Termodinamiğin yasalarını keşfetme süreci içinde, fizikçiler, maddenin genel bir özelliğini tanımlayan bir başka makroskopik değişken daha keşfettiler – entropi. Entropi fiziksel sistemin ne kadar düzenlenmemiş olduğunu gösteren niceliksel bir ölçüdür; sistemin dağınıklığının bir ölçüsüdür. Her şeyi düzgün ve düzenli tutmanın ne kadar zor olduğunu hiç farkettiniz mi? Üstelik ikilemsel olarak doğru ve düzenli hale getirmeye çalıştıkça düzensizliği de arttırırız. Örneğin yarısı tuzla dolu bir tuzluğun diğer yarısına dikkatli bir şekilde karabiber doldurduğumuzda eğer tuzluk saydamsa alt yarısının beyaz tuz tanecikleriyle, üst yarısının ise siyah karabiber tanecikleriyle dolu olduğunu görürüz. Tuzluk bir kere bile olsun altüst edildiğinde siyah karabiber ile beyaz tuzun en azından bir kısmı birbirine karışır ve beyaz tanecikler arasında siyahları görürüz. Daha sonra karabiber ve tuzu birbirinden ayırmaya çalıştıkça daha çok birbirlerine karışmasına neden oluruz yani düzeltmeye çalıştıkça entropisini yani düzensizliğini arttırırız. Kızgınlığınız rasgele bir durum değildir; termodinamiğin temel yasalarının bir sonucudur. Kapalı bir fiziksel sistem için entropi ya da kargaşa her zaman artar. Bizler termodinamiğin ikinci yasası ile yarışmaktayız.
İnsan zihni hiç yoksa bile, düzen bularak kargaşa, yani kaos’u hor görür, fakat quantum kuramı determinist olmayan ve ilk defa matematikçiler tarafından bulunan kargaşa dünyasını yani rasgeleliği getirir. Rasgelelik için doğaya bakarsak kargaşa arayabileceğimiz en iyi yerin tam atomun içi olduğunu görürüz. Quantum rasgeleliğine benzer bir rasgelelik yoktur. Bir atomun ne zaman ve nerede bozunmaya uğrayacağı konusu gerçekten rasgeledir. Bir kumar makinasında bir kusur olabileceğini düşünebiliriz ama fizikçiler quantum dünyasında hiç böyle kusur en azından şimdilik bulamamaktadırlar. Quantum rasgeleliği yenilemez.
Canlıların gelişiminde başarılı değişikliğe kapıyı açan şey rasgele oluşan hata olasılığıdır. Nesilden nesile genetik bilginin iletimindeki hatalar evrim sürecini geliştirir.
Eski klasik fizikte, mütasyonları yaratan hatalar gibi hatalar bile, ilke olarak bütünüyle belirlenmiştir. Hatta evrimin geleceğini yöneten genetik değişiklikler bile, her şeyi bilen Tanrı için bilinebilir şeylerdir. Fakat Quantum kuramı ile gerçekliğin bu klasik resmi devrilmiş ve yerini belirsiz evren almıştır. Tanrı’nın mükemmel zihninde bile belirlenmemiş olan ani değişiklik olur, DNA zincirindeki birkaç rasgele değişiklik başarılı değişik bir tür yaratır. Bu nedenle, quantum kuramının determinist olmaması bizim gerçeklik resmimiz için o kadar önemlidir.
Doğa kusur konusunda hiç bir şey bilmez; kusur, doğanın insan tarafından kavranışıdır. Biz doğanın parçası olduğumuz ölçüde, biz de mükemmeliz; mükemmel olmayan şey insanlığımızdır. Ve ironik olarak, kusurluluk ve hata konusundaki kapasitemiz nedeniyle biz özgür yaratıklarız. Hiç bir taş ya da hayvanın zevkine varamayacağı bir özgürlüktür bu. Hata olasılığı ve quantum kuramının açıkladığı gerçek bilinmezlik olmadan, insan özgürlüğü anlamsızdır.
Kategori: Genel
İnsanın niyeti, fiziksel dünyanın yapısını etkilemektedir
Gözlemleme işinin gözlemlenen şeyi değiştirebileceği gerçeği normal yaşamdan çıkarılan örneklerde de görülebilir. Modern yaşamdan yalıtılmış bir küçük köyü inceleyen antropolog, yalnızca kendi varlığı ile köy yaşamını değiştirecektir. Bu gözlemin nesnesi inceleme sonucu değişir. İnsanların gözlemlenmekte olduklarını bilmeleri onların davranışlarını değiştirebilir.
Bohr’un tamamlayıcılık ilkesi bir şeyi bilmenin koşullarının diğerlerinin bilgisini zorunlu olarak dışlaması nedeniyle, determinizm gereği dünya hakkında bir defada her şeyi bilmenin olası olmadığı anlamına gelmektedir. Quantum teorisinin Kopenhag yorumu dünyanın bizim onu gözlemlememizden bağımsız bir varlık olduğu fikrini sona erdirmiştir. Başka bir deyişle insanın niyeti, fiziksel dünyanın yapısını etkilemektedir. Bu da, biz onu kavramasak da, dünyanın devam ettiği şeklindeki klasik nesnellik görüşünü destekleyen her günkü dünya deneyimimiz ile çelişmektedir.
Quantum teorisine göre, madde hiç bir zaman durağan olmayıp her zaman için hareket halindedir. Bu aynı zamanda doğu mistikçilerinin de maddesel dünyaya bakışlarıdır. Fizikçi ve doğu mistikçilerinin hepsi evren, hareket ettikçe, titreştikçe, dans ettikçe dinamik olarak idrak edilmelidir demektedir. Doğa durağan değil fakat dinamik denge içindedir. Nitekim Tao’cu metinlerde bu konuda şöyle yazar: “Durgunluk içindeki durgunluk gerçek durgunluk değildir. Yalnızca, eğer hareket içinde durgunluk varsa cenneti ve dünyayı kaplayan ruhsal ritim ortaya çıkar”.
Madde; hem “parçacık”, hem de “dalga”dır
Madde, atom-altı düzeye inildiğinde, ikili bir görünüme bürünür. Yani hem parçacık, hem de dalga olarak karşımıza çıkar. Bu ikilikten hangisinin geçerli olduğu, o anki duruma bağlıdır. Yani bazı durumlarda parçacık görünümü baskın iken, diğer bazı durumlarda da parçacıkların dalga görünümü öne çıkmaktadır. İşte bu ikili doğa, ışık ya da diğer elektromanyetik ışınımda da karşımıza çıkmaktadır. Örneğin, ışık “quant” ya da foton aracılığı ile emilir ya da yayılır. Fakat bu parçacıklar uzayın içinde hareket ettiklerinde, titreşen manyetik ve elektrik alanları gibi davranırlar ve dalgaların bütün karakteristik özelliklerini bünyelerinde toplarlar. Öte yandan elektronlar ise, normal olarak parçacık olarak kabul edilmesine karşın, bir elektron demeti dar bir aralıktan geçtiğinde, bir ışık demeti gibi kırılmakta, yani başka bir deyişle; elektronlar da dalgalar gibi davranmaktadırlar.
Boş uzay boş değildir
Ancak eski boşluk fikri yani boş uzay, hiçbir şey olmama fikri de değişmiştir. 1930’lar ve 1940’larda göreceli kuantum alan teorisinin bulunmasından sonra, fizikçiler yeni bir boşluk kavramına geldiler, o da boşluğun boş olmayıp tersine doluluk olduğudur. Boşluk yani boş uzay, aslında kendiliğinden yaratılan veya yok edilen parçacıklar ve anti-parçacıklardan oluşmaktadır. Fizikçilerin keşfetmiş oldukları veya keşfedecekleri tüm kuanta boşluk olan mahşerde yaratılmakta veya yok edilmektedir. John A.Wheeler’in dediği gibi “ Hiç bir nokta şundan daha merkezi değildir, boş uzay boş değildir. Bu en şiddetli fiziğin bulunduğu yerdir “. Boşluk fiziğin tamamıdır, varolmuş olan veya varolabilecek olan her şey halihazırda potansiyel olarak orada uzayın hiçbirşeyliğindedir.
Uzayın boş görünmesinin tek nedeni, tüm kuantanın bu büyük yaradılış ve yok edilişinin çok kısa süreler ve uzaklıklarda yer almasından ileri gelmektedir. Büyük uzaklıklarda boşluk, tıpkı bir jet uçağıyla yeterince yüksekten üzerinden uçulduğunda, oldukça düzgün görünen bir okyanus gibi sakin ve düzgün görünür. Fakat okyanusun yüzeyinde, küçük bir bot içinde, ona yakın olunca, deniz yüksek ve büyük dalgalarla dalgalanır durumda olabilir. Benzer şekilde, yakından bakılınca, boşluk da, kuantanın yaradılış ve yok edilişiyle dalgalanır. Atomlar düzeyinde bakarken bile, kuantanın bu boşluk dalgalanmaları son derece küçük, fakat gözlemlenebilir durumdadır, eğer daha da küçük noktalara bakılabilseydi, boşluk tüm kuantanın çalkalandığı bir deniz gibi görünecekti.
Bu konuda Tao’cu öğreti şöyle demektedir: “ Boşluğu salt hiçlik ile karıştırmak yanlıştır. Hiçlik varlığın tersidir ve ikisi de maddeler düzeninde yerlerini alırlar. Buna karşın boşluk her ikisinin de ötesinde bulunur, veya daha doğrusu, o varolmanın veya varolmamanın anlamlı kavramlar olmasının sona erdiği bir yüksek gerçeklik seviyesinin ışığında her ikisidir “.
Genel görecelik kuramında, Einstein, tek biçimli olmayan şekilde hareket etmekte olan iki gözlemci (örneğin, bir gözlemci hızlanan bir uzay gemisinde, diğeri yer çekimi olmayan uzayda yüzer durumda) tarafından yapılan uzay ve zaman ölçümleriyle ilgili yasaları bulmuştur. Bu yasaların değerlendirilmesi, Einstein’ı, Euclid geometrisinden eğri uzayın geometrisi olan Riemann’ın eğri-uzay geometrisine götürdü (örneğin Euclides geometrisinde üçgenin iç açıları toplamı 180 derece olmasına karşın bu geometride üçgenin iç açıları toplamı 180 dereceden farklıdır). Birbirinden çok farklı diye kabul edilen uzay ve zaman kavramları da böylece görecelik fiziği yardımıyla birleştirilmiş olmaktadır.
Görünürde birbirinden ayrı, yalıtılmış ve bağımsız olan varlıkların bir üst boyutta bütünselleşmesini tecrübe edebilmek için illa da görecelik kuramına gerek yoktur. Bu bütünselleşme, bir boyuttan iki boyuta ve iki boyuttan da üç boyuta geçildiğinde aynen yaşanabilmektedir.
Görecelik kuramının dört boyutlu dünyası, modern fizikte, karşıt ve bağdaşmaz gibi gözüken kavramların aslında aynı gerçekliğin farklı görüntüleri olduklarını gösteren tek örnek değildir. Böyle bir karşıtlık birleşmesinin belki de en ünlü örneği, atom fiziğinde kullanılan parçacık ve dalga kavramları ile ilgilidir.
Biz hepimiz birbirimize ve tüm evrene karşı sorumluyuz
Bir an için evreni bir insan bedeni, bütün varedilmişleri de, onun hücreleri olarak tasarlarsak bundan çıkacak sonuçları şöyle sıralayabiliriz:
· Bütün hücreler birbirinden haberdardır. Birinin iyiliği, hepsinin iyiliği, birinin bozukluğu, hepsinin yani bedenin bozukluğudur.
· Bütün hücreler hem kendilerinden, hem de birbirlerinden sorumludurlar. Hepsi aynıdır, eşdeğerdedir ve çabaları kendileri için olmakla beraber aslında bütün için çalışmaktadırlar. Dolayısıyla bizler ayrı ayrı değil bir bütünün parçalarıyız · Egonun, bencilliğin ve sahip olma tutkusunun yanlışlığı ortaya çıkmaktadır. Bedendeki kanserli hücre, kendi iyiliği ve gelişmesi için aşırı derecede büyür. Yanındaki hücrelerin gıdalarını da kendine alır, diğer hücrelerin aleyhine giderek gelişir. Tek başına her şey iyidir ve o hücre kocaman olmuştur. Ama bütün açısından bakınca o bütünlük bundan zarar görmüştür ve bu hücrenin aşırı büyümesi, bedenin ölümüne yol açmaktadır. Kanserli hücre de kendini büyütüyor sanırken, aslında bindiği dalı kesmekte ve diğer hücrelerle birlikte kendi sonunu ve yok oluşunu da hazırlamaktadır. Lao Tse’nin dediği gibi “Dünyadaki insanlar güzeli güzelde tanırlarsa; böylece doğar kabulü çirkinliğin”.
Biz bugün bütünüyle birbirine bağlı, psikolojik, toplumsal, biyolojik ve çevresel olaylar çerçevesinde topyekün birbirine bağlanmış ve örülmüş bir dünyada yaşıyoruz. Bu dünyayı ve parçası olduğumuz evreni anlamak, onu dile getirebilmek için eski Descartes ve Newton’cu anlayışları aşan bir dünya görüşüne ve değişik bir perspektife gereksinim duymaktayız. Bu yeni perspektif, Görecelik ve Quantum teorileriyle bunu en iyi açıklayan felsefe olan mistisizm yani tasavvuf’tur.