İnternet Bir Kütüphane Değilse, Hangi Mahallede Yaşıyoruz?

İnternet Bir Kütüphane Değilse, Hangi Mahallede Yaşıyoruz?

İnterneti uzun süre dünyanın en büyük kütüphanesi diye övdük. Bu benzetme başlangıçta makuldü: Arama motorları katalog, siteler raf, bağlantılar da kitapların arasına bırakılmış ayraçlar gibiydi. Fakat bugün internete yalnızca bilgi almak için girdiğimizi söylemek, İstanbul’a ansiklopedi okumaya gittiğimizi iddia etmek kadar tuhaf. Burada dolaşıyor, karşılaşıyor, tartışıyor, âşık oluyor, çalışıyor, alışveriş yapıyor, gösteriş yapıyor ve bazen kayboluyoruz. İnternet artık bir bilgi deposundan çok, uyumayan ve sürekli yeniden inşa edilen bir şehirdir.

Kütüphanenin sessizliği vardır; şehrin ise uğultusu. Kütüphanede aradığınız kitabı bulmaya çalışırsınız, şehirde ne aradığınızı bilmeden başınıza bir şey gelmesini beklersiniz. Bir videoya bakmak için açtığınız telefonun sizi eski bir arkadaşın düğününe, uzak bir ülkedeki protestoya ve hiç ihtiyacınız olmayan bir kahve öğütücüsüne götürmesi bundandır. Dijital şehir, niyetlerimizi aşan karşılaşmalar üretir. Deneyimin gücü de tehlikesi de burada yatar: Yolu biz seçtiğimizi sanırken kavşakları başkaları tasarlar.

Algoritmalar şehrin görünmez belediyesidir

Gerçek şehirlerde meydanları mimarlar, yolları belediyeler, vitrinleri sermaye biçimlendirir. Dijital şehirde bu işi algoritmalar üstlenir. Kimin sesini duyacağımızı, hangi sokağın kalabalık görüneceğini ve hangi olayın gündem sayılacağını belirlerler. Üstelik bunu tarafsız bir harita sunarak değil, her kullanıcıya farklı bir kent kurarak yaparlar. Aynı platformda yaşayan iki kişi, birbirine hiç benzemeyen mahallelerde oturabilir. Birinin caddeleri umut, diğerininkiler öfke ilanlarıyla kaplıdır. Ortak bir şehirdeyizdir ama ortak bir manzaraya sahip değilizdir.

Bu nedenle yankı odası yalnızca düşünsel bir sorun değildir; kentsel ayrışmanın dijital biçimidir. Nasıl zengin ve yoksul mahalleler aynı kentte farklı gerçeklikler üretiyorsa, algoritmik mahalleler de farklı hakikat rejimleri üretir. İnsanlar yalnızca başka fikirlere inanmıyor; başka olayların yaşandığına inanıyor. Tartışmaların sertleşmesi bilgisizlikten çok, deneyim coğrafyalarının ayrılmasından kaynaklanıyor. Aynı dünyayı görmeyen insanlardan aynı sonuca ulaşmalarını bekliyoruz.

Profilimiz evimiz değil, vitrinimizdir

Dijital şehirde profil, özel alan ile kamusal cephe arasında duran tuhaf bir yapıdır. Fotoğraflarımızı, başarılarımızı ve acılarımızı oraya yerleştirir; sonra insanların bu vitrinden bizi doğru anlamasını umarız. Fakat vitrin yaşantının kendisi değildir. Sürekli görünür olmak, sürekli görülmek anlamına da gelmez. Kalabalık takipçi listeleri içinde derin bir yalnızlık yaşanabilmesi bu yüzden şaşırtıcı değildir. Şehir insanı kalabalıkta yalnız bırakır; internet bunu bildirim sesleri eşliğinde yapar.

Yine de dijital ilişkileri sahte diye küçümsemek kolaycılıktır. Bir ekran üzerinden kurulan dostluk, bedensel bir karşılaşmadan daha az gerçek olmak zorunda değildir. Gerçeklik, temasın maddesinden çok etkisinin derinliğiyle ölçülür. Bir mesaj insanı hayatta tutabilir; bir topluluk ona ilk kez ait olduğu hissini verebilir. İnternet, coğrafyanın dışarıda bıraktığı kişilere yeni meydanlar açar. Fakat her meydan gibi bunların da kuralları, bekçileri, dışlananları ve görünmez giriş ücretleri vardır.

Dijital yurttaşlık ne ister?

Bir şehirde yaşamak yalnızca yolları kullanmak değil, o yolların nasıl yapıldığını sorgulamaktır. Dijital yurttaşlık da uygulamaları ustaca kullanmaktan fazlasını gerektirir. Verimizin kimlerce toplandığını, dikkatimizi hangi ekonomik düzenin satın aldığını ve öneri sistemlerinin davranışlarımızı nasıl eğittiğini bilmeliyiz. Medya okuryazarlığı artık tabela okumak değil, sokağın neden oraya açıldığını kavramaktır. Aksi hâlde kullanıcı değil, şehrin üzerinde çalıştığı ham madde oluruz.

İnternetin geleceği daha büyük bir kütüphane kurmakla değil, daha yaşanabilir bir şehir tasarlamakla ilgilidir. Bize yalnızca doğru bilgi değil; güvenli meydanlar, mahrem odalar, tesadüfi karşılaşmalar ve itiraz edilebilir yönetimler gerekir. Asıl soru internette ne bildiğimiz değildir. Hangi mahallelere kapatıldığımız, kimlerle karşılaşamadığımız ve oradan çıktığımızda nasıl bir insana dönüştüğümüzdür. Çünkü şehirler binalardan önce sakinlerini, internet de içeriklerden önce bizi inşa eder.

Bir yanıt yazın

Ad ve E-posta zorunlu değildir.