “Ümit.” Şeytan Repa-Bet-Eame olarak bilinir. Keşmirce’de: Riphas (Görüntü) + Buth (Kötü Ruh) + Yama (Ölüm Meleği). Ra-Rama-Uri dilinde daha bir çok şaşırtıcı benzerlikler vardır. Kadim Finike, Sümer ve Kuzey Hindistan’a ilişkisi şüphe götürmez. Bir çok insan Finikelileri bir zamanlar bugünkü Lübnan’da mekan eden bir denizci kavim olduğunu düşünürler. Ancak, Hindular tarafından Pancika veya Pani olarak bilinen veya Romalılar tarafından Puni (kökeni Rama olan başka bir kelime) çingeneler gibi dünyanın dört bir yanına dağılmışlardı.
İspanyollar Ra-Ram-Uri ülkesine Chiahuahua ülkesi derlerdi. Bunu yerliler Şivaya” olarak telaffuz ederler. Sanskritçe’de Şivaya = “Şiva’nın Mabedi.” Hindu dini alimlere göre, Ram ve tanrı Şiva bir zamanlar aynı ilahtılar. Şiva ve Yah (Kitabi Mukaddes’te söz edilenle aynı) adları Amerikan yerli dinlerinde yaygındır ve yaygın olarak Amerikan güneybatısında taş oymalarda kazıldığı görülür. (“India Once Ruled the Americas!”, “Hindistan Bir Zamanlar Amerikaları Hükmetti” kitabıma bakınız).
Ayodhya ayrıca Tanzania Afrika’da ve Kudüs’te (Judea) Dar-es-Salam için başka bir addı. Yerusalemitler’e (Kudüslüler) Yehudiya veya Judeans (Yah Savaşçıları) denildiği bilinir, bu da Yahudilerin Hint kökenini kesin bir şekilde doğrular.
Çin dahil, kadim dünyada Ram’ın dini fikirlerinden etkilenmeyen bir taraf yoktu. Örneğin, Hıristiyanlar ve Yahudiler Muhammet’in öğretilerini Yahudi kaynaklardan kopya ettiği konusunda beyinleri yıkanmıştır. Oysa, Muhammet’in zamanında Ram veya Abraham’ın ilahiyatı bütün dini mezheplerin temelini oluşturuyordu. Muhammet’in tek yaptığı şey bunları putperestlikten arındırmaktı.
“… Mekke Mabedi Hindistan’dan gelen Brahmin misyonerleri tarafından kurulmuştu. Muhammed’in zamanında kutsal bir yerdi ve ölümünden sonra bir kaç asır oraya haça gitmelerine izin verildi. Onun peygamberden çok önce kutsal bir yer doluğunu inkar edilmez bir gerçektir.” (Anacalypsis, Cilt I, sayfa 421.)
“… Brahminler eski kitaplarındaki kayıtlara dayanarak Mekke şehrinin Hindistan’dan gelen bir koloni tarafından kurulduğunu söylerler ve sakinleri en eski devirlerden beri onun Agar’ın oğlu İsmail tarafında inşa edildiğini söylerler. Bu şehre İndus dilinde İsmailistan denilirdi.” (Anacalypsis, Cilt I, sayfa 424.)
Muhammed’in zamanından önce, Arap halkının Hinduizmine Tsaba denilirdi. Tsaba veya Saba “Tanrıların Meclisi” anlamına gelen bir Sanskritçe kelimedir. Tsaba ayrıca Işa-ayalam (Şiva’nın Mabedi) denilirdi. Müslüman kelimesi Moşe-ayalam (Şiva’nın Mabedi) Sabaizm’in başka bir adıdır. Kelime şimdi İslam olarak kısalmıştır. Muhammet kendisi Kureyşi kaviminin bir mensubu olarak ilk başta bir Sabaist’ti. Tsabaistler Abraham’ı bir tanrı olarak görmezlerdi. Onu bir avatar veya Tanrı tarafından seçilmiş bir öğretmen, Avather Brahmo (yeraltı dünyanın yargıcı) olarak kabul ederlerdi.
İsa’nın zamanında Arapların ve Yahudiler’in dilleri, dini simgeleri ve gelenekleri hemen hemen aynıydı. Eğer zaman makinesi ile geçmişe dönsek, çoğumuz Yahudi ve Araplar arasında fazla fark görmezdik. Tarihi kayıtlara göre İsa’nın zamanında Araplar putlara taparlardı. Alt tabaka ve kırsal Yahudiler için de aynı şey geçerliydi. Bundan dolayı Orta Doğudaki Yahudi ve Müslümanlar; ile Hindistan’daki Müslüman ve Hindular arasındaki kavga son derece saçmadır. Tamamen bir hiç uğruna, Müslümanlar Yahudilere ve Hindulara karşı savaşıyor veya tersi, zira her üç grup aynı kaynaktan geldiler.
Hebron’un (İbranice’de Khev’run) Keşmirce -Sanskritçe karşılığı Kudüs’ün eski sakinlerinin Hint kökenini açıkça gösterir: Khab’ru (mezar; tabut). (Grierson’un Sözlüğü’ne bakınız; sayfa 382.) İbranice’de bile Kever = “Tabut.”
“kabeyi hz ismail yapmiştir” diye başlayıp sonra da kendi kendini böyle güzelce yalanlamak herkese nasip olmaz herhalde,
Başlık yazısı zaten bunlardan bahsediyor be adam,nasıl yapmış İbrahimle İsmail kabeyi şaka mısın nesin be güzelim,insan copy/paste yapacağı şeyi önce bir okur :)))
“… Mekke Mabedi Hindistan’dan gelen Brahmin misyonerleri tarafından kurulmuştu. Muhammed’in zamanında kutsal bir yerdi ve ölümünden sonra bir kaç asır oraya haça gitmelerine izin verildi. Onun peygamberden çok önce kutsal bir yer doluğunu inkar edilmez bir gerçektir.” (Anacalypsis, Cilt I, sayfa 421.)
“… Brahminler eski kitaplarındaki kayıtlara dayanarak Mekke şehrinin Hindistan’dan gelen bir koloni tarafından kurulduğunu söylerler ve sakinleri en eski devirlerden beri onun Agar’ın oğlu İSMAİL tarafında inşa edildiğini söylerler. Bu şehre İndus dilinde İsmailistan denilirdi.” (Anacalypsis, Cilt I, sayfa 424.) yazımdan kopya BURDAN NE YAZIYOR SEN YAZIMI OKUMAMIŞSIN ANŞLAŞILAN
Yoksa herşey ölümden ibaret.Etler,kemikler çürüyüp gider.Bunun için kafa yormaya değer mi?Burda düşünen herkes “Ya varsa nın” cevabını arıyor bence.Yada olması işine gelmeyenlerin olmamasının ıspatını arayış içinde.Bunun da tek sebebi bahsedilen olacaklarkan korku.Bu korkuyu insanda meydana getirense Vicdan denen şey.Vicdan Ruhla ilgili birşey.Canlı ise Ruh ve Bedenle bütünleşik yaratık.
yazdıklarınızı zekle takip ederken aslında görüpte görmezden geldiğiniz bir şeyi fark ettim. tanrı kimdir. yaratan var eden baba dır. o baba nerdedir uzayda insanı nerde nasıl tohumlamıştır dünyada. bizler kimin tohumlarıyız bir uzaylı varlıgın. şimdi yaşıyormudur dedemiz. hiç gören bu konuda delili olan varmıdır. babamız her kimse cocuklarını burda terk etmiş gitmiştir. cagırın seslenın duymaz aglayın göz yaşınızı silmez. siz hala kimi arıyorsunuz kimi bulmaya calışıyorsunuz bulsanız ne olacak sizi bagrınamı basacak yada. buldunuz baba beni neden bu cöplüğe terkettin neden kafamı karmakarışık ettin. yediğime haram ettiğime günah faturası kestin diye hesapmı soracaksın.
her şey bir yana birileri tanrı üzerinden büyük rantlar elde ediyor. paralar kazanıyor saygınlık kazanıyor. onlar rahatla insan ları sömürüp yaşarken insanlar aclık ve sefaletle boğusuyor. diğer yandan kafaları karma karışık halde darmadagın aptal aptal ortalıkta gidecegi yöünü bilmeden dolaşıyor. işte rantcılar bu karmaşadan nemalanıyor. türkleri bir kaşık suda bogmak isteyen araplara her yıl millyarları gidip döküyoruz ne peygamberin ayak bastıgı oprak kalmış nede peygamberin ettiklerinden bir iz. ne o kutsallık ne o sevgi ne o heyecan hala varmış gibi gösterilmesi sadece ticaret amaclı degilmi. kabe put pereslerin putlara taptıgı bir mekandı. ama putlar para kazanmak için vardı. o putları oraaya koyanlar o putlar sayesinsinde para kazanıyordu. o yüzden putların isimleri mazileri hikayeleri olmalıydı. yazdılar anlattılar putlar tanrı oldu yaşadı. aslında başlangıçta sadece üzerinde oturup soluklandıgınız kaya parcası vardı ne zaman tanrı oldular neden tapınaklara düştüler kilitlendiler neden sadece oralarda anılırlar.
daha fazla bu hkayeri dillendirip yeni nesilleri zehirlemeyin hatta bu zırvalıkları yok edin yakın kırın insan olalım insan ca yaşayalım insandan insana fayda var insandan dost olur insandan düşman yaratanları bizle yok etmemiz lazım nasılmı onların hikayelerini yırtıp atarak. bölece din adamlarının ve din üzerinden rant yapanların ekmeklerine yag sürmek yerine onları insan olmaya insan ları insan gibi görmeye sümürülecek eneyiler olarak görmemeye davet edelim. bir insan onlar degil. hepimiz canız. hepimizin kanı aynı hepimiz biriz. dinler ve din adamları bı kenara bırakıp insanlık kardeşlik dinini kendiniz yazın. bu kitaapta insan ve insanın dostları yardımcısı sadece insan olsun. yoksa taanrıyı daha cok aratırlar aratırkende daha cok bizi somürürler bulamadanda ölüp gidersiniz ne yaşarken nede ölümünüzde on ların tanrıları yanınızda olmazken insanlar sizi sırtınızda taşır defneder arkanızdan aglar din adamları din kitapları tanrılar asla arkanızdan göz yaşı dökmez.
bunu anlaman biraz zro mevlam once herseyı bıze bıraktı kı dıer tarafta savunma hakkımız olmasın once verdı ogrettı ınsanlar onu kendı cıkarları ıcın degıstırdı sımdı soru g zamankı kımse dıyemeyecek ben sunu yapabılırdım bu boyle olsaydı yapardı mdıye herkez serbestlıkler ıle yasadaı bu dunyada dıer tarafta hesabı sorulacak en son olarak degısstırlemez bır kıtap gonderıldı bunu nnedenı yıne savunma yaparken saga sola kacmayalı mdıye dos dogru olanda vardı sen kendın egrı olanı secdın denılecek
arkadasım adı gecenler kıtap ındırılenler ılsamdan oncekı dınler bellı zumre ve topluluklara gonderılmıstır yanı aynı anda dunyanın bır bolgesıne bır peygamber varken dıer bolgesınde baska bır zumre ıcın baska bır peygamber bulunmus olabılır daha ılk ınsanın yaratılısını cozememıs bır beyınle zaman ve mekan kavramnlarını anlamayı cozmeyı nasıl be klıyorsunuz eskı ınsanların daha uzun omurlu olmaları uzun yasamaları bızden eteknolojık olarka ustun olmaları bılım ınsanları tarafından kanıtlanmıstır daha bu teknolojı nası oldu yok oldu neden omrumuz kısaldı bunlara cevap bulamadık burday azılanlar tamamen ıslamı zayıflatmak ıcın ugrasılmıs emek harcanmıs bırlesstırılmıs kurgular bır ınsan oturup dusunse sızın kurdugunuz bu kurgulardan kat ve kat daha fazla sey bulur bulmasıda gerekır cunku ınsan dogru olandan korkar kacar kucuuk bırdogru yerıne burada yazılanlar gıbı bınlerce egrıye sarılır bırlestırır aynaya bakıpta gercekcı bır sekılde yapmak ıstemedıklerınızı dusunursenız yapmak ıstemedıklerınız aslında dgorulardır ınsan yapısal olarka dogruyu sevmez ıstemez bu arad bırı benı davet edebılırmı bende uye olup sıteyı ıncelemk ıstıyorum
İlginç bir yaklaşım ve yorum…
O güne kadar çocuğu olmayan Hz Sare’nin Hz Hacer’i kıskandığını ve oğlu Hz.İsmail’le (a.s) birlikte yanında istemediğini biliyoruz.
Hz İshak’ın varlığını kabul edip de ağabeyisi Hz.İsmail’in varlığını yok saymak pek mantıklı bir yaklaşım olmaz.
Hz ishak’ın ve Hz. Yakup’un soyundan gelen İsrail oğullarının sadece kendi ırklarından olmadığı için Hz. Muhammed’i kabule etmek istemedikleri, kıskançlık nedeniyle düşmanlık ettikleri açık bir tarihsel gerçektir.
Açıkça inkar ve düşmanlık ettikleri bir Kişi’nin Tevrat’taki soylu bilgilerini yok etmek Yahudiler için hiç de zor değildi.
Bu nedenle Tevrat’ta Hz İsmail’den ve Kabe’nin yeniden inşasından bahsedilmemektedir.
Hz İsmail ise küçük bir kabile olan Cürhümilerin arasında büyüdü.
Hz İsmail Yemen taraflarındaki insanlara peygamber olarak gönderildikten ve vefatından sonra Araplar kısa denebilecek bir süre içinde yeniden putperestliğe dönmüşler, Kabe’yi putlarla doldurmuşlardır.
Hz. Muhammed’in gerçekte kişilik olarak var olmadığı ve iddialar ise tam anlamıyla saçmadır.
İslam binlerce km uzaklıktaki bir ülkenin dininden (Brahmanizm) böylesine derin olarak nasıl ve neden etkilensin?
Böyle bir iddiadda bulunanlar Arap milletini tanımıyor demektir.
Bu gün Hz. Muhammed’ten (a.s) günümüze kalan belgeler, kılıçlar, giysiler, eşyalar… vb. vardır.
Ashabından da bir o kadar….
Tabiinden, tebe-i tabiinden de….
Ve de milyonlarca hadis….
Bu yazı İslam’ı ve Müslümanlığı yok saymak ya da en azından küçük düşürmek için kaleme alınmış binlerce yazıdan bir başkası olması dışında bir değer taşımaz.
Misyoner artıkları, uydurma ve ilmi olmayan ,tamamen misyonerlik ürünü düşüncelerle insanarı ayartacağınızı mı zannediyorsunuz?
Evet anlamasanız da önce yozlaştırıp sonra kazanmayı düşünüğünüz insanlar dönüp size zarar veriyorlar,kimseye de bir faydaları dokunmuyor.
Bozduğunuz dinleriniz yetmiyormuş gibi şimdi de İslam’a ve onun değerlerine mi saldırıyorsunuz? “Yehova’yı insan vasıflarına indirgediniz yetmedi ,İsa’yı da ilahlaştırdınız bu da sizi kesmedi şimdi mahcup bir çocuk psikolojisiyle kıskançlık nöbetleri geçirerek İslam’a saldıryorsunuz.Bunu atalarınız silahlarıyla yaptılar başaramadılar şimdi yozlaşmış inançlarından dönme cesaret ve erdemliliğini gösteremeyen torunları kalemle mi yapacaklar ..Allah hidayet versin size..
Madem üniversite okuyacaktın ilkokula niye gittin demek gibi bir şey seninki ..
Musevilik ve Hristiyanlık insanlık tarihinin ilköğretim,lise dönemi gibi İslam ise bir nevi Üniversite , yüksek lisans dönemi sayılır da ondan. Doktora diplomasını alan birinin ofisine ilkokul diploması astığı nerede görülmüş ki…
Sn. Cehaletin babası, o tavaf putperestlerin değil Hz. İbrahim’in bir adeti olarak devam etti.Şunu bilmelisin ki İslama’a kadar Mekke’de İbrahimi (hanif)inanış hep olagelmiştir.
kardeşim tevrata baktım oraya baktım buraya baktım. tevrat incil ve daha kadim kitaplar tahrif edilmiş veya bir kısmı kaybolmuştur. yeni bir dinin gönderilme sebebi ise önceki din ve kitapların insanlar tarafından tahrif edilmesidir.sen en sağlam kaynağı bırakıp sağlam olmayanda arıyorsun.
dediğim gibi osman nuri topbaşın kitabına bakarsanız görebilirsiniz şuan kitap yanımda değil ulaştıgım zaman inş. bire bir kitaptan bigileri verebilirim
arkadaşım öncelikle çok sayıda bence önemli bilgiler içeren yazın için teşekkür ederim. Hz.İbrahimin hayatı eskiden beri hep ilgimi çekmiştir. Tüm peygamberler içerisinde her üç dinde de özel bir yeri vardır. büyük ihtimalle de İbrahim’in hindistan yakınlarından bir bölgeden ortadoğuya göç etmiş olduğu bir çok yerde ifade edilmiş, ve brahma ile sizin yukarıda bahsettikleriniz dışında da birçok benzerliği vardır.
öncelikle şunu düzeltmek lazım ki Kabe, İslam inancında ilk olarak Hz.Adem zamanın da inşaa edildiği söylenir. Hz.ibrahim tarafından tekrar yapılmıştır ve sonrasında da defalarca yıkılıp yapılmıştır.
Ayrıca islam inancındaki birçok ibadetin zaten islamiyetten önce de var olduğu kabul edilmektedir. Oruç tutmak, namaz kılmak gibi hac ibadeti de önceden de vardı.
buradaki sorun hangisinin hangisinden önce geldiğini bilmemekten kaynaklanıyor. islam inancına göre islam dini tüm dinlerden önce vardı ve putperestlik dinin bozulmasıyla ortaya çıkmıştır, yani hem putperest veya pagan dinlerinde hem de tek tanrı dinlerinde görülen benzer ibadet şekilleri ve benzer simgeler aslında ilk din olan tek tanrı dininin bozulmasıyla putperstlik içerisinde devam etmiştir. Tabi tam ters yönüyle düşününce(sizin düşündüğünüz gibi) bu ritüeller putperstlerden islam dinine girmiştir. hangisinin önce olduğunu bilemeyeceğimiz için(tabii siz arkeolojik bulguların putperestliğin veya benzer inanışların daha önce olduğunu gösterdiğini söyleyeceksiniz) bunu açıklamak bence pek mümkün değil. fakat bu benzer bulgular bence her ne olursa olsun bu dinler içerisindeki ritüllerin simgelerin ve anlatılan öykülerin çok derin ve çok eski ve gerçek birtakım olaylara dayandığını göstermektedir. en azından bence brahma ve iibrahim benzerliği tarihte gerçekten böyle birinin yaşadığını düşündürmektedir ve her kim ise bu kişi tarihi binlerce yıldır etkilemiştir.
ayrıca aşağı da bir arkadaş hacer-ül esved kelimesinin aslında taş olan kara anlamına geldiğini söylemiş, arapça bilen biri olarak söylüyorum o anlama gelmemektedir, kara olan taş anlamına gelmektedir. eğer esved ül hacer denseydi arkadaşın dediği anlama gelir.
bir arkadaşımız da 120.000 peygamber geldiğini söylemiş, böyle bir sayı olduğuna dair kesin bir delil yoktur, sadece bazı hadislerde geçmektedir, kuran da sayı verilmemiştir fakat her kavime bir uyarıcının muhakkak gönderildiği belirtilmiştir.
ataiste ataist diyorsun isayı hıristiyana soralım diyorsun islam hakkında kepçeyle konuşuyorsun söylermisin söylermisin eeey okumuş cahil bir dinsiz bile değilken nesin sen kimleri kimlere düşürme çabası bu
mühendislik bakış açısıyla;
-Müslümanların inanışına göre İslam geldiği için Tevrat tahrif edilmemiştir, Tevrat ve incil tahrif edildiği için Kur’an indirilmiştir denmektedir. Bu inancı çürütmek için Tevrat’ı kaynak göstermek mantıksızdır. Aynı mantıkla İslam da der ki; Yahudiler son peygamberin kendi soylarından gelmesini bekledikleri için tevratın bazı kısımlarını tahrif etmişlerdir. Buna kabenin Hz. İsmail ve hz. İbrahim tarafından yapılması ve Hz. İsmail’in soylu bir kadından mı, yoksa cariyeden mi olduğu gibi konular da müslümanlarca sebep gösterilebilir. Bir dogmayı örnek göstererek diğer dogmayı yalanlamak mantıklı değildir vesselam.
-Bu mescitlerin arasındaki 40 sene konusuna gelirsek aynı inanca göre Dünya da 6 günde yaratıldı… Arap lisanına göre bazı “gün” ler bin yılı, bazı “gün”ler bir yılı belirtiyor olabilir. Bazı zamanlar 70, bazı zamanlar 40 olarak söylenmiştir. Bu da edebi olarak gün veya yıl olarak belirtilen zamanların bizdeki “yüz kere söyledim” veya “asırlardır yollarını gözlüyorum” gibi bir kalıp olabileceği anlamına gelmektedir. Burada bakılması gereken bunların yapım yılları arasındaki zamanın 40 ile kalansız bölünüp bölünemediğidir. Hz. İbrahim bu mescidi m.ö. 2113 veya 2073 veya 2033 yıllarında yapmış ise bu savın doğruluğu tartışılabilir. Veyahut Arap inancına göre günler bir gece-bir gündüz alınıp kutuplarda bir yıl, 365,25 gerçek yıl olarak hesaplanmış olabilir.
-Ayrıca İslamda muhtelif zamanlarda Kabe’nin yıkıldığı ve Hz. İbrahim ve Hz. Abdülmüttalib gibi şahıslar tarafından tekrar inşa edildiği iddia ediliyor. Bu bakımdan tarih dönemi olarak elimizde sadece m.ö.440 ve m.ö. 60 yılları mevcut. Bu bakımdan ben Topçu kışlası yoktu diye yazsam, fakat 10 yıl sonra topçu kışlası yapılsa, bu topçu kışlasının benden 10 yıl sonra yapıldığını göstermez, Zira topçu kışlası Osmanlı zamanında yapılmıştır.
Yani arkadaşlar Bu “Haklı mı olmak istersiniz yoksa mutlu mu?” meselesidir. Adamlar mutlu olmayı seçmişler, isterlerse fillerin uçtuğuna inanırlar size ne!..
-Bir zamanlar Alimin biri Allah’ın varlığına 100 delil bulmuş, köy köy kasaba kasaba gezip insanlara Allah’ın varlığını 100 yoldan ıspatlarmış. Bir gün köyün birinde yaşlı bir kadın “Kim bunlar” diye o alim zatın yanındaki talebelerinden birine sorar.
Talebe de “Aman teyzecim, sen hocamızı nasıl tanımazsın o Allah’ın varlığına 100 adet delil getirdi” der. Kadın da cevaben:
“Onun bana birşey ıspatlaması gerekmez ki, ben zaten ıspat olmadan da inanıyordum” der.
Konuşulanları duyan alim zat “Araştırmada benim gibi olun, fakat itikatta bu kadını örnek alın” der..
Kısacası bu bir tercih meselesidir. Siz Allah’ın varlığını inkar eden, İslamı inkar eden zilyon tane done bulun, herkes inanmak istediğine inanır.
Aşk hakkında da henüz net bir bilimsel açıklama getirilmedi. Herkes aşkı farklı tanımlıyor ve Aşkı için hayatını ortaya atıyor. Dinlere karşı olan mücadelenizi Aşk’a karşı da başlatın…
“Çünkü Akıllıyız, doğruyu aklımızla buluruz ve safsatalara inanmayız” diyorsunuz, fakat içinizdeki huzursuzluğun sebebini bir türlü çözemiyorsunuz. Bu da sizin “huzurlu olan” ve bir dine inanmış insanlara karşı kıskançlık krizlerine girmenizi sağlıyor, çekemiyorsunuz.
Bir bilgenin kitabında özetle dediği gibi, “Bir yere gideceksiniz ve iki adet yol var, Biri güvenli ama zor bir yol, diğeri kestirme bir yol. 100 kişiye kestirme yol güvenli mi? diye sordunuz ve 99 u ‘evet güvenlidir’ dedi. Fakat bir kişi ‘Emin değilim fakat o yolun tekin olmadığını, orada eşkiya, çakal vs. bulunduğunu duymuştum’ dese ve siz kestirmeden gitmeye kalksanız içinizdeki huzursuzluk ve güvensizlik neticesinde o yolculuk size eziyet olur, veyahut uzun yolu seçersiniz. Ey insan! 1400 yıldır milyonlarca kişi Cennet-Cehennem var, Allah var, Muhammet var diyorken diğer yolu seçmek akıllıca mıdır?”…
Henüz bu zirilyon tane olan yazarlardan biri ile dahi tanışamadık. Eğer siz tanıştıysanız adını ve üç kitaptan 10 kat daha iyi olan eserini paylaşın da biz de faydalanalım. Eğer yoksa susun. Çünkü sizin gibi işkembeden konuşan zirilyon tane cahil var ve hakikaten kuru gürültüye sebep oluyorlar…
Merhaba,
Kur’an’da Beyt kavramı ile anlatılan içinde yaşadığınız zihinsel evdir.
Bu ev sizin olduğunu sandığınız kabullerinizden oluşur.
Herkes beden alıp geldiğinde egemen bir kültür içine doğar ve bununla bütünleşmeye başlar.
Beden alanın temeli en başta aileden başlayarak iletişim halinde olunan her şey tarafından atılır.
Temel atma tamamlandığında yani beden alanın yaşam ile tam entegrasyonu sağlandığında irade olduğu sanılan tercihler devreye girmeye başlar.
İnşaat işinden anlayanlar üst katları çıkılan binanın temel baz alınarak çıkıldığını bilir.
İrade sanılan şey aslında gerçekte temelden etkilenen tercihlerdir, yani ön kabuller ışığında yapılan seçimlerdir.
Düşünün, adınızı bile siz koymuyorsunuz, size bir ad konuluyor ve bunu benimseyip o olduğunuzu sanıyorsunuz.
Ben kendime o kadar çok soru sordum ki bu sorular beni bu binanın dışından binaya bakmamı sağladı, bir baktım ki bu binaya dair hiçbir şey bana ait değil. Binanın dışından kendime bakabildiğime göre ben bu bina değilim dedim, zaten değildim 🙂 İşte İbrahim diye kavramlaştırılan farkındalığı olan SEN bu kabullerden (çünkü SEN’in Baban egemen kültürdür, bu kültür ve kabuller Baba ve Kavim-Kavvam’dan gelir basit tercüme ile birlik içindeki güçlü kuvvetli dirençli topluluk anlamına gelir) oluşan evi sorgulamaları sayesinde yıkmıştır, ve İsmail (Allah’ı işiten kulak) ile Beyt’i temellerinden yükseltmiştir/yükseltmektedir.
Sevgiyle kalın,
daha uzunca bir süredir var olan islamiyeti kabul etmeyen, farklı algıda bir din ve söylemleri varken niye islamiyete yöneldin o zaman? bu sözünden yola çıkarak akıllıca olmayan bir davranış sergilediğini mi belirtebiliriz?
tek kriz sinir krizi, o da bu denli kendinizce yakıştırmalarınıza bu denli inanmış olmanız 🙂 ahmaklığınıza olan şaşkınlık krizi de olabilir…
kendi husuzsuzluğunuzun sebebini anlamadan ilizyonlarla kandırın kendinizi…
muhammedin kabe’yi tavaf ettiğini nerden biliyorsunuz? bugünkü müslümanların bunu yapması muhammedin de o zamanlar yaptığı anlamına gelir mi? sakın bu sizin yanlış anlama ve değerlendirmelerinizden kaynaklı olmasın?