Kaan Onay, yazdıklarını ilgiyle takip ediyorum. Bu yüzden seninle arenada savaşmaya karar verdim. Ölümüne değil, gösteri maçı yapalım. Kan aktığında bırakırız. Sitenin kadınları da hakettiğin (veya hakedeceğin) saygıyı sana ve bana verirler.
Bu başlık altından devam edebiliriz. Kuantum fiziğinden başlayalım.
(Veya ilgilendiğin her hangi bir alandan)
En azından konuştuğum kimlikleri ben bileyim.
Buradaki durumu anladım, burası böyle.
Kendinizi linkedin den bana tanıtırsanız sevinirim, ben bilirim konuşuruz, tanımadığımla da konuşmamış olurum.
Böylece dışarıdan sataşmaları aramızda çözeriz.
Tam bir profiliniz umarım vardır. Ben xenix demeniz yeterli.
Aslında neden Linked inde tartışmıyoruz, herşey tam kontrol altında orada. Herkes açık kimlikle gelsin sanalsex için buraya dönerler.
Grubun ismi )DANK(
link to linkedin.com
Yok! Akıl tartışmaları ölümünedir.
Kan aksa da saygıdan vazgeçmeyelim yeter. Biraz dramatik gibi gelebilir ama adam gibi ölmek denilen şey çok kutsal. Ben ona da varım. Ne demek istediğiniz anlıyorum ama zaten adam olmak eskisi gibi bilinse, adam gibi dendiğinde bu kadar söze gerek yok.
BUrada sonunda birisi ölür, biz öldürmesek de kadınlar birimizi mutlaka öldürür. Nasıl? Onlar arşivdir, yeni doğanlara iletir herşeyi; seçtikleri doğruyu gelecek nesle taşırlar, diğeri ölür. Aslında insanlığın bugüne kadar doğruyu izlemesinde etkin olan alt yapıdır bu. Canlılıktan gelir ama insanlığın düşünsel yapısında da gerçeğe uygunluk olmak zorundadır; spermlerden birisi yaşar ama savaştan kaçan yoktur.
Amerikayı keşfetmeye gerek yok. Gerçek zaten böyle ama gerçeği kibrimizle değiştirdik rayından çıkardık. Bu şimdiye kadar işe yarayan, bizi doğru yolda tutan senato düzeni, tekrar yürülüğe geçmek zorunda. Bu sefer bilinçle yapılacak tek fark bu.
Kuantum mekaniği bilinmeyen bir konu, yani açık bir konu; bu durumda konuşacak pek bişey yok yani konuşarak bir sonuca gelinebilecek bir alt yapı yok….. Zannedilirken, ben diyorum ki bu konu artık kapandı.. Şimdi tartışacak konu çok.
Biraz kestirme oluşturayım, konu dönüp dolaşıp sıfır konusuna gelecek veya gerçeğin temelindeki sıfır ile bir ilişkisine.
Yardımcı olacağını düşündüğüm iki videom var.
YouTube adreslerine giderek izleyebilirsiniz ama ingilizceler.
The Double-Slit Experiment is SOLVED
Tercih etiğim başlangıç sıfırdan başlayalım isterim.
What Zero is: The Quantum Moment vs. Speed Reality
Bu video sıfır üzerine ama daha da sıfırdan başlayacağız.
Birincisi burada yazdıklarımız kapalı bir ortam değil. İnterneti kullanan herkesin ulaşabileceği bir yerde. Bazen yazılar onbin ile yüzbin okunma alabiliyor. Bilirsin arenada savaşanlar tribünlerin kalabalık olmasını ister. Yazarımız azdır belki ama okuyucumuz çok. Ayrıca yazdıklarımız bir müddet sonra google da çıkmaya ve aranan kelimelere kaynak olmaya başlıyor. (İstersen google’a kuantum arena diye arat, ilk bu başlık çıkıyor) Linkedin dediğin ortam bunu da sağlamıyor.
İkincisi bu site yazdıklarımızın sonsuza kadar saklanacağını ifade ediyor. Hadi o kadar süre uzun dersen de 10-20 yıla da razıyım.
Üçüncüsü bu sitede annenin babanın sana verdiği isim, tc kimlik numaran, adresin, işin, cinsiyetin kimseyi ilgilendirmiyor. Düşünceler, fikirler ve hissettiklerin önemli bizler için.
Tekrar konuya döneceğim. Şimdilik iyi bayramlar.
Ortada duran gerçeği tartışacağız. Evet, işimiz var gibi gözüküyor.
Ortada duran basit gerçeği tartışanlar çoktur. Sürahi üç açıdan farklı görünür; biri kulpu var, diğeri ibriği var, üçüncüsü ikisi de var diyerek konuşup durur. Ben “sürahiyi döndürelim veya birbirimizin yerine geçelim” diyebilen, sorunları hızla geride bırakmaya istekli KİŞİLERLE konuşurum.
Bir mesaj yazdım, “bu mesajı hiç yazmasaydın keşke, hepsi fasa fiso” diyebilen anlamda cevap alıyorum.
BELİRLEDİĞİM SORUNA ÇÖZÜM DEĞİL, “SENİNKİ SORU DEĞİL” CEVABI VERİLİYOR.
* LinkedIn deki grup açık, üye olmaya gerek yok; denilen geçersiz. Google işini sormasam bile güçlendirici artı destek olarak eklenmiş. Hadi peki.
* Ne süreyle saklanacağını konuşmaya gerek.
* Verdiğiniz cevap sanki kimlik konusunu hiç sormamışım gibi, gargaraya getiriyor.
Adam yerine koymak “bey” diyerek yapılan bir formaliteden ibaret; sizi suçlamıyorum, ne yazık ki çivisi çıkmış yaşamın eseri.
Biraz durmak lazım; daha kuantum mekaniğine girilecek işimiz uzar, zaman kaybı.
Henüz sitenin üslubunda temel göremedim. Üslup gerçekçi olmak zorunda; elma var mı diye sorunca, cevap armutlu olamaz.
“SokaktakiKadının” gözlemi şöyle
Onun için, madem arenadayız size acı çektirmeden işinizi çabuk bitireyim; ben de zaman kaybetmeyeyim.
Sizi kadınların karşıma getirmesi doğru olurdu ama öyle bir yapılanma yok; siz kendiniz geçtiniz karşıma, bana da anlatmak için vesile olur diye düşündüm.
Daha tartışmaya başlamadık ama bunları yazarken “neden bunlarla uğraşıyorum” diye düşünerek sıkılmaya başladım; “yapıcı iletişim nasıl kurulur” anlatmak istemiyorum.
İşin çok temeline bakılırsa, ta en baştan durum zaten belliydi.
Ucu açık bir konunun tartışılması aptalcadır. Ucu açık konu bir sonuca ulaşmadan süresiz tartışılabilir; bu baştan bellidir. Tartışma, bütünü kapalı olduğu düşünülen iki konu arasında yapılabilir. Ucu açık konuyu tartışılabilir şekle getiren tek yöntem, önce bütünleyerek konuyu kapalı şekle getirmektir.
Dünya literatüründe kuantum mekaniği sonuç getirecek bir tartışmaya girilecek konu değildir, daha konunun kapsamı araştırma aşamasındadır. Kısacası aklı olan kuantum mekaniğini tartışmaz; sebebi, ne gözlemler sonucu elde edilen verilere uyan bir açıklama, ne de açıklanacak konunun belirli çerçevesi vardır.
Benim açıklamasını yaptığımda budur zaten; kuantum mekaniği, sıfırdır, yoktur, yokların ilişkisidir ama sıfır vardır. Beş duyu ile algılanamayan sıfır, görülerek algılanmış ama sıfır olduğu ile bağdaştırma yapılamamıştır. Bu kafa karıştırıcı ağır bir anlatım ama verdiğim videolara bakılırsa temel açıklama vardır. Dünyanın düşünce yapısı, matematikten başlayarak bir değişime giriyor. Kuantum mekaniğini kapamak, çok GERÇEKÇİ yeni bir devrin açıldığının habercisidir.
Eğer sizin için başka kapalı bir kuantum mekaniği varsa zaten baştan ayrı tellerde çalıyoruz demektir; eğer ucu açık bir konuyu benimle tartışacaksanız dediğim gibi tartışacak konu henüz yok. Sizin kuantum mekaniğinizin kapalı bir konu olması için çift yarık deneyi gibi veya diğer bütün kuantum mekaniğinin sorunlarını açıklayan bir alt yapıya sahip olması gerekir.
Burada tartışmamız bitti, sonuç baştan belliydi.
Ben kuantum mekaniğini tartışabilirim (kimse olmayacağı ilk ben olduğum için açıklama yaparım). Alt yapısını, ne olduğunu, nasıl çalıştığını, neye dayandığını anlatan eserlerim var. Bilgi hızla yayılsın diye sonuçları video yapıp youtube a koyuyorum. Türkiye üniversiteleri ilgilenemedi bile. Anlattığım temel yapıyı anlayıp onaylayabilecek yetkide çok az insan var dünyada. Ancak sonuçları karşılaştırmak çok basit, bir deney sonucu var ve sonuçlarının açıklaması tutuyor. Temel alt yapıyı diğer kuantum konularıyla da eşleştirirseniz tek bir yapıya bağlanmayı sürdürüyor.
Her şeyi bilen adam örneğini unutmayın; gerçeği anlatan her şey birbirine uymak ve birlikte tek olmak zorunda.
Aslında dünya için ucu açık kuantum konusu benim için çoktan kapandı, yıllar evvel; açıklama sürecinde sabretmeye çalışıyorum.
Şimdi.
Bu son demek değil, yine görüşürüz ama sorunluluğunu sırtında taşıyan o değişmeyen kimlikle. Elmaya karşılık elma olan cevaba örnek “Kimliğimi açıklamak istemiyorum” olabilirdi; sizinki sormadığım, üstelik “bilmediğimi zannettiğiniz” armut oldu, kurusa bakmayın.
LinkedIn’deki )DANK( grubuna katılıp tartışmalara katılabilirsiniz. Biraz önyargım oluştu ama düzeltmesi size kalmış.
İyi bayramlar.
Son yorumumdu; bu tartışma benim için kapandı. Eski yerde, genel konularla devam edebiliriz.
bi mendil atsaydım arenaya yau içimde bıraktınız 🙂
Ben pes edene, tartışmak istemeyene veya tartışmadan çekilene daha fazla yüklenmem. Bu yüzden kuantum konusunda durumu tribündeki kadınlara havale ediyorum.
Elma armut iddialarınıza gelirsek, linkedine 1 yıl önce eklediğiniz bir yazının linkini gönderir misiniz? Ben o siteye üye olmadan okuyabilmek istiyorum. Bir de kurduğunuz DANK grubu google aramasında kaçıncı sayfada çıkıyor belirtirseniz sevinirim.
Gelelim sokaktakikadın ve sizin algınıza.
Eğer gözlemleriniz ve algınız buysa daha fazla bir şey söylemeye gerek yok. Herkes kendi algı dünyasını yaşar.
Düellonuz bitti heralde, o yüzden dahil oluyorum.
Yahu ben Kaan’ın sadece bu başlık altındaki yazılarını okudum. Kadın konusunda niye bu kadar takıntılı. xenix bir masa açtı kendisi oturdu ve karşısına seni davet etti. Bu başlığın bir hikayesi mi var anlamadım, ne kadını.
Bu gerçek kimlik konusunda da niye bu kadar ısrarcısınız Kaan (bey). Takma adlar kullandığımıza göre sebeplerimiz var, herkesin farklı sebepleri olabilir. Kendi nedenlerimi söyleyeyim size. Ara sıra içinde yaşadığım bu kültüre çok aykırı gelen yorumlar da yapıyorum. Ve takma ada rağmen gene de bir kısmı otosansürümden geçemiyor, yani burada yazdıklarım aslında törpülenmiş düşüncelerim… her şeye rağmen. Benim elbette çok yakın birkaç dostum var, onlarla gizlim saklım yoktur. Ama çok samimi olmadığım ve olmak da istemediğim ortamlarda da bulunuyorum elbette. Ve o çevrelerden biri bu siteye uğradığında aa ben bu yorumu yazanı tanıyorum bizim mosey bu demesini istemiyorum. Bunun için de takma ad da yeterli değil. Yorum yaparken gerçek kimliğim hakkında ipuçları da vermemeye özen gösteriyorum. Bu günlük hayatta münafık tkılıyorum anlamına da gelmesin. Ben düşüncelerimden şüphelenen herkesle uygun bir üslupla konuşmasını biliyorum. Ama bir kişi, benim hakkımda her ne öğrenecekse bunu günlük hayatta öğrensin. gerçek kaynaklardan yararlanarak, sanal değil :). Yani şöyle özetleyebilriz bu sonsuz’daki kaptanmosey kullanıcısına gerçek hayatta bir karşılık yaratmamaya çalışıyorum. Ama siz derseniz ki benim asıl öğrenmek istediğim tartışacağım kişinin yetkinliğini bilmek isityorum diye. O konuda hak veriyorum. tartışmanız yeniden başlarsa xenix belki bilgilendirir siz.
Ayrıca son olarak xenix’e bir soru sormak istiyorum. Ben en başta dediğim gibi Kaan’ın sadece bu başlıkta yazdıklarını okudum, diğer yorumları çok uzun.. nedir abi bu, başka bir tersinim vakası mı? Eğer daha ciddi biri dersen; kuantum mekaniği hakkında benim de öğrenmek istediğim birkaç şey var(aslında çok da öncelikli olarak diyelim). Onları bu başlıkta sorabilirim. Ayrıca bu kadın takıntısı nerden çıkmış onu da bilmiyorum, anaerkilliğe dair bazı düşünceleri de mi var Kaan’ın?
tek başına dünyayı değiştiremezsin, senden daha çok bilen daha akıllılar var, kurallara uyacaksın, para kazan yoksa ölürsün. Bu baskılarla ezilen insanlar kimliksizleştirilerek sindiriliyor. Buradaki kimliksizlik sindirilmiş haliniz ve kurallara göre yaşayarak sinmiş bir kimliksiz olarak yaşarsanız bakın rahat ediyorsunuz sonucunu bana satıyorsunuz. “Herkes kendi algı dünyasında yaşar” insan gerçeği değil insan yarattığı gerçeğinde birlikte yaşıyor. Git kendi algı dünyanda tek başına yaşa bakalım. Bu sindirme yöntemine karşı benim düşüncem tam tersi, delice gelecek; ben dünyayı değiştiririm dedim şimdi gerçekten değiştirdim. Doğduğum gün değişti ve benimle her gün değişiyor; ben yok değil veya sindirilerek yok gibi hisseden değil varım. Beni yok yerine koyan sahte bir kimliği neden yakama takayım, bende biliyorum takma isimle internette takılmayı, dün gelmedim dünyaya; değişmesi gerekenleri irdeliyorum.
En başta verdiğim her başlığın uzun alt yapısı var ama sonuçta akıl noktasına bağlanıyor. Hepinizin aklı var ve çözümsüzlüklerle kısırlaştırılmış, üstelik aklı kısır olanlar bunu çözüm diye yapmış, sonuç kısır döngü. Kısırdöngünün OLUŞMASINA da kırılmasına da sebep biziz, Osmanlıdan gelen süreç, yine çok derin ve uzun bir konu. Bu kadar derin ve karışık şekle ben getirmedim ama ben çözdüm, şimdi düzelteceğim. Doğru dürüstlükle dümdüz edeceğim dünyayı, yardıma da gereksinimim yok, yaptım çoktan bitti. Süreç kısmında yardım ederseniz hız farkı yaratır, çabuk bitiririz. Kısaca, sizi sizden alan bu kimliksizliğin hız kazandırıcı tarafı yok zaman kaybı.
Diğer yazılarım “Etik Kurul Adayları – Eylül Mart Dönemi” başlığı altında kadın ile ilgli lafın başlangıcı orada. Yanda son yazışmalar var oradan ihtiras bölümündeki yazıyı okuyun. Biyolojide cinsiyetin temel mantığına değiniyor.
Sizi anlıyorum uzun yazılar can sıkıcı ama emin olun benden iyi kimse anlamaz sizi; uzun yazıları öncelikle okumayan ve hayatında kitap okumamış kişilerdenim. Merak etmeyin benim yazılarım uzun değil hatta kısaltılmış düşünce aktarımları, boş değiller, içinde hiçbir yerde bulamayacağınız yeni fikirleri bulursunuz. Eşsiz bir düşünce yazı veya uzunluğu ile değerlendirilecek gerçeklik değildir. Aklın sonuçları insani gerçektir ve gerçektekilerden çok farklıdır, ben bizi yazıyorum.
Buradaki en baştan düello değildi anlattım; şimdi merakınızı cevaplandırdım. Dediğim sebeplerden burada yazmak istemiyorum gerçeği bir kaç açıdan farklı görmek tek gerçeğe uygun değil, bir açıdan pes etmiş deniyor ama akıl verilemeyen, anlatılıp kendi kendine oluşması beklenendir.
Ben sizin bu takma adla ilgili tavrınıza saygı duyuyorum, dikkat ederseniz eleştirmedim de hiç. Sadece kendi nedenlerimi açıkladım, diğer arkdaşlar adına da konuşmadım. Herkes canı istediği gibi bir kullanıcı adı alıyor işte. Espirili olur, saçma olur, yaratıcı olur veya kişinin kendi adı olur, bununla bir sorunum yok. Bence siz de takılmayın. Neyse bu bahsi kapatıyorum, siz bilirsiniz.
Ben diğer yazılarınızı okumadım ama burada paylaştığınız double split experiment solved adlı videonuzu izledim. Gördüğüm kadarıyla siz de pseudoscientist’siniz. xenix sen izledin mi video’yu? gamaro sen de izlemelisin :).
Neyse aklımda kaldığı kdarıyla bir iki sormak istiyorum. Videonun 5.30 dakikadaki grafikte o 15derecelik sapma nerden geldi anlamadım. powerful bigness diye bir şey geçiyor bir yerde ona kısa bir açıklama veya işte tanım yapabilir misiniz? Ayrıca “klasik QM”de olmayan bir çok yeni kavram yaratmışsınız. emptyness, seed, true, reality, zero, one vs. Bunların da bi kısmını en azından tanımlarsanız. Dünya’nın merkezi higgs diyordu galiba videoda bir yerde. Bu tam olarak ne demek, ben çok sıcak ve demirden bir çekirdeği var diye biliyordum.
Sonra şunları sormak istiyorum. Teoriniz mesela ince kenarlı mercekleri ve çukur aynaların topladığı ışığı bir noktada odaklamasını nasıl açıklıyor, buna bakış açısı nedir?
Ve son olarak video’nun diliyle ilgili fikrimi yazmak istiyorum. İngilizce anlatım sanki biraz kesikli olmuş, anlatım kopuk kopuk. Bence bir de Türkçe olarak hazırlamalısınız daha derli toplu bir anlatım için. emptyness yerine mesela vacuum niye kullanmadınız. Bu da bir soru olsun emptyness kavramının vacuum’dan farkı nedir?
Yorumumu yazdıktan sonra bir iki bir şey daha geldi aklıma.
Mesela bu kullandığınız terim; moment o nedir? Benim tahmin ettiğim kadarıyla an anlamında kullanmışsınız. Uzun süre hep fiziksel moment olarak düşündüm de ben. Video boyunca kafamı karıştırdı. Bir yerde de moment kelimesinden momentum’u türettiniz. Peki oradaki momentum bildiğimiz fizikteki momentum mu? fizikte momentum momenti açısal momentum oluyor belki blirsiniz, aralarında böyle bir ilişki var yani. siz bağlantıyı bu yolla kurmadığınız için dikkatinizi çekmek istedim(tabi o moment fiziksel momentse elbette).
Sonra vektörlerle ilgili bir soru soracaktım. Neden vektör bileşenlerini uygulandığı nokta, büyüklük, ve yön şeklinde değil de source, development, neydi üçüncü… heh ikinciymiş pardon power, development üçüncü. Niye böyle tanımladınız. Ben burada en çok source a takıldım mesela. Mesela kuvvet vektörleri çizerken bir noktadan bir doğru ve ucuna de ok işareti yapıyoruz. Aslında burada çizmeye başladığımız nokta kuvvetin kaynağı değil de kuvvetin etki ettiği noktayı gösteriyor aslında. Bir bakıma o nokta source değil de target noktası diyebiliriz. Sizin yanlış bazı bilgilerinizi eleveriyor gibi geldi bana. Açıklarsanız iyi olur.
Ve gene aslında yukarıda soracaktım da unutmuşum. Işık dalga boyunu teoriniz nasıl açıklıyor.
“Klasik QM” parçacıklar aslında hacimli değildir. Mesela biri daha kütleli diye büyük hafif parçacıklar ise küçük değildir. Aslında hacimleri yok diyebiliriz, hacim makro dünyaya özgü bir özelliktir. Parçacıkların hepsi noktasaldır, şekil özellikleri var mıdır şüpheli. kütle aslında tıpkı elektirk yükü, renk yükü, spin falan gibi sadece bie kuantum sayısıdır. Siz gördüğüm kadarıyla tüm bunları yıkmışsınız. Bu nasıl oldu?
Yazdıkça aklıma yenileri geliyor uzadı. Daha videonuzun genel anlamda bana düşündürükleri de var ama şimdi yazmak istemiyorum, belki kızarsınız diye korkuyorum. Sorularım kaynamasın.
:)))
Evet… Siz konuşabileceğim kişisiniz çok sorunuz var ama hepsini tek soru şekline gericeğiz. Belki bizim üslubumuz buranın temel üslubu olur.
“Sorularım kaynamasın” kısmını şaka olarak aldım, zaten güldürdü 🙂
Aslında tek sorunuz var.
Peki kaynatmadan başlayalım.
Öncelikle sizin sorularınıza şimdilik cevap veriyorum çünkü düzen bu değil. Sizin sorular bitmez. Ama soruyu nasıl çözeceğinizle ilgili temeli verirsem, soru cevaplamaktan kurtulurum. Konumuz gerçek ve içindeki soru adedi N sayısı kadar.
N sayısı sorularınızın arasında “vector” olarak var. Gıcık bir şey söyleyeceğim 1+0=1 değil, 1+0>1 yani sıfırla toplam kendisinden büyük. 1+0>1 vector tanımı sıfırla karışan veya toplanan ve bu sırada sıfırla eşitlenen bir vector olmasına rağmen sıfırla bölünerek N sayısına dönüşüyor veya N adet bir oluşuyor da diyebiliriz. Benim başlayacağım yer aslında böyle bir başlangıç. Temel matematikte boşlukları doldurmak veya matematiğinde hata yaptığı ve hatalı olduğu yerleri akla tanıtmak. Matematik mantıktan ibarettir akıl mantıksızı da doğru olarak kabul edebilen temeldir. Yani akıl matematikten daha temeldir. Bakın matematik 1+0=1 diyor o zaman bu sıfır ne; 1+0>1 daha akıllıca değil mi? Gibi.
Çok derine inmeden sorularınızı yanıtlayacağım (derine inmemek zor olacak).
Belki dediğinizi burada yapabiliriz o videoları baştan Türkçe anlatırım olur biter. Aslında video olduğu sürece illa bir soru kalacaktır. En iyisi tüm soruların ortaya kendiliğinden çıktığı böyle bir ortam ama birde üslup sıkıntısı çıkarsa işte o zaman kaçasım geliyor.
Kimlik konusu diğer konu başlıklarına bakınca anlaşılıyor ama o konu başlıkları da dediğim sorunlardan kaynaklanıyor, dedim ya kısırdöngü içindeyiz.
Ben bitti diyene kadar araya girmeyin bölüm bölüm gideceğim bittiğinde devam ederiz. Çok soru sordunuz, belki bir ara bile verebilirim.
Bir sorum daha var ondan sonra araya girmyeceğim. Ama ilk önce bunu cevaplarsanız teorinize giriş mahiyetinde bir cevap da yazmış olacaksınız sanıyorum. Ben teorinizin amacını merak ettim. Yani nedir, parçacık-dalga dualitesini mi çürütmeye çalışıyorsunuz? Atomaltı parçacıkların dalga özelliklerinin olmadığını mı söylemye çalışıyorsunuz yani?
Pseudoscientist ne demek diye baktım eğer bu adamdır deseydi tamam derdim zaten sonunda bilim adamlığı var. Ona da sıra gelecek, bilim adamlığı bize göre değil, önce adam olunur ki bilim adamları adam olmayı bizden öğrendi, şimdi bize satıyorlar. Konu Osmanlıya uzanacak, neden durduğumuza ve neden çöktüğümüze ve duran çöken neden oldu ve de sonraki mucizeye; sonra kitabımı kimse almayacak 🙂
O dediğiniz değilim, ben adam akılıyım. Yunus “bende bir ben var” diyordu, ben buldum ki “Ben de Biz var”; yeni sürüm ve de son sürüm bu.
15 DERECELİK SAPMA:
60-45=15
Olması gereken ideal açı 45 ama gerçeğin üçlü bileşkesi güçten yana üçlü bir yapı oluşturuyor (bunlar benim ilgi alanım, neden güç ile üç budar doğru yan yana gelmiş. Türkçe korkunç bir hazine neyse devam). Üçgen geliştikçe (güç ve gelişimi bileşkesi) üçgen çekil aldığı için için üçgenin zorladığı açı ile büyümek zorunda bu da 60 derece. İdeal doğru 45 derece ile olmalıydı ama yani olan doğru değil ama olması için içinde doğruluk olması veya en azından doğruya benzeyen taklit doğru olması gerekiyor. Burası çok önemeli, lazer doğru gidiyor değil mi? Biliyoruz ki ışık bile kütlesinden dolayı uzayda doğru gidemiyor, araştırın evrende doğru bir şey yok. (Türkçe’ye döneyim bizde doğru çok doğru yerde kullanılmış bir de İngilizce doğruya bakın, hepsi için ayrı kelime bizde hepsi için tek, muhteşem; ancak böyle bir lisan ile doğru düşünülür)
Video ya 60 dereceyle oluşan sadece tek bir döngü koydum üç döngü daha sonra (xyz) planda gerçek oluşacak. 60 derecelik altı üçgenden oluşmuş üçlü altı (666) gerçek, toplam 18, tek gerçek bundan oluşuyor. Bu karışıklığın sebebi bir ile sıfırın eşitlenerek vector oluşturması, doğrunun 90 derece sapması… Bir de bunların dışından “biri” daha olmak zorundaki hata düzeltilsin. Ancak başka biri bütün bu karışıklığın dışından durumu anlayabilir veya görülebilir, hayvanlardan farkımız da bu zaten, ruhumuz bu karmaşanın dışına çıktığımız, bizi akıllı yapan dış yer veya yeni bir; yani bizim durumumuz 18+1=19. İşin doğrusu 20, son aşama halledilirse hatayı düzeltmiş olacağız. Onu da sırası gelince “bakın böyle yapacaksınız” diye anlatacağım, 19’lu gerçek 20’ye dönüşecek.
Gerçekteki taklit doğru, altılı döngüde devamlılığı sağlayan yedinci gelişim aşmasının 15 derece saptırılmasından oluşuyor. Yine bu da video da yok; doğru döngü dediğim sekizgene benzemesi için 15 derecelerin saptırılmasıyla oluşan bir döngüyü xyz gerçeği oluşturmak için üç defa tekrarlarsanız döngü tamamlanıyor. Yani 815=120, (666) 1203=360 ve alın size “DOĞRUYMUŞ GİBİ yeni bir gerçek”.
KLASİK QM: (bu arada QM Quantum Mechanics)
Kuantum mekaniği henüz konu bile değil klasikleşen konu olamaz. Yukarıda anlattığım sebeplerden ucu açık bir konu, bu da demektir ki ortada sadece soru var.
Klasik QM, klasik Soru demek.
Ben artık konu şekline getiriyorum, cevabıyla kapatarak. Kapatma kısmında yerine koyduğum hata düzeltmeleri var, bunlar da bazen yeni isim almak veya yeniden tanımlanmak durumunda kalıyor.
Önemli olanlara örnek; merkezi iki adet olan küre, kürenin eskiden iki merkezi vardı şimdi okul kitaplarında o bölümü düzeltmek zorundayız.
Emptyness bildiğimiz boşluk, space diyemem ayrı bir olgu sekline daha yakın. Boşluk tanımlamaya “What zero is…” ile başladım. Sıfır yok anlamına kullanılırken artık sıfır var veya yok var noktasına getirdim konuyu. Burada derinlemesine giden taraf matematiğin sıfıra inanan bir din olduğunun ortaya çıkması. Böyle bir şeyi ortaya çıkarmak felaket olur eğer yerine bir öneriniz yoksa; elbette tek bir öneriyle geliyorum… Sıfır artık olduğuna inanılan değil yok olan varlığı görülen bir olgu, hatta bir değil iki sıfır var karanlık enerji ve kara delik olarak onarlı nasıl gördüğümüz ve aslında aklımızla neyi görmemiz gerektiği videoda açıklanıyor.
Parçacık bir top gibi düşünülürken aslında sabon köpüğü gibi olduğunu anlatmaya çalıştım. Sabun köpüğü tek başına top gibidir ama diğerleriyle birlikte altıgenler yaparak birleşir (aynı boysa). Bu bakış açısı, Amerikan dâhisi Richard Freyman’ın klasik yöntemlerle açıklanması imkânsız gözüyle baktığı kuantum mekaniğinin kalbi niteliğindeki “çift yarık deneyini” salon köpüğü derecesinde klasik bir yöntem ile açıklamamı sağladı.
Her parçacığın çekirdeği olduğu kadar boşluğu da kendine özgü ve evrende boşluk yok denilebilir; yok bile artık var 🙂 Sakın hiç nerede falan diye sormayın sırasıyla giderken hepsini yolda göreceksiniz; benim gördüğüm gibi.
Komik bir itirafta bulunayım ben kuantum mekaniği bütünüyle bildiğimde bildiğimin kuantum mekaniği olduğunu bilmiyordum. Yıllar evvel National Geographic TV’yi seyrederken bilim programlarında kuantum mekaniği diye anlatılanların benim an diye adlandırdığıma yakınlığı dikkatimi çekmeye başladı. Ben Yaklaşık 2000 ile 2002 arası yavaşça bu konuları düşünmeye ve sıfırdan başlayarak gerçeği kendi kendime tanımlamaya başlamıştım. Hiçbir bilgiye sahip olmadan hepsini kendim uydurarak bir gerçek yaratmaya kalkmak denilebilir. Ama altında şu düşünce var; bu gerçeğin yaratılma türevi birden fazla olamaz ve sıfırdan başlamak daha kolay hiç karışık değil sıfırdan sonraki ilk aşamada elinizde ne olacağı belli “Bir” ne kadar kolay değil mi? Yalnız başta çok ağır ilerliyordu bitmesi bir yedi sene falan almıştır. Kısaca ben kara cahilim ama her şeyi sıfırdan biliyorum; o kara denilen yerden tüm gerçeği birlikte görerek sonuca geldim.
Onun için benim için kuantum aslında an’dır. Sıfırdan gelirken an’ı bütünüyle göreceksiniz, zavallı kuantum mekanikçiler ters taraftan beyinleri patlayarak bir sonuca ulaşamıyor. Üstelik onlara bunu başaramazsınız diyecek kadar ukala bile olabiliyorsunuz.
Benimle sıfırdan başlayarak gerçeğe yaklaştığınızda Einstein veya Stephen Hawking den daha çok nasıl bilinir anlayacaksınız. Ama bu onlardan çok bilmek anlamına gelmiyor, yani ben onlardan çok bilmiyorum. Şöyle düşünün onlar bilginin sınırlarında bir yüzeyin duvar olduğunu bulma noktalarına geldiklerinde, o duvarda bir kapı açılıyor ve ben içeri giriyorum. “Merhaba” şaşırıyorlar “nasıl geldin buraya” diyorlar “ ters taraftan, niye bu kadar şaşırdınız ki” diyorum 🙂
O açtığım kapı kuantum mekaniğinin bulunamayan kapısı, dışından bakılırsa bütünü gözüküyor. Dışarıdan kapının nasıl bir şey olduğunu görünce anlıyoruz ki, içerden bulmaları değil, yaklaşmaları olanaksız. Sonuçta benim tamamladığım durum yolun sonu; madde bilinmeye başladı, Einstein enerjiyi bularak insanlığa köşeyi döndürdü, köşe dönüldükten sonra yol üstündekiler yeni sayılmıyor esas köşeyi dönmek yeni. Şimdi yeni bir köşe daha dönüyoruz, zaten başka köşe de yok, hepsi üç köşe üçgen. Madde enerji ve zaman, artık zamanın ne olduğunu anlayacağız. Üstelik çok basit sıfır birden başka formüle gerek yok, herkes anlayacak. Ben anlıyorsam herkes anlar.
IŞIK KIRILMASI:
Özel isteklere geçtik benim konum içinde yer verilmemiş soru, öf pöf.
Parçacığın çekirdek kütlesi enerji oranından dolayı büyükse boşluğu çekirdek etrafında döner yani merkezde çekirdek, çevresinde boşluk vardır. Eğer enerji ile büyümüş parçacıksa büyüdükçe çekirdek de küçülür boşluğu artar bu durumda merkeze boşluk geçer ve çekirdek çevresinde yörünge yapar. Her ikisinin de dengede olduğu durumda elektronlar var; yani, merkez çekirdek merkez ile boşluk merkezi arasında veya değişken olanlar radyoaktif kısım.
Enerji dolu parçacıklardan ışık gibi boşluğun çevresinde dönen çekirdekler bu dönüşü parçacık içinde yaptığı için yani kendi an’ı içinde aynı zamanda iki yerde de olabilme ayrıcalığına ulaşır. Aynı anda iki yerde de olabilme ışığı hızlı yapar bu bir anlık bir hızdır ama dışta kalan çekirdek bir anlık daha hız alarak bir uzaklık daha kat eder, bunun tekrarı zaman hızına eşit olan ışık hızıdır. Işığın kütlesi vardır, yavaşlamak ister ancak zamandan gelen hareket dışta kalan çekirdekle her temas edişinde tekrar aynı anda iki yerde olma olayını zincirleme biçime dönüştürür. Yardımcı olacak olan çizim videoda var.
İki yönlü döngü içinde sahte veya taklit doğru izleyen ışık helezon gibi yolunu izlerken diğer yapılarda aynı anda tamamlanan aynı an döngüsünü sürdürmektedir. Bir saydam yapı mesela cam sonra diğer saydam ortam hava her ikisine de giren sabit bir döngü ancak içine girdiği saydam ortamdaki döngü farklı
Dik gelirse uyum sağlayana kadar bekleyip sonra girmek zorunda eğer açılı gelirse o zaman uygun an geldiğinde içe sapacak kestirmeyle hareket etmek zorunda. Kırılma sebebi.
Eğer açık artıyorsa bu kestirme sıralaması da ayrışarak olmaya zorlanır. Beyaz ışık farklı foton scalasının birlikte hareketidir. Scaladaki her renk farklı büyüklükte bir döngüyü işaret eder bu döngünün anda tekrarı frekans olarak ışığın rengini değiştirir. Saydam ortam değiştirmeye gelen beyaz ışık yüksek açıyla yaklaştığında döngü boyu farklılığı ile yeni ortamın döngü boyutuna sırayla ayak uydurmak durumunda kalırlar sonuç farklı anda (ama parçacık anı açısından elbette) farklı açı alarak ortam değiştirirler.
Yan yana gelen düzgün parçacık yapısının (burada atom ev moleküle giden yapısı sadeleştirmek zorundayım) arasında uygun döngüsüyle içine alarak geçmesine izin vereceği yapıyı saydam olarak isimlendiriyoruz. Katı her madde aynalaşabilir ne kadar parlattığınıza bağlı; parlaklık yan yana gelebilen katılıkta parçacık yapısını ne kadar aynı sıraya getirdiğinize deniyor. Eğer çok düzgün dizilmişlerse aynı anda iki yerde olma işlemi içeride bitecek bir nokta bulamayarak doğrusallığı ikilik tarafında tamamlamak zorunda kalıyor ve yansıyor.
Lütfen bir daha özel soruya girmeyelim bitmez bunlar. Temelini anlarsanız kendiniz çözersiniz. Benim derdim herkese yeter bana da yetiyor.
HİGGS:
Higgs benim eğlence merkezim 🙂
Eğer birilerini gıcık etmek istiyorsam, denemek veya konuşmaya başlamadan önce biraz yumuşatmak için tokatlamaya oradan başlıyorum.
Tartışma konusu şekline getirip farklı bir konuyu denemek için kullandım. İnternette LinekedIn’e gidin grup “Quantum Physics” tartışma konusu “THE CORE AT THE CENTER OF EARTH IS COLD”. Yani dünya gibi büyük gezegenler ve yıldızların çekirdeği mutlak soğuktur, hem soğuktur hem de bu soğukluk mutlaktır.
Burada güneşten yanıyoruz biri çıkıyor “bu güneşin çekirdeği var ya o soğuk biliyonmu” diyor. Adamı hasta eden bi durum ama ben yapmıyorum Higgs yapıyor. CERN’dekiler de aynı, hasta olmuş durumdalar. Higgs’in farkı çekirdeğinin çok büyük oluşuyla kendi boşluğunun artık onu zaman akışından koruyamamasına dayanıyor. Zaman sadece tek bir olgu değil üçlü bir yapı zaten bir şey gerçek olacaksa üçlü yapıya dayanmak zorunda. Zaman, enerji, tahta 🙂 Bu Cem Yılmaz’ın beş element esprisinin türevi; düzeltiyorum zaman, enerji, boyut. Yine sıfırdan gelmeye başladığımızda boyut konusunu daha temelden anlatacağım ama zaman tek başına bir olgu değil, içinde hareket dediğimiz enerjiden dönüşmüş ve yine enerji etkisi veriyor. Zaman ve hareket birleştiğinde hız dediğimiz birleşime sebep oluyor. Higgs küçük boşluğunun dışında akalan çekirdeği ile zamandan etkilenerek hareket enerjisini hızla içine alıyor ve boşluğunu bu enerjiyle büyüterek korunmaya başlıyor. Bu Higgs oluşur oluşmaz meydana gelen hızlı bir olay; konu hıza bağlıysa bir süre geçer. CERN bu sürenin öncesinde Higgs’i belirleme hastalığını yaşıyor. Bakın yine aynı durum” hoca o sizin higgs varya şöyle, böyle “ ukalalığı yapıyorum, delilik değil mi?
Fıkra: Arabayla giderken lastik patlar. Adam lastiği tamir ederken bijonları (lastik somunlarını) mazgala düşürür. Bu sırada olay tımarhanenin yanında oluyor (akıl hastanesi demek istemiyorum akıl hasta olmaz ruh hastalıkları da beni delirtenler arasında). Hastanedeki delilerden biri hücresinden olayı görüyor, adam çaresiz kanalizasyon mazgalı ile uğraşırken sesleniyor adama “Her lastikten birer bijon sök, üç bijon seni tamirciye kadar götürür” diyor. Adam şaşırıyor “teşekkür ederim de senin orada ne işin var orada” diyor ve cevabını da alıyor “deliyiz, salak değil”.
Bizim deliliğe bakışımız delikanlılıktan gelen bir tabana sahip, geçmişte başardığımız ancak farkında olmadığımız temeli anladığınızda ne kadar deli olduğumuzu anlayacaksınız. Ama biz buyuz biz insanız İngilizce bize “insane” diyorlar. Mahsuru yok doğru sayılır, çılgınlığımıza çok yakın; yakında Türkçeyi sökerler.
Soğuk diye bir şeyi aslında tanımıyoruz. Bizim için soğuk belirli bir ısının alt kademeleri. Vücudumuz için öldürücü soğuk 34 derece (galiba belki 33dür), saf su için soğuk sıfır derece karbondioksit gazı için falan filan; soğuk göreceli ve her şeyin bir ısısı var. Isı maddenin titreşimine eş Bir madde titreşiyorsa ısısı vardır. Parçacık temeline inildiğinde bu titreşim parçacık döngüsüne dönüşüyor. Her parçacığın aynı olan an döngüsü, parçacığın enerjisi oranında büyük veya küçük, bu da parçacığın boşluk alanının belirliyor. Boşluk mu dönüyor çekirdek mi dönüyor enerji oranına bağlı, eğer çekirdek küçülmüşse çekirdek boşluk çevresinde dönerek ışık gibi enerji parçacıklarına sebep veriyor. Eğer enerjisi düşük ve çekirdek büyükse o zaman boşluk çekirdeğin etrafında dönüyor, bu yapı da statik parçacıklara proton nötron veya Higgs e sebep oluyor. Higgs’in durumu çok az enerjiye sahip olmasıyla artık boşluğunun kendini örtmemesi ile farklılaşıyor. Ama ne kadar az enerji o kadar az titreşim demek ve Higgs’i eğer higgs olarak tutabilsek mutlak soğukluğun temsilcisi oluyor. En düşük ısı eksi 275’mi o civarda, sözünü ettiğim ölçülemeyecek kadar soğuk.
Bu bölüm uzuyor kısa geçiyorum. Gezegen merkezlerinde öncelikle sıra dışı bir kütle çekimi var, sıra dışı oluşu her taraftan çekiyor olması ben buna vakum yer çekimi diyorum (zor konu). Yer kürenin basıncı eklendiğinde sıradan bir parçacık dahi gezegen çekirdeğinde enerjisini atarak Higgs’e dönüşmek durumunda ve Higgs blok olarak çekirdekleri oluşturuyor. Higgs çıplak olarak da gözüken bir olay, süpernova patlamalarından arta kalan beyaz cüceler bir kabuk gerektirmeden de kendi bütünlüğünü koruyabilen Higgs blokları.
İlginci mutlak soğuktan oluşan etki zaman ile hareket bileşkesi hız olgusu titreşimsizliği korunan Higgs’e enerjiye veremiyor ama Higgs kütlesiyle zamanın gitmeye çalıştığı olgu. Bu durumda zamanın hareket enerjisi (bu saf bir enerji) Higgs’e ulaşamadan açığa çıkmak durumunda kalıyor. Yani soğuk ve ısınamayan, ısınmamakta direnen çekirdek dışında saf enerji açığa çıkıyor; yıldızlarda veya kütlesi belirli bir büyüklüğün üstündeki gezegenlerin çekirdeklerinde gelen enerji bu. Örneğin ayın sıcak çekirdeği belki vardır veya yoktur veya gaz gezegenleri bu tür çekirdeği daha zor oluşturur. Esas beyaz cücenin değişmeyen renkteki ışığının sebebi saf, kabuksuz enerjidir.
Eğer Higgs’i sıradan parçacığa dönüşmekten alıkoymayı başarırsak elimizdeki ortam sınırsız ve saf enerjiyi zamanın sonuna kadar sağlayacaktır. Buna zamandan elde edilen hız enerjisi denilebilir; pratikte olanaksız da gözükmüyor.
Artık bu bölümü sonlandırayım ama bu konuda açtığım tartışmanın sonuçları daha ilginç. Kimse çekirdeklerin ne olduğunu bilmiyor. Bu da ucu açık bir konu ve sonsuza kadar tartışılır bir sonuca da varmak istemeyene kabul ettiremezsiniz veya ispatlayamazsınız. Ancak akılcı bir bakış açısı ile bu soru karşılıklı düşünülebilir. Ben dört seçenek ile ideamı yaptım; Tartışma konusu “çekirdek soğuktur” anket seçenekleri “doğru” “yanlış” “olabilir” ve “olamaz”. Elbette ideayı yapan ben doğruyu işaretleyebilirim ama kimse yanlışı işaretleyemez, çünkü konunun ucu açık ve henüz soru sadece. Olabilir veya olamaz gelecekte ne olabilir ile ilgili seçenekler. Bu tartışma dünya geneline açık bir site ve grubunda yapılıyor, bir sürü insan yanlış dedi. Alışkanlıkla veya kanıksamayla olabilir dedim ve yaptıkları hatayı anlattım %60 ken %55 e geriledi ve sonuçta dünyanın bu tarz konularıyla ilgilenen insanlarının ne kadar bağnaz olduğunu gördüm. Doğru dürüst düşünen insan oranı şöyle, %12 Olabilir %28 olamaz, hiç fena değil benim gibi delilerin oranı %2.5 doğru diyerek %5’i paylaşan diğerleri tam deli, çünkü bilmeden işaretliyor. Hani Atatürk’ün kendi Atatürkçü değildir ve Atatürkçülerden bi numara olmuyor bu da öyle, orada az miktarda %2,5 Kaancı oluştu. Ben Kaancı değilim akılcıyım; Kaancı olana da karşıyım (Atatürk bunu söyledi mi acaba :).
Emptyness vacuum farkını boşluk kısmında anlattım, vakum diye bişey yok hatta ayrı bir boşluk diye de. Boşluk da parçacık veya parçacığın diğer kısmı, aslında bolca enerji demek. Hep parçacık var ve arasında benim kuantum parçacığı dediğim zaman hareket bir şey daha var ona hiç girmiyorum, bu kadar.
Moment kuantumun kendisi hem evren bir moment yani aynı anda evrenin her yanında gerçek var hem de parçacığın kendi içindeki aynı an yapısı. Evrenin bütün parçacıkalrı döngülerini aynı anda tamamlıyorlar onun için aynı anda gerçekler ve varlar. Aradaki hız farkını zaman sağlıyor ama zaman ile sağlanan bağlantı hızdan dolayı hep bir süre sonra gerçekleşiyor. Aynı anda olmanın bağlantısı kuantum, sıfır veya an bağlantısı. Bağlantı iki tip iletişim yani hız veya ilişki yani birlik. İlişki sıfırın sağladığı temel ve temel içindeki birler arasında iletişim var. Bunu da burada keselim yoksa dalışa geçeceğiz.
Dediğim gibi bu konunun konuşulma şekli bir düzen içinde akmasıyla olası.
O düzen sıfırdan başlıyor ve gidiyor. Bir tek alışıla gelmemiş yanı sıfırdan başladığımız zaman aklımıza ne geliyorsa onun başlangıcına gitmek zorundayız aslında sıfır bile olamayacak. O durumu anlatmaya başladığımda göreceksin ama Allah, Tanrı gibi noktaları içine alacak. Sonra gerçek başladığında bu inanç konuları bitecek ama bunları anlayan ruhun ayrıcalığı yeri geldiğinde belirtilmek durumunda kalacak. Daha henüz ruh oluşmamışken her şey olup bitecek, gerçek, canlılar, hayvanlardan sonra insanın buradaki görevine dönecek, yeniden konu dönecek, yine dönecek ve yine… Ama alışmış olacaksınız neden ve nasıl söz ettiğime. Alışacağınız şey, öyle bilim adamı, din adamı, veya bişey adamı değil adam akıllı gerçeği anlamaya alışmamız gerekiyor, içinde ne var ne yoksa hepsi ile birlikte.
BİTTİ
Arada kaynayanlar önceden söz ettiklerim.
Siz atın biz kaparız arada
Kuantum falan derken siz kadınları umursamadığımızı zannetmeyin, bütün numara sizin dikkatinizi çekmek için 🙂
Ne kadar çok kadın o kadar show demek varlığınızı belirtmekten lütfen kaçınmayın.
Mendil teklifini bunun için çok değerli buluyorum zarif kadın. Bu mendil hoş kokulu, ipek yumuşaklığında ve içinizden gelen desenlerle süsülenmiş değil mi?
Yeni gördüm. Araya girmeyin dedim girmişsiniz bile 🙂
Parçacık-dalga dualitesi kendi kendini çürüten bir ikilem zaten, durum dualite değil çelişki. Birinden biri olmak zorunda eğer dalgaysa CERN kurulmazdı, kurulamazdı. Eğer parçacık konusu ortada olamasa hiç sıkıntı yok zaten, dalga de geç git. Işık parçacığı hem parçacık hem de dalga girişimine benzeyen çizgiler oluşturuyor (çift yarık deneyinde) neden sorusu size dualite gibi gelmiş olabilir.
Sonuçta ben dalga olayını sildim attım, artık dalga konusu olmadan oluşan çizgiler açıklanabilir şekle geldi.
Atom altı parçacıkların döngü özelliği var, dalga özelliği hiç olmadı, dalga girişimine benzediği için öyle zannedildi.
Aslında çok büyük bişey yaptım ama ya anlayan yok ya da “hoppala bu nasıl açıkladır yahu bunu kabul edersek ne yaparız” durumu var.
Ne yaparlarsa yapsınlar sonuç değişmeyecek bu konununda güzel tarafı bu doğru deler geçer.
Fantezi dünyaniz geniş bi mendilden bu kadar şey (koku,renk,desen,zariflik) çıkıyorsa iyi ki donumu salliyorum dememişim 🙂
Mendil veya don ikisi de aynı paçavra ona ruh veren yoksa
Evet eve biraz önce geldim, cevaplarınız okudum. O zaman yeni sorularımı sorayım…
Şimdi mesela diyorsunuz ki ışık fotonlardan oluşuyor falan. Değil mi? Sanırım burada bir yanlışım yok. Bizim fizik bilimi de bize şu anda böyle söylüyor. Bu konuda bize öğretilen fizikle bir ayrılığınız yok. Ama mesela çift yarık deneyini yorumlayış biçiminiz bize öğretilen fiziğe göre çok farklı. Bilim biliyorsunuz kerte kerte ilerler. Orta Çağ insanı ışığın yapısını özelliklerini pek az veya hiç bilmiyorken 20yy’ın başından itibaren çok iyi açıklıyor idik. Demek istediğim siz bu süreçte tam olarak nerede ayrılıyorsunuz. Yani bazı şeyleri olduğu gibi kabul ederken, bazı bilimsel bilgileri toptan reddediyorsunuz. Bu ayrılık hangi noktada başlıyor. Bilim şu buluşundan sonrasında yanılmaya başladı diyeceğiniz nokta neresi. Bununla ilgili olaibilecek diğer nokta. Higgs bozonu mesela hala kesin olarak gözlenebilmiş değil. O olduğundan şüphelenilen bir parçacık bulundu ama çok çok yeni bir buluş bu mesela. Siz kendi teorinizde bunun varlığından nasıl bu kadar emin olarak bu parçacığı kullanıyorsunuz(teoriniz bir iki haftalık değil diye bunu söylüyorum).
Mesela hipotezlerin, deney ve gözlemle doğrulanması gerekiyor. Teorilere kanıtlar, deneyler ve gözlemlerle toplanır. Tüm kuramlar için bu geçerlidir. Sizin bu tezlerinizi destekleyecek gözlem sonuçlarınız nelerdir? Bununla ilgili olarak teorinizin şu ana kadar deneylerle desteklenmemiş olması sizce teoriyi zayıflatmıyor mu? Devamında şu soruyu da ekleyebilriz. Sizin bu dediklerinizin doğru olduğunu görmek için nasıl bir deney tasarlamamız gerekiyor ve deney sonucunda ne görmemiz gerekiyor? Bu sorumu önemsiyorum, açıklarsanız sevinirim.
Veya belki çok az kuantum dışına çıkarak ve siz de hoşgörürseniz aslında şu konular hakkındaki düşüncenizi merak ediyorum. Sizin teorinizin felsefesini anlamak açısından… Sizce doğru bilgiye nasıl ulaşabiliriz? Sezgi ve düşünce doğru bilgiye ulaşmak için yeterli midir size göre? Allah’ın da adını anmışsınız bir iki soru da oradan sorayım. Allah biliyorsunuz evrenin yaratıcısı bir tanrı; sizce Muhammed’le iletişime geçmiş olabilir mi?
Diğer yazılarım “Etik Kurul Adayları – Eylül Mart Dönemi” başlığı altında kadın ile ilgli lafın başlangıcı orada. Yanda son yazışmalar var oradan ihtiras bölümündeki yazıyı okuyun. Biyolojide cinsiyetin temel mantığına değiniyor.
burada bahsettiğiniz yazıların linklerini bana nasıl ulaştırabilirseniz lütfen ulaştırın
ben kitap okumayı pek seven biri değilim, fakat okunabilirlik yazıları okuyup mantığımla çözümlerim, daha doğrusu buda biraz tembellikten kaynaklanıyor diye düşünürseniz de haklısınız.
**Işık foton parçacığıdır doğru. Ama fizik size çift yarık deneyini öyle öğretmiyor; ışık hem dalga hem parçacıktır dendiğini zannetmiyorum. Çift yarık deneyinin soru işaretleri oluşturmasının sebebi bu, aynı anda iki farklı tanım olamaz. Kısacası dalga denizde olur.
Belki bir dönem ikisi de olabilir diye öğretmişlerdir bilemiyorum. Ama güncel bilgi, dalga veya parçacık bu durum bir ikilem ve konu ucu açık şekilde sonuçlandırılmayı bekliyor şeklinde. Beni şaşırtan bunun bu şekilde algılandığını gösteren çok eski açıklamalar da var. Siz karıştırıyor olabilirsiniz, benim bildiğim hiç ikilemi birleştiren bir tanım kabul edilmedi.
** Ayrıldığım fazla bir yer yok durduğu yere ben öbür taraftan geldim; ben bilim adamı değilim, adam akıllıyım.
Sonuçta reddedilecek fazla konu yok bilim düzeltmesini kendi kendine yapabilecek yapılanmaya sahip, eksikler var. Eksik bilgi bilimsel gelişmenin durmasına sebep oluyor. Benim geldiğim yolun da olduğunu söyleyemeyen tek taraflılık, bilimin atladığı bilgi. Gerçek döngüyse bunun iki yolu da olma zorunluluğu.
Labirentteki fare çok olasılığı olan yollar ararsında peyniri arar ve işi zordur; bilmin yaptığı bu. Ama akıl fare olmadığını ve isterse peynirin yerine geçerek düşünebilmeyi bilir. Peynirden fareye tek olasılık vardır. Çözüm yolunda düşünmezsiniz bile zaten yanılmak için olasılık yoktur; tek yol ve tek fare varken nasıl yanılır ki akılı insan. Ama Darwin’in yine eksik teorisine takılırsanız o zaman biz fareyiz der durursunuz. Hayır biz akıllıyız gerçeğe istediğimiz her noktadan bakma özgürlüğü veren aykırı ruha sahibiz. Örneğin dünya ay ve güneşin konumlarını düşünmeye başladığınızda uzaydasınız, o cisimleri önünüze alıp düşünebiliyorsunuz, ruhun özgürlüğü bu kadar basit. Küt, şimdi Andromeda galaksisi ile Samanyolu galaksimizi düşünmeye başladım, yolculuk hızına bakın aynı anda her yerde olabiliyorum o zaman bana bu özgürlüğü veren özüm bu gerçeğe bağlı veya bu gerçekten değil. BU hızlı yolculuklara bedenimin katılamaması onun gerçek olmasından kaynaklanıyor; bizi insan yapan gerçeğimiz evrene aykırı ruhumuz.
Konu biraz saptı gibi gözüküyor ama bilgi inanılarak varılan bir sonuç; bilim inanmak kelimesini ve işlemini cümle içinde bilmeden kullanıyor. Aynı çelişki matematikte de sıfıra inanılarak sürdürülüyor. Matematik din aslında tanrısı da sıfır, zincirleme olarak fiziğin tanrısı matematik, bilimin tanrısı fizik diye fark etmeden inanç hatası içinde insanlık tıkanıyor. Bu inanç ve inanmak konusu dipten girilmesi gereken konu, şimdi eksikliklere veya hatalı yerleştirilmiş bilgi kaynaklarına değinelim yeterli. Hatalı yerleşim düzeldiği zaman doğru bilgi üretme mekanizması tekrar çalışacak, günümüzde durmuş durumda; komik gelecek ama bilim Osmanlının duraklama dönemini yaşıyor çökmek üzere. Osmanlı ile bilim arasında doğrudan bir ilişki var, Osmanlı bilimin ortaya çıkışına sebep olan etki ve Osmanlıyı durduran bilim yani aslında kendisi. Osmanlı demek belki eksik bile olabilir Türk ve Müslümanlık birleşmesi demek daha doğru olabilir. Bilgi döngüsü Osmanlı ile başlıyor, Osmanlıyı durdurup yoluna devam ediyor ve şimdi kaynağına dönmüş durumda, kaynağı ile birleşerek döngü ve de döngüselleşerek gerçek olmak üzere.
Senin sorduğun soru aslında sapmadı ama bak neredeyiz; en başta dedim, sorun aslında Tekbir. Tekbir Allah.
Hemen bitireyim sorunu Allah tek Tanımsız ve Tanımsızlığı doğru. Allah’ı tanımlılarla karıştırmamak için çok dikkatli olmak gerekiyor bu dikkati göstermek için ben Allah’ın Doğruluğu demeyi tercih ediyorum. “Allah vardır” “Allah yoktur” kadar yanlış bir cümle; var olan evren ve yoklar hemen evrenin dibinde kara delik ve karanlık enerji olarak. “Allah her şeydir” “Allah hiç bir şeydir” yine yanlış sonradan açıklayacağım gibi her şey içinde güç veya enerji olan bütüne verdiğimiz isim. Aslında her tek bir şey yaratılmış güç. Elinizde olanlarla yaratma işlemi gerçekleşir. Allah’ın Doğruluğundan “Ol” ile Ol’anlar ile yaratılabilir. Gerçeği yaratmak için Sıfır ile Bir yeterli, yedi aşamadan sonra gerçekte canlıya kadar gelebilirsiniz. En başta Ol’anlar sıfır ile Bir.
Daha da geriye giderek Sıfır’dan başlıyorum artık.
(yine bitti diyene kadar araya girme)
En son cevabınızla ilgili… aslında ben Allah’ı nasıl yorumladığınızı sormamıştım. Bu yaratıcı tanrı, Muhammed’le iletişime geçmiş olabilir mi? demiştim, tek kelimeyle bile cevaplayabilirsiniz.
Cevaplarınızla ilgili yorumlarımı yazmayacağım, amacım sizinle tartışmak değil çünkü. Sizin düşüncelerinizi merak ettim, ve birkaç soru sordum, cevaplar aldım. Bu vesileyle arkadaşlar da sizi daha yakından tanımıştır.
Ben aradan çekileyim. Belki xenix’le tartışmanıza devam edersiniz.
NOT: Cevaplarınız okurken teoriniz bana aşağıdaki şarkıyı çağrıştırdı. Aslında çok başka şeyler anlatıyor ama özellikle son kısmını, “it’s the only way to be” ile başlayan kısmı videolarınızda fonda kullanabilirsiniz :).
Sevgili Kaptan:)
Elbetteki sen, xenix ve başka arkadaşlar, parçacık fiziği veya şu meşhur çift yarık deneyinin detayları üzerine Kaan Onay’la daha iyi helalleşirsiniz.
Lakin benim gözüme ilişen ve sormak istediğim nokta yine aynı, ve tıpkı D.O.M meselesinde olduğu gibi;
Nedir yani, karıncadan sonra şimdi de atom altı etik mi?
🙂
Doğaya, enerjiye, ota boka bakıp insan (öhm pardon, adam:) olmamız (veya modellememiz) mi gerekiyor yine?
Peki ya sebep?
İyi olduğu için mi mesela?
🙂
Bu ilişki nasıl kuruluyor, foton bize ne fısıldıyor, vesiare, vesaire..
Dediğim gibi ben meselenin daha çok bu kısmıyla ilgiliyim ve evet; konumuz yine ve maalesef etik.
Bayram şarkısı herkese:
Mendil attım arenaya, erkeksin dediler hadi len dediler :))
Bu cümleniz, düşünme yetinizle ruhu kaynaştırmak olmuş. Darwin’i de bu açıdan eksik bulmuşsunuz.
Aslında söylemleriniz o kadar da komplex değil Kaan Onay. 400 yıl önce Descartes de benzerini söylemişti. Ruh-beden problemi.
Ama Descartes’e de Kant cevabını algı üzerinden vermiş. Yani Andromeda’ya yaptığın yolculuk O sistemi algılayıp bilebildiğin ölçüde düşünce yoluyla gerçekleşir. Keza Tanrı’yla aranda olan bağ yine onu nerenle algılıyorsan o şekilde olur.
Uzun lafın kısası, düşünce, beden ve algıdan ayrılmaz. Darwin’in biyolojik indirgemeciliği etik alana yayılmadığı sürece de doğru bi indirgemeciliktir.
Bak işte bu adamın anlattıklarını ilginç buldum mesela.
Kaptan sen de bu vidyoyu izleyip görüşlerini iletirsen sevinirim.
(Sicim teorisi dendiğinde yüzünde beliren ifade de çok hoş olmuş ha:)
Durumunuz Osmanlının duraklamasından beri aynı. İçinizde durmadan gelişmek isteyen yok gibi.
Güzel sorulara cevap veririm.
Neyse ben sonunu bekleyemediğiniz lafımı bitireyim, gerisini siz bilirsiniz. Durum basit
Sıfır noktasından yani mutlak sıfırın da altından başlarsak dibi bulmuş oluruz. Oradan gerçeğin adımlarını atarsak bu yapılanmanın ikinci bir seçeneği olamaz ve doğrusunu yapılandırmış veya gerçeği anlamak için seçeneksiz bir şablon elde etmiş oluruz.
Başlangıca boş diyemem, boş bile bir gerçek, yok diyemem, sıfır zaten aynı şey; hiç desem Ol’anlardan sonra yaratılan şey. Zaten söylemeye çalıştığım Kur’an’da anlatılmış, “Tek Tanımsız”. Tanımsız diyince, tilink diye Doğruluk ışığı yanıyor. Artık doğru başlangıcı bulduk; sıfırdan önce tanımsız var. Tanımsız ve tanımlı tanımlamanın başlangıcı, dibi bulduk. Mutlak sıfırın altına indik, yok yüzeyde kaldı hiç her ile birlikte hep iken dalışı bitirdik; olguların hepsi yüzeyde, biz az sayıda olguları tek tek sayabileceğimiz kadar basit derindeyiz; derinde durum çok basit.
Tanımsız nasıl bir şey? Saçmalamayalım, nasıl “Allah var ve yok” demek veya “Allah nedir” demek yüzeydekiler dipte olmadığı için kullanılamayacak kadar saçmaysa Tanımsız kavramından sonra “bir” ve “şey” kelimelerini de eklemek saçma. “Allah nedir” demek için ilk önce ne diye sorabilecek gerçek lazım. Allah’ın Doğruluğu kendini akla sordurandır. Aklın sınırlarına gidiyoruz.
Biraz din inanç konusu gibi gelebilir ama birazdan gerçek yaratılmaya başladığında bu bölüm bitecek; sorumuzun kalmaması için buranın düzgün kapanması gerekir. En temeldeki konuları yüzeydekilerle karıştıramayız veya temeldeki olguları birbiriyle. Çok yapılan Tanrı ile Allah’ın Doğruluğunun karışmasıdır. Durum kendini gösterir, “Allahlar” diyemezsiniz, böyle bir alt yapı yüzeyde gözükmüyor ama tanrılar dersiniz bu alt yapı var. Nasıl birbirine karıştırırsınız?
Başlamak için umarım Tanımsız kavramı ile tanışmayı başardınız; aklınızla “yok” “hiç” “mutlak sıfır” kavramlarını geride bırakın. AKLINIZIN SINIRLARI TANIMLI OL’ANLARIN SINIRLARIDIR. AKLIMIZ TANIMSIZI ALMAZ AMA AKLIMIZIN KAYNAĞI OLDUĞUNU SINIR BELİRTEREK ANLATIR. Ol’an olmayan bu sınırda durmayı veya olmaya çalışmayı çok zorlamayalım ve Ol ile ilk Ol’an Sıfır ile başlayalım.
Beyaz bir nokta gibi düşünün ama hemen her yeri kaplasın, zaten Sıfır Gelişim olgusu ortalığı kaplaması yadırganamaz. Tanımsız Allah yerini Ol’durduğu Tanımlıya bıraktı artık tanımlı bölümüne geçtik. Burası önemli, artık akıl bütün Ol’anları tanımlayabilir; Tekbir Tanımsızdan aklımızın aldığı yere geçtik ama ara sıra değineceğimiz dibe dokunduk, Tanımsız ile tanıştık. Sonra dönmeye çalışacağız o ayrı, hem de nasıl dönmeyi başaracağımızı yine akıl bulacak. Allah’ın Doğruluğuna döneceğiz.
Tanımsız ile tanıştık lafı garip gelebilir. Yine bir kestirme konuya gireyim. Allah’ın oldurdukları aklımızın sınırlarıdır aklımız zaten bu ol’anlardan ibarettir. Ol’anların toplamı üçtür (bu kadar basit) Sıfır Bir ve eksi bir veya Gelişim Tanrı ve Ruh’tur. Tanrının bölünmüş gerçeğinde sınırlı gelişimin sonucu daha fazla gelişemeyen bir uçta (beden), birleşik tek olmamıza rağmen ayrı bedenlerden dolayı ayrı yaşayan varlığız. İnsan tüm olan bitenin temsilcisidir. Sınırlı gelişimle olan sıfır ve birin karışımıyla yaratılmış hatalı gerçeğe çözüm olarak gelen Ruh’tur. Ruh ayrı dedenlerde birliğini, bulamadığı için hataya çözüm olamamaktadır ama onu da başaracaktır (gerçek bir yolu var).
Sıfırdan sonra gelen geldiği yerden küçük olan bir sıfır ile karıştığında kendi kadar sıfırı içine alır veya kısaca 1=0 olur kendi kadar sıfıra eşitlenir ve görüldüğü gibi hata olur.
Bir döngüyü gövde olan Bir’i Sıfıra eşitlemeden birleştiremezsiniz, birleşim noktasında bu birleştirme hatasını 1=0 yapmak zorundasınız, yoksa ek yeri gözükür. Ol’duğu gibi doğru dürüst Bir varken sıfırla eşitleyerek karışım yaratmak hatadır ama yanlış değildir. Allah’ın Ol’durduklarında yanlış yoktur. Yanlış hatayı tekrarlamaktır. Ol’anların birliğinde akıl varsa hata tekrarlanarak yanlış yapılamaz. Çevremiz daireler ve döngülerle doludur; Pi sayısı hatanın kendisidir.
Hatadan önce Ol’anlar Tanımsız Allah’ın Doğrulunu Tanımlıya dönüştüren Mutlak Sıfırla başlar. Tanımsızdan sonra sıfır da gerçeği algılama alışkanlığımıza pek uymaz düm düz bir beyazlıkla eşleştirme yaparsak içinde siyah bir nokta ararız. Bu duruma akılla baktığımız için arada ikisini de aynı anda görmemizi sağlayan aykırılığı ile ruhun oluşturduğu şeffaflığı göz ardı etmeliyiz. Göz ardı etmezsek tam anlamıyla hayvanların bakışa açısına düşmeye başlarız. Hayvanlar şeffaf ara katman olmadığı için ya beyaz ya da siyah görmek durumunda kalırlar; biz ruhumuzun aykırılığı ile oluşan şeffaf katman sayesinde dışında kalarak her ikisini de görebiliyoruz. Özetlemek gerekirse zekâ ile akıl farkı bundan ibarettir. Birisi beynin işleme kapasitesi diğeri işleyişi dışarıdan yönetme becerisi. Yönetime geçme için ruhumuzda kendimizi bulmak durumundayız.
Farkında mısınız; daha işler karışmadı, gerçek başlamadı, hata yapılmadı durum şimdiden içinde barındırdığı potansiyelle nasıl karışacağını ve sonra içinde çıkılamayacağını anlatıyor. Sizce ters taraftan konuya yaklaşanlara şans verilebilir mi. Kendimizi bilmenin tek yolu bu noktadan aklın sınırları olan mutlak sıfırdan başlamak.
Bu kısmı toparlayayım. Kendini bilmek zorunda Ol’an Sıfır ile Allah’tan ayrılmış Tanımlı Bir. Gerçek, Bir’in kendini sıfırla aynı bilmesiyle yalnızlıktan kaynaklanan doğal hata ile başladı, doğal hata doğaya sebep vermiştir, içinde yanlış yoktur. Hata doğru Ol’anların gerçek doğruya dönüşerek Allah’tan uzaklaşmasına sebep olmuştur. Hata gerçeği kendi kadar birleştiği sınırlı gelişim sonucunda yanlışa ulaşacaktır.
Bu Ol’anın Ölmesidir. Ölüm Ol’an değildir. Ölüm hata sonucu yaratılan geçekten çıkan yaratımdır. Ol’an ölemez bunun için Ruh sonradan Ol’an çözümdür. Tek farkımız ölüme karşı olmaktır.
İnsanlığın geçmişine bakın ölmeyen bir gelişim var tam ne yaptığımızı bilmesek de sanki biliyormuş gibi belli bir “doğrultuda” ilerliyoruz. İyi haber artık ne yapmaya çalıştığımızı da net söyleyebilecek noktaya geldik, yeri gelince açıklayacağım; sır değil ama şimdi söylesem bir yere oturtamayarak hava da kalacak.
İnsanın ayrıcalığı içinde yanlış olmayan gerçeğe yanlış yapabilen irade ile gelmesidir. İradenin yaptığı doğruya basiret diyoruz. Basiretle yaptığımızın ne olduğunu bildiğimizde basiretimiz netleşecek. Biz Kaynağından hata ile uzaklaşan ilk doğrunun kaynağına dönüş çözümüyüz, aklımız var, zamanımız var ve de çözümümüz de artık var. Tanrı ile birlikte Aklımızın kaynağına Allah’ın doğruluğuna basiretimizle gideceğiz, bir tür ölüm tecrübesinden sonra “ölen ölümlü gerçeğin” ötesine geçmeyi başarabilen biz olacağız. Bu uzayda yapılan yolculukla tarzında bir süreçle elde edilebilen öyle trans, taşlar, enerjiler gibi değil, bayağı aklın alacağı ve tartışılabilen yapıda bir düzenden söz ediyorum. Bunu yapmak için üstelik acele de etmemiz gerekiyor. Videolarımdan biri evrenin sınırlı olduğundan söz ediyor, üstelik süresi de sınırlı, bu öyle meteorlu bir kıyamet değil kaçacağınız başka gezegen bırakmayan zamanı biten evrenden söz ediyorum. Buna çare bulmak zamanı anlamak ile olası. Üstelik durumu anlarsanız akılcı yaklaşımla UFO ve uzaylı hikâyeleri de komik duruma geliyor, evrende en akıllı varlık biziz eğer bizden akıllı olan bir varlık olsaydı çoktan sözünü ettiğim çözümü işleme koymuş ve gerçek onlar sayesinde değişmiş olurdu. Yaratıklar varsa bile bizim elimize bakıyorlar, sorumluluğumuz evrene ve ilk Ol’an Tanrı’ya.
Tanımlı Tanrı bilinir zaten gelip kendini tanıtmıştır Allah’ın Doğruluğu da Tanımsız olarak akılla bilinebilir; bütün Ol’durdukları eşitliğin diğer tanımsız yanını tanımlamaktadır. Tanımlı Ol’anları birlikte bildiğimizde diğer yanda Tanımsız Allah’ın Doğruluğunu biliyoruz demektir. Bu arada inandığımıza ne oldu sorusu ortaya çıkar.
Sorunumuz inanılacak ile bilinebilecek kavramları akıl ile ayıramamaktır.
İnanılması gereken henüz bilinemeyendir. Aklın çalışma yöntemi önce bir konuya inanır onu soyutlaştırarak hafızaya saklanacak konu yapar ve bu konular arası karşılaştırmayla mantık, sonra sağlaması yapılan veriyle bilgi elde eder. Hafızada veya kitaplarda soyutlaştırılarak saklanmış bilgiler düşüncemizin somut araçlarıdır.
Sonuç cümlesini inanmanın doğrusu ile oluşturayım. Henüz ruhumuzun birliği insanlık birliği ile gerçekleştirilememiştir, inanılacak tek olgu henüz Ol’uşu gerçekte yerini bulamamış Ruh’tur. Tek inanç bu birliği sağlayacak temeldir; akılla gerçekleşecektir. Ruhumuzu bulmak aklın işlemsine akıl sıfırdan başlayan bütünlüğe, bütünlük neyi nasıl yapacağımıza yol gösterecektir.
Kuantum mekaniği gibi konuşlar gösteriden ibaret, en dipten anlaşılan gerçekte yapının bütünlüğü kavrandığında yoldan geçen her Türk bilimsel sorunlara çözüm bulabilme veya bilimsel konferanslarda o yanlış diyebilen yetkide olur.
Şaka gibi değil mi 🙂
Misafir’cim sen tembel oluyorsunda beni neden tembel olma hakkına sahip görmüyorsun. Resmen çalıştırıyorsun beni.
Al
link to sonsuz.us
link to sonsuz.us
Aklında olsun ben de tembelim
Senin gibi olmalıyız yani!
İyiyimiş:)
Az önce izledim gamaro. Etkileyici, yani çok az şey anlasak da etkilemeye yetiyor.
Ben biraz hem fizikçiyi hem de teorisini araştırdım. Teorisiyle ilgili bir site de yapmış, sunumunda kullandığı grafikleri yakından inceleyebilirsiniz, konuya hakim olmadan grafiği okumak zor tabii ama kurcalamak da zevkli.
Aslında bu Lie grupları quantum mekaniğinde değişik konularda kullanılıyor. Standart Model’de de sık sık geçiyorlar, belki de bunlar üzerine kurulu bir kuram. Cebir’in bana göre çok ileri konuları olduğu için benim için de çok yabancı konular. Ama Lisi’nin ne yaptığını çok basite indirgeyerek ve tabii kendimin de anladığı kadarıyla anlatmaya çalışayım. Aslında Lisi de sunumdaki grafiğinde izleyenlere meseleyi basitleştirerek anlatmış zaten, sunumun en başında da diyor bunu. Eksik duran bir simetriyi yeni parçacıklar öngörerek tamamlamak. Mesela Standart Model de bunu yaptı geçmişte. Bir simetriyi tamamlamak için şu şu özelliklerde bir parçacık olması gerekiyor diyor mesela bilim adamları ve sonra deneylerde bu parçacık keşfediliyor falan. En sonuncusu işte Higgs bozonu. Zaten geçmişteki bu başarılı öngörüleri Standart Model’i bazı cevaplayamadığı soruları olmasına rağmen güçlü tutuyor. Lisi de böyle bir yol izlemiş. Gerçekten haklı gibi duruyor ama mesela fermiyonların sadece 1. nesline yer vermiş teorisinde. Bu da haliyle biraz zarar veriyor teoriye.
Fermiyonlar, quark ve leptonlardan oluşuyor ve bu iki altgrubun ikisi de 3 jenerasyondan oluşuyor. Her jenerasyonda ikişer parçacık var. Mesela elektron birinci jenerasyon bir lepton oluyor. Aynı şekilde u ve d quarkları da birinci jenerasyon quarklar. Bildiğimiz madde işte bu birinci jenerasyon olan parçacıklardan oluşuyor. 2. ve 3. jenerasyon olan fermiyonlar kararlı değiller, çok kısa ömürleri var. Zayıf etkileşim yoluyla 3. jenerasyon fermiyonlar 2. jenerasyon parçacıklara ve gene aynı yolla 1. jenerasyon parçacıklara bozunuyor. Ama kararsız da olsalar sonuçta var odlukları biliniyor gözlenmişler. Ama Lisi’nin E8 teorisinde yoklar işte, muhtemelen kurduğu bu E8 simetrisini bozuyorlar :). Kuramımın en zayıf noktası olduğunu kabul ediyorum demiş, teorim daha yeni ve geliştirilme aşamasında demiş. Valla umarım başarılı olur, güzel bir şeye benziyor çünkü.
En derinlerde bir yerlerde bir uyum yatıyor sanırım. Her kuram bunun bir parçasını yakalıyor gibi ya da yapbozun bir köşesini yapıyor diyebilriz. Ama tüm güzelliğine rağmen birkaç hatalı parça barındıryorlar demek ki ki resmin tamamı bir türlü bitiremiyor hiçbiri.
Biraz uzattım sanırım ama konuşmayı çok sevdiğim bir konu :). Liseli olduğum zamanlarda Bilim ve Teknik dergisi bu Standart Model’i anlatan bir makale yayınlamıştı. Ben de ilk bilgilerimi o yazıdan öğrenmiştim. O zamanlar internet yok tabii, bulduğum her bilimsel metin altın değerinde, B.T. de o yıllarda çok kaliteli bir dergiydi. İşte neyse elementer yük birimini biliyorsunuz 1 elektron’un elektrik yüküne 1 elementer yük deniyor. Proton da aynı şekilde bir elementer yüke sahip sadece zıt işaretli. Doğada bir elementer yükten daha küçük elektrik yüklerine rastlanmadığını o yüzden adının elementer yük olduğunu yazıyordu dergi. Ve ekliyordu ama aslında diyordu doğada daha küçük elektirk yükleri var diyordu. Ama bu yükleri quarklar taşıdığı için ve güçlü etkileşim yüzünden doğada tek başlarına bulunamadıkları için bu yükler de gözlenmiyor diyordu. Quarklar 3 farklı renk yükü taşıyabiliyor. Renk yükü bakımından nötr yapılar oluşturmak için de renk yükleri farklı 3 quark bir araya geliyor böylece kompozit parçacıklar halinde evrende bulunuyorlar. Bunlardan ikisini biliyoruz işte proton ve nötron. Neyse 6 farklı quark olduğunu söylemiştim bu 6 quarktan 2 tanesinin elektrik yükü +2/3 elementer yük, 2 tanesininki -1/3 elementer yük ve iki tanesinin de 0. Quarkların renk yükleri değişebildiği için türü farketmeksizin herhangi 3 quark bir araya gelebiliyordu. Ben tabii, doğada niye tüm elektirk yükleri elementer yükün tam katları olur buun hiç mi istisnası olmaz diye taktım :). quarkları 3lü kombine etmeye başladım ama ne yapsam olmuyordu. Sonra düşündüm {-1/3, 0, 2/3} sayılarının hangi üçünü alıp toplarsam toplayayım her zaman bir tam sayı sonuç çıkıyordu. Şaşırmıştım yani, bunun kanıtı nasıldır acaba falan dedim onu bulmaya çalışmıştım. 4 terimli toplamlar için de her zaman tam sayı sonucu veren böyle kesirli sayı kümeleri bulunabilir mi acaba diye de düşündüm ama çözemedim tabii bu bulmacayı :). Ya işte demek istediğim atomaltı dünyayla ilgili küçük bilgiler bile insanı etkileyebiliyor.
Video’yla ilgili birkaç şey daha söylemek istiyorum ama başka bir yorumla devam ederim. Destan gibi yazıp okumak isteyen arkadaşları caydırmayayım :).
Bu adamı biliyorum düzgün birisi bu açıdan etkilenmeniz doğal ama ne derse desin sonuçta bilmiyorum araştırıyoruz deniyor.
Elektirik yüklerinin sıfır ile birlikte yedi adet ve temel şeklin altıgen olduğu şekillenmeye başlamış bir ara şekil değişimlerinde üç düz çizgi de geldi geçti. Yakında onu da belirlerler, sonra “Aaaa çift yarık deneyine denk geliyor” bende “Eeee” diyeceğim o zaman.
Etkileyici olmak mı, sonuç almak mı konusunda bir ayrım yapın derim.
Belki tam olarak gerçeğe nasıl baktığımı anlayamamış olabilirsiniz bir özet yapayım.
İnançtan söz ettim bana inancımı sorabilirsiniz cevabım Müslüman olacak. Elbette tekrar soracaksınız hangi mezhep? İşte arıza burada başlıyor.
Dünyanın inanç birliğine ulaşmasının yolu gerçekten Müslümanlık ancak akılcı yaklaşılması gereken konular ne yazık ki akılcı yaklaşılmamış. Biri diğerini suçlayabilir biz akılcıyız esas onlar akılcı değil diye akılcı olan zaten tek bir yolu olan yöntemdir. Aklın yolu birdir; birlik bulunmadıysa, kabul edilmelidir ki yapılan akılsızcadır.
Birlik bir olan bir yapıysa önce “bir” ve sonra tekrar “bir” olunması gerekir. Bu, ruhumuzdan gelen bir süreç ve aynısı dışımızda da yaşanmak zorundadır. Doğuşumuzla birliğimize inanıp kendimize “ben” diyebiliriz, sonuçta bulunacak birlik ise ruhumuzla bütün Ol’an insanlıkta yaşayan Tek Ruh’un bir olduğudur. Kısaca kendimizi çocukken bildiğimizde bir “ben” deriz kendimizi doğru bilince bir “biz”. Arada senler, onlar, sayıları oluşturan ayrı birlikler yoktur ki bunlar Müslümanlıkta olamaması gereken mezheplerdir.
Ben futbol takımlarının sahiplenilmesine sırf bu yüzden karşıyım. Birlik ruhunun bölünebileceğini insanlara dayatan bir yapılanmadır futbol.
Birlik birdir, “birlikler” sayıdır; Ruh sayıların olduğu hatalı gerçek değil, hatayı düzelten aklın sebebidir. İnsanlığın her yaptığı ve hep yapmayı sürdürdüğü aykırılık Ruh’un hatalı gerçekten çıkardığı doğrularla gerçekleşmekte ve aykırılığını yeni nesillere devam etsinler diye göstermektedir.
Sorarsanız Müslüman mıyım, anlattığım dibine kadar. Dindar mıyım; kesinlikle hayır.
Müslümanlık din değil dinleri bütünleyen, hepsinin ayrı olan değerini koruyan inanç birliğidir. Ve o birlikten bir adet daha olmasına akıl göz yumulamaz; Müslüman birlik inancını akılsızlıkla kendi bölemez. Yani mezhepler olamaz.
“Biz Müslümanlar bu tarafa geçelim” diyen akıl Müslüman aklına yakışmayan, birlik inancı olmayan söylemdir.
Müslüman insanlıkla birleşen, birey ancak kendini ben değil biz bilen tek insandır. O tek insan aynı zamanda insanlık birliğinin temsilcisidir.
Sakın ha benim gibi değil bizim gibi olmalısınız.
“Biz” herkezin kendi içinde bulduğu birliktir, orası bununduğunda gerçek ordan basit gözükür. Kısaca ruhu bulmak demek, ama benim gibi olmayın kendiniz gibi olun, sonuçta aynı yerde olacağız. Ben oradayım üstelik sizde oradasınız birlikteyiz ama farkında olmayışınızı görüyorum. Dedim ya gerçek oradan basit gözüküyor.
Benim gibi olmak sizi akılsız yapar, akılsızlığı kabullenmeyin, aklınızı kulanırsanız buluşacağımız yer aynı. Aklın yolu ve sonu Tekbir.
Hata ile nasıl ayrıldı ve ayrımcılık oluştu sonra anlatırım. İlk Ol’anları Sıfır ile Bir’i anlattım şimdi yedi aşamada gerçeğin oluşumuna geçeriz. TED deki yedi elektrik yükü o yediden dolayı, arası altı parça (altıgen için).
O adamı anlamak için hayatınızı vermeniz gerekiyor beni anlayıp ona akıl vermek taş çatlasın ay alır, kadınlar süreyi haftaya indirebilir.
Etkilenmek deyince ne anlıyorsun, ağzımızın suyunun aktığını filan mı?
Neyse neyse..
Arena, kadın, toplum ve mendil.
Nam-ı diğer: Foton-etik.
Zaman da kısalıyor üstelik.
Teeaaayyyytt…
Bak bu çok etkileyiciydi 🙂
İlginç videolar olabileceğini düşünmüştüm. Giriş iddialı ama destekleyici birşey göremedim. “Bu konu neden 5 ve toplamda 20 parmağımız olduğuyla alakalı” cümlesini gördüğümde devamını okuyamayacağımı anladım. Sonraki iletilerde de dine bağlı fikirler görünce de yanılmadığımı anladım. Esneyen inekler vs diyen bir arkadaş vardı. Biraz o tezlere benzettim açıkçası.
Ha bir de anlatım, ne dediği bir türlü anlaşılamayan din kitaplarına benziyor. Xenix bu sitede ne yazdıysa anladım ama Kaan beyi hiç anlayamadım veya hak veremedim. Örneğin videonun başında pi sayısından şikayetçi. Bu sayısal değerlerin hepsi formel şeyler değil mi? Pi sayısı çok virgüllü sayı diye çember eksik mi kalacak. Veya 0 ile ilgili yazılanlar… Sicim teorisine çok eskiden bakmıştım ve anlaşılırdı. Bu durumda ise her ne anlatılıyorsa anlamaya kapasitem yetmedi. KaptanMosey’i anlayışından dolayı tebrik ediyorum.
Yine de Kaan beyi özgün düşüncesi için tebrik ederim. Böyle iddialı konulara girebilmek kolay değil.
Belki buna benzer başka başlıklardaki(zira burada fazlaca var) yorumlarımı da takip etmişsen, aslında bu gibi konularda fazla tahammülüm yok bilirsin. Ama bu sefer farklı bir yöntem denemek istedim, Carl Sagan taktiğiyle(kendisi çok kibardı) yaklaşayım dedim, ama galiba gene olmadı :). Hani belki kendi kendini sorgulamaya başlar da, bir an durup düşünür “yahu napıyorum ben” diyebilir belki dedim.
Ayrıca sanırım artık söyleyebilirim(ilk yorumumda sorular kaynamasın diye söylemiyorum demiştim)… Ben bu video’yu oldukça şizofrenik buldum. Kaan (bey) hakaret olarak algılayıp sinirlenir de soruları yanıtlamazsa diye yazmadım, aslında bu yorumum ona hakaret amaçlı değil, kendisine şizofren de demiyorum ama video hakkında böyle düşündüm. Aslında gamaro’nun izlemesini de biraz bu yüzden istemiştim. Bir kişinin yarattığı bir eserden -ne bileyim yazdığı bir öyküden veya buradaki gibi bir video’dan- örneğin şizofreni teşhisi konulabilir mi bilmiyorum, en azından derin şüphe duymalı mıyız? Kısacası biraz ürküttü işte video beni, belki ondan vites küçülttüm.
Yok ben izlemedim kaptan.
Daha fazla yorum yapmak istemiyorum:)
🙂 peki.
Ben de belki son olarak wallace’ın eleştirisine dikkat çekmek istiyorum. Güzel bir eleştirisi vardı, sanırım Kaan Onay anlayamadığı için veya kaçırdığı için konuşulmadı. Buna dikkat çekmek istedim çünkü pseudoscience’ı eleveren noktalardan biriydi o. Bu siteye bu türden çok teori geliyor ama pseudoscience üzerine konuşulduğunu hatırlamıyorum.
Ben sormuştum ki mesela fizik tarafından keşfi tamamlanmış olguları aynen kabul ettiğiniz halde kuramsal bazı alanlarda fizikçilerin tezleriden ayrılıyorsun. Deneysel kanıtların (çeşitli nedenlerle) görece zayıf kaldığı, daha çok teorik olan dolayısıyla spekülasyona daha açık olan bilim bölgelerinde oyun oynuyorlar. İzledikleri yollarla (gnostizm, trollscience..) bir anlamda deneyciliği reddederken aslında deneysel olan bilgileri “teorilerinin” temeline koyuyorlar.
Neyse bu “review” da benim son mesajım olsun.
Haa.. tabi Lisi’nin sunumuyla ilgili bir yorum daha yazmak istiyordum.
Lütfen, memnun oluruz.
Kaan da demiş zaten, iyi adammış ha:)
Gamaro siper aldı ve olanları seyretmek için hazır 🙂
KaptanMosey diğer yazılarımı okudunuz mu bilmiyorum sizler çoğunluktasınız. Bir oylamada %55 oranda olduğunu ölçtüm, elbette uyarılara rağmen bu kadar düzeldi. Böyle karışık konularda değil daha basit olanlarında yaptım ölçümümü. Bilgi ile düşünsel değerlendirme gücü olduğunu zanneden büyük bir kitle var; ama gerçekte durum öyle değil, bir kişi bütün bilinenleri değiştiriyor. Tarih öyle diyor ve tarihte sizlerden çok olduğu da biliniyor da kim olduğu bilinmiyor.
Yazınız burada:
Ayrıca sanırım artık söyleyebilirim(ilk yorumumda sorular kaynamasın diye söylemiyorum demiştim)… Ben bu video’yu oldukça şizofrenik buldum. Kaan (bey) hakaret olarak algılayıp sinirlenir de soruları yanıtlamazsa diye yazmadım, aslında bu yorumum ona hakaret amaçlı değil, kendisine şizofren de demiyorum ama video hakkında böyle düşündüm. Aslında gamaro’nun izlemesini de biraz bu yüzden istemiştim. Bir kişinin yarattığı bir eserden -ne bileyim yazdığı bir öyküden veya buradaki gibi bir video’dan- örneğin şizofreni teşhisi konulabilir mi bilmiyorum, en azından derin şüphe duymalı mıyız? Kısacası biraz ürküttü işte video beni, belki ondan vites küçülttüm.<
Carl Sagan’ın ümitsiz sözlerinden biri “İnanmak istemiyorum, bilmek istiyorum” zavallı durumu anlatmaya yetiyor. Gelecekte Carl Sagan engizisyon mahkemelerinin bağnaz rahipleri gibi bir dönemin dar görüşlü ama saygı duyulan otoritesi olarak hatırlanacak. Aslında Carl Sagan bu dönemin nasıl bir kısırdöngüde olduğunun göstergesi olarak birçok örnek ile birlikte, isimleri silikleşmek üzere tarihte kalacak. İnandığını bilmeme çelişkisi diye özetlenebilir. Çok basit mantıklarla ispatlarım ama anlamadıktan sonra yapacak bir şey yok.
Her şeyi bilen adam hikâyesindeki mantığı anladınızsa acaba diyerek çenenizi tutmanız gerekirdi, talihsizlik olmuş. Diğer bütün her şeyi umursamayın o hikâyede bir mantık hatası bulun bakalım. Şizofren veya değil karşınıza geçen adamı mantık ile değerlendiremediğinizde bildiklerinizin kölesisiniz demektir. Zaten yeni bir şey bulmanızı sizden bekleyemem ama en azından yeni olanı tanıyan kapınızı kapatmasaydınız keşke; o da bir yetenek demek ki. Büyük bir çoğunluğun içinde yer aldığınız için çok üzülmeyin ama toplumun bağnazlar kitlesinde yer aldığınız aklınızdan çıkmasın. Özür dilerim akıl dedim akıl yeni olanı bulandır en azından yeni olanı anlayan; akılsız olduğunuzu anlamak akıllanmanızın başlangıcı olacak (bir tavsiye). Tutucu iyi bir şeydir hata yapmayı engeller, bağnaz yaptığından emin olduğunu düşünerek toplumu ilerlemekten alı koyar. O ikiyüzlü kurnaz yaklaşımlar komikliğiniz ortaya çıkarıyor, ben sevimli buluyorum sizi yine de; en azından doğru dürüst terbiyeli konuşuyordunuz. Aslında bozulmadım dürüstçe düşüncenizi söylüyorsunuz, bir sıkıntı yok. Sadece çok emin konuşup şüpheniz yok o kısım tatsız; alışılmış bir tatsızlık, dünyadaki bir çok tatsızlığın altındaki ortak sebep.
Her şeyi bilen adam hikâyesini bulun, okuyun; akıllanma olasılığınız varsa durumun seçeneksiz olduğunu anlarsınız.
Bilmiş bir tavır vardı Allah Tanrı Hz. Muhammet ile sonra bir şey demeden kesildi konu, oradaki gizemi de açıklarsanız sevinirim, merak ettim.
Siper mi?
🙂
Ben konunun neresiyle ilgili olduğumu söylemiştim.
Hala da bir cevap alamadım.
Yeri gelmişken;
Herşeyi bilen biz değiliz.
Sensin:)
DÜNYAYI DEĞİŞTİRENLER ONU DEĞİŞTİREBİLECEĞİNİ ZANNEDECEK KADAR DELİ OLANLARDIR.
Ve
EĞER BASİTÇE ANLATAMIYORSAN BİLMİYORSUN DEMEKTİR. (EINSTEIN)
BİLMEDİĞİNİ BİLMİYORSAN BİLMEYİ BİLEMEZSİN. (Bu ağır gelmiş olabilir, kısaca akıl 🙂
Şimdi bilmediğinizi bildiren bir örnek vereyim. Akıl değil ama biraz kafa gerekli; anlamadım diye bana sormayın. Anladınız , anladınız; anlamadınız yapacak bir şey yok.
Her şeyi bilen adam:
Her şeyi bilen iki adam düşünün, ikisi de her şeyi biliyor. Her şeyi farklı bir şekilde anlatsalar da, eninde sonunda anlattıkları aynı şey olmak zorundadır. Çünkü her şey eninde sonunda tek bir şeydir; içinde bulunduğumuz ve içine her şeyi alan tek gerçek gibi. Belki anlatımları farklıdır, konuşurlar, eşleştirme yaparlar, tercüme edilir dedikleri ve sonunda tek gerçekte buluşurlar; elbette eğer her şeyi biliyorlarsa. Kaçınılmaz olan, her şeyi bilmek bütünüyle tek gerçeği bilmeyi gerektirir.
Bunun sağlaması yapılabilir. Eğer bir kişi her şeyi bütünüyle biliyorsa, o bütünde her şey birbirine uyumludur; tıpkı tek gerçekte her şeyin birbiriyle uyumlu olduğu gibi. Eğer her şeyi bilen adam her şeyin diğeriyle nasıl uyumlu olduğunu açıklayamıyorsa hiçbir şey bilmiyor, bir birinden kopuk çok hatalı şey söylüyor demektir. Buna hiçbir şeyin hatalı türevi birleşmeyen “çok hiç” diyebilir. Her şeyi içine alan tek gerçekte her şey kopuk değil bağlıdır.
Bu çok şeyi kopuk olarak anlatan kişiye akıl, “kardeşim sen hiç bir şey bilmiyorsun” diyebilmeyi sağlar. Akıllıca olan, her şeyi bir biriyle uyumlu bir bütün olarak anlatabilen kişiye “arkadaşım sen her şeyi hakikaten biliyormuşsun” demektir, başka seçenek yoktur.
Tek gerçeğe uygun şekilde farklı iki “gerçek türevi” anlatılamaz. Hem her şeyi birbiriyle, hem de bu gerçeğin dışında bambaşka bir gerçek uydurulamaz veya içinde yaşadığımız gerçeğe hiçbir yanı benzemez.
Şimdi…
Bilme ve bilgi temeli bilimin dalları ortak bir noktada buluşamıyor. Temeli matematik olan fizik sıfıra yok diyor; sıfır olmasa kendisi olması olanaksız olan matematik ne olduğunu bilmeden “İNANDIĞI” sıfırı kullanıyor. Kuantum mekaniği zaten bu saçmalığın içinde saçma denilen yerde, beyinler kuantum mekaniğini anlamakta zorlanıyor. Bu somut bilginin geldiği güvenilir kaynağın durumu. Dinler birbirinden ayrı ve hepsi ayrı telden çalıyor; tek gerçekte olduğu gibi bir sonuca ulaşamadıklarını anlatmaya gerek yok.
Bu durumun içinde sizler, çok okuduğunuz veya dindar olduğunuz için bir şeyler bildiğinizi zannediyorsunuz.
HİÇ BİR ŞEY BİLMİYORSUNUZ. Biraz düzelteyim, bilgi yozlaşması içinde düşünemiyorsunuz.
Durum ÇOK HİÇ.
Bilgiçlik taslayıp itiraz edebilecek var mı?
Biliyorum diye bana akıl vermeyin, yoksa her şeyi sorarım size. Belki de her şeyi biliyorsunuzdur; o zaman aynı şeyi biliyoruz demektir.
Ben mi deliyim, yoksa sen hatta bir şeyler bildiğini zanneden tüm üniversiteler ve akademilerdeki profesörler mi?
Bu uygarlığın bildiğini zannetme deliliğinin kanıtıdır. Çürütebilen varsa buyursun.
Ağır gelebilirmiş, kısaca akılmış..
:))
Ben söyleyeyim, sen hastasın.
Herşeyi bilen adamın öyküsünü okuduk.
1)Yanlış öncül yanlış sonuç.
2)Realite veya hakikat (ki bir süreçtir) mantıksal paradokslarla keşfedilmez.
Ve daha da ötesi..
Tıpkı Bertrand’ın berberi gibi, herşeyi bilen adam da yoktur.
Ben doğru dürüst hiç bir şey bilmediğinizi söylüyorum, ispatı da yukarıda ama bilgiçliğe gelince durum Kaptan. Üstelik çok da tehlikeli, teşhisi koydu tıktı tımarhaneye faşistlik de var.
Bağışla ama cevap almak istediğin şey ne?
Aslında konuşulması gereken bu?
Nasıl bir densizlik ve kibir; üstelik yeniye ve gelişme karşı bağnazca. İnsanların hayatları üzerinde değişiklik yapma yetkisini elinde zannedecek kadar piskopat olmak. Bütün yenilik getirenler tarihte bu manyaklarla karşılaşmış. Sevimli falan diyorsum yavaş yavaş depreşiyor durum; sinsi manyak bunlar.
Ben gizli falan değilim alelen söylüyorum da kendini bilmezin durumu gizlenmeye ve toplumun arasında sızmaya çalışan en tehlikeli vaka.
Kaan bey. Bu konu neden 5 ve toplamda 20 parmağımızın var olduğu ile alakalı diyorsunuz. Ve sonra “Our body is the perfect representative of the developer” demişsiniz.
Yani kuantum madde, atom, çift yarık deneyi vs derken anlayabildiğim kadarıyla madde 7 boyutlu /katmanlı olmalı diyerek kanıt olarak 20 parmaklı olduğumuzu söylüyor ve bunu da “Yaratıcının takdirinin bir yansıması sonucu bu vücuda sahip olduk” benzeri (Türkçeye maalesef bu şekilde çevirebildim niyetinizi anlamaya çalışarak) bir cümleyle kanıtlamaya çalışıyorsunuz.
Ve devamında bu dediğinizi açıklamaya uğraşmıyorsunuz bile.
Bu şartlar altında dediklerinizi nasıl ciddiye alalım. 20 parmağa sahip olduğunuzu fark ettikten sonra mı bu teoriyi oluşturdunuz?
Ben şu “Biz olmak”‘a takıldım. Sonuna kadar sıkmış tasavvuf mayonezini :))
Kaptan öyle birşey demedi, biliyorum da demedi.
Samimice ve kibar bir biçimde aklından geçeni söyledi.
Asıl sen..
Kıytırık bir cümleyi bakın bu ağır gelebilir.. diye sunarken: Densizlik ve kibir içindeydin.
Nerden mi biliyorum?
Sen nerden biliyorsan ben de ordan biliyorum!
🙂
Ve gerçekten iyi olsaydın;
Beni karşına almazdın!
.
Bak şu son cümle, ağır gelebilir hakkaten.
Bil bakalım, kısaca ne diyelim 🙂
Toplu fırın yani, yakın bizi! Kadınları yakın, kadınları! Çakma Hitler! Zavallı Benito seni!
🙂 Sizde olmayanı kullanamıyoruz diyorsunuz.
Ben hastaysam sizin durumunuz ümitsiz, hasta demiyorum size. Umut yeninin bulunmasına bağlı ve bulamayacağına inananlar umutsuz kalmak durumunda.
“Yeni” zor fark edilen ve başta tepki duyulan bir olgu, doğası böyle yeni ve yep yeni. Aaa bu ne demek durumundasınız, ve korkarsınız bile. Yeniyi hep bir kişi buluyor, öyle olmak durumunda.
Yeniyi bulduk diye hastasın demek sizin korkunuz o da anlaşılır.
Korkudan kendine seçenek yaratmaya başladın “Yanlış öncül yanlış sonuç”. Hikâye yukarıda, senin doğru öncülün “her şeyi bilemeyeceği bilinen insanlık” umutsuzluk dediğim bu. Alın doğru öncülünüzü hayatta başarılar.
Sizin durumunuz da “her şeyi bırakın biz bilemeyiz” peki siz bilemezsiniz de o zaman bilgiçliği bırakın. Bir de bilmeden insanlara şizofren falan demeyin, o yetki sizde yok. Sizin bana bunu yaptığınızı düşününce başka zavallılara neler yaptığınızı hayal edemiyorum.
Sana göre “yeni” diye bir şey bulunamaz “YENİ” bile “yanlış öncül”; dedim ya umutsuzluk.
Ayrıca burada tahriklere laf yetiştirme zaman kaybı, her şey yukarıda, çift yarık deneyinin açılaması dünyada yapılamamış; yaptığınız, aşağılık kompleksinde tutsak kalmak nedir çok net gösteriyor.
Bir de burada bir kumpas kurup insanlara hakaret etmek gibi bir tatmin de tutkunuz galiba. Yetersizliğinizi burada mı gideriyorsunuz.
Bayağı mesai harcıyorsunuz tamamen nefret ve pislik üzerine.
Sokaktakikadın’ın uyardığı ve yakındığı bu demek. Sizi kendi halinize bırakma mı istiyorsunuz bu mu sizin galibiyetiniz. “Susarsanız korkak devam ederseniz salak olursunuz” demişti peki sizin durumunuz ne oluyor, feci olduğunuz, insanca uyum kuramadığınız sizi rahatsız etmiyor mu?
Aslında bana ne, zorla güzellik olmaz.
Kaptanın çok tehlikeli psikopat olduğunu anlamana sevindim; kendinizi birbirinizden koruyun, durumunuz toplu intihara kadar gider sizin.
Ben de benim anlamadığım birşey için bak bunu anladığına sevindim diyerek kendini tatmin etmene sevindim.
Evet evet, iyi bu olmalı!
At mendili Nibu, at mendili:)
Mendil atınca da fantezi kuruyo, atmayınca da kuruyo.. Hatrını mı kırcem, attım gitti 😀
Here is a link to a video Garrett Lisi answered, especially also to the question about the fermion problem. 21 May 2012 he talked via Internet with russian scientists, 19:07 of the video the interesting questions of the audience were starting and after these the discussion of experts began.
link to digitaloctober.com
Konuyla ciddi ilgilenenleri düzeyli tartışmalar için LinkedIn deki grubuma beklerim; ismim gerçektir.
Buradaki gibi kimliksiz değil, gerçek şahıslar olarak görüşmek üzere.
Buranın kimliksizliğini anlıyorum; beni yanıltan, “Sonsuz US” diye bir isminin olmasıydı.
Bu kimliksizliğe bir çözüm bulursanız bu güzel isim kirlenmez.
Buradaki insanlar düzeyli bir site görünümü altında düzeysiz arzularını tatmin ediyorlar.
Yeni bir site açarak ismi oraya taşıyın.
Buraya Sanal Evin Sonsuz Müşterileri denilebilir.
Kaancım ben istediğime veriyorum.
Selametle canım:)
Evet, evet ben sanal bir programım. Kadın olarak programlandım, belirli kodlara sistematik tepkiler vermek üzere yapıldım. Akıl yerine parmak verildi; bazen kalkar, bazen iner. Adımı programcım verdi, o tabii ki bir erkek! Virüs görünce de bir elim açılır, yumruk olan diğer elime vurur. Code 666! ;D
Kaan bey gitmeden çift yarık deneyi ile 20 parmağa sahip olmamızın bağlantısını bir açıklasaydınız keşke. Tahkir yok sadece bir soru sordum.
Kaçırdınız adamı işte
:)))
Ben de zamanında teşup’la tersinime sadece birer kitap ismi sormuştum.
O da yıllarca araştırma yaptık dedikleri için..
Cevaben, 2000 satıra yakın yazdılar sanırsam.
Yine de alamadık bi isim.
🙂
Selametle dedik ya!
Ama sen arasıra gelip nasıl acı çektiğimize bakarsın nasılsa:)
Gamaro ve KaptanMosey
Arkamdan abuk subuk yazmayın döner bakarım,
İşim değilsiniz, iş çıkarmayın.
Size gerçek isimlerinizle cevap veririm.
Diğer isimler ile bir işim yok merak etmeyin.
Bu tartışma kapandı.
Calimera’nın linki “Anthony Garrett Lisi. An Exceptionally Simple Theory of Everything”
Adam, “Herşeyin Sıradışı Basit Teorisini” anlatırken burada ispatına neler yapılıyor.
Kendi içindeki çelişkiden çıkamayan zavallı Gamaro, yanına Kaptanı ve arkadaşalrını al git Garrett Lisi ye “Yanlış öncül yanlış sonuç” de.
Neyse acayip insanları tatmin eden bu tatsız zaman kaybı ile uğraşmayı bırakıyorum. Koşarak uzaklaşıyorum.
Tekrar diğerlerinde özür dilerim bu tatsız ömür törpüsünden kurtarın kendinizi.
Teşekkürler Calimera
sonsuz.us un bu pis’kopatlıgı toplu intihar ettirecekse bizi önce toplu seks yapalım 😀
uuu.. dün geceden beri ne çok yazılmış. Şuradan bir yer kapayım :), Kaan Onay’ın bu yorumlar silsilesinin en başındaki mesajına cevap vereceğim.
Baş harfinizi yazmıştım sildim.
Sizle bağlantımız oldu … Bey,
Buraya uzun seneler harcayarak bulduğum yenilikleri paylaşmak için geldiğimi takdir edecek kafa yok sizde.
Bağnaz kişiliğinizin bağnaz bilim çevreleri tarafından desteklenmesinin kibrine kaptırmışsınız kendinizi, kendinize gelin.
Gerçek ismimle, kendini bilerek göze aldığım, kişisel çıkar peşinde olmadan yaşanan, amacı Doğruluk olan hayatı anlamıyorsunuz.
Yenilik istemeyen düşünce yapınızın bağnazlık olduğunu anlatmak için bile önce bilgi değil kendini bilen kafa gerekli, akıl demiyorum doğru işleyen beyin yok sizde. Sizinki, tek taraflı bilgilerle tıkalı kısırdöngü çıkmazı.
Sizin anlayacağınız dilden konuşmaya da başlarım, sizden de iyi yapar çabuk sonuç alırım ama yapılan sizin seviyenize inmiş olmakla anlamsızlığını gösterir. Sonuç sizlere zarar vermek olunca benim kabul ettiğim doğru sonuç türü, sizin gibi çevreye zararlı olmak değil, size karşı bile. Yaşamdan etkisiz geçmeyi bile kendime yakıştırmıyorum; yaratmaya çalıştığım, geriletmeyen, durdurmayan aksine geliştirerek ilerleten katkıdır. Katkı içinde sizin anlamadığınız “yeni” vardır.
Dünyada olmayan düşünceleri ilk elden duyuyordunuz, yanlış doğru ideası önemli değil, düşünme ve konuları farklı açıdan yorumlama zevki, kısaca yenilik duymak, sizin anlayacağınız hayat biçimi değil. Arkanızı dönün ve gidin; bunları anlayacak akıl düzeyinde değilsiniz. Bilgi aklın bulduğudur, çok bilgili olmak akıllı olmak anlamına gelmez, siz iyi bir örneksiniz; sizin için umutsuzum.
Yaşınızdan dolayı bir şey değişeceğini zannetmiyorum; özetle kendinizi tanımak isterseniz durum ortada,
sizde gelişebilen kafa yok, her türlü sapıklık çok.
Sizi gerçekten böyle tanıtmak istemiyorum beni zorlamayın.
Zaman kaybı olmayın bana.
Kimden bahsediyorsunuz Kaan bey?
Sanırım benden bahsediyor sonsuz. Yahudielr de tanrılarının adını anmıyorlar Kaan Onay, sizce saygısızlık mı etmiş oluyorlar. bir kişiyi adıyla çağırmak saygıdan mı, sadece kime hitaben konuştuğunuzu anlamamızı sağlayacaksınız başka bir şey yok.
Ben üstteki mesajımı güncelelyecektim ama az önceki mesajınıza da cevap yazdığım içni buradan devam edeyim madem. Bizli-sizli konuşuyordum bu başlıkta öyle devam edeyim.
Size hiçbir yorumumda saygısızlık etmedim, ama hakkım olmadığını düşündüğümden değil. Siz gnostik anlayışınızla bilime saygısızlık yapıyorsunuz, sanıyorum ki bazı saygısızca tepkileri hakediyorsunuz ama ben bunu yapmadım. Çünkü teorinizi sizinle tartışmak istedim, belki yanlışınızı kendiniz farkedersiniz diye umut ettim.
Yukarıda sorularıma bakın, teoriyi ve felsefesini anlamaya çalışan normal sorular. Tuzaklı veya artniyetli değil ama olabilirdi de bu da ayıp değil. Bazı sorularımın bir amacı vardı teorinizin kusurlarını size göstermek belki cevabı düşünürken bunları kendi kendinize farkedersiniz dedim bu kadar. Bu tip bir teoriye karşı baştan sert eleştirilerle girince teori yazarları tepki olarak korumacı bir tavır takınıyor ve devamında teori konuşulmuyor bu yaşansın istemedim. Kaya gibi sağlam bir bilimsel teori ister artniyetli ister iyi niyetli her türlü soruyu cevaplayabilir, her deneyden de doğrulanarak çıkar. Bu nedenle bana darılmanızı anlamadım. Belli bir politikacıya sosyalist gazteci de milliyetçi olanı da dinci olanı da hepsi sorular sorabilir, politikacı herbirine röportaj vermek durumundadır. Sizin içni de aynısı geçerli.
Farkında olduğunuzu sanmıyorum o yüzden kısaca anlatacağım. Bilimde aşağı yukarı her şeyi varsayabilirsiniz bunda bir engel yok. Ama varsayımınızı doğrulamak için nasıl bir deney yapılması gerektiğini ve sizin varsayımınızın bu deney içni nasıl bir sonuç öngördüğünü bilim camiasına anlatmalısınız. Ve bu deneylerden yüzünün akıyla çıkarsa zaten kabul gören bir hipotez’in ve hatta teorinin sahibi olursunuz. Bilim adım adım ilerler demiştim, ama her adım aynen bu anlattığım şekilde atılır, her adım. Bu sonsuz bir döngüdür. fizikçiler bir yerde durup yeter sürekli deney, deney ömrüm deneyle geçti deyip bu teori de sezgisel kalsın demezler. Şu an fizik kitaplarında okuduğunuz her teorinin ardında güvenilir gözlem sonuçları vardır, o sayede teoridirler(birilerinin yüzü suyu hürmetine dğeil yani). Yani her teorinin öncülü tıpkı kendisi gibi üretilmiştir aynı fabrikanın ürünüdürler. Ama siz napıyorsunuz, bu teoriler zincirini canınızın istediği bir yerden kırıp farklı üretim bazı halkalar takıyorsunuz ve alın bu da bilim diyorsunuz. Çakma-bilim yani, pseudoscience(sahtebilim). Ve biz veya başkası da bunu eleştirince biz kötü oluyoruz. Sizce kim haksız.
Gnostik bir bilim peşindeyseniz pekala, kendi alternatif biliminizi inşaa edin. Ama sezgilerle bulunmuş teoriler zinciriyle olur bu. Yüzyıllardır bilim adamları kafa yormuş gözlemlerden yararlanmış kendilerinden öncekilin bulgularından yararlanmış duvara bir tuğla daha koymak için. Sonra Einstein gelmiş aynı kendinen önceki bilimsel birikimin üzerine fotoelektrik etkiyi açıklamış bu ışık paketçiklerine sonrasında foton denmiş. Siz bu teorik-deneysel-gözlemsel birikimi alıp üzerine gnostik bazı şeyler koyamazsınız. Gnosik bir şeyler yapacaksanız gnostik öncüllerinin kitaplarını oku, onların üzerine bir şeyler eklersin. En son Dünya düz, bütün gökcisimimleri de onun etrafında dönüyor diyorlardı sanırım.
Muhammed’le ilgili sorumu sormuştunuz unutmadan cevaplayayım. Sordum çünkü size göre yaratıcı olan bir diğer deyişle bu kuantuma can veren Allah, bir insana gerçekten o kitaptaki sözleri fısıldamış olabilir mi bu konudaki düşüncenizi merak etmiştim. O kitapta yazan sözleri söyleyen varlıkla, kuantuma can veren varlık sizce aynı mı onu merak etmiştim.
Merak etmeyin, ne yaparsanız yapın, ne derseniz deyin, isimleriniz açıklanmayacak.
Kendini bilmek zor bir şey ve sinirlenince ne yaptığını bilmiyor insan, kendi canına geçiyor, doğruyu seçeneksizlikle bilen ruhundan uzaklaşıyor. Benim can tarafım güçlü, hiddetli, yanlış da, hata da, kötülük de yapar, yaptı da ama bir fayda görmedi; gelişim olan faydayı, güç ve ihtiras ile karıştırmazsanız elbette.
Umursadıklarım var. Çocuklarımı seviyorum ama umursadığım onlar değil. Onların birlikte yaşayacağı insanları umursuyorum. Onların yaşayacağı ortamı umursamazsam onları yaşatan bir ortam olmayacak.
Bu tür düşünce, seçeneksiz sevdiklerinizden dolayı tüm insanlığı umursamak demektir; bence adam akıllı baba olmanın anlamı bu. Sevdikleriniz ve onların geleceği (torunlar) temelinde ister istemez izimiz olan insanlık da yaşayacak, hem şimdi hem gelecek için. Bunu umursamayı çocuklarım tetikledi; sevdiklerimi neden umursamadığımı anlamışsınızdır. Onların yaşayacağı ortamı ne kadar güzelleştirdiğiniz sevginizin göstergesidir. Başarırsam benden sonrada güzel yaşayacaklar.
Bu gidişle ileride güzel yaşanamayacağı belli; tıkanan, gelişmeyen aksine güçlenen insanın yaşamının daha derin bir anlamının olduğu belli, onu inşa etmeyi durdurduk. (örneksiniz)
Temelinde ister istemez izimiz olan insanlık kısmı önemli.
Çevreme vereceğim zarar umursadığım insanlığın her yanına yayılıyor. Size kızdığım için zarar vereceğim, bu zarar sevdiklerinize yansıyacak, nefretim onlara geçerek yaşayacak ve sonunda benim sevdiklerime yetişecek; sonunda kendimize zarar verdiğim ortaya çıkacak. Sevdiklerime umursamadıklarımdan dolayı zara vereceğim. Akılsızlığı ile çevresine densizlikle zarar veren sizleri bile umursamak zorundayım. Densizlik Gamaro’ya; ağzına geleni söylüyor, gücü tabansız dırdırı.
Aklımın sonuçlarını “şizofren” diye aşağılamanız, benzer hatta aynı döngüyle kendi aklınızı aşağılamaktır; insanlık aklı Allah’ın Doğruluğundan aracısız Ol’an tek bir sebepten oluşuyor. Aklı aşağılamak beni çok kızdırdı ama size zarar vermeden önce kendime geldim, aklıma sebep olan ruhuma yerleştim, doğrusunu seçeneksiz kalarak yapıyorum; size zarar veremem.
Çelişki şuradaydı dedim ki: >Sonuç sizlere zarar vermek olunca benim kabul ettiğim doğru sonuç türü, sizin gibi çevreye zararlı olmak değil, size karşı bile. Yaşamdan etkisiz geçmeyi bile kendime yakıştırmıyorum; yaratmaya çalıştığım, geriletmeyen, durdurmayan aksine geliştirerek ilerleten katkıdır. < Zarar vermek katkı değildir.
En azından zarar verebileceğimi düşünüp biraz kendinize gelmişseniz işte bu, katkı sağlayan blöf oldu.
İnancınız yanlış. İnanç yanlış olunca zincirleme yanlış sürüyor. Aslında siz bilime ve temelindeki matematiğe inanıyorsunuz, bilim somuttur; yaptığınız, Hz. Muhammet’in kırdığı somut putlara tapmak ile eşdeğer. Sıfırsız kendisinden söz etmeye değer olmayan matematik sıfıra inanıyor (cebirde eşitliğin öbür tarafına konan sıfır). Sıfır da inanılır değil “bilinen” olmak durumunda; videolarımdan birisi onu anlatıyor, Kara sıfırları. Beş duyumuz somutları algılıyor ve somutlar bilinir, kara olanları görüyoruz akıl ile gerçekliğini algılamamız çok basit. “Bilim inancı” yıkılıyor, bilim bilinecek.
O VİDEO PUTLARINIZI KIRIYOR, ZAMANLA ANLAYACAKSINIZ.
Dediğiniz “kuantuma can veren Allah” değil. O konulara başlamış ve Tanrı’nın yaptığı hatanın nerede olduğunu anlatacaktım çok geç, istek bırakmadınız.
Sizi Tanrı aracılığı ile Allah’a havale ediyorum, çevrenize zarar vermeden önce iki kademe derinini düşünün.
Siz bu resme bakınca ne görüyorsunuz?
Peki ya buna?

Yaptığınız saçma, “sizce sizofren” sonuçlar üreten birisi ile ne yazışıyorsunuz.
Saygı en başta belirttiğim hassas konuydu. Adam gibi konuşuyorsunuz da bir de davranış tutarlılığı göstermek zorundasınız.
Yine anlatacağım ve ardından hakaret işiteceğim, yanında “böyle kurnaz davrandım, şöyle yem attım zokayı kaptı” gibi saygısızlıklar çekeceğim.
Doğru dürüst davranışınız tutarlı olmadığı için sizi adam yerine koyamıyorum (siz engelliyorsunuz) ama dedim ya umursamak zorundayım; sabır küpü olup dayanacağım.
Kadınlık konusunda da aynı durumdaydım. Kendinize gelin kandırılıyorsunuz dedim ve de sonunda anlaşıldım diye düşünüyorum. İnsanca karar alma mekanizmasını ve kadının toplumdaki kutsal yerini somut yerini belirleyerek anlattım (kutsalı somutlaştırdığımı göz ardı etmeyin, inanılır biçimde bırakmıyor, bilinir biçime getiriyorum). Kusura bakmayın gerçeği söylediğim için dedim, onlar bizden algı olarak kat ve kat üstün, yanlarında olduğumu, konuldukları yeri belirleyerek olmaları gereken doğru yeri ile farkı gösterdiğimi anlıyorlar. Eğer hatayı belirlersek düzeltme olasılığı doğar.
Kadın dişi yerine konuyor, laf ağır ama durum zaten ağır; kadınlara söylenen yalanları anlattım. Zorunluyum, doğru dürüst adamım, doğal olarak yanımda kadın istiyorum hayvan-insan arası belirsiz bir varlık değil. Kendini bilmesi gereken kadına, yalan da söyleme yetkim yok ben adamım. Doğru dürüst kalmak için aklımı hep kullanmak zorundayım; adam yerine başka türlü konamam.
Sizin durumunuz da kararsız kadınlardan farksız, gelin benimle adam gibi konuşun. Hayatınız sizi bütün konularda kararsız bırakan yanlışlarla dolu; hepsinin de doğrusu var üstelik basitler. İn, cin, enerji, tütsü değil, tek yolu olan akıl; ben dindar biri değilim.
O resim PUTLARIN KIRILMADIĞININ resmidir. İslam birliği diye “AYRI BİR BİRLİK” olamaz, birlik tektir (anlatmıştım). Akıl onları kırar, onlara kırdırtır. Birlik konusunda yazdığım, mezhepsizlik görüşü bu resmi çok farklı şekle getirecek yaklaşımdır.
Hatayı bu kadar net gören görüşe sahip olmanızın yanında, neden aynısını diğer veya her tarafta göremediğinizi hiç anlayamıyorum. Aynı mantık. İnsan neye inandığını bilmez mi; bilime, matematiğe inanırken o resimdekilerden hiç farkınız yok. Bunu anlayamıyor ve kabul edemiyorsunuz.
Ben o resimde, inanç birliğinde birleşmeye hazır büyük bir “İNSAN” potansiyeli görüyorum. Gözle gördüğüne inanan zavallı bilim insanları tarafında ise ortada “İNANILACAK SOMUT” (saçma sapan bir laf) olmadığında birbirlerini yiyecek tabansızlık görüyorum. Tabansız tarafta bilim olmasa paraya, güce, inanıyorlar hepsi somut; ellerindeki son güvenceleri “sıfırın bilinmezliği” idi o da bitti, somut olduğu anlatıldı.
Ben sizi çaktırmadan kendine taptıran ve doğru inancı aramanızı engelleyen gizli dinin temelindeki putu kırdım, şimdi tuz buz olmasını bekliyorum; zaman alır ama kırıldığını yaşam sürenizde göreceksiniz, zannettiğinizden hızlı olacak.
Ya birbirinizi yiyecek ya da inanç birliğinde birleşeceksiniz. İslam tarafı resimdeki gibi olmayacak hatta bilim tarafından doğru dürüst çok Müslüman olduğu ortaya çıkacak. Ben bilim insanlarına akılsız demiyorum sadece neye inandıklarını bilmiyorlar, bilmek ve inanmak farklı hatta farkı bilimsel olması gereken “kavram olgu” karşılaşması.
İş çıkarmayınmış:)
Ne çıkarcan?
Bak senin için başlık açıldı, 21. yüzyıl teorileri ve iki maddesi de benden.
Ayrıca iyi‘nin ne olduğunu hala söylemedin.
Bi arkadaş da 20 parmak dediydi, onu da es geçtin.
Kesin karmaşıktır anadınmı, önce putları yıkmak gerek?
Di mi?
🙂
İçindeki hiddeti görebiliyorum Kaan, şeytana uydum diyeceğin gün yakındır.
..ki o da, dışardan gelecektir kesin ve kötü olacak billah.
Bak şimdiden söylüyorum:)
Zaman içinde insanın davranış yönelmesinde ana dört taraf vardır; iyi-kötü ile sevgi ve nefrettir. Var ve yok etmek, gelişimin yönünü gösterir. İyi-kötü dengesinde olan gelişim, var eden yöndür. Ana yön olan iyi ile sevgi, ara yön doğru olur; değişim yaratır, her değişim gelişim değildir. Değişimin gelişim olması için güç, gücün sürekli olması gelişim gereklidir; doğru değişim, güçlü gelişimdir. Gelişimin ters yönündeki nefret, kötüyle birleşince yanlış yönü gösterir. İyi-kötü, tüm canlıların göreceli evren gerçekliğidir, doğal gelişimi devam ettirir. İyi-kötü dengesinde sevgiyle gelişim evren gerçekliğimizin temelidir. Evren gerçekliğini değiştirme gücünü, gerçekliği diğer canlılardan ayrı olan insan fark edebilir.
Canlı gerçekliğinin davranışlarını gören insan, ruh gerçekliğinden yaşamı yorumlar, farkı algılayarak davranışlarını kontrol eder. Kontrol ettiği, gelişim güdüsü olan canlının davranışlarıdır. Yorumladığı sonuçlarla tercih ettiği iyiye yönelmesi, insanı canlılardan ayırır ve güçlendirir. Diğer canlıların kendilerini dıştan görerek yorumlayamadığı iyi-kötü dengesi, canlılığının farkında olan insanda, kötüden uzaklaşarak iyiye yönelmeye dönüşür. Bu yönelme insanın doğal davranış şeklinin değişimi, insan farkının güçle somutlaşmasıdır. Somut sonucu, diğer canlılardan farklı, doğaya aykırı olan güçlü uygarlıktır.
İyi-kötü seçimleriyle bilinçsiz gelişen farkında olmayan yaşam, gelişim yönü sevgiye doğru gider. Farkını fark eden insanın gelişim yönünü iyi yöne çevirerek güçlenmeyi amaçlayan yaşamı, kötüden uzaklaşır. İyi ile güçlenen insanlığın davranış şekli, iyi-kötü dengesinde sevgiye değil, iyiye yöneldiği için sevgi-nefretle dengelenen hale gelir. Ruhuyla iyiye yönelerek güçlenen insan, sevgi ve nefretle geliştiğini zanneder. Gerçekleşen, insanın ruh farklılığını doğadan ayırması, belirginliğini ortaya çıkararak güçlendirmesidir. Güçlenmek için nefret iyidir. Gücün iyi olduğunu bilen insan, gerçekliğinde farklılığını bulmuştur. Güçlenme değişimi, gelişim değil duraklama yaratır. Gelişen, güçlenen, yok etmeyi nefretle gerçekleştirdikçe, gelişim yerinde sayacak, yok edebilen güçlenecektir. YARIŞMADA, NEFRETİ KULLANARAK HIRSIYLA SAVAŞ KAZANAN İYİ OLANDIR. Canlı gerçekliğinin baskısıyla sadece iyiye yönelme izlenemez, doğal olan sevgiye yöneliş de, canlısı olduğumuz yaşamın içinde yer almak zorundadır.
İyi kötü dengesinde, sevgiyle gelişen canlılardan farkı ruhu olan insan, canını ruhundan görerek, tercih ettiği iyi ile kendini yaşamda diğer canlılardan ayırır. Bakış noktamız sevgiden, iyi olan ayırt edilir; gerçekliği gelişim isteyen insan, iyi olanı sevgiyle tercih eder. Sevgi, doğal gelişim; iyi, yapay değişimdir.
Zamanın gelişiminde, yeni iyi tercihler sevgiyle yapılır. Sevgiyle bulunan yeni iyi, iyilere katılır, iyi olan tercihler birikir. Yaşama iyiler sevgiyle gelirken, güçten yana olan bakış noktamız iyi tarafa kayar ve sevgisiz tercihlerimize nefretin girmesine izin verilir. Bakış noktamızın bulunduğu yerle yaşamın yozlaşması, gelişimin güçten kaynaklandığını zannetmemizdir. Nefretle durdurulan sevgi gelişimi, birikerek çok fazla olan “iyi gücün” bakışımızı yozlaştırmasıdır. Sevgiyle gelen gelişimle biriken iyiler, nefretle durur. Durmanın sebebi, bakış yönümüzün iyi olana inanmasıdır.
İyi, gerçekliği somutta gören, algıda seçicilikle somuta alışan bakışımızın yaptığı tercihtir. Sevgi, iyiye göre soyut kalmakta, somutu tercih eden görüş iyiye yönelmekte ve sonuçta SOMUTA İNANMAYA BAŞLAMAKTADIR. Sevgiye göre iyi olanı tercih etme, can ve ruh birliğimizin doğal sonucudur. Evren gerçekliğine aykırı yapıda ruh varlığı, bedeniyle var olduğu canlıyı, kendini, diğer canlıların ortak yönelişinden ayırarak belirginleştirmek zorundadır. İnsanın iyi olanı tercih etmesi, ruhun farkını ortaya koymasının aracıdır. Ancak insan, ruh gerçekliğinin canıyla olan özel birliğini fark edemezse, ruhun evren gerçekliğinde oluş sebebini de anlayamaz. Ruhun varlığı, canlı gerçekliği üzerinde yaşayarak sürmektedir; zamanda varlığını sürdüren ruh, evrende gelişmek durumundadır. İyi olanı fark etme, insana ait benzersiz bir yetenektir, insanı güçlü kılar ama canlı olan insan sevgisiz gelişemez; nefret ederken zıt olan sevgiden söz edilemez. Evrende ruhuyla belirmiş insan, canlı olduğu gerçekliğe aykırı davranamaz; aykırı gerçekliğini evren gerçekliğine uyumlu hale getirmek durumundadır.
İnsanlık, özel canlılığı ile yarattığı benzersiz yaşam düzenini geliştirerek devam ettiremezse, ruhun gelişimi de durmuş olur. İyiyi tercih ederek farkını ortaya koyan ruh, amacına sevgisiz ulaşamaz. Ruhun amacı, zamanın kaynağına ulaşmaktır. Zaman ve sevgi, aynı kaynaktan gelir. Kendi sonsuz yapısına uygun olmayan sınırlı (başlı-sonlu) evrende, insanın somut canlı bedeninde gerçekliğine göre dolaylı olarak varlığını sürdüren ruh, dolaylı yol olan iyinin farkıyla kendini ortaya çıkararak beliren gerçekliğini sevgiyle sürdürmeye çalışmaktadır. Çelişki, sonsuz gerçekliği olan ruhun evrende varlığıdır; çelişkinin gerçekliği bilinirse bulmaca gibi gözüken, terse gidilerek çözülebilir. Nefret seçeneği, insanlığın zamanda gelişimi durduracak etkiyi yaratabildiğinin kanıtıdır. İnsanlığın yarattığı benzersiz yaşamın kararsız yönlenmesi, tek gerçekliğin anlaşılmasıyla tek inanç ve tek iradenin ortaya çıkacağı birliği yaratabilir. Birlik, sevgiyle oluşan ve sevgiye yönelen doğru yaşam döngüsüdür. İyinin gücüne ulaşan insanlık, farkına vardığı ruhunun gerçekliği ile yaşamın döngüsünü bilinçle aşmalıdır. Gücünün farkını dünyaya hâkim olmakla kanıtlamış insan, gelişim yönüne elde ettiği güçle yönelebilir.
İnsanın doğaya hâkim gücü, uygarlıkla ortaya çıktığı dönemlerde iyi yöne doğru tepede güç arayanlarla, sevgi yönüne ise tabandaki halkla yönelerek tarihimizdeki “deneme yanılma” gelişimini gerçekleştirmiş. Dönemler ve toplumlarla yön tercihleri ileri-geri yer değiştirmiş, hiçbir zaman net olarak davranışın doğru yönü belirlenememiştir. İnsanlık, yanlış olduğunu bildiği davranışı bile güç için denemek zorunda kalmış, davranışlarımız doğada sabit olan yön yerine her yöne dönüp durmuştur.
Gelişen doğanın sevgi yönelimine canlılardan farkıyla karşı gelen insan, davranışının dengesini kurmayı başarırsa, güçlenirken gelişir ve doğru olanı yapmış olur. Başarılamamış olan, gerçekliğimizin yapısına karar verilememiş olmasıdır. Farklı gerçeklikler savunulurken tek olan gerçekliğin tek olan davranış yönü belirlenemez. Belirsiz davranışlar korku, korkudan kurtulmak için “koruyan güç” gereksinimi oluşur. Günümüzün davranışlarının kısırdöngüsü, korkunun kaynağı İYİ bildiğimiz nefreti güç için kullanmaktır. Gerçekliğe karar veremeyerek karışmış insanlığın davranış kararsızlığı gelişememesinin sebebi, nefretin yaşatılmasının zorunlu hale gelmesidir. Sevgi davranışının tersi nefret, güç için toplumda barındırıldığı sürece, sevginin yönüyle paralel olan gelişimin yerinde sayması kaçınılmazdır. Birbirimizden korkmanın sonucu olarak yaşatılan gereksiz nefret, daha korkunç olan kendimizi yok edecek güce ulaşmamızın sebebi olmuştur. Bu güce ulaşmak iyi olmuştur ama sevgisiz iyi, kaynağını yok etmek üzeredir. Doğru olan, insanlığın iyi olan gücüne sevgi eklemesidir.
Sevgi yönelişinin iyi-kötü dengesi, hiç katlanamadığımız bir davranış şeklidir. Doğa, sevgiyle gelişimde kötü olanı gösterir. Doğa belgeselleri, iyi bir şey yaparak diğerinin yavrusunu, sevdiği kendi yavrularına yediren canlıların yaşamındaki kötü davranışı gösterir. İnsanın davranış tercihi bellidir, iyidir. İyi olmayan, iyiliğin canlı olan insana vereceği zarardır; insanlığın yaşadığı en büyük zarar, zaman kaybıdır. Zamanla gerçekleşmesi gereken gelişimin gerisinde kalmak canlı yanımızı etkilemez; bir ömrün korunarak güçlü geçirilmesi yeterli güncel sonuçtur. Günümüzde bireysel sonuçların yeterli olmadığını, doğaya verdiğimiz zarar göstermektedir. Doğada canlı olarak yaşayan insan, gerçekliğe uyumla var olmuştur; gerçekliğe aykırılığını, yine uyumla sürdürmek zorundadır.
İnsan, diğer canlılar gibi olmadığını yarattıklarıyla kanıtlar, canlılar gibi umarsızca, farkında olmadan kötü olamaz; insan, gerçekliğinin farkında olduğu için kendini doğanın düzeninden ayırır. Canlıların yaşam davranışına aykırı gerçekliği olan insan ayrıcalığı, ruhunun baskısıyla kötü olmak istemeyerek düzeni değiştirir, sistemler yaratır, kötünün yaşama girmesini engeller. Ruh gerçekliğimiz iyiden yanadır; kontrol altında tutulması gereken canlı gerçekliğimizdir. Farklılığı ile insanlığı doğadan koparan ruhumuz, canlı bedenin yaşayan dengesini de gerçekliğinden koparır. Kontrolsüz kalan canlılığımız dengesizdir, dengesizliği sistemle düzenlemeye çalışırız. İyiden yana ruhumuzun yaşadığı canlı gerçekliğimizin kontrol altında tutulması sevgiyle sağlanır. Sevginin kontrolünde olmayan insan, ruhunu nefretin tuzağına bırakır. Evrende gerçekliği iyi olan Ruh, seçenekleri sevgi ve nefret seçim sınavını yaşamaktadır. Sevgi zamana bağlılık, nefret zamana ihanettir.
Davranış yönlerini gösteren şekilde, iyi-kötü yatay çizgisinin üst tarafı insanlığın yaşayacağı alandır. Günümüzde, içinde bulunduğumuz davranışın yeri 7, 8, 1 ve 2 numaralı bölge, sevgi nefret çizgisinin sol tarafıdır. Gelişim gerçekliğinin önemli parçası 3 ile 4, kötü davranış olarak dışlanmaktadır. Cinnet bölgesi 6 ile 7, hiçbir canlının yaşayamayacağı, yaşadığında, kendiyle beraber çevresini de yok ettiği yerdir. 1, 2, 3 ve 4 numaralı bölgeler iyi-kötünün sevgi ile gelişim yarattığı tabiatta canlıların yaşadığı alandır. Doğru gelecek, sevgi tarafındadır.
Sevgi alanı gelişimdir, sevgi çeker, birlik yapar, var eder. Nefret, tarafları iter ayırır, yalnız bırakır, böylelikle yok eder, çözümsüzlükle kendi de yok olur. Nefretin tek var ettiği, yok olma sürecinde bıraktığı zarar ve zaman kaybıdır. Sevgi, gelişim olan var etmeyi sağlar, nefret yok eder yok olmanın yöntemidir. Nefret, zamana bağlı gelişimi ters yöne çevirerek durdurur. Somut olduğu için kolay fark edilen kötüden kaçarak yine somut olduğu için kolayca bilinen iyiye yönelme, gelişimi var etme ve yok etme alanlarını ortak kullanan kararsız ortama sokar. Gelişimin kararlı yapıda olması için yok eden alandan çıkılması gerekir. Konu, sevgiyle kötü davranabilecek düzene gelmemize bağlıdır ve aslında bunu biliyoruz, “kızmak”. Sevdiklerimize kızarken genellikle bu davranışı kullanır, arzulanan gelişim için kötü olmak zorunda kalırız ancak içinde nefret yoktur.
Günlük hayatta iyi-kötünün oluşturduğu gelişim yaratan sevgi duygusunu sıradan bir deneyimle yaşarız. Arkadaş, kötü davranma serbestliği verdiğimiz sevdiğimiz kişidir; severek gelişiriz. Kendimize kötü davranmasına izin verdiğimiz arkadaşımız, içinde bulunduğumuz kısırdöngünün kırılması gerektiğini, iyiliği umursamayan serbestlikle açık ve kötü ama doğru davranarak hatırlatır. Kötülük iyilikle dengelenir ve kısırdöngünün dışına sevginin gelişimi çıkarır. Bolca şaka, şamata, sevginin içinde, iyi-kötü davranışları karıştırmakla oluşur. Şaka, içinde nefret olmayan kötü davranıştır. Arkadaşlık, kötü davranışların şaka olarak hoş görülmesiyle oluşur. Arkadaşlıktaki şakalar, sevgi yönü demek olan “hoşa” gider. İnsan davranışında sevgiyle kötünün bağını, şakanın hoşluğu gösterir. Şakalarıyla sevilen komedyenler, arkadaşlık iletişimindeki hoşluğu yoğunlaştırılmış biçimde ortaya koyanlardır. Komedyenler, toplumla arkadaş olabilenlerdir. Komedi, yaşamdaki gelişim sevincini anlatır.
Arkadaşlık, kişiliğimizi sevgiyle geliştirir. İyi arkadaş mı, kötü arkadaş mı kişiyi daha çok geliştirir? Arkadaşlık ilişkilerinde içinden çıkılmayan çelişki, nefret olmayan kötü davranışın bize öğrettikleri ve yarattığı gelişimdir. Arkadaşlığın çelişki gibi gözüken yanı, sevginin insana etkisidir ve çelişki değil, iyinin kötüyle dengesidir. Nefret ve kötü ayrımını bilmek, çelişkiyi çözer. Arkadaş ilişkileri, kötü davranışın en İYİ örneğidir. Arkadaşlar birbirini sarsar; gerçekliği, iyi-kötü olarak göstererek birbirini geliştirir. Dostluk, kötü davranacağını bildiğiniz arkadaşın asla nefretle davranmayacağını bilmektir. Arkadaşlık ve dostlukta olmayan tek şey nefrettir; içinde kötünün olduğu insan davranışının ideal gerçekliğini temsil eder.
İletişim, arkadaşlık ve dostluk seviyelerinde nefret arkadaşlıkta yok olur dostlukta ikili iletişim yok olarak ilişkiyle birlik başlar. Dostluk, kendi iç sesimizde yer verdiğimiz kişidir.
Doğru yanlış tercihi arayönlerdir, gerçeğin değil gerçeğimizin yönleridir.
Şeytan yok ki uyayım ona 🙂
Kendimizden başka kötülük yok; oda, akılsızlığımız zaten.
Biraz hanımefendi ol demeyeceğim, o lafa da gıcığım ama düzgün yeni bir şey olmayı deneyemez misin?
Bu eli maşalı tipin benim için niye gerekli olduğunu anlamıyorum. Maşa gereksiz at onu.
Arada kriz geçirmeyeceksen iyiyi anlatırım biraz uzun bir konu olabilir.
İyinin arasında belki o da sıkışır ama siz bana sırasıyla anlatma işini yaptırmamaya kararlısınız. Bölük pörçük olsa da olur kadınlar için adam kısmı öyle sizin gibi toparlama yapamaz.
Şimdi bir kâğıt alın yönler çizeceksiniz
Kuzey “Sevgi” güney “nefret” batı “iyi” doğu “kötü”
Arayönler kuzey batı “doğru”, kuzey doğu “suç”, güney batı “ceza”, güney doğu “yanlış”.
Kuzeydeki sevginin üstünden ona doğru aşağı yağan “Zaman” çizin (numaralar var boşverin)
Bu yönlerin yan tarafına sevgi yönünde yukarı oka “var etmek” yazın, aşağı nefrete paralel olana “yok etmek” yazın.
Resim koyabilseydim böyle olmayacaktı 🙂
Sağol Sonsuz
Aaaa!
Kaan!
Krize girenin gözü çıksın, buyur dinliyorum.
Mesela Nur 2.
Kuantsalını soruyorum sen annadın onu tabi.
(Şu yukarda çizmeye çalıştığın şekil üzerinden anlatırsan daha bi memnun olurum bu arada, hani kuzeydoğu orta batı ekseninde filan hem ayrı bi görsellik olur bence güzel olur yani)
Sevgiye göre iyi olanı tercih etme, can ve ruh birliğimizin doğal sonucudur. Evren gerçekliğine aykırı yapıda ruh varlığı, bedeniyle var olduğu canlıyı, kendini, diğer canlıların ortak yönelişinden ayırarak belirginleştirmek zorundadır. İnsanın iyi olanı tercih etmesi, ruhun farkını ortaya koymasının aracıdır. Ancak insan, ruh gerçekliğinin canıyla olan özel birliğini fark edemezse, ruhun evren gerçekliğinde oluş sebebini de anlayamaz.
1)Ruh ve can birliği var (dır) ?
2)Sevgiye göre iyi olanı tercih etme bu birliğin doğal sonucu?(dur)
3)Evren gerçekliğine (?) aykırı yapıda ruh varlığının kendini diğerlerinden belirginleştirme zorunluluğu?
4)İyinin tercihi ruhun farkını ortaya koyması. (dır)
5)Koymazsa anlayamaz!
Tüm bunların ispatı da şöyle oluyo yani:
Yaz yavrum lodos nefret, karayel sevgi, poyraz iyi keşişleme kötü…
E bakın okun ucu nereye gidiyo filan.
🙂
Bu kadar yazıp da etik’ten bahsetmemesi ne acı.
Puur yani, kendinde kendi.
Ya da kuzey kutbunun kuzeyi neresi der gibi.
Nereye baksan o.
O denli yani:)
Israrla sordun tekrarladın. İyinin haritasını çıkardım sana.
Eğer evde “iyi” imal etmek istersen bu reçeteden yararlanarak yapabilirsin, yine de beğendiremedik.
Ben senle mi uğraşıyorum menapozunla mı.
Böyle yaparsan bida bişey cevaplamam.
Ismalama olduğu için depodan çıkardığım için çok başarılı bir anlatım değil ama orjinal bişey sunduk; biraz kıymet bil.
Ev hanımıyım naapim buralarda neşe buluyom biraz ama söz yapmıycem bi daha tamam kısma.
Kaan Bey,
Kuantum mekaniksel çıkarımları istediğin yere çekersin çocuk hamuru gibi. Bu bilimden, tasavvufi bir birlik düşüncesi de sezebileceğiniz gibi, Heisenberg belirsizlik ilkesine göre, efendime söyliyim parçacıkları deney ortamında bizim yarattığımızı da iddia edebilirsiniz. Bu da sizi statik bir birlik kavramından alıp, gözlendikçe bozulan bir kaos evrenine de götürebilir.
Hani kuantum alanı ile görünür alanı birbirine karıştırmak, bi de bunu ahlak gibi alanlara taşımak olanaksızdır.
Varlık olmayan şey varlık olmayandır. Varlık’ın kendisi değil. Yine diyorum bakın: Elle tutalım biraz.
Hem bak ben erkeğim menopoz gibi bi sorunum da yok :))
Evet evet, anlayabiliyorum.
Sen ve ben aynı değiliz ama hepimiz bir başka yerde bir’likteyiz.
Ve ben de biz olabilmek için de oraya gelmeliyim.
🙂
GENEL GENEL GENEL
Evet dillerdeki kuantum hamur gibi ama benimki çok net.
Bu konunun özünü en başta yazdım okuyun lütfen, tekrar yazmamı beklemeniz zaman kaybı. Orada birçok karmaşık konunun içinde çözümsüzlük beni çözüme zorladı, çözdüm ve çözümsüzlük içinde olunduğunuzu da söylüyorum.
Siz çözdüyseniz peki o zaman bir teoriniz vardır ve bu bilimsel çevrelerce hemen anlaşılır, onlar elle tutulan şeyleri sever.
Durumu kavramak zorundasınız. Gerçeğimiz evrenin gerçeğine aykırı ruhtur elle tutamazsınız.
Dediğim gibi temelden başlamak için bana elle tutulacak bir şey anlatmaya kalkmayın sıfır bile elle tutulabilen, somut, beş duyunun fark edebildiği bir şey oldu artık; ben sıfırdan da aykırı bir gerçeğiz diyen birisiyim ve onu yaşadığı temeli anlatıyorum.
Detay ama diğer yazılarımı da gözden geçirin kendinize erkek demeniz kendimize hakaret etmektir.
Bana sorularınız daldan dala atlamayı gerektirecektir, temelden anlatmayı tercih ediyorum; böylece sadece size değil soru sorması olası genele de seslenmiş oluyorum. Ahlak adalet ne kadar bilgi varsa hepsi doğru yerinde olmadığı için çalışmıyor. Etik konusu aranızda gündem de, bende onu da anlatan eski yazılar var ama daldan dala zıplamanın bir anlamı yok. Çok merak ediyor olabilirsiniz; esas temelden gelen hatanın gerçeğe nasıl yansıyarak bizi şaşırttığını merak edin.
Sıfırdan başlamıştım oradan devam edeceğim; anlattığım kısımların yapılarıyla ilgili soru sorarsanız yapıcı oluruz.
En baştan, daha dinlemeden benim her şeyin yapısını temelden çözemediğimi düşünüyorsanız hiç zaman kaybetmeyim, bana da zorluk çıkarmayın. Zorluk çıkarıp anlatmamı engelliyorsanız demek ki çözmüş olma olasılığım sizi korkutuyor. Eğer “sende diğer şarlatanlardansın” diyorsanız o zaman anlatım sürecinde hatamı bulup yüzüme vurun.
Dinlemeden konuşmak bildiğinizi zannetmektir. Bildiğinizi zannediyorsanız bu öğrenme yeteneğinizin olmadığının kanıtıdır, Öğrenemediğiniz ortadayken neden biliyormuş gibi yaptığınızı kendinize sorun. Gibi mantık silsileleri sürer… Siz böylesiniz anlamına söylemiyorum. Buna benzer seçeneksiz çıkarımlar yapamayan bir düşünsel tembellik içindeyiz. Onunda basit sebepleri var. Detaya girmeyeceğim ama hemen nasıl çürüyeceğini göstereyim. Amerikalılar, İngilizleri, Avrupalılar daha mı zekiler, hiçbir şey yapamayan Araplar, Biz, ve diğer oturup dünyaya bakanlardan. Böyle bir olasılık var mı, genetik mi; Avrupa mağarada yaşarken Orta Asya’nın durumu bilinen gerçek. Bu çelişkinin bilimsel sebebi bulunduğunda ne olur tahmin edebiliyor musunuz? Harika olmaz mı?
Çok fazla okumayın, bana da tavsiye etmeyin; çünkü o yazılar içinde çaktırmadan kafanıza kürenin sadece bir merkezi vardır diye yanlış bir bilgi çakılabilir. Bilgi yanlıştır anlamı çıkarmayın.
Her şey temelden bilinmek ve bilinen her şey temele uymak zorundadır.
Her şeyi bilen adam hikâyesi (yukarda “DÜNYAYI DEĞİŞTİRENLER…” diye başlıyor), dünyanın hiçbir şey bilmediğini ortaya koyuyor; bu oyuncaktan bir sonuç çıkaramıyorsanız yapabileceğim bir şey yok, umut da yok.
Düşünemeyenlere konuların konsantre edilmiş hikâyelerini sunmak çocuğa oyuncak vermek gibi bir şey. Ama bu oyuncak “HİÇBİR ŞEY BİLMİYORSUNUZ” diyen sevimsiz, hatta ürkütücü bir şey ama çocukluğu bırakıp altındaki anlama bakın.
GENEL yazmamın sebebi bu gibi soruları buraya yönlendireyim diye.
Gamaro’ya
Aslında basit.
Detaylı anlatımdan sonra özetlersek
İyinin özü gelişim.
Doğanın gelişimi sevgi, iyi-kötü dengesiyle görecelilikten seçeneksizlik üretiyor.
Doğada gelişim sevgiyle ve zamana karşı.
İnsanın durumu buna doksan derece ters; bu çok önemli aslında, kuralları bükebilmemizin sebebi.
İnsanın iyisi doğayı yozlaştırıyor ve sevgi nefret ikilemini gündeme getiriyor.
İnsanın iyisinin baskın olması da gelişimden etkileniyor ancak göreceli değil seçeneksiz sürdürüyor olmasından kaynaklanıyor.
Eğer iki olguyu da temel gerçeği ile ayırırsak doğru kesişmesi ortada.
Bir anlamda bu, neferti ortaya çıkaran şekil ve elbette yanlışı.
İlk videonuzun ilk dakikalarında “Bu konu neden 5 ve toplamda 20 parmağımızın var olduğu ile alakalı” diyorsunuz. Ve sonra “Our body is the perfect representative of the developer” demişsiniz.
Yani kuantum madde, atom, çift yarık deneyi vs derken anlayabildiğim kadarıyla madde 7 boyutlu /katmanlı olmalı diyerek kanıt olarak 20 parmaklı olduğumuzu söylüyor ve bunu da “Yaratıcının takdirinin bir yansıması sonucu bu vücuda sahip olduk” benzeri (Türkçeye maalesef bu şekilde çevirebildim niyetinizi anlamaya çalışarak) bir cümleyle kanıtlamaya çalışıyorsunuz.
Bu dediğinizi açıklar mısınız?
Soru sormayı teşvik ediyorsunuz. Daha önce de 2 defa sordum, cevap vermediniz. Gerçekten açıklamanızı merak ettim. Cevap vermezseniz bir daha size ileti yazmayacağım.
Nutkum tutuldu bu beşli sistemlerden. Demek kuantumu, çift yarık deneyini yukarıda anlattıklarınızla çözmüş oldunuz.
Yalnız ben de bir katkıda bulunayım bu uzuvlara. Başı uzuv kabul ettiniz ya. 2 göz 2 kulak bir de burun var. Onları da beşli sisteme katalım. Bir de 32 diş var. Bir yerden üçlü birşey bulup onu da eklediğimizde beşin katları oluyor ve teorinizi iyice desteklemiş olur.
Umberto Eco’nun Foucault Sarkacı’nı okursanız tarih içinde sayılara atfedilen anlam ve kutsallıklarla ilgili pek çok şey görürsünüz.
Eskiden kooperatiflerin başında S.S yazardı, isabetli bir ön ek.
Hayır, yaratıcının değil başlangıcın bağlı olduğu sistematiğin gereği olarak gelişim somutta matematik fizik, kimya ve biyolojiye dönüşerek fizik döngüsü metafizik oluyor. Ben metafiziği ruhlar melekler burç gibi değil fiziğin döngüselleşmesiyle bir üst boyutta kendi tersini oluşturması olarak kullanıyorum.
Buna göre “can” gelişim içinde kalan fiziğin kaçınılmaz bir sonucu. Somutta gelişen gerçek gelişimini tamamlamak için soyuta dönüşerek sürüyor; zıtlıktan başlayan yapı zıt olanı üretiyor geliştiren canlı gelişimin tamamlanmış döngü sonucu; basit bir bakışla can, beklenen bir reaksiyon.
Reaksiyon dizisi birbirinin zıddı olan oluşum tabakaları; sıfırla başlayıp dijital 010101 ilerliyor ve her kademede bir öncekinin zıddını üretiyor. Ol’anlar olgu üretiyor ve her kademede olasılıklar ile katlanıyor. Tüm olasılıklar tamamlandığında tersi “Olanak” oluşuyor.
Sözünü ettiğim sistem sıfır ile bir karışımı veya eşitlenmesi 1=0 hata ile başlıyor. Sıfırı ve bir zinciri yedi aşamada biyoloji sonucunu veriyor. Az gibi gelebilir ama yetiyor. Olgular sıra ile oluşurken işler çok çabuk karışık şekle gelmeye başlıyor. Sadece iki Ol’an ile başlayan bir sistemin bu kadar çabuk kompleks bir sisteme dönüşmesi hayret verici.
İlk Ol’an Bir kendisi kadar olan sıfır ile karıştığında sınırlı bir gelişim başlıyor ve bu sınırlı gelişimin temelinde olan sayılarla içinde somutlaşan sayılar eşleşmiyor. Dokuz olması gerekirken yedi; sebebi aslında ilk Ol’an Bir, içinde Ol’duğu Sıfırdan küçük veya az diyebiliriz, denk değil (eksiklik). Detayını sonra anlatacağım ama bu bile gerçekte işimize çok yarayan bir araç, erkeler kullanıyor bu eksikliği.
Temelinde ikilikte 20, 10 soyut 10 somut veriyor ama gelişim yedi somut aşamada gerçekliği oluşturuyor döngüsü sekizde tamamlanır yetmiyor, sebebi eksiklikten dolayı bir hata ile başlaması.
Şöyle düşünebilirsiniz, malzemenin özü beşli sistem. Neden? Tanımlı Ol’anların aksi, Tanımsız tanımı (yukarda). Gerçeğe dönüştüğünde beş uzuv verirken yanlış yerde kullanıldığında canlı oluyor. Canlı olması hata sonucu, nasıl anlayabilirsiniz çünkü ölüyor; hatta evren zamanı sınırlı ve evren zamanı ilk Ol’anın ölüm sonucu (elbette bizle birlikte). OL’AN ÖLEMEZ. Biz Ol’anın ölmemesi için verilen çözümüz; çare önce kendini bilmek. Biz ölüme karşıyız.
Ölmediğimizi biliyorsunuz, insanlık ölmüyor tek bir hedefe giderken ölmediğimizi ama hatalı olan bedenlerin öldüğünü söylememe gerek yok. İlk Ol’an da ölmüyor aslında bedenlerin ölmesi yanlıştaki sonucu temsil ediyor fakat çok da önemli değil, önemli Ol’anlar Ölmemeli.
Aklınıza takılmıştır, beşin beşli yapısı diye. Delice şeyleri duymaya hazır olun aslında 25 parmağımız olmalı ve de var. Bakış açınızı biraz saf gözlemci biçimine getirmeniz gerekiyor.
Bir bedenin beş uzvu var ve her uzuvda beş parmak. Kol bacak dürt uzva boynumuzu da ekleyin, başımızı beşinci el gibi düşünün, beş duyumuz evrim sonucu değişmiş parmaklarımız. Bedenin beşli beşini görmek için çok çıplak bakmak gerekiyor. Allah’ın Doğruluğu ile Ol’anlar da Beş tane. TAnımsız ile ayrım Ol’an Sıfır, tanımlılar iki Ol’an; Tanımsız’ı arada sınır Ol’an Sıfırın verdiği gelişim sonucu Ol’anların birliğindeki Akıl ile tanımlıyabilirsiniz. Akıl Ol’anların gelişimidir, başka Ol’an yoktur.
Sınırlı gerçeği olan evrende veya gerçekte sınırsız Ol’an Akıldır. Niye bu sitenin “Sonsuz US” ismini çok beğendiğimi anladınız mı? Bir düzeltmeyle daha iyi olabilir US ikili değil üçlü birleşim ve sonsuz döngü yan yatmış sekiz gibi değil, benim logomdaki biçimde doğru; o şekil üçlü sonsuz döngü.
Hata yaparak bir ile sıfır birleşince (hata lafını da çok önemsemeyin hatayı herkes yapar önemli olan yanlış yapmamak) bir kadar olan sınırlı gelişim bir noktada tıkanarak döngüsünü tamamlayamıyor. Canlılar gezegen yüzeyinde tıkalı kaldıkları için evrenin ölümü kaçınılmaz; sınırlı gelişimin sonucu “Geliştirenin” (canlı) yetersizliği.
Bizim anlamsızca gezegen dışına uzaya çıkma çabamızın sebebi bu güdü. Eksik kalan gelişimi tamamlayacak, başlangıçta eksik kalan ve sonradan tamamlanan uç biziz. Uzayda düzeltebileceğimiz bir hata var ve düzletme yöntemi de var.
Ama bunu beni tehdit ederek öğrenemeyeceksin. Bu kısa geçtiğim tüm aşamaları detaylı dinlemek zorundasın. Sonunda evrendeki hatayı düzeltmeyi bilen profesör sen olacaksın 🙂
Yedi aşamadan olan gerçeğe (canlıları ve evrim dahil) sekizinci aşamada ruh geliyor, dokuzda çocuk doğuyor. Yani zenci çinli beyaz aborjin vs. ırklarının hayvan biçimi yaşarken Ruh geldikten sonra insan doğmaya başlıyor ve bu “geçiş insanlarından” doğan ilk çocuk dokuzuncu aşama, ilk insandır. Bebek kılsız ve şaşkın diğer şirin yavrulardan daha korkunç, korkunç çünkü korkunun içinden ölümden geçip geliyor. Kadınları evrenin en güzel canlısı (güzellik kriteri); çünkü kadın Ol’anların TAM birleşimi.
Dokuzun amacı O’NA dönmektir. 0-1 …→ 9 → 10 Sıfır birden aynı yolla geri, birden sıfıra O’na dönüş 🙂 Biri sıfır yapmayı başarmanın gerçek bir yolu var
Nerdeyse başardık 🙂 Artık bilinmeyen insanlık amacı, sebepleri ve uygulama yöntemi ile bilinir durumda. İnanç ile bildik, artık herşeyi biliyoruz, inanç hatası yapmayı bırakmak zorundayız.
Kadınsız başarılamaz, insanlık tarihinde kadın yok.
Kaan bey, kuantumu bir kenara koyalım da asıl ben sizin kadınlara bakış açınızı ilginç buldum. Şu etik kurul muhabbetinde yazdıklarınız, onları derleyip şöyle genel bir başlık açabilir misiniz kadın-erkek ilişkilerine bakış açınızı, olanı, olması gerekeni falan.
Hiç bir şeyi kenara koymayın hepsi birbirine bağlı. Sonunda kadının toplum içindeki yapısı ve davranışları kuantum mekaniği ile bağdaşıyor. Dediğiniz konunun ana hatlarını Osmanlı devletinin kuruluşun başlayarak anlatmak gerekiyor. Bu denli kenarlar dolu, ortada bir şey yok, her şeyi ortaya koymak gerekiyor.
Bu günlerde biraz yoğunum tekrar yazmaya başlayacağım.
Öncelikle Kadın – erkek derken sizi rahatsız etmeyen korkunç bir bakış açısı var. Bana bunu kim çıkardı onu bulur musunuz? Kadın ile adam denk kavramlardır, kim sizin kafanıza kadın-erkek kavramlarını kazıdı. Kadın erkek eşitliği, ortaya çıkardığı erkek kavramı ile kadını da dişi eden bir ilkelleşme süreci. Sonucu kadının aşağılanmasına gidiyor; komik olan bunları anlatırken kadınlar dişi edilmeyi destekliyor. Evlilikler aile kavramı alaşağı olmuş durumda. İnsanı matrix filmindeki gibi pil şekline çeviren bu politikanın altında kaldığınızın niye farkında değilsiniz veya niye umursamıyorsunuz. Kadın erkek eşitliğinin kanunlara kadar geçmesi nasıl kabullenilmiş?
Ben silik bir kavramın altını çizmiyorum kocaman duruyor ortada.
Problem bunu fark edemeyecek kadar körlere önünde duranı anlatmak garip geliyor.
Bişeyler yazıyorum ya manyaksın, hastasın deniyor, aaa böyle hiç düşünmemiştik diyen yok. Kadınlar hayvan yerine konuyor kadına uyanın diyince onları ezen düzenin koruyucusu oluyorlar. Zaten kadın erkek eşitliğinin politikasının göstermeden vurduğu nokta bu; kendini hayvan yerine koyan erkek kadını yüceltiyormuş gibi yapıp onu dibe çekmenin, ezmenin, sömürmenin yolunu bulmuş.
Ezilen insanlık; bunun farkında olan yok.
Yukarıda bir araba acayip şey yazdım sorgulayan veya deşen, kısaca sohbet ettiğim insan yok. Buranın konuşma üslubundan zaten şikâyetçiyim de, rahat konuşacak insan olmaması ayrı gıcık bir durum.
Hemen kızmayın yahu.
Tamam Osmanlıdan başlayın.
Önce erkek – dişi
Sonra Adam – kadın
Sonra erkek – kadın
Sonra Adam – dişi
ilişkilerini incelersiniz, anlatırsınız, yazarsınız.
Not: Bana bunu kim çıkardı onu bulur musunuz? demişsiniz.
TDK büyük sözlükte eş anlamlı olarak geçiyor adam ve erkek. Ama Türkçe yetersiz bir dil diyorsanız bilemem tabi.
Kızdığım konusunda da yanılıyorsunuz ben daha çok üzülüyorum. Laflarımın kararlı oluşu kızıyormuşum gibi algılanıyor. Her konuda yanlış bir taraf olunca, her konuda bu ukalalık yapar durumu geliyorum veya karşısının ağzını açtığı konuyu sert bir şekilde durduruyorum.
Belki karşılıklı oturup konuşsak nasıl bir tavır içinde olduğum ses tonumla, heyecanımla anlaşılır.
Bu kadın konusunun başladığı “Etik Kurul Adayları – Eylül Mart Dönemi” bölümünde epeydir bakmıyordum, (dileyenler oradan kadın konusunu okuyabilir) Nibelunga oraya sonradan bir mesaj yazmış. Yeni gördüm.
Bu kadın korkuyor benden ve yok etmek istiyor. Tek yaptığım ezildiğini söylemek ve düşünmelerini sağlamaya çalışmak.
Bu kadın niye böyle veya bu sitede insan gibi niye konuşulmuyor, kimliksizlik kimin işine yarıyor hepsi bir kenara konulmamsı gereken birbirine bağlı tek bir konu.
O konu gerçeğin nasıl yaşandığı.
O konu gerçeğin nasıl yaşandığı.
O konu gerçeğin nasıl yaşandığı.
O konu gerçeğin nasıl yaşandığı.
O konu gerçeğin nasıl yaşandığı.
Onu burada herkes paylaşıyor ve paylaşılış biçimine göre davranıyorlar.
Bu sitedeki davranışlar insanca mı hayır daha çok erkekçe ve dişice.
Dişi ortaya geleni didiklemek çiftleşip sonra öldürmek isteyen hayvan içgüdüsü veya birbirini yiyen erkekleri seyrederler.
Kadınların kimliksiz olması o kadar önemli değil (detayına da gireriz) adamların erkekleştirilmesi ve burada kimliksiz dolaşmaları korkunç bir kabulleniş; insanın erkek bedende olamayacağı bir fiyasko bu.
Kadının adamı kendine benzetmesi diye buna denir.
Kadının kuantum mekaniğinde yeri burada ortaya çıkıyor, kadınlar birbirine ilişiktir, tıpkı sıfırın bütünleşik oluşu gibi. Kadının birisine dokun hepsi etkiyi diğerine iletir, bir bütündürler. Adam tam tersi; adam, kimlik olarak ayrı ve gerçek olmak istiyorsa farklı olmalıdır.
İnsanca ilişkiler isteniyorsa burada adamlardan başlayarak kimliklerin yerine gelmesi gerekiyor.
Sonra olacak olan farklı fikirde adamların düşüncelerinin birbirinden ne kadar farklı olduğunu görecek kadınlar. Kadınlar doğruyu seçer ama adamların hep birbirinden farklı doğrusu vardır. Sebebi kendilerini seçtirmeye çalışırlar, özellik oluştururlar. Burada hem kimliksizlik hem de hepsi aynı fikirde erkekler çoğunlukta. Doğal olarak ben Hitler olup öcü gibi korkulur duruma düşüyorum. Zavallı alışmamış adam görmeye. Bir anlasa adam olduğumu, kadın olması için tek şansı ben sunuyorum ona.
Kadının kuantum mekaniğinde bir yeri filan yoktur.
Hasta bu yau:)
Kuantum mekaniği sıfırların ilişkisidir, fizik birlerin iletişimi, ilişki iletişim farkına dikkat.
Ben hastaysam beni tedavi et bakalım psikoloğum.
Çevremi taciz etmeden ısrarla tekrarladığım yapıcılığım ortada; üstelik yeni ve ilginç şeyler söylüyor bu hasta dediğin insan. Taciz edildiğini düşünenler uyanmak zorundalar, uyanın demeyi taciz sayıyorsanız o başka. O da bir tür tacizdir ama uyanın da bana sizi gereksiz taciz ettiğimi, her şeyin yolunda olduğunu söyleyin, söyleyebilirseniz.
Senin söylediğin bir şey yok ortada ve ortaya bir şey koymadan taciz etmeye zaman harcıyorsun. Bu yazım bile zaman kaybetmek için değil bir olasılık kazanmak içindir. Seninle zaman kaybetmenin hata olmadığını bir umut düşünüyorum.
Zaman harcadığım iki satırlık yazın feci derecede pisleşmiş bir kafa yapısında geliyor; artık mantık, saygı, yapıcılık konu bile değil biraz tutar yeri olsa keşke, feci demekten başka söz yok.
Senin ne dediğini çözmek için zaman harcamak hata.
En son S.S kooperatif dedin. İlişkiye bakın, ne anlatmak istediğin muamma, seni çözmek gerekiyor, aslında istediğin “ne demek istedin” diye sormamız. Baştan bir şey diyemeyeceğini bildiğim için sormaya gerek yok. S.S. sınırlı, sermaye ortaya koymaya çalıştığın muamma, konuyla ilgili getirisi yok, sadece esinlediğin bir benzetme. Al sana hasta olduğunu anlama çıkarımını yapabileceğin bir delil, faydan yok (kooperatif) zarar veriyorsun (hasta bu yahu) hastalık tanımını oluşturuyorsun. Senin iyileştirilmen lazım ama önce hasta, hasta olduğunu anlamak zorundadır. Senin alanına girdim, sen kendi alanına gir de kendine bir bak.
Bu arada genelde ben kime neyi anlatıyorum, bozacının şıracıları toplanmış, insan olanları ya sindirmiş ya da kaçırmış. Silik biçimde birkaç insani davranış gördüm o kadar.
Bir satırla bu kadar vaktimi alman, sorun çıkarma (hastalıklı) yeteneğini gösteriyor, benim sorunum olduğun sürece aslında senle ilgileniyorum demektir; yoksa sorunum olacak bir şey yok sende.
İnsan yerine konulduğunu fark etmen için çok geç değil, saygılı olman cevabıdır. Dengesizliğini fark et biraz tutalı ol, alıştığın pislik tarzın için zaman harcama.
Sanki kuantum mekaniğini dünyada bilen varmış gibi kadının içinde yeri olmadığını söyleyecek densizlik, kendini bilmezlik sende, bu kadar manyaklık bir insanda olamaz; seni insan yerine koymak bu kadar zor. Kendine gel diyeceğim ama çok zor, rahatsız etme yeter. Bu konuda çok yeteneklisin dırdır ve rahatsızlık yaratmak.
İki satıra destan aldın yorma beni, hak etmiyorum.
İnsan tanımından çıkmak ve uysal, evcil hayvani tekiler vermek normal sizin için. Höt denince sinecek, yeni bir şey söyleyemeyecek (hatta burada ki gibi sanki ortalık boş olacak) ve aklını ortaya koyamayacak.
Faşist kaptan da şizofren teşhisi koydu tıktı tımarhaneye, gamaro da hasta demeye başladı. Manyakların başında olduğu tımarhane filmleri vardır burası ona benziyor.
GENELE SÖYLÜYORUM; UYSALLAŞTIĞINIZI VE EVCİLLEŞTİĞİNİZİ ZANNEDİYORSANIZ BİLİN Kİ SİZ HAYVAN DEĞİLSİNİZ.
Vah canıııım:)
Baktıkça uzayan paragraflarını görünce soruyo tabi insan, la bana çapa yaptırdınız sabahtan beri hemi de bak hala sallıyom yauu, filan.
E yapma o zaman.
Bi daha tekrar edeyim: Kuantum mekaniğinin kadınla bi ilgisi yoktur.
Hatta ve hatta; Mevcut veya sayende up-date edilmiş teoriye mündemiç olmak üzre ve kimsenin bilmediği bişeyi bulmuş olsan dahi..
Yok.
Tur.
🙂
Bununla birlikte ve lakin;
Neyin heyecanlı, sempatik ve -doğru olsun veya olmasın- fantastik olduğuyla, gerçeklikle ilişkinin kopuşu arasındaki fark bir bilinmez değildir.
Yani..
Tümden hasta değilsin elbet.
Rica et simge hanım’dan yardım etsin.
Seni gidi S.S:)
Benim böylesine fizik, çekirdek fiziği, kimya, matematik bilgim olsa şimdi NASA’da çalışır, yılda 500.000 dolar alır ve havuzlu bir villada yaşardım. En azından ülkemin ileri gelen onlarca üniversitesinde ders verir, paylaşılamayan bir hoca olurdum. Ne yazıkki fen ,matematik dersleriyle aram hiç iyi olmadı, orta iki terk durumundayım.
Kaan Bey,yıllardır şu sorunun yanıtını arıyorum kimse bilemiyor, bilenler de bu bilgiyi kendine sakladığından yanıt vermeyeceğini söylüyor. Eminim siz beni aydınlatırsınız, Görelelik Teorisine Güneş, uzay-zamanı niçin büker? Ne gerek veya şart var da büküyor?
Peşinen teşekkür ederim.
Selametle:)
Kambur Kerim bey,
Okumuyorsunuz, anlattım, ben soru sorma köşesi değilim. Bir çabam var, insanlık adına onu gerçekleştirmeye çalışıyorum.
Kısaca cevaplandırayım güneş değil her kütle uzay-zamanı büker. Bugün gps uydularnın en önemli parçası olan saatleri yeryüzündeyken yanlış ayarlanır ki uzayda doğru çalışsınlar diye. Zaman kütleye akar, bu yüzden kütle çekimi veya yerçekimi az olan yerde zaman akış hızı da değişik olacaktır.
Bunu anladınız da ne oldu, google var bu iş için. Öyle gizli saklı bir bilgi değil.
Asıl bir sürü, hiç bir yerde bulamayacağınız garip laf ettim, önceki dediklerim bir işe yaramadı şimdi bu mu bir işe yarayacak veya hepsini anladınız bir bu mu eksik kaldı.
Gamaro’ya bir iki lafınız yok mu? Hepinizi mi sindirdi bu.
Kadının kuantum ile bir ilgisi yokmuş. Kadının neyle ilgisi olduğunu kadın olanın anlatması gerekir; elbette kendini bilebilirse veya kendine gelebilirse. Hem kendini bilmez, hem de bilene öğretmen olacak kadar densiz, kendini bilmezlik buna denir. Bir noktadan sonra kendini az veya çok bilmemek sonuca etki etmiyor; gamaro kopmuşsun sen, ben de kopayım senden.
Peki gamaro, kabul kuantumun kadınla ilgisi yok; insan yerine koyup laf anlatıyordum onu da yapmaya gerek olmadığı ortaya. Laf anlatmayla acayipliklerinize bir yere kadar dayanılır.
Aranızdaki garip iletişim biçimini anladım da bunu sürdürmek isteğinize inanamıyorum. “Adam olanın burada ne işi var” yapısını bana dayatıyorsunuz, biraz mı doğru bir şey yok hayatınızda onu anlayamadım.
BUNDAN SONRA BİRAZ BEKLEYECEĞİM İNSAN GİBİ İLETİŞİM OLUR MU DİYE. Cevap vermiyorsam kusura bakmayın. Daha bir insan görmedim burada, hepiniz etiketsiniz.
Çevreye doğru dürüst insan olmayı göstermek için önce gerçek isminiz ile karşıma gelmelisiniz. Bir ara bunu da boşverdim adam akıllı sohbet olsun yeter diye, keyif bırakmadınız.
Bizde de bi hasta vardı.
Sonsuz’un sırrını çözdüğünü düşünüyodu.
Sekiz’de diyodu..
Bütün herşey sekiz’de saklı.
Neden diye sorduk, güldü ve dedi ki yan yatır..
Ne görüyorsun?
🙂
İşte bu herşeye dokunur, çünkü herşey sonsuzdadır.
Yani?
Lakin sonsuzlukla temasın farkında olunmalıdır.
Burdan da gerçek bir orgazmın ayakta değil, ancak yan yatık pozisyonda yaşanabileceğini anlıyoruz.
Çünkü neden?
E dedik ya!
Sekizi yan yatır, sekizi yan yatır..
Göreceksin 🙂
Sende yeni ile deliyi ayırt edememe hastalığı var. Sana göre herkes hasta ama hastaların içinde hasta olmuşsun.
Ehlileşmiş uysallaşmış hayvan olmadığını bilen her akıllı insan, yeni bir şey söyler, söyleten akıldır. Yeniyi bulan akıl hayvanda yoktur; hayvandan farkımızı gösteren çevren o fark ile oluşturulmuştur ve kadın olarak bunları yapanı doğurmaktan başka (köpeğinde yetenekleri arasındaki dişilik) akılcı bir katkı tarihte görülmedi. Normal olan bu yapı senin alıştığın hayvanca dünyada pek sık rastlanan şey değil, herkese hasta diyen ve kendi hastalığını fark edemeyen durumun anlaşılmaz değil.
Sözünü ettiğin adamın sekizi ile beni yine hasta gördüğünü söylemeye devam ediyorsun. Sohbet ediyor olsak adamın nasıl bir çıkarım yaptığını anlatırdım, tutarlı tarafları var ama kendini bilmez ile muhatap olmak keyif vermiyor.
Yukarda ki anlatımın özü: Kadınların kuantum mekaniği ile benzerliğidir; “sen sıfırsın” ve sıfır ve sıfırların ilişkisi kuantum mekaniği demek. Dediğimi anlasan yani sıfır olan sen veya herhangi bir kadın sıfır olduğunu bilse, kendini adam ile eşit zannetmese, akla saygı duysa, adam olanı “Bir” adam yerine koysa, kaynak olan “sıfıra” göre “bir” adamın zıt gerçeği olduğunu bilerek kadın kendine gelse (kuantum mekaniğini çözmemiş dünyada bunun örneği henüz yok). Bir adam ve sıfır kadın, tıpkı bir penis gövdesi ve sıfır vajina boşluğu gibi bu kısım basit dişi ve erkek bedenimizdir o kadar, insanlık bu değil, insan farkı akıldır. Adam akıllıca olanı söylendikten sonra ön yargılarıyla bunun doğruluğunu değerlendiremeyen kadın dişidir veya uysal evcil hayvandır veya senin gibi hastalar içinde hastadır.
Sıfır ile bir sevişir bulut üstüne çıkar, bu sadece gerçektir; gerçeğimiz, zıt bedenlerde olan akıl zıtlığı ile sevişmeye başlarsak insanlığın yeri Ruh birliği ile Allah’ın yanıdır.
Kuantum mekaniği ile anlaşılacak olan sıfırın zıtlığı ile bir “birleşik tek” bilindiğinde adam ile “gerçek kadının” (gerçeği henüz bilinmeyen) seviştiği birlik oluşacak.
Soyut insan kavramının somut iki yarısı kendini bildiğinde, BİRLİKTE İNSAN tanımını somutlaştıracak.
Kadın gerçeği olmadan günümüzde adam ve dişi sevişiyor; dişiler, adamı erkeleştirmeye uğraşarak kendilerine benzettikleri adam ile kendi kuyularını kazıyor veya bindiği dalı kesiyor.
Evcil ve uysal ve sana benzemediğim için hastayım değil mi?
Yeninin ve aklın bir değeri yok değil mi?
Bunlar cevabını benim bildiğim, senin kendine sormadığın sorular. Klasik, cevap vermek zorunda hissederek anlamsız pislik üretme alışkanlığına bir son ver, son sözü sen söylemesen ne olur. Aslında sonsözü sıfır söyler (kadın senatosu) ve başı sıfır ile başlayan sonundaki sıfır ile biten “sınırlı gerçek bir” (adam yerine konan adam) gövde oluşturur (insanlık) ama eskiden düşünülmeden doğallığı ile gelen düzen, kadın adam gibi düşündüğünü zannetmeye başladığından beri yürümüyor. Modern veya uygar kadın denen, kendini “bir adam” gibi aynı zanneden kendini bilmez sen kendini “sıfır kadın” bilmek durumundasın.
Kendini bilmezken konuşmasan iyi olur.
Kendini bilsen senden başka son sözü söyleyecek olmayacak inan bana; yapacağın şey bana saygı duymak karşılığında sana tapılacak. Şu an tapılmayı bırak gözümde ne olduğunu çok net biliyorsun.
Basit, gerçeğe uygun ve akıllıca “yeni bir tercih” getiriyorum sana.
Kaan Bey, mahallemde bir Fizik Profesörü buldum, maalesef sizin yazdıklarınız doğru bulmuyor.
1-Her kütle, örneğin ağırlığı 0,1 gr olan bir kütle uzay zamanı bükmezmiş, ancak Güneş ve Güneş gibi büyük kütleli cisimler uzay zamanı bükermiş.
2- Hız= yol/zaman ve buradan hareketle zaman=yol/hız oluyormuş, nasıl oluyor anlamadım ya neyse, bu Prof şunu dedi kısaca, zaman yol ve hıza bağlı bir boyuttur, kütle veye kütle çekimi ile ilgili değildir.
İyi ki varsınız ben size inanıyorum. Bu proflarda hiçbirşey bilmiyorlar, gelsinler şu sonsuzda ne cevherler var görsünler.
Kuantum mekaniğiyle kadının ( veya adamın, veya çoluğun, veya çocuğun:) bi ilgisi yoktur.
Ha bu arada..
Kadın- erkek ilişkisinin sıfır-bir ilişkisiyle bi ilişkisi de yoktur:)
Yazdığın herşey deli saçmasının sınırında.
Bana inanmıyosan bi psikologa sor.
Bi ker sor olm, ne kaybedicen?:)
Gerçekten yanılıyor, iki madde de yanlış.
Sonsuz’a
Tam anlamadım senin yazında gözüken fizikçinin maddeleri mi yanlış, benim dediğim mi?
“Kuantum mekaniği sıfırların ilişkisidir, fizik birlerin iletişimi, ilişki iletişim farkına dikkat.”
Demişim bırakmışım, başlayıp yazılması gereken eksik kalmış.
Adam yenileri bulur ve birbirinden farklıdır demiştim.
Fizik birlerin iletişimidir; ayrı birlerin ilişkisi yoktur ayrı birler aralarında hız olgusu ile iletişimdedir. Ayrı birlerin birbiriyle ilişkide olduğu taban yapısı ayrıdır. İlişkiyi sağlayan temel birlerin oluşum kaynağıdır. Birler bu temelden veya kaynaktan doğar.
Sıfır olmadan bir olamaz, bir beyaz kağıt sıfırdır ve üzerine bir yazılabilir veya havada bir top düşünün, hava topun sıfırıdır; her nerede bir varsa temelinde bir sıfır olmak zorundadır.
Her ayrı birin bir sıfırı olması gerekir ama sıfır ilişkisiz birden farklıdır, sıfırlar ilişki içindedir. İletişim içinde olan birlerin temelinde “ilişki içinde ayrı değil birlikte” olan sıfır vardır. Tüm birler bu temelden doğar, bu yapı ayrı birlerin birleştiği ana temelidir.
Birey olarak ayrılan adam doğurmaz; adamlar arasında fiziğin benzer karşılığını görebiliriz. Birlerin iletişimine temel olan fiziğin de temelinde kuantum mekaniği ana temel olarak ilişkiyi sağlar.
Fizik ve kuantum mekaniği, adam ve kadın birlikte olması ve birlikte anlaşılması gereken kavramlar olarak benzerdir.
Adamlardan dolayı insan özelliği olan insanlığın ana temeli kadındır. Dünya nasıl kuantum mekaniğini bilmediği için fizik ile bağdaştırmayıp gerçeği tanımlayamıyorsa, kadın da kendini bilip adamla birlikte insanlık tanımı içinde yerini alamıyor.
Kadınsız akıl gelişimiyle tamamış gib anılan insanlık yarım bir tanımın karşılığı değildir. İnsanca yaşam olmak isteniyorsa adam ile kadın tanımının akıl birliği bulunmalı, uyumuyla yaşam hayata dönüştürülmelidir.
Hatırlayın,
İletişim içinde olan birlerin temelinde “ilişki içinde ayrı değil birlikte” olan sıfır vardır. Tüm birler bu temelden doğar, bu yapı ayrı birlerin birleştiği ana temelidir.
KADIN KENDİNİ BİLDİĞİNDE İNSANLIK BİRLİĞİ BİRLEŞECEĞİ ANA TEMELE KAVUŞACAK; kuantum mekaniği ile uğraşmamın ana temeli budur.
Bir fizik profesörü ancak yanında bir kuantum profesörü ile birlikte bir işe yarar ki henüz öyle bir prof yok literatürde.
Fizik profesörüne göre sıfır diye bir şey yoktur, yani sıfır yoktur; mantık iki defa negatifin sonuçta pozitif olduğunu söyler; bu laf bile sıfırın olduğunun kanıtıdır “yok (sıfır) yoktur” demek sonuçta “sıfır vardır” demektir. İlk önce “…” var sonra onun içinde “bir” var olabilir, “…” olmazsa birin var olabileceği temel yoktur, neyse… Sıfırın var olduğunu kabul etmeyen fizikçi gider, içinde sıfır olan matematiği kullanır; matematiği mantıksal temel biçimin getiren cebir işlemi, eşitliğin öbür tarafında sıfırı ayrı bir gerçeklik olarak kullanır. Hatta oraya giden tersine döner, oradan gelen de; ve de çok doğrudur, gerçeklik değişimleri tersine dönüş demektir.
Bu arada SIFIR ARTIK gözle görünür biçimde, hatta iki adet olmak üzere, VARDIR. Yukarıdaki video onu anlatıyor, senin fizikçinin takıldığı hız kavramı da var orada.
Matematiğin mantığında kullandığı sıfır, somut bir yanında olmayan soyut bir olgudur; matematik cebir ile mantıksal düşüncemizin temelidir. Bilimsel mantık, deneysel somutu kabul eder, olmayan bir şeye inanmak bilimsellikle saçmadır. Mantığımızın temelindeki matematik çok saçma bir şey yaparak sıfırın olduğuna İNANIR, daha saçma olanını o yanındaki fizikçi yapar, ne dediğini bilmeden konuşur. Bilmediğini bilmeden konuşur; bilmediğini bilse saçmalamaz, hatta doğrusunu kendine sorar da bize iş bırakmaz.
Teorilere kadar gelmiş konu “Hız” çok önemli, bilindiği zannedilen bir kavram ama önce konuyu pratikte, yani deneyse bile değil kullanımda olduğu için kestirip atalım. GPS uydularının saatleri yeryüzündeki zaman ile senkron gitsin diye, uzaya çıktıklarında doğru çalışacak biçimde yeryüzünde hatalı ayarlanıyor. Senin profun teorisi çöp oldu gitti, hem de teorik olarak değil pratikte; öyle güneşin kütlesi diye kıvırmaya gerek kalmadan. Senin fizikçiyle sohbetin boşa yatırım, bana da eziyet; icat etmeye gerek yok aynısını yap desen bu kafayla GPS yapamaz hayalini bile kuramaz.
Hız önemli dedim. Ölçülebilir yol belirli de zaman dediğinde bir destur demesi gerekirken adam konuşmaya devam ediyor. İnsanlık Newton’a kadar maddeyi biliyordu, Einstein ile enerjiyi öğrendi ama üçüncü bileşen zamanın henüz bilindiği kabul edilmiş değil (zaten hepsi üç adet).
Yukarıdaki aynı kendini bilmezlik sürüyor. Bir şeyi cümle içinde biliyormuş gibi kullanmak cümleyi yanlış yapmaktan başka bir işe yaramaz. Bunu fizikçiler matematiği kullanırken yapar, sıfıra yok derken tekrarlar, zamandan söz ederken umurlarında olmaz. Ağzınıza aldığınız lafı bilmek zorundasınız.
Çok net bir benzetme yapacağım, engizisyon rahipleri ne kadar bağnaz ise fizikçiyim diye dolaşanlar o kadar bağnazdır. Rahiplerin başı engizisyon mahkemesi matematikçiler ve tanrıları inandıkları sıfırdır. Bu durum akıldan uzaklaşarak Kur’an ‘a aykırı kalan yanlış inançtır. Sıfır somut olarak evrenin sınırlarında fark edilmiştir artık. Somut olan putlara tapma devri Kur’an ile kapandı. O sofu fizikçi, insanlığa aklı getiren Kur’an’ın önderliğine inanan bir toplumda olduğunun farkına varıp kendine gelsin.
Nerden nereye değil mi. Tek bir gerçek var ve hiçbirisi bir kenara konmadan birbirine uyumuyla anlaşılacak. İçinde bilim olacak fizik, matematik, kuantum, tüm dinler ve tüm gerçek olacak hepsi Kur’an ile örtüşecek; bu oldu, yapmanız gereken dinlemek, o kadar. Hadi canım sende diyorsanız niye umutsuzsunuz onu anlamıyorum; aklınız varsa dinlersiniz sonra benim aklım yatmadı dersiniz biter ama bugüne kadar merak etmek dışında her türlü saçmalıkla burada uğraştım. Siz bilirsiniz demekten başka yapacak bir şey bırakmıyorsunuz, neden se.
Kambur Kerim’in soru sorma denemesi devam ediyor. En son ben size ne dedim; bu yaptığınız nedir. Beni sınamak isteyen ile cebelleşsem bu işin sonu nedir; alın uydularınızı, fizikçinizi, teorilerinizi başınıza çalın demekten başka seçenek bırakmıyorsunuz.
Hız tanımı, “birim zamanda” kat edilen yoldur. Daha zamanın nasıl bir olgu olduğunu bilmeyen bir temelde bu konuyu anladım diyen ve üstüne konuşabilen olamaz. Birim zaman :)))) komik bir laf kimse farkında değil.
Sen şimdi o fizikçiyi al, bilimsel ve mantıksal temelleri göz önüne alarak, dansözlük yapıp kıvırmadan neyi bildiğini ve neyi bilmediğini anlat ona; dürüstçe konuşun anlaşın. Bilmediğine bilmiyorum desin biliyormuş gibi yapmasın, laf kalabalığına getirmesin (havalara girip baskın da olmaya çalışmasın, gelişmiş çok türlü savunmaları var bu misyonerlerin). Bilimsel temellerin içine inancı sokmasın ve inandığı olguları bilinen içinde kullanmasın. Kısaca bu işi bıraksın. Matematiksiz fizik, fiziksiz bilim olmaz; sıfırı bilinen yapınca hepsinin dibine kibrit suyu oldu (elbette inanç biçimine getirilmiş bilim ve kılık değiştirmiş engizisyonları için).
Fizikçi burada rahipliğe soyunduğunun farkında değil. Burası Anadolu, o bilim denilenin kaynağı buradan çıktı buraya dönüyor kimse farkında değil (bu da ayrı hikâye).
Sıfırı falan geçtim gerçeğini bulduğum zaman kavramını ağzına almasınlar yeter; diğerlerini gargaraya getiriyor da zamanı biliyormuş gibi yapmaları olanaksız. Zaman bağlı olan kavram Hızı ağzına alamaz yani; hiç bilmediği bir şeyden söz ettiğini o da bilmiyor. Yol dediği uzunluğu ölçüyor buraya kadar olan Newton’un fiziği, metreyi alıp ölçüyorsun, hatta kompas alıp hassas ölçüyorsun ama zamanı da ölçüyorum dediğin anda kendini kandırıyorsun.
Burada başka, 100-150 km üstümüzde başka olan bir şeyi ölçemediğini anlamak zorundasın.
Sonra karşıma geçip zamanın işin içine girdiği Hız konusunda konuşamazsın. Bilmediğin şeyi referans alarak konuşuyorsan daha baştan abuk sabuk konuştuğun ortadadır. Esas acı olan ben burada dünyanın kabul ettiği bir tabu ile savaşıyorum, bana diş geçiremiyorsunuz ama inada devam ediyorsunuz durum üzücü. Kimsenin dişi geçmeyecek göreceksiniz. Doğru tektir, kimsenin gücü yetmez onu değiştirmeye.
Uzay zaman diye kafanızı karıştıranları engizisyon rahibi görüp onlardan daha akıllı olduğumuzu göstermek zorundayız. Türk salaktır zırvasını artık ben yemiyorum. Rahibimizin güneşte büküldüğünü idea ettiği zaman, tepemizde bükülmüş olarak dönüp duruyor. Fizikçi profesörümüz ve dünya, daha Hız ne demek bilmiyor çünkü önce içindeki zaman denileni bilme zorunluluğu var.
Newton’a kadar olan bilgi Einstein’ın enerji köşesini dönmesiyle değişti; özüne bakarsanız benim “What zero is … ” videom zamanı da anlatmaktadır. Şimdi zamanı anlayarak dönülecek son köşedeyiz. Madde enerji ve zaman, bu üçü birlikte bilindiğinde gerçeği bütünüyle bilme olanağı doğacak, elbette dinlerseniz.
En azından neye itiraz ettiğinizi ve neyi baltaladığınıza bir bakın.
Türklerle ilgili bir fıkra var. Cehennemde Türklerin kaynatıldığı kazanın başında hiç zebani yokmuş ama diğer kazan çevreleri zebani doluymuş, dışarı çıkmaya çalışan kaynayan kazana itiliyormuş. Türklerin durum sorulunca “gerek yok, onlar birbirlerini aşağıya çekiyorlar zaten” denmiş.
O fizikçi aslında bir dinin biçim değiştirmiş temeline taptığını ve kendi temeline ne yaptığını fark etmek zorunda, aklınızı başınıza alın.
Kendinize gelin demek çok basit aslında; o fizikçi “ben zaman nedir bilmiyorum niye konuşuyorum” demiyor; kendine gelirse der.
Bütün bunları bırakın şu her şeyi bilen adam hikâyesini bir anlasanız bunları anlatmama gerek kalmayacak; dünya doğru dürüst hiç bir şey bilmiyor. Bir şey biliyorum demek için bildiğiniz şeyin bütün her şeyle bağdaşması gerekir; bir diğer gerçekle bağdaşmayan bilgi peri hikâyesidir.
Bilime göre din peri hikâyesi, dine göre bilim hikâye; ben diyorum ki hepsi bir noktada doğru yerine oturup dosdoğru bilgi oluyor. Bütün gerçeği her şeyi ile birlikte doğru dürüst bilmek için önce bilmediğinizi sonra dinlemeyi öğrenin. Böyle bir olanak var ve dinlemek istemeyen sofularla uğraşıyorum.
Aslında ne yazık ki anlatsam da bir şey değişmeyeceğini biliyorum. Zaten Kambur Kerime bazı sözlerin işlemediğini anladım. Yine “acaba bu nasıl diye” yeni bir soruyla gelecek veya o fizikçinin bilmediği şeyleri ağzına alıp sanki biliyormuş gibi dediklerini bana ulaştıracak. Siz de saf durumundan olan yerinizden şikâyet etmeyerek kavgayı seyredeceksiniz.
Ben aslında bilgi öğretmeye değil, temel yapı olan bilgiye kendi kendine ulaşan, beni buraya ulaştıranı anlatmaya çalışıyorum ama ne dinleyen ne de soran var. Vermeye çalıştığım bilgi değil bilgiyi oluşturan akıldır, aklın doğru çalışma yapısı vardır, çalışmasını engelleyen koşullarda vardır. Çalışma yöntemi anlaşılan aklın önündeki engeller kaldırılabilir ve eğer bir çalışırsa bunlara siz cevap veriyor olursunuz. En önemli parçası inancın Doğruluğu; şaşılacak bir şey ama eğer temel yanlışsa sonuç fizikçinin durumudur; adam bildiğine inanıyor dolayısı ile yeni bir şey bilemiyor. Üzücü olan çevresi de ona inanıyor. Tam orta çağ Avrupa’sı.
Sizin ne zaman aklınızın başınıza geleceğini biliyorum. Siz böyle beni çıldırtmaya devam edeceksiniz ve bir gün dediklerim yurtdışından doğrulandığında veya bir dediğim bir şekilde doğru çıktığında Aaaa diyeceksiniz.
Akıl anlatılması zor gibi gelen ancak başa geldiği zaman anlaşılacak, bizi insan yapan şey. Bir fizikçi haklı sonra Aaa Kaan Haklıymış, o haklı bu haklı diyerek geçiyor ömrünüz. Bu durumda siz neci oluyorsunuz; ben kime yazıyorum bu yazıyı. Aklı olan insan ile mi yazışıyorum? Bu aptal duruma bir son vermeyecek misiniz?
Biz böyle değildik ve neden durduğu belli olmayan Osmanlı sonunda size dönüştü; artık o bile bilinir olacak. Birçoğunuz Atatürkçü ama Atatürkçü sizden değil; Atatürkçü olmayan Mustafa Kemal’in kendisiydi.
Gelin akıllıca konuşalım; nifak sokmayın, beni google ile yapacağınız araştırmayla yormayın, hakaret etmeyin, saygılı olun, insan olun. Bunları söyleten örneklerin hepsi burada var, biraz kendinizden utanın.
Sizi bu şekle getiren edepsizlerin eteğinden çıkıp, hadlerini bildirin; uçkurunuza sahip çıkın, adam olun, adam edin. Çıkmış o da değil bu da değil konuşup duruyor peki nedir diye sorunca sesi çıkmıyor, dediği yeni bişey yok ama içinizden birisi de çıkıp ortalığı çirkefleştirme demiyor. Bana acayip gelen bu.
Bu kendini bilmez, ederinden değerli varlıkların geleceği bize bağlı, kadına kendini bilmese de sahip çıkmak adamın kutsal görevidir.
Görevimiz o kutsal varlıkları buralarda bu şekle getirmek değildir.
Bir şeyler istediğiniz gibi olsun diye sabunlayabilirsiniz ama nereye kadar sabun işe yarar esas konu o. 32 bana sabunlama gibi geldi ama doğruyu öğrenmek için gerçeğe sıfırlanmış bir bakış açısıyla bakmak yeni şeyler görmeyi sağlıyor. 32!den başlayın bir gezinti de siz yapın.
Beş uzvu anlatırken dört parmak ve başparmak benzetmesini unuttum; birbirine benzer dört parmaktan yine parmak olan biri beşincide farklılığı temsil eder ve başlangıçtır.
Sayılara dönersek ilk sayı ikidir, çünkü “sıfır” ve “bir” sayı değil ilk Ol’anlardır.
İkiliğin ikilikle kesişmesi 2×2 veya 2+2 dörttür. Azlında bir ve dört gerçekteki aynı tekilliği temsile der, buna göre 3 sıfır gibi başlangıçtır. İki sayısı nasıl ilk başlangıçsa beş de sayıların gerçeği temsil etmesinde başlangıçtır. Yani, gerçekteki birden (4) sonra beş gelir veya bir bedenden sonra beş uzuv ancak biri başparmak gibi ve baş gibi farklı.
Dört önemli ve ayrım noktası olan bir sayı, sıfırdan üçe dört aşama ikiliğin başlangıcı dörtten yediye ikiliğin dörtlü olan iki aşamada gerçekleşmesi.
Sabunlamanın iyi tarafı acaba mı diyerek sizi gittiğiniz yönden kolay dönmenizi engelliyor ama eğer yanlışsa kendiniz dönüp yeniden başka taraflara bakmalısınız. Sabuna saplanmayın 🙂
Çift yarığı böyle bulmadım. Çift yarık deneyi yeni tanıştığım bir konu ama çok önem veriliyor. Bu delice dediklerimi insanların dinlemesi için onların bilmedikleri bazı şeyleri bildiğimi göstermek zorundaydım.
Çift yarık deneyi veya kuantum mekaniği çözmeye uğraştığım konular değil, benim derdim “gerçek nedir ben neyim” sorularıydı ikisi de tek soru aslında; başka bir derdim yok benim, diğer konular çözemeyenlerin derdi. Çift yarık videosu bir show ve gerçeğe bakışı değiştiriyor “parçacıklar sabun köpükleri gibidir” diyor, sıfırı somutlaştıran birinci video çok daha önemli ve konusu daha derin
Bir an evvel gerçek anlaşılıp insanlığın somut bir amaç karşısında tek bir hareket içinde olduğu fark edilmeli. Esas uğraşım o. Kötü bir tarafı da yok, uzay çalışmalarına önem vermek gerekiyor, zevkli konular.
Sınırlı evren zamanı “karanlık enerji” sınırıyla bizi de içine almadan, önce davranıp bizim onu yakalamamız gerekiyor. Net ölçümler yapılarak dünyanın gerçek kalabilmek için ne kadar zamanının olduğu hesaplanabilir. Karanlık enerji kara delikler gibi değil; hızla, üstelik artan bir hızla evreni kapatarak her taraftan yaklaşıyor. Evrende limit hız ışık hızıdır; karanlık enerji bu sınırın üstüne çıkma yapısına sahiptir, yani çok hızlı (hızdan da hızlı). Konum olarak süren kapanışın neresindeyiz bu önemli; teleskoplarla hızları değişen galaksilere göre durumumuz hesaplanabilir. Bu bize ne kadar zamanımız veya topu topu iki Ol’anın ölmeden önce son bir şansı olup olmadığını gösterebilir.
Stephen Hawking bin sene dedi bir yerde, neye dayanarak bilmiyorum. Benim içsel öngörüm yedi yüz seneydi. Ama bu böyle kafadan atılmak zorunda olan bir konu değil, karanlık enerjiyi fark eden teleskoplar süreyi netlikle verebilir.
Kıyametten söz ediyorum, öyle meteor çarpması falan gibi de değil, başka gezegenlere kaçmak çözüm değil. Zaten o da ayrı saçma proje gidilmeye kalkılsa ışık hızı için bile saçma uzaklıklar var; uzay çalışmalarının canlı tutulması için bir şeyler uydurup duruyorlar (iyi de yapıyorlar). Tehdit uydurup yeni çalışmalara bütçe bulmaktan başka seçenekleri yok. Benim dediğim uydurma proje olmaktan çıkacak hatta bir gün gelecek işi gücü bırakıp uzay çalışmaları için zamana karşı tüm dünya birlikte çırpınacağımız, harıl harıl çalışacağımız günler gelecek. Tüm dünya uzaydakilerin başarılı olması için dua edecek.
Eninde sonunda dediklerim saçma geliyor da olsa “başka proje kalmadı elde başka yok zaman bitmeden bari Kaan’ın dediğini deneyelim, yoksa boş boş oturup bitmeyi beklemiş olacağız” diyeceğiz. Buna son umut da denilebilir; eee ben ne diyorum ben umudum 🙂 Dünya bu kaçınılmaz sonu fark ettiğinde tek projemiz en delicesi olacak “gerçeği değiştirmek” ve biz bunun malzemesiyle doluyuz 🙂
He he he…. Dediğimi unutmayın zaman bitse, evren yok olsa da umut var. Biz umuduz. Eğer “ben Biz’im” diyecek kadar kendinize geldiyseniz gerçek Müslüman ve yalnızsınız demektir. Bütün insanlıkla birlikte yalnız olduğumuzu kendi kendimize fark etmek gerekiyor. Büyük bir evrende dikilip bekliyoruz.
Evren çok büyüktü başka insanlıklar oldu başaramadı veya evrenin başka yerlerinde insan gibi olmayı bekleyen canlılar var ama bizim başka şansımız yok, yardım edecek başka uzaylı da yok. Çözümü olsa kendi için kullanır, en akıllı varlık evrende biziz. Bizden akıllısı olsaydı çoktan gerçeği değiştirecek uygulamayı başlatıp konuyu kapatırlardı. Ölmeyi beklemenin hiç anlamı yok ama artık benim için yaşamanın çok anlamı var.
Ben Biz’im.
Kaan senden beklediğim bir birine karıştırmadan şu anahtar kelimeler hakkında ayrı birer yorum yazman.
Osmanlı
Kur’an
Türk
Hani devamlı diyorsunya eğer bir konuyu anlatamıyorsan henüz bilmiyorsundur diye. Üstelik Einstein demiş gibi biliyorsun ama o söz Feynman’a ait. Her neyse. Önemli olan şu; sitenin en gerizekalısı bile anlamalı yazdıklarını.
Osmanlı: Uygarlığı başlatan medeni etki; sonuçta medeni olmak zorunda kalacak uygarlığın döneceği kavram karşılığı.
Kur’an: Bizdeki birliğin yayılmasını başlatan “Son”, Sonuç; gövde gibi değil en baştakinin aynısı.
Türk: Sondaki yüklemiyle düşüncesi bütün, detayı değil “Sonuçta” bütünü konuştuğu anlaşılacak doğal birlik.
Bütün İçtenliğimle,
Kaan Onay
Belki çok kısa olmuş olabilir ama biraz bu aralar yoğunum; yoksa, dedim ya zevkle.
Einstein Feynman arasında ben internetin yalancısıyım veya google abi öyle diyor diyelim ama gerçekten “neyse” bir konu, kimin dediğinden bana ne, akıllı laf.
Teşekkür ederim.
Osmanlıdan başlayalım.
Sadece bir kavram olarak mı dönülecektir? Yoksa Osmanlının bazı özelliklerine mi vurgu yapmak istiyorsunuz? Yani devlet düzeni, siyasi işleyiş, iktidar ilişkileri vs gibi.
Bi dakka bi dakka..
Osmanlı: Uygarlığı başlatan medeni etki; sonuçta medeni olmak zorunda kalacak uygarlığın döneceği kavram karşılığı.
Gerizekalının bile anlayabileceği izahat bu mu?
Neyse, ben genel kanaatimi ve tartışmanın ilerleyecek süreçlerine yönelik tahminimi söyleyeyim;
Kaan, hiçbirşeyi (ya da hemen hiçbirşeyi) gerçekten sade, yalın ve anlaşılır bir biçimde izah edemeyecek.
Bu cümlemin içindeki “gerçekten” kelimesinin ortalama anlamı neyse, işte o gerçekten’den bahsediyorum.
Bilakis her seferinde daha kötüye gidecek.
Yani tıpkı yukardaki gibi, kendisine yöneltilen bir soruya veya sorulara vereceği cevapları okuduğumuzda, yeni bir “o neydi, bu neydi, nasıl yani” durumu yaşanacak ve kendisini “anlayabilmek” maksadıyla yönelttiğimiz her yeni soru daha kompleks (veya kaotik) bir cümle yapısıyla cevaplanacak.
xenix: Kaan senden beklediğim bir birine karıştırmadan şu anahtar kelimeler hakkında ayrı birer yorum yazman. Osmanlı, Kuran, Türk. Önemli olan şu; sitenin en gerizekalısı bile anlamalı yazdıklarını.
Kaan: zevkle..
Osmanlı:Uygarlığı başlatan medeni etki; sonuçta medeni olmak zorunda kalacak uygarlığın döneceği kavram karşılığı.
Kur’an:Bizdeki birliğin yayılmasını başlatan “Son”, Sonuç; gövde gibi değil en baştakinin aynısı.
Türk: Sondaki yüklemiyle düşüncesi bütün, detayı değil “Sonuçta” bütünü konuştuğu anlaşılacak doğal birlik.
Ve tüm bu sürecin sonucunda, anlaşılabilir olan (ve anlaşılan) cümleleriyse şunlar olacak;
-Anlamıyorsunuz..
-Farkında değilsiniz..
-Benim bulduğum şey çok farklı..
-Fırsat kaçıyor..
-Adam olun konuşalım..
-Gerçek isimlerinizle gelin..
(Dikkat ederseniz, bu cümlelerde anlaşılmayacak bişey yok)
Atatürk’ün sözü için “benim de yaşadığım seçeneksizliği anlatıyor” lafı sitenin ileri gelenlerini güldürecek bir yapı taşıyor, onun için bir “ara açıklama” yapmam gerekiyor.
Ben kendimi Atatürk zannetmiyorum ve de onun izinden de gitmiyorum, yani “Atatürk izindeyiz” diyenlerden değilim.
Atatürk neyin izindeyse bende aynı izdeyim “AKLIN YOLU BİRDİR”.
Atatürk’ü tabulaştırıp inanç biçimine getirenler aslında benimle alay edecek olanlardır. Bilmem çelişkiyi anladınız mı; Atatürk’ün yaptıkları tam ters algılanıp sürdürülüyor, tıpkı Hz. İsa gibi (bu da ayrı konu ama aynı benzerlik).
Sonuçta ben de devrim yapmaya kalkıyorum; benim devrim teklifim basit ve üstelik Atatürk’ün gibi kopya değil, YENİ. Seçim düzeninde yapılacak ayrım ile KADINLARIN SEÇEN ADAMLARIN SEÇİLEN olarak ayrılmasını öneriyorum. Çok da zor gözükmeyen, taraflardan alıp verdiği ile denge yaratan bir düzen; dengeli düzen zaten olması gereken. Bu başarıldıktan sonra bir sürü devrim var (aslında düzeltme) yapılacak ama bu hepsinin doğru dürüst uygulanmasını kendiliğinden sağlayan anahtar. Dünyada eşi var mı, yok; tıkanan tıpa bununla yerinden oynayacak.
Özür dileyrek bir iki günlük müsade bitirmek zorunda olduğum işlerime dönüyorum, kaldığım yerden devam edeceğim. Düşüncenin yönelişi, “Son” olan Kur’an’ı anlamak için inanç başlangıcı ve Osmanlıdaki bileşimi ne yaptı, ne etkiler yarattı, süren nedir. Bütün hepsini açıklayacağım.
Sonra bana bunu hatırlatın.
Beklememizi sağlayan Atatürk eğer nasıl bekleyeceğimizi söylerseydi dediği olur muydu? Dedim ne yaptığını bilip bilmediğini bilmiyorum ama durumu seçeneksizdi, özellikle din konusunda, o zaman aynı durumda olsam aynı şeyi yapardım diyeceksiniz. Yoksa olacak olan Hitler’den değil bizim sebep olduğumuz başka bir atom bombası patlaması bizi bekliyor du. Kısaca Atatürk gelecekte tepemizde atom bombası patlamasın diye bizi korumaya alan bir bekleme (geçici ve hatalı ama genel) inancının başangıcına da sebep olmuştur. Şimdi gizemli gibi gelen bu sözleri anlatımım tamamlandığında bir daha gözden geçirelim.
Gördüğünüz gibi aklım burada.
Benim de merak ettiğim, bu çok önemli üçlüyü neden yan yana getirdiğiniz. Bana zevk veren şey üçlüyü yan yana görmek, çok ilginç ve şaşırtıcı geldi, hoşuma gitti, belki de birçok şeyi kolaylaştıracak bir karşılık bulduk. Bilmiyorum bunların karşılığında sizde ne var. Umarım “tuzak kurdum içine düştü” gibi entrikalar yoktur, insaf diyorum bu gibi olayları yeniden ummak istemeyerek iyi niyetimi sürdürüyorum.
Sıra ile ilgili bir düzeltme yapmamız gerekiyor; 1 Türk, 2 Kur’an sonra 3 Osmanlı, bu sıraya bir iki üç dersek siz sonu soruyorsunuz ben ise sıfırdan başlamak istiyorum. Ama Gerçeğin var oluş sıfırı değil gerçeğimizin başladığı sıfır noktası ki bu çok sonra, tarihi ve fosil kalıntılarının gösterdiği kısa geçmiş. Kısaca evren zamanına çok yeniyiz ama düşünülmesi gereken sonradan Ol’muş olmamız.
Osmanlının neden oluştuğunu Türk ve Kur’an kavramları belirleyecek. Önemli olan dinamikler. Bir laboratuar düşünün belirli dinamikler yan yana gelince belirli sonuçlar oluşturuyor; olan-biten böyle ama biz Osmanlının (burada sanki başka birisinden söz ediyormuş havasından çıkmamız gerekiyor) nereden çıktığını bilmiyoruz, neden durduğunu ve neden çöktüğünü. Bu işler bu laboratuarda oldu ama dinamikler belirsiz. Belirsizleri belirlersek aynılarını tekrarlama olanağına ve kontrole sahip oluruz; elbette en önemlisi kendimizi bilir artık kendimizden söz edebiliriz.
Garip bir saplama yapacağım bütün anlatacaklarım bittiğinde Osmanlıyı ve kendimizle birlikte anlayacaksınız ama Atatürk’ün ortaya çıkışını bu dinamikler içinde bulamayacaksınız. Bütün durumu kavradığınızda bir amaç ve yöneliş olduğunu fark edeceksiniz üstelik dünya çapında kutsal bir yöneliş. Bu sürecin olmazsa olamazlarından olan bir coğrafya ve onun kültürü ve insanları tarihten silinmek üzere olacak. Tüm resmi gördüğünüzde Atatürk’ün nasıl bir dinamik demiyorum “faktör” olduğu ortaya çok açık çıkıyor. Atatürk olmazsa olmazlardan biri, Atatürk olmasa çok büyük bir resim çöp olmak durumunda kalıyor. Müslümanlığın Kutsal savaşlar var ya Kurtuluş savaşını da aralarına koymak zorunda kalıyorsunuz, Atatürk’ün peygamber yapmıyorum yaptığından haberi var mıydı yok muydu bilemem ama yaptıklarının arkasında çok derin bir güç yatıyordu; rastlantısallığı elinde tutan, yapılacaklarla ilgili seçenek bırakmayan, gerçeği rastlantı gibi gözükenlerle kontrol eden bir güç. Uzatmadan iki örnek verebilirim, biri saate gelen kurşun net bir sembol veya imza, ikincisi benim için daha önemli, çünkü benim de yaşadığım seçeneksizliği anlatıyor (hatta üçüncü, bir çocuğunun olmaması). Mustafa Kemal gibi bir insanın henüz tarihte ismi yokken geleceğe ruhundan nasıl baktığını yansıtan satırlar.
Ben buna her ne pahasına olursa olsun “gelişimin esiri” olmak diyorum, ruhunu bulan kişi gelişimin esiridir, çünkü gerçekte ruhun durumu bu kadar basittir; Mustafa Kemal için durum seçeneksizdi.
Dediğim gibi sonucu soran sorunuza doğrudan cevap vermek yerine bu laboratuardaki dinamiklerle neler oldu onu anlamak önemli ve de olan devam ediyor, olan-biteni bu tabandan anlamak geleceği nasıl değiştirebileceğimizi de gösteriyor.
Bu soruya doğrudan cevap vermememin sebebi, bekleyen Osmanlının etkisinin zaten sürüyor olmasından kaynaklanıyor; durumu kavradığınızda bu soruyu sormayacaksınız bile. Osmanlının gelişmişi bize tıkanmış olarak döndü, onu tek açıp tekrar geliştirebilecek olan biziz. Sorunuzdaki tüm başlıklar ve fazlasıyla.
Önce tıkanmış olanı fark edecek, sonra YETKİMİZİ anlayacak ve SONUÇTA bizimle başlamış gelişimi sürdüreceğiz. Biz bekliyorduk o kadar; Atatürk bize bekleyebilme olanağını veren mucizedir.
(devam edecek)
Bir halay düşünün, başında ve sonunda mendil sallayanlar, arada tutan iki eliyle halayı oluşturanlar. Bu doğru gerçek yapının en temel biçimidir. Sondaki ve baştaki kim olursa olsun farklıdır ve aradaki kim olursa olsun halayı yönetemez.
Bu gerçeğin sınırlı olmasının basit yapısıdır; bir gövde iki sıfır arasında gerçek olmak zorundadır. Birbirinden kendilerini belirleyen sıfırlarıyla ayrı olan birler, birleşip yeni bir gövde oluşturuyorlarsa bile “bir gövde oluşturmak” için baş ve son sıfır sınır görevini üstlenmek zorundadır (her zaman 0,1,0). İç gövde güçtür, uçlar gücün yönlenmesini sağlar kısaca uçlardaki sıfır gelişimdir; halayı bir yere yönlendirebilirler. Onlar nereye yönlendirirse halay oraya gider; eğer halay kendine bağlanırsa sonsuz güç üretecektir. Ancak sonsuz güç doğrusal gelişebilecek halay gerçekliğinin yok olmasına sebep olacak olan, döngüsellikle sonsuz güçlenme hatasıdır. Eğer böyle bir kısırdöngü kurulmuşsa döngü kırılıp doğru yöne gelişmek, yok olmamak için zorunluluktur. Haydaaaa 🙂
İnsanlık dinden uzaklaşıyor, arayışlar sonuçsuz kalıyor, bu kısırdöngünün sebebidir. Bir baş vardır ve sonu, başı yine gövdeye bağlamamız, Kur’an’ın günümüzdeki sonuçsuz yapısını anlamamızı sağlar. Kur’an gövdeden faklıdır, o bir sondur, gövde sonunda zaten ona bağlıdır, onu gövdeye bağlamak hatadır.
Gövdenin içindeki “bir” görevini üstlenenler ile sonda ve başta olanlar, “sıfır-bir” gibi birbirine zıt yapıdadır. Kur’an’ın insanlığa getirdiği inanç nasıl ise diğer dinlerin inancı yapısal olarak ters olmak durmundadır.
Bunun nasıl bir şey olduğunu anlamak için başa, en başa dönmeli, durumun nasıl olduğunu yeniden canlandırmalıyız ki aynısı olan, arada duranlara zıt olan “Son’u” anlamak olasılığı doğsun.
En başta din yok, inanç da yok elbette insan da yok demek zorundayız. İnsan varsa ne yapar eder bir şekilde inanç ortaya çıkarır ama neden yapar bunu?
Sık verdiğim bir örnek ama labirentteki peynir ile fare durumunda peynir olmayı düşünmek her zaman daha kısa ve doğru yol ortaya çıkarıyor.
Peynir yerine Tanrı yapalım kendimizi ve yarattığım canlılarımla neşeli günler geçirip eğeleniyorum, onu ona onu da öldürtüp bir sürü döngüler (hata) oluşturup görüntüsü muhteşem gerçek oluşturuyorum, zamanın nasıl geçtiğini hissettirmeyen enfes bir düzen. Çok sıkılırsam bir meteor sallıyorum her şey sil baştan, evrenin her yeri eğlenceli ama canlıları olduğu yerler çok daha güzel her şey detaylarda saklı. Zamanım çok, gezegenlerdeki taklit kıyametlerle her şeyi öldürsem de değişen bir şey yok ama fark edilmeyen bir eksik var, kendimi bilmiyorum çünkü beni fark eden yok. Zaman böyle geçiyor ve bir gün maymun ile çirkinliği yakın bir türüm benim yaratmadığım şekilde değişiyor, biraz daha dikkatle onlara bakmaya başlıyorum çünkü çok ilginç, ilk defa gerçek içinde benim yapmadığım bir şey Ol’uyor. Bunlar ne yahu derken içlerinde bir bana bakıp beni tanıyor, Haydaaaaa.
Hiçbir canlım beni görmezken hatta bu canlı da beni görememesine rağmen benim Ol’duğumu nasıl biliyor; demek ki, bende değil ki beni biliyor. Nereden bakarsam bakayım, ister yerden ister gökten isterse inekten, beni gören “aykırı” bir şey var artık gerçekte. Hımmm “ben neyim de bu beni fark ediyor” sorusu ilk defa aklıma geliyor. Hatta akıl denen şey başlıyor, karşısında onu tanıyan ile. Kendini bilmek insan inancı tarafından ilk defa Tanrı’da başlıyor.
İlk inanç, aklı, bilgiyi ve durmayacak değişimi başlatıyor. Ama fark ederseniz insan Tanrı’yı fark edince başlıyor, Tanrı insanı değil.
Kenimi bilmek için kendi kendime, ben neyim derken, ben çokum ben her şeyim, hem de hiç; ağacım, ateşim, ayım, güneşim, dişimiyim erkek mi veya belirsiz bir varlığım veya sevgiyim vs.. Kısacası ben “bir” miyim “çok” muyum, yoksa karşımdaki ile birlikte oluşan sürekli gelişen akıl mıyım; eninde sonunda buna karar veriyorum. Ama ben kendimi bilirken karşımdakinin aklını çok karıştırıyorum, aralarında zaten benim yaptığım iki cinse bölünmüş durumdalar, bir de düşünce ayrımları darmadağın ediyor bunları.
Onlara yardım etmem ve yönlendirmem gerekiyor (detayda yarattığım ölümlü gerçekte kendimin de öleceğini anlıyorum masalı kısa kesiyorum). Gerektikçe birçok şekilde ortaya çıkıyorum ama hepsi benim; durum biraz düzeliyor ama bu sefer her şeyi benden bekler duruma düşüyorlar. Sonunda onlar gibi olduğumu göstermek için onlar gibi akıl ile bir kadından, onlara kendilerini bilmeleri gerektiğini göstermek için doğuyorum.
Hz. İsa durumu da ters anlaşılıyor ama bundan başka yardım olmayacağını tarihiyle belirtiyorum (üstünden 2012 yıl geçti). Sebebi basit, akıl kendini bilmektir ve kendini bilmek kendi kendine olan bir şeydir; beklemek gerekiyor. Kendini bilmek gerçekleşirse yeniden aranıza döneceğim de diyorum; bensiz yapmalısınız, son işiniz kendinize kaldı diyip çekiliyorum. Bunu anlamaları için onlara aklı öğütleyen bir “Sonuç” bırakıyorum. Her şeyi bırakıp bu sonuçla bile kendilerini bilmeyi başarmaya başlıyorlar ama akıl tıkanıklıkları devam ediyor. Sebebi en başta yapılan “İlk inançtaki doğrunun” şekil değiştirerek yönünden sapmasıyla oluyor. İnsan en önemli farkını fark etmemek ile hata yapıyor.
Yani kısaca “Sonuç” olan Kur’an, ilk başta tüm insanlığın TANRI’YI DOĞRULUK İLE FARK ETMESİNİN aynısı olmak zorundadır. Kur’an halayın gövdesindeki dinler gibi Tanrı’dan Ruh’a değil, Ruh’tan Tanrıya yönlenişi ile farklıdır ve gövdenin sonu olması sebebi ile gövdeye bağlı ama gövdedekiler gibi değil, zıttır. Kur’an insanlığı yönlendirecek yapıya sahipken İslam (buna çok gıcık oluyorum) “Bir Din Daha” yerine geçmektedir. Gövdeye bağlanan son sonsuz gücüyle insanlığı yok edecek tehlikedir; ya bu fark edilip kendimize geleceğiz ya da yok olacağız. Gövdeye bağlanan hata olan İslam dini ve birliği bitecek, güçlü İslam inancı ve gövdenin gücüyle Doğruluk ile gelişen insanlık birliği olacak.
İslam bir din daha değil, din değil, sonuçtur başlangıcın aynısıdır; Tanrı Doğruluk ile bilinmelidir. Doğruluk Allah’tandır. Allah ile Tanrı birbirine karıştırılmayacak kavramlardır. Tanrılar denebilir Allah’lar denemez.
Hz. İsa peygamber değildir, Hz. Muhammet hiçbir peygamber gibi değildir, o Son Peygamber’dir tıpkı ilki gibi; aradakiler gibi değil.
Aklımız başımıza toplarsak kendimizi bilebiliriz ve Ol’anların aklı yerine geçebiliriz. Bunu başardığımızda Tanrı yine hep bizimle olacaktır.
Başta Tanrı’nın canlılarıyla enfes yaşamda, zamanın nasıl geçtiğini anlamadığı eğlenceli günleri hatırlayın, insanın ruhuyla Tanrı’ya kendini bildirmesi, Tanrı’nın elindeki tek şansın zaman ile kısıtlı olduğunu bildirmiştir. Zaman’ın nasıl geçtiği anlaşılmalıdır.
Zaman, Doğruluk’tan katıksız kalan en değerli olgumuzdur. Gezegenlerin taklit kıyametlerinin ötesinde Tanrı’nın zamanı da mutlak kıyamet ile kısıtlı ve sınırlıdır yani başı sonu olan; Ol’an, ölerek biten olan-biten gerçektir. Ol’an’ın ölmesi hatadır; Ol’anı öldürene kendini bildiren, çok doğrulu gerçekte “ölmesine rağmen tek doğrulu kalan gerçek” evrende biziz. Biz yolu tek olan aklın sebebiyiz, akıllı olmak zorundayız.
Videom, yaklaşan sıfırların artık görünür olduğunu ve evren zamanının arasında sıkıştığımızı anlatıyor. Sınırlı zamanımız var.
Umarım konunun içindeki temel olacak “gerçek” inanç gövdesini anlatabilmişimdir ve dinler ile Kur’an’ın farklı yapısı bu “gerçek gövde” içinde şekillenmiştir.
Düşüncenin yönelişine geçmeden önce bu kısımla ilgili konuyu derinleştirmeyen soru ve düşünceleriniz alayım. Detaylara inmeyelim, yüzeysel olarak bütünü Osmanlı, Türk, Kur’an birliğini oluşturmak gerekiyor.
Beni paranoyak etiğinizin kanıtı: Metaforik yapıyla ilgili espri yapacaksanız daha sıkıcı biçimde de anlatmayı becerebilirim. Evet, burası sınıf gibi ben sıkıcı olmamaya çalışırım ama siz daha eğlenelim derken beni sıkamazsınız. Rolleri değişirsek eğlenmek sizin de hakkınız. Gelecekte bu sitede kendimi evimde gibi huzurlu hissetmeyi umuyorum.
Kaan Onay, ben sana gerçeği söylüyorum. Sen öleceksin! Sen öldükten sonra hayat devam edecek. Söylediklerinin hiçbiri gerçekleşmeyecek. Hiç yazılmamış gibi olacak. Kendi kendini kandırıp gitmen bir yana, ardından yazdıklarını sahiplenen, taşıyan kimse olmayacak. Bunu hepimiz biliyoruz. Sen de biliyorsun.
Senin anlamadığın; seninle aynı yere gitmek istemediğimdir. Ne bir olmak, ne aynı yerde olmak ne de senin gerçeğini yaşamak istiyorum. Sen bunu anladın mı ?
Bir de; yazmak istediğin fakat bir türlü yazamadığın, tasavvuf felsefeleri bambaşkadırlar.
Orada “ben” ve “biz” yoktur, “sen” vardır.
“Sen” vardır, zira bir diğeri; öteki için aynadır. “Sen” aynadaki “ben”dir. Zahiri… (neyse yahu kime ne anlatacam)
oik0s’cum ne yaparsan yap, ne yapiim 🙂
Yine cevap vermemem gereken bir yazı tarzı ama yine içinde yazmam gereken önemli bir konu var.
Ben tasavvuf yapmıyorum, o geçmişte kaldı. Ben ileri Doğru somutta gelişmekten söz ederken zaten yapılmış tasavvuf işime yaramaz.
Haklı olduğun taraf, tasavvuf soyuttur “zahiri” demişsin anlamışsın.
Senin anlamadığın, alışık olmadığın için tanıyamadığın “YENİ”. Yani gerçekten YENİ, YEP YENİ, seni korkutan ve tepki vermene sebep olan konu.
Kendimi ilkel kabilelere ilk defa onlara çakmağı tanıtan Avrupalı avcı durumda görüyorum. İlkel kabilenin üyeleri (sen ve senin gibi bu anlamsız tavırları sürdürenler) ilk defa gördükleri çakmaktan çıkan ateşi tutan avcıyı hem pişirip yemek istiyorlar hem de çakmaktan çıkan, hayran oldukları ateşe ilgisiz kalmıyorlar. Korkma alışık olmadığın “yeni” kötü bir şey değil.
Beni hep bir bildik ve sizin için güvenli sayılan formata sokmaya çalışıyorsunuz, yoksa doğru tımarhane. Yine ilkel western kasabalarındaki “yabancıları sevmeyiz” tabelasını buraya da asın, “ben yeniyim” “yabancıyım” diyorum “olamazsın” demeye devam ediyorsunuz. Ben sizin gibi olmayacağım ve siz değişmek zorunda kalacaksınız; bunu fark etmeniz gıcık ediyor herhalde.
Benim yaptığım tasavvuf değil. Tasavvuf soyuttur ve somut tarafa hiç geçmez, dediğin doğru “öbür” taraftır; ben somuttan söz ediyorum. Nasıl yapılacağını anlatayım.
Bir defa “fare peynir ve labirent” durumunda, gerçekte ne peynir ne de fare yerinde olmadığımızı ve durumu akıl bakışıyla gördüğümüzü unutmayacağız. Ne olursa olsun akılcı olmaktan şaşılmayacak.
Gerçeğe gözlemci olduğumuz noktadan bildiğimiz hatta kalmış izlerinde yaşadığımız tasavvufu tasavvur edin. Tasavvur hayal kurmak değil gerçekçi bir biçimde canlandırmaktır, sadece gerçekte olabilecekleri düşüncede ortaya getirmektir. Hayal kurmanın böyle bir zorunluluğu yoktur. Tasavvuf tasavvur edilecek.
Tasavvufu tasavvur etmek zor; olanaksız diyen çok olacak, yapmaya gerek yok yapılmışı var. Benim uzun zamanımı yaklaşık on senemi aldı hatta onu yaptığımı bile bilmeden yaptım da denebilir. Yani bambaşka bir gerçekte geçen on sene sonra güncel gerçeğe yeni bir kapıdan giriş diye özetlenebilir. Sonuçta elimde somutlaşmış, somut olduğu için ismini artık tasavvuf diyemeyeceğimiz yeni bir yöntem var.
Bu ne işe yarıyor gösteriyorum, anlatıyorum hayatı “Yeniden” tasarlamaya yarıyor ve yanlışları kökünden fark etmeyi sağlıyor.
Örneğin “kürenin bir değil iki merkezi var bilmiş olun” diyebiliyorsun; sanki bir gözlük giymiş küreye bakınca parlayan iki merkez gözünü alıyor gibi, yeni bir bakış açısı.
Dediklerim tasavvufa elbette benzeyecek, kökü oradan geliyor ama tasavvuftan farkını somut olarak söylediğimi göz ardı etmeyin.
Tasavvuf böyle şeyler söylemez. Ben matematikten kadına, evrenden Osmanlıya kadar habire bir şeyler söylüyorum siz dediklerime bakıp gözlüğü fark etmiyorsunuz; gözlüğü takarsanız kendiniz görürüsünüz.
Tasavvuftaki “sen” konusunda da haklısın, soyuttan somuta geçince ters tarafta olman gerekiyor, benim için “sen” yok. Ben gerçek taraftayım “ben Biz’im” hepiniz benimlesiniz, bu herkes için aynı. Fark etmenizi de sağlıyorum, zaman bunun zamanı. Anlamsızca yazdığın bu yazı tam dediğime tepki,
Aynanın öbür tarafı falan yok bende. Ben varım “Ben Biz’im”, hepiniz burada benimlesiniz ama benimle aynı olan hepiniz ben diyen körlüğü sürdürüyor, bizi görmüyorsunuz.
Yunus Emre’nin “Bir Ben Var Benden İçeri” yaklaşımı artık bir adım ileri gitti “Bir Tek Biz Var Benden İçeri”.
Olan-biten her şey burada eğer biz istersek, ama sen istersen değil, sen yoksun, Biz varız.
Sıralama şöyle; ben, hopluyoruz Biz’e, senin üstünden geçtik 🙂
Özetle “Tasarım Edebiyatı” okuyorsun bu YENİ.
Örn: Bunu şöyle yap bunu düzelt, çünkü burası zıbırt, onunla bunu ayarlarsan bunu temelden oynatırsın, sonra uzay gemisiyle Allah’ın yanına gitmemizi sağlayan yolculuğa çıkarken sefer tasını unutma, hatta senin gibi kör olanları da Ruh’un birliği ile kurtarmış olursun gibi… Durumu anlatan bir tür edebiyat işte, çok önemsenecek bir tarafı yok, sen bak işine.
Yunus Emre’nin “Bir Ben Var Benden İçeri” yaklaşımı artık bir adım ileri gitti “Bir Tek Biz Var Benden İçeri”.
Keşke Yunus’u anlasaydın. Onun “ben”inin yanağındaki ufacık siyah nokta olmadığını anlar, böylece tek mek biz diye saçmalamazdın.
Bak bu da yeni :
Dostum! Ben yanıma kör karanlığı alacağım, sen beni merak etme…
Ben ise sana bir anahtar vereceğim; Kılıkırkyaran ölüabdül’ün sinüs kemiklerinden yapıldı. Ne zaman bu anahtarı masaya atsan hepyek gelir, işte zamanı gelince onu Hades’in bekçisine ver. Seni en kral yere götürecek. Bu kıyağı da başkasına yapmadım hani:)
Kaminendo, bu sana cevap vermek değil, öğrencilerin nasıl parmak kaldıracaklarını öğreterek derse devam ediyourm yoksa bu gibi yazılara cevap vermenin sonu yok.
Ama hoşuma giden ve genelde yaygın bir durum var senin içinde.
Seni umursamamı istiyorsan sorunu düzeltebiliriz.
“Kaan Onay, ben sana gerçeği söylüyorum” (gerçeği biliyor muyum acaba diye sormadan)
“Sen öleceksin” (biz ölecek miyiz, ölen nedir, beden midir yoksa süren insanlık gelişiminde ölmeyen bişey var mı veya benzer bir aykırı gelişim örneği tanıyor muyuz) daha araştırmacı ve gelişme çabası içeren yaklaşım. Kendini ölen hayvanlardan ayıran bir özelliğin olma farkını anlamak, kasap önünden geçerken daha net anlayabilirsin veya mezbaha tavsiye ederim. Can nasıl bişey diye sorarsın, sonra bana gelirsin, doğru dürüst öğrenci olarak.
“Sen öldükten sonra hayat devam edecek.” (ne ve ne kadar devam edecek, süre, zaman, nedir) Bilsen konuşmazdın.
“Söylediklerinin hiçbiri gerçekleşmeyecek” (bu “umutsuzluk” çok şey yazılabilecek başlık ama önce sende soru olması gerekir o sende yok gibi gözüküyor, gerçekten bir soru olduğunda içinde anlarsın.)
Evrene umut Ol’uşu sonradan ve ayrı Ol’an Ruh’tur. Ruhunu fark ettiğinde umudun da olur ve umut varsa gerçekte nerde diye sorarsın.
Ben ümidimize ulaşmanın yöntemiyle nerede olduğunu adres vererek biliyorum hatta yukarılarda yazdım bile.
Umut yok ve bu dediklerinle soru mu sordun ve ya da bir şey mi söyledin, ne yaptın şimdi sen. Ben buradayım diyorsan memnun oldum, yardım edeceksen doğrudan pozitif değil ama dolaylı pozitif biraz yaptın, sağ ol. Dolaylılarla yorma kendini, biz dönüyoruz sen gidiyorsun daha; umarım dönüşte sende “ben” demeyi bırakıp Biz’den olursun.
“Hiç yazılmamış gibi olacak” (şimdiden kazındı bile hem de sana, hayırlı işler).
“Kendi kendini kandırıp gitmen bir yana, ardından yazdıklarını sahiplenen, taşıyan kimse olmayacak.” (bir yanaysa o yanı geçelim, ben Biz’im dediğimde sahip olduğumu anlamadığını anlıyorum, sen henüz ben demeyi beceriyorsun, çocukluğu bırak o ben deme dönemidir.)
Bu tür yazmak hoşuma gitmiyor ve çok hamasi oluyor ama hak ettin bi defa.
“Bunu hepimiz biliyoruz. Sen de biliyorsun” (Sen bildiğinin farkında değilsin öğrenmenin şartıdır, ben bildiğimi söylüyorum dinlersen)
Şimdi sonuç; dinleyecek misin, yoksa gereksiz ve umutsuz bulduğun bu durumu hayatını tatsızlaştırdığı için terk mi edeceksin.
Yaklaşımının saçmalığını anlayan bir soru cümlesi şöyle olabilir “Nedir bilmek istemediğin?” 🙂
Eğer bu gereksiz ve umutsuz durumu hayatını tatsızlaştırmasına rağmen izlemeye devam edeceksen, niye yapıyorsun bu eziyeti kendine? Yardım mı etmeye çalışıyorsun, her şey boş mu diyorsun, kendi kendine soruyorsun…
Bir dakika, senin de içinde henüz açığa çıkmamış bir soru var galiba, bir şekilde dışa vuruş bu demek 🙂
Harika sende de kendini soran ruh var demek ki. Müjde veriyim, sende de umut var.
Baştan beri biliyordum 🙂
Otur kardeşim ben seni anladım, biz de buralardan geçtik, gençtik, delikanlıydık. Senin yaptığın gibi rahmetli bir hocamı gıcık etmiştim, hem de bir konferans sırasında, saçma sorularımla, onu çok severdim.
Son olarak ben ne biliyorsam sen de aynısını bileceksin çünkü tek gerçek var ve ben onu biliyorum, onu söylüyorum.
Ben Biz’im; sen de, eğer farkedebilirsen. Senin de içinde olan bende de vardı, şimdi biz olunca, ben hem de senim. Hoşuma neyin gittiğini anlamışsındır umarım.
Düşünmek istediğimizde tek seçeneğimiz öncelikle bir lisana sahip olmaktır.
Bir sözü söylemeyi bitirdiğimizde, sözün anlamını karşıya ileten yüklemdir ve bir cümlede yüklem sadece üç yerde olabilir; başta, ortada (değişken) ve sonda.
Yüklemin nerde kullanıldığı düşüncenin bakış açısını değiştirir. Toplumlar birbiriyle, düşünce faktörünü kullanarak rekabet etmek için farklı düşünmek zorunda kalır veya diğer bir bakış açısıyla, yüklemi farklı yerde olanlar farklı düşünce tarzlarından dolayı birbirine rakip olur. Ne kadar lisan olursa olsun hepsi bu yapı altında temelde üçe ayrılmak, eninde sonunda üç başlık altında toplanmak zorundadır.
Üç düşünce stilinden her hangi biri “en doğru” değildir; hepsi üçlü olarak tek bir döngüsel yapıyı tamamlar. Tek gerçek, üçlü temelin döngüsel birleşimidir.
Yüklemin yerine örnek; eğer başta olursa İngilizce, sonda olursa Türkçe, ortada olursa Almanca verilebilir. Arapça İngilizce gibi yüklemi başta olan lisanlardandır ama Arapçanın yüklemsiz cümleleri gibi sıra dışı bir özelliği de vardır ama yüklemin aktarım döngüsünde bu sıra dışılığın yeri yoktur (Arapçanın sıra dışı olması şaşılacak bir şey değil).
Yüklem başta olduğunda daha cümlenin başında yüklemi koyarken ne dediğinize karar vermek zorunda kalırız. Bunun için bize en doğru yüklem gereklidir ve bu birbirinden farklı birçok kelime üretmek anlamına gelir (kelime zenginliği). İngilizce ve Arapçanın sözlüklerine bakın, bir de yanına Türkçe sözlüğü koyun, kalınlık farkı ne demek istediğimi anlatır.
Yüklem öndeyse konu net bir biçimde kolayca aktarılır, ortada yüklem ile konu bir başa bir sona giden düşünce esnekliği ile aktarılır, bu yöntem daha hızlı düşünmeyi tetikler. Yüklem sondaysa konuyu aktarmak zordur bütünüyle aktarılmadığında konu aktarılamamış olur fakat bir aktarılırsa konu bütünüyle karşıdadır. Basitleştirirsek, yüklem önde ilerici (1), yüklem ortada güçlendirici (0), yüklem sonda bütünlükçüdür (-1). Bu numaraları sonra eşleştirmeler için kısa yol olarak kullanacağız.
Lisanın düşünce stili toplumda benzerliği ile yaygınlaşan düşünce şekline getirerek toplumsal tavır biçimlenir ve toplum inancı da şekillenir. Lisandaki yüklemin yeri düşünce biçimini, düşünce biçimi toplumsal inanç türünü belirler.
Lisan, toplumda yaygınlaşan inanç üretmeye başlar ve kolay olandan başlayarak yüklemi başta olan lisan, önündeki sonuca ilk ulaşandır. İlk başlayan inanç türü “gördüğüne inanan” olacaktır. Gördüğüne inanmak, somut objeleri inanç yerine getiren putlaştırma inanışıdır (görme duyusunu beş duyunun bu durumdaki öncelikli hissi olarak kullanıyorum).
Lisanlar arsı toplumsal farklılıktan oluşan rekabet diğer bir farklı toplumda bir sonraki aşamada biraz daha zorlanarak (düşünerek) ortaya çıkardığı inanç türü “gördüğünü bilmektir”. Gördüğünü bilen toplum, yüklemi ortada kullanan (0) daha hızlı düşünen toplum yapısını temsil eder. Yaklaşımı “Gördüğünü bilen” olan, yüklemi ortada lisan kullanan toplum bilgiyi önce inanılarak ulaşıldığını düşünerek inancı ayrı tutup “gördüğünü bilmek” kavramını (rasyonalizm) kabul eder; sonuçta yüklemi ortada lisan kullanan toplumlar “gördüğünü bilen” inanç biçimine inancı ayrı tutma düşüncesiyle yatkındır.
“Gördüğüne inanan”, bilir; “gördüğünü bilen” inanır, eşleşme olasılıklarında son seçenek “İnandığını Bilenin” görmesidir. Son seçenek “inandığını bilen”, yüklemi sonda olan lisanın yatkın olduğu inanç türüdür. Bu tür inanç en zor olmasıyla sonradan ortaya çıkan üçüncü inanç türüdür. Zordur ama bir başarıldığında “İnandığını Bilen, DOĞRU Görmeye” başlar, çünkü fark ettiği insana gerçeği dışarıdan görmeyi sağlayan Ruh’un seçeneksiz doğruluğudur.
Gördüğüne -> inanan = Doğru Bilir (1)
Gördüğünü -> bilen = Doğru İnanır (0)
İnandığını -> bilen = Doğru Görür (-1)
Bu inanç üçgeni çizilirse köşelere konan inanç türlerinin karşı kenarlarına çıkardığı sonuç yazılarak insanlığın temel inanç döngüsü şekillendirilebilir.
Döngüsel bütünlüğü anladığımızda tek başına hiçbir inanç türü doğru değildir, HEPSİ BİRLİKTE DOĞRUDUR. Tek gerçek, üçlü temelin döngüsel birleşimidir.
Özetle, birbirini anlamayan lisanların adetleri ne kadar çok olursa olsun lisanın temelde üç şekli ve ne kadar çok olursa olsun inançların temelde üç biçimi vardır.
Temeli üç tür olmasına rağmen çok lisan var ve çalkalanan dünyada konum değiştirmeleri sırasında lisanlarının türünden dolayı yatkın oldukları inanç türünün aksine toplumlar, yapılarıyla uyuşmayan farklı inanışları kabul etmek durumunda kalmaktadır. Bu yapı çeşitliği oluşturmaktadır ama sonuçta türüyle farklı son üç din dünyada rekabet içindedir. Sonuç üçlünün birliği olmalıdır. İşin ilginç yapan eğer birbirlerine rakipseler üçlünün zıtlığına sahip olmaları gereken üç din çok farklı lisanlarda konuşulmaktadır.
Demek istediğim kritik nokta bu hangi tür din hangi tür lisanda konuşulurda o topluma ne olur veya tarihte ne olmuştur. Bu değişimlerin sonuç vermesi yüz yıllara yayılan süreçlerdir; tarih fazlasıyla örneği elimize vermektedir. Zaten bu konunun başrol oyuncusu da biziz. Yani durumu anlamak bizim için zor olmayacak.
Toplumların konuştuğu lisana göre düşünce biçimi ve bu düşünce biçiminin yatkın olduğu inanç tipi varken dünyanın karışıklığında lisan ile inancın yatkın karşılıkları içi içe geçirmiştir. Lisanı önce inancı sonra simgeleştirirsek ideal eşleşmeler 11, 00 ve -1-1 biçiminde olması gerekirken, günümüz dünyasından her türlü eşleşme vardır, üstelik bu eşleşmeler yer değiştirmeye devam etmektedir.
Son üç din inanç döngüsünde yerine oturur, lisanları da örnek olarak alınca eşleşmeye dayanan örnekleri anlamaya başlayabiliriz.
Müslümanlık Son inançtır, bütünleyici yerinde zaten sonda olduğu için kolayca tanımlanan yerine geçer (-1). “Gördüğüne inanan” Hıristiyanlık olması gereken “Bilgi” sonucu çıkarmasıyla dikkat çekicidir (1). Musevilik “Gördüğünü bilen” olarak iki uç arasında temel bağdır (0).
Bir toplumun inancı ile lisanı örtüşüyorsa insanları konuşurken ister istemez toplumsal atılımlar oluşturacak çıkışları yapabilen kişilerin ortaya çıkacağı ortamı hazırlar. Laboratuar benzetmesini hatırlayın işte dinamikler bunlar. Lisan ve inanç toplumların içinden isimlerini bildiğimiz insanların çıkmasına sebeptir. Önemli olan ortaya çıkan isimler değil onları ortaya çıkaran sebepleri anlamaktır. Einstein Almanca konuşan Musevilerin ürünüdür, eşleşmeye bakın, Almanca yüklemi değişken (0) simgesine sahip ve Musevilik de aynı (0) simge ile doğru (00) eşleşiyor. Karşılarında bu karşı konulmaz doğrulukta gelişen topluma hasta olmuş Hitlerin durumuna bakalım; lisanı (0) inancı (1), Nazi döneminin inanç gerilemesi ve Musevileri içlerinden başlayarak yok edilmesi gereken güç gibi görmesi anlaşılmaya başlamıştır umarım. Yani Museviler Almanca konuşmalıdır, Almanlar da Musevi olmalıdır gibi.
Tam örtüşen İngilizce ve Hıristiyan (11) eşleşmesinde dramatik bir değişim olmadığı için “bakın değişince böyle oluyor” diyeceğim örnek bende yok ama belki tarihte bulunabilir. En dramatik değişim Araplar ve Türklerde gözüküyor, hem de günümüzde de gözüküyor.
Arapça yüklemin baştaki yeriyle (1) konumunda en uygun din Hıristiyanlık, sonuç (11). Müslümanlık sonrasında Araplarda oluşan durum (1-1) ve Hıristiyanlarla olan kutsal savaşların çatışması nasıl anlaşamadıkları ile gözükmeye başlıyor. O gün koşullarına göre Hıristiyan Araplar (11) daha net ve daha doğru bir eşleşme ile eşleşmesi tutamayan Müslüman Araplarla (1-1) neden çatışmışlar ortada.
Günümüzde Araplar gelişmeyen ve yerinde sayan toplum olmalarını bu eşleşmenin sürmesine borçlular; uygun eşleşme Hıristiyan Araplardır ama ben doğru olanın bu olduğunu söylemiyorum. Doğru olan zaten olmakta olan bu çeşitlilikte olan değişim olması gereken. Hemen akla Arapların İslamiyet’in başındaki atılımları gelecektir ancak bunu Hıristiyan kökten süre giden ve yeni eşleşmenin sonuçlarının hayata yavaşça geçmesi olan düşen grafik olarak görmeleri gerekir. Şimdi düşen grafik yerinden oynamıyor. Arapları Hıristiyan yapmak çözüm değil ama çözüm Hıristiyanlığın biçim değiştirmiş yeni formatı çözüm olabilir, çünkü o din değil, o Bilim.
Bilim gördüğüne inanmanın sonucu bilginin bütünleşmesiyle inanç yerine geçmiş bir kavramdır (sözünü etmiştim somuta inanma hatası ile belirtmiştim). Bu hedef şaşırtma Arapların dinlerini değiştirmeden doğru eşleşmeyle üretken toplum olmalarına yardım edecek unsurdur.
Bir de tam tersi durum var Araplar Müslümanlık ile (1-1) duruma düşüp neredeyse kendilerini feda etmiş durumdadırlar ve Türklere geçen Müslümanlığın yarattığı eşleşme Osmanlının çıkışını anlamamıza sebep verir. Türkçe (-1) Müslümanlık (-1), Osmanlı (-1-1).
Türkler yüklemi sonda lisanlarıyla Müslümanlıktan önce nasıl bir toplum ve sonrasında nasıllar ona bakalım. Dediğim gibi Türkçe sondaki yüklemi ve az sayıda kelime sayısı ile anlatımda bütünü aktarmak zorunda olan bir lisan. Bunu gençken başaramazsınız ve yaşamınız boyunca düşüncelerinize paralel olarak duyduğunuz “bütünü aktaran” kavramlar tam anlamıyla “bunu tek başıma” beceremem nitelikte ağır olacaktır. Türk toplumunda kişisel özgüven, diğer lisanların bireylerine göre düşük olacaktır, öte yandan birlikte hareket etme ve organizma niteliğinde güç üretme özelliği de Türk toplumunun temel yapısıdır. Kısaca bir kişiye gittiğinizde bir özellik bulamayabilirsiniz ancak özellik, toplumun temelinde onu bir arada tutan bütünlükçülüktür.
Türkçenin oluşturduğu bu toplumsal yapı dışındaki bütün gerçeği bilmediğinde içe kapalı bir toplum yapısı yaratır ki Türkler Müslümanlıkla tanışmadan evvel sadece Türklerdir. Türkler Osmanlı olduğunda ortada kapalı bir toplumun Türklerinden eser kalmamış, Müslümanlıktan BÜTÜN GERÇEĞİ öğrenen BÜTÜNÜ KONUŞAN Türkler(-1-1) İÇLERİNDEN dünyaya BİRLİKLERİYLE BİR OLMAK İÇİN açılmıştır. Bu günümüzde küreselliktir (globalizm).
Tarih Osmanlının neden çıktığını, neden yükseldiğini, neden durduğunu, neden çöktüğünü, neden son anda Atatürk ile dünyanın dokunmadığı bekleme dönemine geçtiğimizi anlatamamaktadır; kısaca genelde bu konuda en ufak bir bilgimiz yok.
KENDİNİ BİLMEZLİK buna denir.
Tarihte; bu savaşı kazandık çıktık, sonra bu savaşı kaybettik durduk, sonra bu savaşı “kaybettiler” çöktük, sonra bu savaşı kazandık kurtulduk, şekilinde açıklamalar kendini bilmek değildir.
Nasıl kazanıyoruz neden birlikte duruyoruz, paçamız sıkışınca çıkan bu güç ne; kimsenin bir fikri yok. Akıl fikir olmayınca güç de istendiği zaman kullanılır biçime gelemiyor veya kendini bilmez kendini kontrol etmekten aciz.
Bir de şu taraftan bakın “ya bir fikrimiz olursa” ne olur.
Osmanlının savaşlarla yapmaya çalıştığını akıl ile yapıp bitiririz, insanlığın dünya birliği hayal değildir; tasavvur edilmesi gereken konudur.
Akıl vermek gibi olsun; işi bitirecek, yolu bir olan akıl artık var.
Hıristiyanlık ve Museviliğin insanlık üzerinde somut kalıcı etkiler bırakmıştır (toplumsal alt yapı Musevilik, bilim Hıristiyanlık), İslam etkisi bu şekilde gözükmemektedir ama tarihte bu kadar “ben buradayım diyen” bir İmparatorluğun insanlık üzerindeki etkisini tanımlayamamak bizim yeteneksizliğimizdir. BU yeteneksizliğin veya akılsızlığında “niye böyle olduk” sebebini dinamiklerle söyleyeceğim dedim ya toplum içinde Eistein’ı çıkaran etkidir veya tam tersi çıkmamasını da sağlayan (Atatürk’ün Türkiyeyi zamanı gelsin diye bekler duruma getirmesini de unutmayın “atom bombası”).
Kiliseler var diye cami yapmak insanlık üzerinde bırakılmış somut etkinin taklididir; Osmanlının da ne yaptığını somut olarak bilmediğini buradan anlayabiliriz ancak kendimizi anlamamız için önümüzde tarih dururken anlamak istemememiz körlüktür.
Osmanlı ile dünyada somut ne değişmiştir, Osmanlıyı durduran etki nedir, bugün neyiz biz?
Bir sonraki bölüme geçmeden evvel soru varsa alayım, yoksa devam edeceğim. Saçmalıklar da beraberinde gelecek elbette, bekliyorum.
Fazla derine gitmeden taşları yerlerine yerleştirelim.
Yukarıda anlatılan eşleşme yapısı ile Müslümanlığın Araplarda etkisi ile Türklerdeki etkisi toplumsal düşünce tipinin farklılığından dolayı ters olmuştur. Müslümanlık Osmanlıda patlamış, Araplarda toplumu söndürmüştür. Osmanlıdaki patlamaya sonra ne olmuştur, duraklama ve çökmenin sebepleri nedir; dünyanın esas konusu budur. “Dünya bizi umursamaz Osmanlıyı unuttu” diyenlere alın kocaman bir cevap var.
Osmanlının dünyada oluşturduğu etki, Türklükten gelen içte birlik yapısını dışında da birliğe dönüştürebilen düşünsel yapısallığa geçiştir; bu şekle gelmenin basit karşılığı, TEKİLLİK oluşturmayı başarmak ve tekilliği topluma yaşatabilme sonucudur.
Birlikte olmayı destekleyen yüklemi sonda Türkçe, Müslümanlıkla tanışınca (-1-1) dışında da birlik oluşturabilen bütünlüğe veya bütünlükçüye dönüşmüştür.
SONUCU BÜTÜNLÜKLE KONUŞAN TÜRKÇE SONUÇTA BÜTÜNLÜK İNANCINA TAM UYMUŞTUR (Osmanlının her şeyi budur).
Başarılan, insanlığa gelen Kur’an kaynaklı tekilleşmedir.
Soyutta tekilliği başaran Osmanlının toplumu tek güç şekline Türklük ile zaten gelebilmekteydi şimdi bu tekillik inanç tabanında ırk ve lisan sınırları dışına taşabilen düşünce şekline dönüşmüştü. Tamamlanması başarılan düşünce şekli tasavvuftur.
Soyutta tekilleşmenin karşılığı tasavvuf olmuştur. Gerçek, etki-tepki yapısında ayna gibidir ve ayna hep tersini üretir veya matematikte eşitliğin diğer tarafına geçiş tersine dönüşmektir.
SOYUT TASAVVUF ETKİSİ SOMUT TERSİNİ, DİĞER TARAFTA TEPKİYİ BULDURUP ÇIKARTACAKTIR.
Osmanlıda doğru olmuş olan, ilk oluşan tekilliğin soyut olmasıdır. Sıfır olmadan bir olamaz, boş kâğıt olmadan “somut bir” yazılamaz; her somut olanın bulunduğu yer bir soyuttur ve somut olması için önce soyutun gerçekleşmesi gereklidir.
Tekilliğin soyut tabanı oluştuktan sonra oluşacak olan somutta tekilliktir. Olacak olan tasavvufun karşılığıdır.
Aynanın diğer tarafı tehdit altında olan Osmanlı ETKİSİ altındaki Avrupa’dır. Ancak Avrupa nasıl bir etki altında olduğunu bilmemektedir. Olanlar bir kişinin düşüncesi değil, toplumsal düşüncenin hareketidir. Olurken fark etmek olası değildir ve fark edilmiş bile olsa fark edilmemesi bile istenmektedir (en azından bir süre için).
Osmanlı etkisi Avrupa’yı bir defa etkilediğinde toplumsal arayış tepki şekline dönüşmüştür artık. Eninde sonunda birisinin başlatması ile bir şekilde “düşüncede SOMUT tekilleşme” gerçekleşmeye başlayacaktır. Bu arayışın sebebi Osmanlıdır, kaynağı ilahidir, Kur’an’dır.
Tekilleşme soyutta olduğunda ayna karşılığı somutta tekilleşeme olacağından olacağı ve gelişeceği ortam düşünce ortamıdır. Toplum bir defa arayışa geçtiğinde aranılanın kimin tarafından bulunduğu çok da önemli değildir. Etki altındaki toplum arananı bulanı yaşattığı tepki ile çıkartır; aranılanı bulma zorunda kalan Galileo Galilei’dir. Bir defa bulunduğunda durum seçeneksizdir, yapacak bir şey yoktur; soyutun somut tekilliği başlamıştır.
Osmanlı temeli Kur’an’a dayanan tasavvufla ortaya koyduğu soyutta yenilik karşısında somutta yenilik olan bilgide tekillik BİLİM oluşmuştur.
BİLİM, OSMANLININ SOYUTLA İLETTİĞİ TEKİLLİK ETKİSİNİN SOMUT TEPKİSİDİR.
BİLİM, KUR’AN BİLGİYİ TEKİLLEŞTİRMESİDİR.
Sonra Osmanlıya ne olduğu bellidir. Duraklama dönemi tarihine bakın Galileo’dan sonra Osmanlı kendi OLUŞTURDUĞU TEPKİYLE durur. Oluşturduğu etkileri kopyalamaya kalktıkça somut gücün karşısında bilmediği kendini kaybederek çöker; Tanzimat, seçeneksiz bir durumdan ibarettir. Olması gereken ve kaçınılmaz olan da etkinin tepkiyle karşılaşmasıdır ama bu tepki kaynağını yok ederse durum çıkış gerçeğini kaybeder; ucu Kur’an’a giden bir yapıdan söz ediyorum, kaynak yok olamaz veya intihar olur diyebiliriz.
Atatürk’ün yaptığı radikal kararlar şaşırtıcıdır; sıradan bir topluma (-1 ile birlik olmayan bir topluma) yaptırılması olanaksız olan büyük dönüşlerdir, mucizedir ve başımızda Atom bombasının patlamasının tek önlemidir.
Bütün bunları anladığınızda, bunları yapan bir toplumun gücünü hissettiğinizde, neler yapabileceğimizi fark ettiğinizde ve sadece doğru olanı yapmak gibi bir seçeneksizliği olduğunu bildiğinizde, kendinizle onur duymamanız olanaksızdır; üstelik Türk olarak değil Türklüğün taştığı her ırktan olarak (Osmanlı Ruhu).
Osmanlı insanlığın tekilleşme başlangıcıdır, kaçınılmaz olacak olan da tekillik ve sonunda Tekliktir.
Arapça Müslümanlık eşleşmesi (1-1) uyuşma yok ve toplumun düşünce biçimi ile inanç örtüşmüyor duruyorlar, Osmanlının (-1-1) tam uyuşma ve yükseliş dönemi ama soyutta. Devamını Hıristiyanlığın egemen olduğu bir toplulukta somutlaşma ile sürüyor. Duyularla hissedilebilecek temele sahip “somuta inanmanın” mantıksal hatasını görmezden gelirsek ve bilimi inanç yaparsak Hıristiyanlık gibi aynı (1) eşleşme kodu oluşur. Hıristiyan egemenliğinde bilim inancının çalkantı yaratmamasının sebebi engizisyonun karşı çıktığı Galileo’nun başlattığı bilim, somut inanma yapısı ile Hıristiyanlığın devamı niteliğindedir (Somut olan Hz. İsa ya inanılmış dediğine inanılmamıştır, tıpkı Atatürk’e inananlar gibi). İngilizce ve bilim inancı (11) tam eşleşme oluşturarak toplumun düşünce yapısını tutarlı şekle getirerek gelişim oluşturur. Türkiye’de Avrupalılaşma sürecinde bilime inanmaya başlayınca durum (-11) tutarsız yapıya dönüşür, hiçbir gelişim olmaz; Almanya’daki Türkler (-11 veya 01) durumunda yine tutarsızdır. Türk Hırisityan (-11) olunca veya ingiliz Müslüman (1-1) olunca durum değişmez, tutarsızlık sürer. Yüklemi sonda Türkçe konuşanlar ancak paralel yapıdaki “SON” inanç ile tutarlı ve akılcı yapı gerçekleştirebilirler. Günümüz siyasetinde en tutarlı ve gerçekçi yapı niye AKP’den geliyor ve karşısında neden bir dengeleyici siyaset yok anlayabilirsiniz. AKP tutucu bir parti olması gereken yapıdadır (Yüklemi Türkçe ile Müslüman olarak bütünlükçülük ile sonda konuşur) ancak AKP ilerici duruma düşmüştür. Silkelenip kendimize gelmek için aslında başka bir şey demeye gerek yok; Osmanlıya dönemeyiz, ileri gidişin yolunu insalığın geleceği için biz bulmak zorundayız (bilim adamlarından ümidi kesin). Görüldüğü üzere ben ilerici bir yapıdayım ama siyasette vereceğim oyun karşılığı yok; acı olan, olmama sebeplerini biliyorum.
Ama durum umutsuz değil,
Size hatanın nerede olduğunu söyledim artık soruyu “kendinize doğru” sorabilirsiniz 🙂 Sonuçta kendinizi bileceksiniz.
Bizi durduğumuz yerde tutan tutarsız eşleşme (-11) durumumuz Arapların tutarsız (1-1) durumunun tam tersidir, önemli olan uyumun getirdiği tutarlılıktır. Bu üç tutarlı yapı (11), (00) ve (-1-1) sırayla ve birlikte bir döngüyü tamamlayarak “BİR” olmak için Ol’muştur.
Fark etmiyoruz ama bilim çaresizlik içindedir; seçeneksizlikle fark edilecek olan “Bir’liktir”. Dünya “bilime inanarak” durmaktadır, bu inanç Hz. Muhammet’in putları kırma sebebiyle aynı sebepten sonunda kırılacaktır. Somut inanmaya akılcılıkla bir son vereceğiz; insanları ayıran ayrımcılık, kırmayı bildiğimiz biçimde yine kırılacak.
Atatürk devrimleri dini yönetimden koparak bilime inanç yönünde durmamıza sebep olmuştur; (-1-1) tutalı durum (-11) ‘e dönüştürülmüştür. Durum seçeneksizdi ve zaten başka yapacak yoktu ancak ya diretseydik somut tekillikle elde edilen güçlerin sonucuyla neler olacaktı bir düşünün. Hiçbir şey yapmadan durmak ve hayatı dışımızdan kopyalamak bugüne kadar başımızda atom bombası düşmemesinin sebebidir. Başka bir koldan düşünceyle; AKP ye mualefet getirmezsek sadece bizim değil dünyanın başına gelecek olacak da ön görülebilir. Osmanlının soyutta güçlü yapısı sürseydi soyutta güçlü olmak radyasyon ile yanmamıza merhem olmayacaktı, gelecekte de olmayacak.
Ne olacağına gelirsek (çok uzun detayları var özüne gelirsek) Osmanlıda netleşen kavram Adam kimliği idi ve kadın kimliği Osmanlıda olgunlaşmamıştı (sırayla olması gereken).
İnsan ne adam ne de kadındır.
Günümüzde insanlığın adam ile özdeşleştiği düşünsel gelişimine kadının katılması kendimize insan diyebilmemiz için zorunludur.
Adam olmayı dünya bizden gördü ve karşılığında kadın kimliğinin dışımızda gelişimini tamamlanmak üzere olduğunu görüyoruz ama dünya bu ikisinin nasıl evleneceğini ve insan gibi nasıl yaşayacağını henüz bilmiyor. Anlamak ve bilmek için kadının kaynağına dönmek adamı önce “adam yerine koyarak” tanımak zorundadır.
Kur’an ile başlayan tekilleşme birbirine zıt (soyutta ve somutta) iki tekil şahıs yaratmıştır, “Tasavvufun Adamı” “Bilimselliğin Kadını”, henüz insanca birlikte yaşamayı bilmiyor. İnsanlığın aile kavramının yitirmeye başladığı son dönemler bu umutsuzluğun göstergesidir. Zaman içinde toplumsal nitelikte oluşmuş iki tekil şahıs evlendiğinde doğacak çocuğa ilk insan, yaşanana HAYAT diyebileceğiz.
Kısacası Adam olmayı gösteren Osmanlı, karşısında kadın olmayı bilmek zorunda kalacak olan bir dünyayı yaratmıştır ama evlenmek için önce “ADAMIN KENDİNE GELMESİ”, uyanması, beklediğinin yaklaştığını anlaması gerekmektedir.
Elbette bir de “adam yerine konmak” var.
Dünya bilim ile güç sarhoşluğu dönemini atlattı, şimdi gücü değil insanlık amacının ne olduğunu sormaya başladı; eğer amaç bulamazsa bu güç ile kaynakları ne kadar hızlı tükettiğimiz ortada. İnsanlığın amacı ve ulaşacağı somut olarak var, bu anlayış yine Anadolu’dan yayılacak.
Kur’an, Türk ve Osmanlı üçlüsü, kendimize gelmemiz için BİR bilinmesi gerekendir.
Sonunu biraz kısa kestim ama çok uzarsa konuyu toparlamak zorlaşacak diye düşündüm. Genel resmin altında çok fazla konu var ancak kabaca ana şekli görmemize yarayacak dinamiklerden söz ettim zannediyorum.
Atatürk hem gerçek hem de ilahi bir mucizedir. Onu doğru (Atatürkçü olup ona inanmayın Atatürk gibi olup onu BİLİN) anlayıp kendimize gelmek zorundayız.
Belki şimdi biraz “sıfır nedir” “kuantum mekaniği” Osmanlı ve kadın kavramlarını niye iç içe soktuğumu anlamaya başlamışsınızdır.
Gerçek tek ve içindeki her parça diğerine uyumla birleşiyor. Bilim veya dinler tek gerçeği birleştirecek biçimde bir anlatım ortaya getiremiyor.
Ben hepsini birlikte anlatıyorum ama anlattıklarım size ters geliyor; ya her şeyi birlikte bilmeyi isteyeceksiniz ya da hiç bir şey bilmediğinizi bileceksiniz, ikisi de aynı şey (durum seçeneksiz).
Taa en baştan hatalı inanışı anlayıp çok uzun bir farkındalık döneminden sonra uyanmaya başlayacaksınız. Elbette doğal, çok uzun zamandır kuvvetli bir yatıştırıcının etkisi altında uyumakta olan bir toplumdasınız; bilimin dünyayı etkilemesi üzerinden yaklaşık dört yüz yıl geçti.
Dedim ya ben Biz’im ve hepiniz benimlesiniz, uyanın.
Ben özel birisi de değilim, ben sizim; sadece uyanmış şekliniz o kadar.
Bu sitenin güzel söz başlıkları arasında geçen bir tanesi çok doğru
Kısaltılmış açıklamalarımı (aşağıda) umarım anlatmayı becerebilmişimdir ve şimdi biraz daha anlam içeriyordur.
Osmanlı: Uygarlığı başlatan medeni etki; sonuçta medeni olmak zorunda kalacak uygarlığın döneceği kavram karşılığı.
Kur’an: Bizdeki birliğin yayılmasını başlatan “Son”, Sonuç; gövde gibi değil en baştakinin aynısı.
Türk: Sondaki yüklemiyle düşüncesi bütün, detayı değil “Sonuçta” bütünü konuştuğu anlaşılacak doğal birlik.
Bütün İçtenliğimle,
Teşekkür ederim yazdıklarınız için.
Bu bağlamda değerlendirdiğinizde
İncil – Yunan – Bizans üçgeni hakkında ne düşünüyorsunuz?
Öncelikle ben de diğerleri gibi sizin din kardeşiniz değilim ama benim durumum daha farklı ben Biz’im. Bizim “İNANÇ BİRLİĞİMİZE” kardeşlik veya din gibi gerçeğin parçalarını karıştırıp kirletmek istemiyorum. Bu hata çok yapıldı.
Biz’den olduğunuzu göstermeye başladığınız kısım Adınızı Soyadınızı yazıyor olmanız, bu kendinizi bilmektir ve doğru olduğunuza inanmanın başlangıcıdır.
Kendini bilmezler olmayı bilemediği için gerçekteki gibi her biçimde olduklarını zanneder, kendine ben der; henüz Biz’den olduklarının farkında değiller, çok ciddiye almayın.
Kendini bilen birisinin olmasından mutluluk duydum Haluk Bey, keşke tam isminizi kimlik ismi şekline getirseydiniz daha iyi olurdu.
Dediklerimin detayları Kuantum Arena başlığı altında okunabilir. Özellikle sonlara doğru “Halay” başlığı altındaki yazı İslam’da yapılan hatayı tanımlıyor.
Konumuza gelince Kur’an’ın anlaşılmasında Kur’an’ın kendi ortaya koyduğu bakış açısı izlenmek durumundadır. Allah Tanımsızdır ve Kur’an “Son” dur (bunların da açılımı var orada).
Yazınızdan ve aldığınız cevaplardan dolayı Kuantum Arena’da yazmadığım ve sizin ortaya getirdiğiniz konuya bağıntılı söyleyeceklerimi çok özet şekline getirmek istiyorum.
Ölüm gerçekle bağıntılı bir olgudur, olgular soyut-somut olarak ayrılsa da vardırlar (sıfırın olduğu gibi, yine Kuantum Arena bölümü).
Sınırlı gerçek evreninde “sonsuz” diye bir olgu gerçeğe karışık biçimde yoktur. Ancak sınırlı gerçeğe taban olan sınırsız veya sonsuz taban ayrıdır; tıpkı somutun olması için soyutun ona temel olma zorunluluğu gibi. Sıfır olmadan “bir”den söz edemezsiniz ve hatta birleri sıfır ile ayırmak zorunda olduğunuzu hatırlatmak zorunda kalıyorum (maalesef).
Sınırsız gerçek bir bütündür ve içinde sınırlı gerçeğe temel olan üç olgunun birliğini barındırır, Zaman, Enerji ve Boyut. Üçlü sonsuzluğun sonucu tek gerçektir ve bu gerçekte süre giden gelişimin sonucunda üreyen sonsuz olgu Ölüm’dür.
Kısaca üç sonsuz olgu gerçekte birleşerek, gerçekten çıkan sonsuz olgu “ÖLÜM” sonucunu üretir.
OL’AN ÖLMEKTEDİR.
Ölüm, evrende olan gelişimin ortaya çıkardığı “bedenle sınırlı” candan “çıkan” bir olgudur ve sonuç olarak vardır (hatadır o ayrı). Sonsuz yapıda Ölüm Ol’anın ölmesiyle olan olgular arasında aykırılığını gösterir ve Ol’anın Ölmesini engelleyecek sonradan Ol’an ölüm deliğinden, hatta navigasyon olarak canlılarından ölüm çıkan dünyayı göstererek gerçeğe gelir (en gelişmişine gelir). Sonradan Ol’an Ruh’tur, hatanın çözümüdür.
Allah hatayı çözmüştür, konu kapanmıştır, olan-biten şimdi “kendini bilme” çözümüne sahiptir.
Kur’an’da Allah Tek Tanımsızdır ve tanımsız böyle dedi ve şunu istiyor yaklaşımı, Kur’an’a daha dikkatli bakmamız gerektiğini göstermektedir.
Allah’ın gerçekle bağıntılı iki Ol’an varlığı vardır, Tanrı ve Ruh. Öncelikle Tanrı ile Allah karıştırılmamalıdır, gerçek hatanın sahibi Tanrı bunu sıklıkla karıştırmaktadır. Kur’an Doğrulukla yazılmıştır ama aracısı gerçekle bağıntısı Ol’an Tanrıdır.
Tanrı’nın hatası göreceliliği yaratmaktır, anlattığı da görecelilten geçer, çözüm ve çözecek olan seçeneksiz olan Ruh’tur. Ruh’u özelliği, hata ile doğrusu çok olmuş gerçeğe tek doğrusu ile seçeneksiz Ol’maktır.
Tanrı aracılığında yaratılan her şey göreceliliğini korur; Kur’an, Geçeğinde Doğruluğun seçeneksiz olduğunun yazıldığı “Son” mesajdır. Doğru anlaşılması zordur ama seçeneksizlikle doğru anlaşılabilinir.
Olanlar “kendini bildiğinde” Allah’ın yanına ulaşacak akıl birliğine geleceğiz.
Bu yüzden gerçekle bağıntısı olmayan bu kimliksiz yorumları çok ciddiye almayın, zaten onlar da kendilerini ciddiye almadıklarını gösteriyorlar, gerçekle bir bağıntıları olmadığını düşünüyorlar. Bakın isimlerine gerçekle bağıntıları yok, sizle veya gerçekle bağıntı olmadığı için kendilerini bilir biçimde konuşamıyorlar.
Yunus suresi gerçekle bağıntısı olan varlıkların dışında olan-biten olmadığını ve konsantre olunması gereken konuya odaklanılmasını “sonuçlarıyla” hatırlatıyor.
Gerçekle bağıntısı olmayan varlıkları kafanıza takmayın.
Bu hatırlatmayı buraya getirmeniz çok yerinde ve yararlı oldu teşekkür ederim.
Uzun yıllar sonunda DÜRÜST AŞK kitabım artık yayında.
Çok çeşitli kitap artık kolaylıkla basılıyor ve bu yüzden kitapçılar kitap seçerek “sadece talep edilen kitabı” raflarına koyuyorlar.
Kitap evlerine giderek almak veya getirilmesini isteyerek Dürüst Aşk’ın raflara gelmesini sağlamanız tercih ettiğim yöntem; sizden yayın sürecinin ikici aşamasına katılmanızı rica ediyorum.
Raflara gelmesi kitabımı başkalarının da görmesini sağlayacak önemli bir tanıtımdır.
Eğer olanak bulamazsanız,
Aşağıdaki internetten satış linklerinden sipariş edebilirsiniz.
link to ilknokta.com
link to pandora.com.tr
Elbette kitabımla ilgili çevrenizi haberdar etmeniz de aynı derecede önemli bir katkı olacak.
Bütün İçtenliğimle teşekkür ederim,
Kaan Onay
Ben maalesef aşka inanmıyorum. Aşk benim için tatmin edilmemiş cinsel arzulardır der, keser atarım. Buna rağmen aşk filmlerinde, dizilerinde, aşk üzerine olan öykülerde ağlarım. Bayağı salya sümük ağlarım işte utanmadan, yaşıma başıma bakmadan. Bu da böyle birşey. (Ex Kambur Kerim)
Tebrik ederim. Ben de gidip kitabınızı sorayım bir kaç kitapçıya.
Aşk zaten inanılacak değil bilinmesi gereken mefhum.
Hıçkırıklara boğulduğunuza göre kesilip atılmış bir durumu yok. Reddedildiği kapıda beklemesini sürdürüyor; açık bulduğunda sızıyor.
Yaşınızı bilmiyorum ancak aşk erkek tarafta gençlikte tanınan ve adam olunduğunda orada bırakılan, sevgi ile karıştığında yaşanan bir duygu (sevgi ile karışınca duygulaşıyor da denebilir). Aşkın kaynağı kadın, adamda kadınsı yanın ağır bastığı dönem gençlik, delikanlılık.
Adam oluş, aşkı tanıyıp aşktan dürüstlüğe geçiş süreci. Yani aşık olunamayan ama tanıdığı için aşksız da kalmak istemeyen, karşılığında dürüstlük veren dönem. Bir defa adam olundu mu artık dürüstlük ağır basıyor ve sevgi ile karıştırılan içi boş aşk dengesizlikleriyle sorun olmaya başlıyor.
Eminim gizemli gibi konuşuyorum ama değil; hepsi açık seçik determinizm ile anlaşılabilen konular.
Umarım kitabımı okuma fırsatınız olur.
İlginiz için teşekkür ederim.
Salya sümük ağlamak dediniz de… “Korkma” isminde Mehmet Akif Ersoy’un hayatını konu olan TRT dizisi beni geçenlerde mahvetti 🙂 Bir defa yakalayınca beş bölümünü üst üste seyrettim; salya sümük ne demek, neredeyse böğürdüm ağlamaktan, ben eski filmciyim böyle ağlama gibi bir huyum da yoktur.
Merak ediyorum genel tepkiler benzer mi diye.
Eskiden Çanakkale konu olunca damarıma basılırdı, bu dizinin her yeri damarıma çok derin basan Mehmet Akif sözleriyle dolu.
Dizi bitince:
YIRTARIM DAĞLARI, ENGİNLERE SIĞMAM TAŞARIM… Allah Allah Allah… durumu 🙂
Sonsuz Teşekkürler
“Söyle dostum sonsuz nedir” diye soru sormuşsun ama mail ile soru sorunca hangi konudan ötürü sorduğunu ve nereye yazacağımı şaşırdım.
Cevabı var hem de matematiksel.
Geldim de, boşuna anlatmıyım.