İnanç, ikna, plasebo

Plasebo için, kısaca hastaya ilâç diye verilen tesirsiz madde, sahte ilaç diyebiliriz. Şu adreste örnekleriyle daha geniş bilgi var, az sonra sunacağım fikir dizgesi için önce bunu okumak açıklayıcı olabilir:

http://sibelatasoy.com/?p=205

Plasebo etkisinin geçerli olabilmesi için çok önemli ilksel bir şart var; kişi öncelikle “asıl”a inanmış olmalıdır! Açıktır ki bir şeyin sahtesi var ise onun bir de aslı vardır.

Peki insanları bir şeyin ASIL olduğuna inandırmak kolay mıdır?
Kolay olmadığını biliyoruz. Sebep ise insanın 0-6 yaş arasında edinmiş olduğu, dünyayı algılamasına sebep olan, kendi ve ötekiliği oluşturan temel bilgilerin sonradan yıkılamaz güçte oluşudur. Dünyanın genelinde kültürlere göre farklılık gösterse de ezici çoğunluğun tabi olduğu bilgiler büyük oranda örtüşür ve böylece aynı devirdeki dünya insanları ortak bir rüyayı görebilme ehliyetini edinir. Bu bir yandan büyük bir başarı olmakla birlikte diğer yandan, başka bir rüyaya ya da gerçekliğe geçmenin önünü kesin biçimde kapatan bir engeldir de. Yani ilaç aynı zamanda zehirdir!

İnsanlar gözleriyle gördüklerine inanmaya eğilimlidirler fakat “temel bilgiler” (ortak rüya için bebeklikte alınan ilaç) onları bu konuda da şüpheci olmaya iter; çünkü birçok kötü/dolandırıcı insan vardır ve göz boyama sanatı ile insanı kandırabilir ve yoldan (ortak rüyadan) çıkarabilirler. Adına makul şüphe denilen bu “korku aşısı” gerçekten de fevkalade işe yaramaktadır. Makul düzeyi aşarsa bu durumda kişiye paranoya tanısı konur ve seviyesi normal(!) düzeye indirilmeye çalışılır.

İçgüdüsel ve animistik dönemlerde, insanlar doğanın gücüne ve onunla konuşabilen şamana, sonuçlarını gözleriyle müşahede ettikleri için inanıyorlardı, böylece onların ASILları bizzat kişisel deneyimlere dayanıyordu. Belki bu sebeple bir nesilden diğerine ya da bir yörenin şamanından diğer bir şamana göre ASILlar değişebiliyordu.
Giderek feodal yapılar ve onun da yerini tek tanrılı dinlerin yönetimleri aldı. Bu kez insanlar gözleriyle görmedikleri, bizzat deneyimlemedikleri hatta birinci ya da ikinci elden deneyimleyenle bile karşılaşmadıkları halde “temel bilgiler” (0-6 yaş yapılandırması)yoluyla ASILlar elde etmeye başladılar. Bu dönemin ASILları çok keskindi ve nerdeyse üçbin yıl boyunca tartışmasız hüküm sürdüler.

Bu keskin dönem süresince gerçeği ilk elden görme(!) çalışmaları, insanın birey bilincinin esas alınmasına yönelik erken dönem bilimsel faaliyetleri dini yönetimlerden gizli sürdürülmekteydi. Bu gurup çalışmaları bazen de kişisel girişimler çok dikkatli olmak ve yer altında konumlanmak durumundaydı çünkü kolayca şeytanla ilişkilendirilebiliyor ve ASIL için tehlike arz ettiği gerekçesiyle zalim cezalara çarptırılabiliyorlardı. Erken dönem bilimcileri çoğu kez faaliyetlerini mensup oldukları dine ve kutsal kitaplara dayandırmak durumunda kaldılar.

Derken yaklaşık üçyüz sene kadar önce başlayan bir açılma dönemine girildi. Bilim yöntemi alenen kullanılabilmeye başlandı. İletişim araçlarının artmasının da yarattığı ivme ile farklı konularda araştırma yapan bilimciler birbirleriyle temas edebildiler ve buluşlar her on yılda daha da artan bir hızda dünyayı kasıp kavurmaya başladı. Böylece Ken Wilber’in Her Şeyin Teorisi kitabında detaylandırdığı çeşitli araştırma verileri açıkça gösterdi ki, dünya nüfusunun %50 si Bilimin gücüne iman etmektedir! İşte böylece ASILları belirleme imtiyazı Bilim Yöntemi’nin eline geçti. Kral öldü yaşasın kral!

Bilim yönteminin “genelleştirme” kıstasını yoğunluklu olarak kullanışının da bir sonucu olarak ortalamanın dışına atılan, görmezden gelinen bazen de hatalı üretim gibi görünen bölük pörçük unsurlar, dünyada bir yandan gelişmekte olan “kendini özgürce ifade etme” rüzgârından (yeşilci ve hümanist akımlar) yararlanarak kazan kaldırmaya başladı. Dikkate alınmayan bu olasılıklar, gerek dıştan (terör, aykırıcılık, anarşi, fantastik vs) gerekse içten (toplu olarak nevroz diye nitelendirilebilecek) insanlığın toplu rüyasını ve ASILlarını tehdit eder oldular.

Yüz sene kadar önce dünyada gerçekten de özel bişeylerin başladığını, yepyeni bir ASIL’a doğru ürkek adımlar atıldığını görebiliyoruz. Bunlar psikoloji alanında (Freud, Jung, Adler vs), sosyoloji, antropoloji, edebiyat, felsefe ve özellikle fizik alanında duyuluyordu. Kuantum Kuramı adı verilen ne olduğu çok belirsiz bir önerme bilim adamları üzerinde şaşkınlık verici bir heyecan uyandırmaya başlamıştı. Kuantum fiziği, bilimin ASILlarını yıkıyor ancak belki yerine bir daha ASIL koyamayabileceğimizi de üzülerek ekliyordu. Kuantum kuramının da babası olan Einstein bu gidişatı içine sindirememiş “Tanrı zar atmaz” diyerek, araştırmalarını bir başka alana metafizik alana kaydırmıştı.

Kuantum kuramı, bize yaratımın ikili doğasını anlata dursun, bilim dünyası bir yandan onca çabayla oluşmuş ASILları teknolojiye havale etmeye devam ederken, diğer yandan bir sonraki sabahtan kuşku içinde bocalamaya başlar ve böylece bir kısmı, aynen pirleri Einstein’in yaptığı gibi metafizik/kutsal kitaplar alanlarından destek edinmeye yönelirler.
Bu yöneliş, Dünyada modernize olmuş din temasının ortaya çıkmasına sebep olmuş olabilir. Eski defterler yeniden açılmış ve insan nesli uygulamalarından edindiği birinci elden bilgilerini, Tanrıdan gelen bilgilerle eşleştirme yarışına girmiştir. Burada amaç, kendi boyunun ölçüsünü almak için bir duvar cetveli mi edinmektir yoksa tanrıyı mı test etmektir bilemiyorum(oysa her nereye bakarlarsa kendi suretlerini-kendi sandıkları bilgileri- görebilecekleri aşikârdır). Bana kalırsa kuantumdan kaçış yoktur!

Bilimsel yöntemlerden kısmetini alıp dinsel ögelerle denkleştirme çabasına girmiş bu insanlar için geri dönüş söz konusu olamayacağı halde, yarattıkları dönüş rüzgarı, henüz bilim yönteminden nasiplenmemiş, birey olmaya oldukça uzak büyük insan kitlelerini harekete geçirdi. Her devirde olduğu gibi duygu istismarıyla kitleler üzerinde güç sahibi olmak isteyenler çok zaman önce kaybedilmiş bir savaşın rövanşını yapmakta oldukları zannına kapıldılar. Bu da sanırım geçilmesi gereken bir entervaldir.
Kuantum kuramı, insanlık öyküsünü ya da ülküsünü, bilinçli animistik yaşam diyebileceğim ikinci düşünce katına yani entegratif ve giderek Holistik anlayış düzeyine taşıyacaktır. (Bakınız: http://sibelatasoy.com/?p=3532)

Her neyse, yeniden ana konuya dönmek istiyorum, plasebo etkisini mevcut ASIL (bilim) onayladığına(!) göre bu muhteşem etkiyi, hayat kalitemizi yükseltmek adına nasıl kullanabiliriz?

İkna yani inandırılma yani KANDIRılMA!

Gerçek bir öğretmen bizi kandırabilendir. İkna ila kandırmanın aynı şey olmadığını iddia edecekler olacaktır-daha önce oldu- Kandırma kelimesi bize çok kötü bişeymiş gibi öğretilen çıkar sağlama ile ilişkili görülmektedir. Oysa ikna bildiğimiz anlamda zihinden zihine bilgi aktarımı ile yapılan bir öğretme değildir. Şüphesiz bir aydırma işlemidir. Belki bu işlemin iman etme olduğunu söylersek pek de yanılmış olmayız. İman, şüphesiz bilmektir. İnanma ise bilmek isteyişin hazırlığı, niyetidir.

Yaşamımızın hemen her anında yaptığımız da budur ve aslında bilmeden nefret ettiğimiz şey, kandırışa dayanan mevcudiyetimizdir. Gerçek denen şeyin tam olarak kandırılmayla oluştuğunu, rollerin kusursuz icrası olduğunu biliyoruz.

Rolümüzü iyi oynayamadığımızda karşıdaki “kendini kandırma!” diye bizi uyarır. Aslında söylediği şudur farkında olmadan: “kendini tam kandıramamışsın bu sebeple beni ikna edemiyorsun”. Bazıları “kandırma” kelimesinden iğreniyorlar, sanki onu yok ettiklerinde mutlak bir gerçekle karşılaşabileceklermiş gibi!

“Mutlak gerçek”, oldukça uzun süren harika bir tam kandırıştı, geçti gitti. Artık bu kadar rahat değiliz.

Bir yaqui Kızılderili bilgi adamı olan Don Juan Matus, öğrencisi Castaneda’ya : kendisine gösterdiği ya da öğrettiği şeylerin aslında önemli olmadığını yapmak istediği şeyin sadece, kendi varlığındaki gizli erke ve ona ulaşabileceğine inandırılmaya razı olmasını sağlamak olduğunu söylüyor!
Bize gereken, burnumuzun dibinde ölçüsüz erkin var olduğuna bizi ikna edecek bi öğretmendir. (Sessiz Bilgi kitabından)

Evet öğretmen ikna eder ve hem de bu bir kandırıştır; çünkü öğretmenin bu ikna işleminde menfaati var! Bu bir bayrak yarışıdır, yerine bayrağı taşıyacak birini bulamazsan ölemezsin ya da dinlenemezsin (bu konuyu Gurdjief gayet yalın biçimde anlatmıştır). Bu elini yakan bişeydir, en kısa zamanda onu başka bi ele tutuşturmalısın, yoksa güzelim dünyanın senin üzerine yaptığı yatırım boşa gitmiş olacak! Eh işte öğretmenin menfaati de buradadır. Basit ve bilinen kural: Ver kurtul! Ve lakin bu yanan eli kim alacak? Kim bu yarışa çıkabilmişti, kaç kişi? Ve bunlardan kaçı yeterince hızlı ve dayanıklıydı?

O halde Plasebo etkisini kullanabilmek için gerekli doneleri şöyle sıralayalım:
1.ASIL yani plaseboyu yerine koyacağınız asıl şey.
2.ASIL’a tam inanç.
3.İşlemin dertlinin kendisinden tamamıyla gizlenmesi.
4.İşlemi uygulayacak olanın rolünü çok iyi oynaması, (değilse tam inançlı bir uygulayıcı olup, başkası tarafından kandırılması gerekir.)
5.Plasebo etkisinden –uygulayıcıları aydınlatmak dışında-fazlaca bahsedilmemesi.
6.Derdinden kurtarılan kişiye ya da yakınlarına plasebodan söz edilmemesi
7. İlaç şirketlerini ya da tüm ASILların sahiplerini her halikarda onlarsız yapamayacağımıza inandırıp, telaşa kapılmalarını engellemek de gerekecektir.

ASILlara inançlarını kaybetmiş olanlar için plasebo yöntemi uygulanamaz. Onların ayrı bir kategoride değerlendirilmesi lazım.
Tüm bu geçişler, dönüşümler, kavga gibi görünen her şey, muhteşem birliğimizin göz alıcı öyküsü. Bir denizin dalgaları gibi bir görünüp bir kaybolan bireyler ve baki olan ağ bağlantımız. Sonsuzlukta yankılanan hoş bir seda.
Boşluğa basamak dizenlere selam olsun.

Sibel Atasoy

05.01.2011 – Beylerbeyi
http://sibelatasoy.com/?p=3888

13 yorum “İnanç, ikna, plasebo”

  1. Bilimin,özel olarak tıbbın,plasebo etkisini tam olarak açıklama yetersizliği plaseboyu asıldan ayıran yapay bir çizgidir.Buda beni plasebonun,zaten asıl olan bir olguyu ortaya çıkarma girişimi olduğu sonucuna götürüyor.Merdiven boşluğa dizilmemektedir kısaca.
    Ayrıca kuantum fiziği asılları değil bizim asıl sandıklarımızı yıkmıştır,bu yüzden bu teorinin yeni asıllar koymamızı engelleyeceğine katılmam.Şrödinger denklemi bir asıldır.

  2. Hoşgeldin Agnia,

    Avatar filmideki gibi ben de doğayla ve insanlarla bağlanmak isterdim. Pek mümkün gözükmüyor. Belki onbinlerce yıl sonra birşeyler olur. Temennim budur.

    Plasebo’ya gelirsek, beylerbeyi bence en iyi ilaç… Karşılık beklenmeyen bir tanrı var mıdır ? Ondan
    para ister, güç ister, sağlık ister isterde ister, diyeceğim henüz erken galiba…

  3. Asıl sandıklarımız yıkıldığında hangi asıllar var, bize açıklamak isterseniz sevinirim.
    Ş. Kedisi bi asıl değil belirsizlik sunabiliyor.
    Belirsizliği ASIL edinebilir miyiz, bence bu önemli bir soruolabilir.

  4. İsteyecek bişeyiniz varsa ister tanrıdan isterse başka bişeyden bunu yapmasını dileriz. Tanrı yeriine geçebilen yüzlerce tanrı var insan için 🙂
    Önemli olan istek var mı?
    İstek, varoluşumuz için büyük bir ivmelendirici. Ancak bunun insanlarca algılanışı ve uygulamalar çok farklı. Ben öyle gözlüyorum.

  5. Kuantum kuramının da babası olan Einstein bu gidişatı içine sindirememiş “Tanrı zar atmaz” diyerek, araştırmalarını bir başka alana metafizik alana kaydırmıştı.

    İlgisi olmayan giydirmelerin Einstein’a yapılmamasını istiyorum. 🙂 Ayrıca Einstein’ın metafizik çalışmalarıyla ilgili okuduğunuz herhangi bir kaynak verebilirseniz sevinirim.

  6. Einstein genel görelilik kuramını evrenin bütününe uygulayarak sonlu ve sınırsız bir evren modeli kurdu ve bunun matematiksel yapısını geliştirdi. Ama 1929’da ABD astrononom Edwin Powell Hubble gerçekleştirdiği gözlemlerle uzak gökadaların ışığının kırmızıya kaydığını buradan yola çıkarak, bunların Yer’den uzaklaştığını ortaya koydu. Böylece genişleyen evren modeli Einstein’ın durağan modelini geçersiz kıldı.

    Einstein yaşamının sonuna değin elektromagnetik alan ile kütle çekimi alanını bir tek denklemler kümesinde birleştirerek bir birleşik alan kuramı geliştirmeye çalıştıysa da bunda başarılı olamadı.

    Einstein gençlik yıllarında Avusturyalı fizikçi ve filozof Ernst Mach’ın etkisinde kalmıştır. Fiziğin metafizikten arındırılması gerektiğine, doğanın anlaşılabilir olduğuna, rastlantısal olguların daha derin ve kapsayıcı kurumlar çerçevesinde belirlenimci (determinist) yorumlarla açıklanabileceğine inanıyordu. 1925’e değin kuantum mekaniğinin en yaratıcı sonuçlarını ortaya çıkaran kendisi olduğu halde özellikle Heisenberg’in belirsizlik ilkesini öne sürmesinden sonra, bu alandaki gelişmelere karşıt bir tutum içine girdi. Schrödinger’in dalga denkleminin neyi temsil ettiği üzerine Bohr,Heisenberg, Born gibi bilginlerle yaptığı tartışmalar bir uzlaşmayla sonuçlanmadı ve Einstein yeni akımın dışında yalnız kalarak kendi çalışmalarını yürüttü. Bu tartışmalarından birinde şöyle demişti: “ Bilimden beklediklerimiz açısından birbirimize karşıt kutuplarda toplandık. Siz (Bohr) zar atan bir tanrıya bense gerçek nesneler olarak var olan şeyler dünyasındaki yetkin yasalara inanıyorum”…

  7. Einstein gençlik yıllarında Avusturyalı fizikçi ve filozof Ernst Mach’ın etkisinde kalmıştır

    Einstein in genel göreliliği geliştirmesinde Mach ilkesinden etkilendiği bilinir,bir ara bu Mach ilkesini araştırmıştım,eylemsizliğin nedeniyle ilgili bir iddia ama Ernst Mach bunu bilimsel olarak açıklamayadığı için sanırım öylece kalmış ve fizik kitaplarında pek bahsedilmiyor.(Bu Mach bu arada Lenin in Materyalizm ve Ampiriokritsizm eserindeki baş aktörlerden biridir)

  8. Mach zaten ampriyokritisizm’in kurucusudur. Ampriyokritisizm “düşünce ekonomisi” ilkesini bilginin temel kanunu olarak kabul eder ve en yalın haliyle ifade etmek gerekirse; bir bilginin hakikat kriterinin minimum bilgi aracılığıyla maksimum bilgi elde edilmesi olduğunu söyler. Lenin materyalizm ve ampriyokritisizm’de bunu şiddetli bir şekilde eleştirmiş ve bilimsel önermelerin hakikatinin düşünce ekonomisi ile değil, kullanılan kavramların nesnel dünyaya uygunluğu ile belirlenebileceğini söylemiştir.

    Einstein’ın başlangıçta Mach’a yakınlık duyduğu doğrudur, ancak daha sonra Mach’ cılık’ı bütünüyle reddetmiş ve 1920’de Mach için “zavallı bir filozof” demiştir.

    Sanırım öykünün başlangıcı 20. yüzyılın başlarında yapılan pek çok keşfin (parçacık fiziği vs.) fizik dünyasında bir nevi buhrana yol açması ve buna bağlı olarak fizikteki pek çok eski görüşün bir anda çöker gibi olmasına dayanıyor.. Bu bağlamda okuduklarımdan aklımda kalanlar; öncelikle fiziğin hiçbir zaman olmadığı kadar matematikleşmesi ve ardından bilginin izafiliği ilkesinin ön plana çıkması ile yaşanan alt üst oluş.. Daha da açmak gerekirse; en basit fizik objelerin incelenmesinde dahi “görmenin” artık söz konusu olmaması ve incelenen bu objelerin soyut matematik terimler içinde tasvir edilmesine bağlı olarak “maddenin yok olup gitmesi” ve geriye kala kala sadece matematik denklemlerin kalması.. Bunların üstüne bir de deney-gözlemci etkileşimi eklenince sonuç; bilginin objektifliğini inkar eden bir fiziksel idealizm.. Einstein’a Mach için “zavallı bir filozof” dedirten de aslında budur.

    Son olarak; eğer Einstein’ı bir filozofla birlikte anmak gerekirse, bence bu ancak Spinoza olabilir, hatta çok da iyi olur.

    [Ama bu işler böyle işte.. Diline ateizmi dolamaktan özel bi zevk alanlar sık sık Einstein’ın tanrı zar atmaz dediğinden dem tutar.. Sonra bu cümleden yola çıkarak onun bir tanrıya inandığına hükmeder.. Hatta bununla da kalmaz, bi de bu tanrıyı kitaplı dinlerin tanımladığı türden bir tanrı gibi lanse eder.. yani ademle havvayı yaratan, insanı dünya hayatıyla imtehan eden, arada bi peygamberler gönderip mesaj çeken ve en sonunda da cennet ve cehennem için seçmeler yapacak olan bir tanrı.. Yok öyle bişey tabi.]

  9. Einstein, bir konferansında tanrıya inanıyor musunuz diye sıkıştırıldığında durumunu açıkça ifade etmiş ve “Spinozanın tanrısına inanıyorum” demiştir. Bunun dışında bilfiil kendi ağzından çıkan bi tanrı yorumunu ben bilmiyorum.

    Tanrı zar atmaz ifadesi ise din ya da onun modernisazyonu metafizik bir söylemi onadığı anlamına gelmiyor, O sadece gelişkin bir yang enerjisi, eril bilincin dünyadaki iyi sembollerinden biri olarak, belirsizliği(dişil ilke) kabul etmenin zorluğunu dile getirmiş olmalı diye anlıyorum.
    Bu arada ölmeden önceki sessiz döneminde -20 yıl- metafizik konuları araştırmış olduğunu Einstein ile ilgili olarak okuduğum onlarca kitaptan birinde görmüştüm şimdi hangisi ollduğunu hatırlamam mümkündeğil ama bakarsınız bi tesadüf(!)eseri karşıma çıkarsa hemen bilgi veririm.
    Einstein’in din ya da metafizikle ilişkilendirilmesi yönünde bir çabam olmadığını da açıkça belirteyim. Benim için her yol gerçeği arama çabası olan eril bilincin çabalarıdır ve saygı ile izlerim.

  10. Mach ın aslında iki yönü vardır,fizikçi ve filozof, ama bu ikisini ayırmayı başaramamıştır görüşlerine bakılırsa. Ben Einstein in Mach ilkesinden etkilendiğini düşünüyorum, filozofik olarak etkilenip etkilenmediğini bilmiyorum.Mach ilkesi ,eylemsizlik kuvvetinin Newton dahil o zamanlarda kimse tarafından tam açıklanamaması nedeniyle bu kuvvetin açıklanmasına dair yaratıcı bir bakıştır bana göre.

    Einstein izafiyet teorisini anlattığı kendi kitabında(Türkiye de say yayınlarından çıkan kitap) Mach tan bir cümlede bahseder.Genel görelilik bir bakıma Mach ilkesinide gereksiz duruma düşürdüğünden sanıyorum(sanıyorum diyorum tam emin değilim) bu ilkeden artık bahsedilmemektedir.

    Einstein in metafizik ilgisine gelince,bunun gerçek olup olmamasının bir önemi olduğunu düşünmüyorum.Çünkü o Mach gibi fizikle metafiziği birbirinden ayıramamış biri değildi.Bu anlamda Einstein in bilimsel öngörüleridir bizi ilgilendiren. Kendi dünyasında belki inanan biriydi belkide değildi ama Einstein bu öngörülere veya fiziğin herhangi bir öngörüsüne dayanarak metafizik yapmamıştır.

  11. Deneyim, geleneksel felsefi anlamıyla dış dünyanın duyu yoluyla elde edilen yansımasıdır.Bu bakımdan, amprizim duyumsal deneyimi bütün bilgi’nin kaynağı olarak görür. Materyalizmin bu konudaki tavrınıysa marksizm öncesi ve sonrası olarak ele almak gerekir. Marksizm öncesi materyalizm deneyimin dış, yani nesnel kaynağını bilinçten bağımsız birşey olarak görmekle birlikte, Lenin’in de ifade ettiği gibi bu eksik* bir tavırdır ve fenomenlerin ancak dış yanını (yüzeyel olarak) kavramaya olanak verir.

    [*Söz konusu eksiklik, marksizm öncesi materyalistlerin dış dünyanın nesnelliği ve bilinçten bağımsızlığını kabul etmelerine karşın, bilinci dış dünyanın duyu organları üzerindeki etkilerinin pasif bir ürünü, insanı ise bu süreç içinde “sadece ” algılayan bir özne olarak tasavvur etmeleri şeklinde özetlenebilir. Lenin bunu ” dış dünya ile insan pratiği birbirlerine karşıt süreçler olarak görülüyor ve gerek insan gerekse insanın içinde yaşadığı dünyayı yaratan şeyin pratik faaliyetin kendisi olduğu kavranamıyordu” şeklinde ifade eder. Bunun sonucunda bilgi denilen şey pratikten yalıtılıp onun karşıtı birşey olarak mütalaa edilirken, teorik faaliyet ise “asıl insani” olan olarak kabul ediliyordu – insanın dış dünya karşısında tabii ve gerçek bir varlık, ancak pasif bir birey olarak tasavvuru-]

    Buna karşın marksizm ile olgunluğuna ulaşan materyalist anlayış, deneyimi bilincin pasif bir yansıması olarak değil, insanın dış dünya üzerindeki -karşılıklı etkileşime açık ve sürekli birbirini dönüştüren- pratik faaliyetinin bir sonucu olarak ortaya koymuş, bununla birlikte deneyimin dış dünyaya ve nesnel gerçekliğe oranla tali ve türevsel olduğunu da belirtmiştir.

    Aslında bütün olanlar bu ikisi arasında olmuş gibi.. Marksizm öncesi materyalist anlayışın hataları bir yandan rasyonalizm, diğer yandansa subjektif idealist, pozitivist vs. pek çok deneyim anlayışını doğurmuştur. Bu bağlamda deneyim bazen bilincin çeşitli hallerine (duyum, duygu, teorik düşünce inşası vs.) indirgenmiş, bazen de tecrübenin kaynağı görmezden gelinmiş veya bilinemez ilan edilmiştir. Pozitivizm ise her zamanki gibi soruyu reddetmiş, daha doğrusu bunun (yani bilinçten bağımsız olarak var olan gerçek dünyanın varlığına dair problemin) sahte bir problem olduğunu beyan ederek ortaya atılmasını gerekli görmemiştir.

    Mach’ın konu bağlamındaki profili, deneyime çeki düzen vereceğim derken işleri daha da karıştırması gibi görünüyor.. Bu oldukça karışık bi durum aslında.. Yani Mach’ın bir tarafı pozitivist bir uyarlama, bir diğer tarafı tuhaf bi idealist ampirizm (amprizm duysal deneyimin bilgi sürecindeki rolünü metafizik bir tarzda abartırken Mach önce bundan uzaklaşır gibi görünüyor, ama sonra gelip daha alasını yapıyor ve deneyime çeki düzen vermek isterken (nedenselliğin sorgulanması vs) kez de deneyimi maddeden arındırmaya kalkıyor.) Bir başka tarafıysa fideizme kadar yelken açıyor.. Bu bakımdan, söylemek kabalık olmazsa eğer; Mach benim için kafası oldukça karışık bir filozof, Einstein’ın yüklenmesine pek şaşmamak lazım.

  12. Spinoza’nın tanrısı kimdir ?

    Bilindiği üzre hem Spinoza hem Einstein yahudi olarak dünyaya gelmişlerdir. Agnostik aklın ilk ve en güçlü temsilcisi Spinoza çevresini! incelerken; kudret, ahlak, duygulanış, süre, nefret, aidiyet, alan, sınırsız, sonsuz gibi temel kavramları ele almıştır.

    Nihayetinde dinsiz diye cemaatten kovulmuştur. Ele aldığı unsurların etik incelemesinde tanrıya kafa tuttuğu aşikardır. Adem kendi kudretinde biriyken, ona aciz muamelesi yapan tanrıdır. Elma sevmem veya elma severim, bu eylemin tanrıyla olan ilişkisi nedir ? Ona kötülüğü yapan tanrının kendisidir. Kendi kudretini kendinden aciz biri üzerinde denemiştir. İşte Etik tam bu noktada sükutu hayale uğramıştır. “O halde” diye başlayan serüveni başlar Spinoza’nın…

    İşte kahramanımız Einstein’ın tanrısı aynı tanrıdır. Bulursanız tabi…

  13. Plasebo konusu açılmışken bu başlık altından belki devam edilebilir.

Bir yanıt yazın

Ad ve E-posta zorunlu değildir.