MU Uygarlığı

Mu Uygarlığı’nin keşfi

Mu Uygarlığını tanımamızı sağlayan ilk araştırmacı, İngiliz Albay James Churchward’dir. J.Churchward Mu ile ilgili ilk araştırmalarına Hindistan’da bulunduğu sırada başlamış ve elli yılı aşkın bir zaman içerisinde tüm dünyayı dolaşarak Mu ile ilgili pek çok belge elde etmiştir. Aslında pek çok kutsal kitapta ve pek çok kültürün mitolojisinde Pasifik Okyanusunda bir kıtanın yer aldığına, bu kıtanın üzerinde on binlerce yıl hüküm süren ileri bir uygarlığın yeşermiş olduğuna ve bu uygarlığın yozlaşarak yok olduğuna dair atıflar yer almaktaydı. Örneğin, Hintlilerin’Ramayana Destani’nda, Maya Kutsal metinlerinde ve Mısır’ın Ölüler Kitabı’nda kısmen ya da açikça Mu Uygarlığından söz edilmektedir. Fakat Mü Uygarlığını dini ve mitolojik kimliğinden sıyırıp, konuyu bilimsel bir temele oturtan ilk kişi J. Churchward’dir. Hindistan’da görevli bulunduğu sırada bir tapınağa konuk olan J. Churchward Batık Mu Uygarlığı hakkında ilk bilgilerini bu tapınaktaki arşivlerden edinir. Naga-Maya dili denilen, çeşitli şekillerden, sembollerden oluşan çok eski ve ölü bir dilde yazılmış olan bu tabletler Mu kutsal metinlerinden kopya edilmiştir. Naga-Maya dili Hindistan’daki arkaik şanskritçe olarak bilinen en ilkel Hint dilinden daha eskidir.

J.Churchward Naga-Maya dilini bilen başrahipten bu ölü dili 2 yıllık bir çalışma sonunda öğrenir. Ve rahibin de yardımıyla bu tabletlerde yazılanları çözer. Burada yazılanlara göre, bu yazılar 15.000 yıl önce yazılmış olup Hindistan’a Mu’nun bilim rahipleri dedikleri ‘Naakaller’ tarafından getirilmiş tabletlerdir. J.Churchward bundan sonra Güney Pasifik adalarına, Orta Asya’ya, Mısır’a, Sibirya’ya, Birmanya’ya, Avustralya’ya, Orta Amerika gibi daha birçok yerlere giderek Mu’nun varlığına ilişkin pek çok kanıt elde eder.

J.Churchward’dan başka Amerikalı bir Jeolog-arkeolog olan William Niven da 1921-1923 yılları arasında yaptığı Meksika kazıları sırasında bulduğu 2600’ü aşkın tabletlerde Mu Uygarlığı’nin varlığına ilişkin geçerli kanıtlar elde etmiştir. Tabletleri inceleyen Carneige Enstitüsü uzmanları bunların gerçek tabletler olduğunu ve şimdiye dek bilinen hıçbir uygarlığa ait olmadıklarını açıklamıştır. Niven’in araştırmalarını duyan Churchward Meksika’ya gelerek bu tabletleri inceler ve bunların Hindistan’da gördügü tabletlerdeki Naga-Maya diline çok benzeyen bir dilde yazılmış olduğunu görür. Bu tabletler bügün Meksika Müzesinde bulunmaktadır ve 12.000 yıl önce yazıldığı düsünülmektedir.

Niven ve Churchward’in bulduğu tabletler dışında Mu’ya ilişkin diğer bilimsel belgeler ise şunlardır:

-Yukatan’da hazırlanmış eski bir Maya kitabı olan ‘Troano El Yazması’.
Bugün British Museum’da bulunmaktadır.

-Troano El Yazmasıyla aynı yaşta olan bir başka Maya kitabı ‘Cortesianus
Kodeksi’dir. Bugün Madrid Ulusal Müzesinde bulunmaktadır.

-Paul Schlieman tarafından Tibet’te bir Budist tapınağında bulunan
‘Lhasan Belgesi’.

-Yukatan’da Mu kıtası anısına inşa edilmiş Uxmal Tapınağındaki Yazıtlar yaklaşık 12.000 yıllıktır. Bu tapınakta ‘Geldiğimiz yer olan Batı ülkelerinin anısını korumak için inşa edilmiştir,’ diye kabartma yazılar bulunmaktadır.

-Meksiko şehrinin 96 km güneybatısında yer alan ‘Xochicalo Piramiti Yazıtları’. Bu piramit, üzerindeki kabartma yazılara göre ‘Batı ülkelerinin yıkımının anısına’ inşa edilmiştir.

-Dr. Niven’in Alaska’da bulduğu Mu kıtası sembolleriyle işlenmiş bir totempol.

-Eflatun’un Timeus ve Critias adlı eserinde batık kıtaya dair şu sözler geçer: ‘Mu ülkesinde 10 halk vardı.’

Tüm bu belgelere dayanarak, özellikle Churchward’in bulduğu tabletlerdeki yazılar ayrıntılı olarak ‘Dünya ve insanın yaratılışını ve insanın ilk zühür ettiği yerin Mu olduğunu’ ifade ediyorlardı. Bu tabletlerdeki yaratılış öyküsü kutsal kitaplardaki yaratılış öyküsüne çok benzer bir şekilde anlatılmıştı. Ayrıca; kayıp kıtanın Pasifik Okyanusunda, Amerika ve Asya kıtaları arasında bulunduğunu Kuzey Hawaii’den Fijı ve Paskalya adalarına kadar uzandığını, doğusu ile batısı arasında 9.500 km, kuzeyi ile güneyi arasında yaklaşık 4.500 km’lık bir mesafe olduğunu anlatıyordu. Kıta deniz ve boğazlarla birbirinden ayrılan 3 ana kara parçasından oluşuyordu. Pasifik Okyanusuna tek tek ya da gruplar halinde dağılmış kayalık adaların tümü, bir zamanlar Mu kıtasının birer parçasıydılar. Bu kıta üzerinde yaşayanlar yeryüzünü kolonize etmişlerdi. Mu kıtası bundan 12.000 yıl önce korkunç yer sarsıntılarından sonra, şu ve ateş girdapla içinde kaybolup sulara karışmıştı ve beraberinde 83.000 yıllık bir uygarlığı da götürmüstü.

BATIK KITA MU’ NUN SAKİNLERİ ANTAKYA’NIN İLK ZİYARETÇİLERİ MİYDİLER ?

Tarih, geçmisin olaylarını eldeki kaynak sayılan malzeme ve dokümanları kronolojik sırayla tutarlılıkla irdeleyerek inceleyen, neticelerini, neden ve niçin leri ile ortaya koymaya, açıklamaya çalışan bilim dalıdır. Tarihçi, topladığı bilgi ve belgeleri eksik dahi olsalar bir puzzle in parçaları gibi akıl yürütme yolu ile birleştiren, yeniden kurgulayan kişidir. Bütün bu çalışmaları yaparken, arkeoloji, bibliyografya, kronoloji, paleografi, mühürbilim, yazıtbilim, soybilim, antropoloji, sosyoloji ve ekonomiden faydalanır.

  1. yüzyılda gerçekleşen bilimsel, belgesel tarihçilik devrimine rağmen, bir tarihçi ne kadar titiz olursa olsun içinde yaşadığı toplumun parçasidir. Bu da geçmisi algılayısını belirleyen belki de en önemli faktördür. Bilgi ve belgeleri şeçmesinde, konuyu tanımlamasında, vardığı neticede hep parçası olduğu toplumun izlerini ÖZ BENİN de taşır, taşıyabilir. Belki de bu, tarihi TEK YORUM, TEK SENTEZ dayatmacılığından koruyan ve tarihçileri doğruyu bulmaya yönelten bilimsel evrensel bir emniyet sübabidir. Hangi konumda olursa olsun İNSANIN / İNSANLARIN doğup büyüdügü, geçmişten geleceğe bağlandıkları topraklarının, belki de şuuraltındaki meşru müdafaalarıdir. Bu bakımdan tarihçi bütün teknolojik gelişmelere rağmen SÜBJEKTİFTİR. Bu yazının sahibi tarihçi, antropolog, arkeolog değildir. BİR İNSAN olarak önce kendi ÖZ BENİnı geliştirmek arzusu ile okumaya, öğrenmeye önem vermektedir.

Burada anlatılanların hayal mahsulü olduğunu düsünenler olabilir. Yazının sonuna konacak kaynakçalara bakıldığında, OKUYUCU merak eder kaynaklara başvurur, olayları kendince irdelerse hayal ile gerçeğin ne kadar ince bir çizgide seyrettiğini hissedecektir. Daha da önemlisi ATATÜRK’Ü, ÖNÜN BİTTİ DENİLEN BİR İMPARATORLUKtan NASIL BİR HALK, BİR MİLLET YARATTİĞİNİ yalnız ASKERİ DEHASI ile değil, aslında bir an denebilecek zaman aralıklarında GELECEK için, BİZLER için araştirip sentezlediği belgelerde, ANİTKABİR’de bulabilecektir. Tabiidir ki nihai yorum ve sentez her bir okuyucunun BENİNde kendince özümsenecek, şekillenecektir.

Dünyaya gözümüzü açtiğimiz andan kısa bir süre sonra algılamaya başladığımız ilk seslerle birlikte, hani kendimizi en güvende hissettiğimizde uyumaya çalışırken anlatılan geçmiş zaman hikayeleri var ya… Bir zamanlar Pasifik Okyanusunda, Amerika ile Asya arasında, merkezi ekvatorun biraz güneyinde MU ülkesi denen bir kıtanın varlığından bahseder kitaplar. Ama bu bir geçmiş zaman hikayesi değildir. Bü, İNSAN denilen üstün varlığın yeryüzünde gelişerek devam edecek sonu bilinmez hikayesinin başladığı yerdir!

Her şey İngiliz araştırmacı Colonel James Churcward’ın (İngiliz silahlı kuvvetlerinde albay) görevli olarak gittiği Hindistan ve Tibet’te 1880 yılında başladı. Günümüzde evrim kuralları, mühürbilim ve arkeoloji bilimlerine büyük katkılar sağlayan araştırmalarında Churcward eski dinlerin kökenleri ile ilgili çalışmalar yaparken, 1883 yılında Batı Tibet’te bulunan bir manastırda manastırın Baş rahibi RİŞHİ ile tanıştı. Burada günümüzden yaklaşık 15.000 yıl önce yazıldıkları ispat edilen taş tabletlerin varlığını öğrenen Churcward, NAACAL TABLETLERİ olarak adlandırılan bu tabletleri çözümleyebilmek amacı ile manastırda Rishi’nın yanında iki yıl kaldı. Bu süre içerisinde çeşitli sembollerden ve şekillerden oluşan, eski ve ölü bir dil olan Naacal dilini Rishi’den öğrenen ve tabletleri çözümleyen bilim adamı dünyanın çeşitli bölgelerinde Kuzey, Orta ve Güney Amerika’da, Mısır’da, Avusturalya’da, Güney Pasifik adalarının nerdeyse tamamında Orta Asya ve Sibirya’da 50 yıl sürecek araştırmaların kıyısında olduğunu bilebilir miydi?

Şimdi biraz başa dönelim ve baş rahip Rishi’nin binlerce yıldan beri gizli kalmış bu tabletleri neden Churcward’e gösterdiğini, daha ileri giderek çözümlenebilmeleri için gerekli olan Naacal dilini niçın öğrettiğini düsünelim. Bu konuda ispatlanmış kesin bilgilere sahip değiliz. Ancak tabletler çözümlendiğinde 15.000 yıl önce yazılmış bu tabletlerin Hindistan’a MU kıtasından Naacal rahipleri tarafından getirildiği ortaya çıkıyordu. Bunlara Naacal Kardeşlik örgütü de denmekteydi. Naacal’lar hem bilim adamı hem rahiptiler ve Mu ülkesinde yönetici konumdaydılar. Mensubu oldukları ilk TEK TANRIli dini (belkide şimdilik kaydıyla) hem kendi kıtalarında, hem kolonilerde yaşayan insanlara daha rahat anlatabilmek amacı ile bu semboller dilini kullanıyorlardı. Bu dilin ezoterik, manalarını ise yalnızca imparator ve kendileri biliyorlardı.

Ezoterizmin Osmanlıca karşılığı batinilik, Türkçesi içsel, içyüz anlamındadır. Ezoterizmin ziddi olan sisteme ise egzoterizm denir. Osmanlıca karşılığı harici, Türkçesi dışsaldır. Ezoterik bilgi herkese verilmeyen, açıklanmayan, belli eğitimlerden geçerek o bilgiyi almaya hak kazanan insanlara verilen bilgilerdir. Bu bilgilere ulaşabilmek için insan önce egzoterik bilgileri öğrenmekle başlar ve çabalarıyla zaman içinde ezoterik bilgileri almaya hak kazanabilir.

Ezotorik bilgiler genelde yazılı olmayabilirler ve bir öğreten, yol gösteren tarafından sembollerle, belirli bir sistemle öğrenciye verilir öğretilirler. Buna inisiasyon denir. Bu kavram örneğin Saman-Türk geleneklerinde el vermek deyiminde manasını bulur. Çağlar içerisinde Mu dan başlayarak sırasıyla Atlantıs, Uygurlar, Maya, Tibet, Hermes-Mısır, Hint uygarlığı, Rama, Babil, Pisağor, Saabilik, Eflatun, Yesevilik, Yeni Platonculuk Kabbala, Ahilik, Mevlana, (ve diğer batını ekollerin) kaynağında ezoterizm ve ezoterik bilgiler yatar. Churcward Naacal tabletlerini çözümlediğinde ilk olarak Pasifik okyanusunda Asya ile Amerika arasında büyük bir kıtanın varlığını ortaya çıkardı. Bu kıta günümüzden yaklaşık 200.000 yıl önce üzerinde belki de ilk insani barındırmaya başlamıştı. Kıtanın toprakları o kadar geniş ve bereketli, hava o kadar iliman ve güzeldi ki her şey hızla çoğaldı. Yıllar çağları, çağlar bin yılları kovaladı ahenk ve güzellikler içerisinde. Günümüzden 70.000 yıl önce Mu kıtası yaklaşık 60.000.000’dan fazla insani barındıran dev boyutta bir kıta olmuştu, hayvani, bitkisi aynı zamanda teknolojisi ile. İlk kolonileşme yeni yerler arama dürtüsü bu yıllara rastlar. Bu hareketlenmenin sonunda batı ve doğu yönünde iki göç yolu ıkı büyük koloni ortaya çikar. Churcward’ü toplam 50 yıl süren bu araştırmalarında hıçbir şey arkeolog William Niven’in 1921-1923 yıllarında Meksika’da ortaya çıkardığı tabletler kadar etkilemez ve gerçeğe yaklaştırmaz. Niven, Meksika’da eski çağlara ait çok fazla tablet bulmuştu. Bütün bunların çözümlemesi Naacal lisanı ile yazıldıkları için ancak Churcward tarafından yapılabildi. Böylece Mu kıtası, göç yolları ve batısı hakkındaki bilgiler bütünün eksiklerini tamamlayarak, bilimin hizmetine sunulabildi. James Churchward, Willam Niven’i günümüz bilimlerine, kendisine ışık tutan, katkıda bulunan çalışmalarından dolayı sevgi ve saygı ile anmaktadır. Belki de Niven’in buluşları olmasa Churcward çalışmalarını bu kadar ileri götüremeyecekti.

Mu kıtasından çikan, kıtaya göre batıya giden bir göç yolu Uygur İmparatorluğunu ortaya çıkarmıştır. İmparatorluk Asya ile Avrupa nın çok büyük bir bölümünü kapsamakta idi ve Mu’nun en büyük kolonisi idi. Uygur imparatorluğunun sınırları zaman içerisinde Avrupa üzerinden Atlantık kıyılarına kadar ulaşti. IÖ.1000’li yıllardaki Çin belgeleri Uygur’ların 17.000 yıl önce uygarlıklarının zirvesinde olduğunu söyler.

İkinci göç yolu kıta ya göre doğuya giden, Meksika’nin güneydoğusundan Atlantıs kıtasına geçen yoldur. Atlantıs-Uygur’la birlikte ikincil, ilk anakaradır. Mu’dan çıkan doğu koloni yolları Atlantıs’ten sonra Atlantık Okyanusu’nu geçerek Akdeniz’e ulaşmış ve burada bügünkü Fas, Tunus, Cezayir, Yunanistan ve Mısır’a kollar vererek Anadolu’ya ulaşmıştır. Mu kıtası günümüzden yaklaşık 12.000 yıl önce yaşanan depremler ve volkanık patlamalarla suların derinliklerine gömülmüs, yok olmuştur. Churcward’ün derlemiş olduğu haritalar incelendiğinde çağlar boyu medeniyetlerin beşiği olan Anadolu’nun hem Uygur İmparatorluğu hem de Atlantıs üzerinden gelen göç yollarının adeta bir harman yeri olduğunu görüyoruz. Bu da aslında Anadolu, Şümer, Babil, Asur, Grek uygarlık etkileşimlerinden çok daha önceleri tarihin derinliklerinde Mu, Uygur, Atlantıs, Anadolu uygarlık etkileşimleri olduğu gerçeğini ortaya çıkarmaktadır. Bu gerçeği teyit eden bir başka buluş ise Prof. Ralph Şölecki nin 1957 yılında ortaya çıkardığı buluntulardır. Şölecki Toros dağlarından başlayan, Ağrı Dağı’na doğru devam eden buradan güneydoğuya Zagros Dağları’na (Irak, İran sınırı) inen, buradan da güneybatıya Suriye, Lübnan’a doğru bir kavis çizen dağlık arazilerde (Şölecki buna uygarlık kavisi demektedir) Sanidar mağarasında 44.000 yıl öncesine ait 9 iskeletle birlikte, modern insana ait kanıtlar bulmuştur. Şölecki’nin ifadesine göre bu kavişte günümüzden 13.000 – 100.000 yıl öncesine ait daha çok sayıda mağara gün ışığına çıkarılmayı beklemektedir. Onbinlerce yıldan beri bir çok medeniyete ev sahipliği yapmış ANTAKYA’nin geçmisinin genelde ve haklı olarak İÖ.333 yılında Pers hükümdari Darius’u Issos savaşında mağlup eden İskender’in bu toprakları tanıması ile başladığı zannedilir. Bu daha önceki bin, on bin yıllara ait araştırmaların, buluntuların araştırmayı yapanların çalışmalarını ve neticelerini yeterince tanıtamamalarından veya bütün bunların dar bir çerçevede, çevrede kalmasından kaynaklanmaktadır. Bunun ötesinde yapılan bu çalışmalara, araştırmalara verilen lokal ve genel destekler, olayların ciddiye alınıp algılanması da moralite yönünden araştırmacıların cesaretlenmesinde ve genel paylaşımlarında pozitif bir rol oynayacaktır.

Antakya’nın çok eski geçmisi ile ilgili ilk araştırma AMIK KAZILARI PROJELERİ kapsamında, Tell Tayinat, Tell Al-Judaidah, Chatal Höyük gibi uluslar arası arkeolojik tanımlamalar çerçevesinde “Oriental Institute’s Syrian Expedition” tarafından 1932-1938 tarihleri arasında yapılmıştır. İkinci araştırma Sir.Leonard Charles Woolley tarafından önce 1937-1939 sonra 1946-1949 yılları arasında Tell Atchana’da yapılmıştır. Woolley ve daha önce bu araştırmalara ve kazılara konu olan çağlar IÖ.1400-1800, günümüzden yaklaşık 3400 – 3800 yıllar arasındaki dönemleri kapsamaktadır. Woolley bu çalışmalarından önce 1907-1911 yılları arasında Mısır’in güneyinde ve Sudan’in kuzeyinde araştırmalar, kazılar yapmıştır. Woolley bu araştırmasından sonra 1922 yılında British Museum, Üniversity of Pensilvanya ortak çalışma grubunun genel yöneticisi olarak Ur’daki (modern Irak) bir araştırmaya da başkanlık etmiştir. Buradaki araştırma konusu günümüzden 6000-2400 yıl öncesinin bulgularının tespit edilmeye çalışılmasıdır. Bu iki araştırmadan sonra bir bağlantı olarak günümüzden yaklaşık 3400-3800 yıl önceyi gün ışığına çıkaran Tell Atchana çalışmaları (yeni ANTAKYA HİKAYEŞİ) o dönem için bir tesadüf mü acaba? Bir de bunun Mısır, Irak yaklaşımlarını düsünürsek?…

Hatırlamaya çalışalım!

Mu’dan başlayan, Atlantis’ten gelen göç yolları haritasındaki yerleşimlerden en önemlilerinden birisi MISIR’di… ve nihai varis noktalarından bir diğeri ANTAKYA değil miydi?

Şölecki’nin ifade ettiği gibi, Ur “geçmiş uygarlık yarı kavisı”nın Doğu’daki ev sahiplerinden biri ise gelen ziyaretçileri karşılayan Antakya olamaz mı?

Şimdi daha yakın çağlara gelelim.

İskender’i IÖ. 333 yılında bu topraklara bağlayan anımsanan, bir cümle ile hatırlayalım. “TOPRAKLAR ÖYLE BEREKETLİ, SULAR ÖYLE BERRAKTI Kİ GİDERKEN BU DEFA ARKASINA BAKTI KOCA İSKENDER. SUYUNDAN IÇTİĞİ PINAR ANNESİNİN SÜTÜ KADAR TATLI GELDİ ONA. OLİMPİAS OLSUN ADI, ANNEMİNKİ GİBİ.” dedi ve gitti ……..

Mu’dan ayrılan insanların da aynı hislerle arkalarına bakmadıklarını kim bilebilir?

Zaman akmaya devam etti ……..

IÖ.100’lü yıllarda Roma’dan sonra, kültürü, sanatı, ticareti ve zenginliği ile doğu ve batının her bakımdan buluştuğu bir sentez başkenti idi Antakya.

Şamandağ’da (Seleucia Pieria) deniz hep gönlünce hep coşkuyla gelir kıyılara çağlardan beri… diğer açik AKDENİZ limanları gibi. Tarih bu limanlara varabilmek için bir noktanın kerteriz alınması gerektiğini söyler. Açık havalarda Kıbrıs’ın en kuzey ucundan Zafer limanından bakıldığında Kel Dağ (Cebel Akra), çoğu zaman Kel Dağ’dan bakıldığında Zafer Limanı görünür.
Acaba ilk gezginler yeni anakaraya varmak için yollarını nasıl buldular?…

Günümüzde 1995’li yıllarda Chicago Üniversitesi, Oriental Institute’nın yeniden başlattığı bir çalışma var ANTAKYA’da. Adı AMIK VADIŞI PROJEŞİ. Araştırılan zaman günümüzden 6.000 yılın daha öncesi. Projenin başında tanıdık bir isim… Chicago Üniversitesi görevlisi Prof. K. Aslıhan Yener başkanlığında Tony Wilkinson ve diğer değerli bilim insanları. Mustafa Kemal Üniversitesi ve Antakya müzesinden değerli öğretim görevlileri ve araştırmacıları. Bu destek gören ve bütün dünyada ilgiyle izlenen uluslararası ortak bir çalışma. Bu yazı bundan 3-5 sene sonra yazılsaydı araştırılan dönem günümüzden 6.000 yıl öncesi yerine 10.000 yıl veya daha öncesi olmayacak mıydı?

ATATÜRK

Yıl 1930’dan 2 kısa zaman sonra 1932’de (Türk Tarih Kurumu’nun Atatürk tarafından kurulması 1930) gelişen araştırmalar çerçevesinde; İlkel Diller Uzmani, değerli bilim adamı, emekli general Tahsin MAYATEPEK derinleşen fikri sohbetlerinin birinde ATATÜRK’e Maya dili ile Türk dili arasındaki benzeşmelerden bahseder. (Türkçe de “tepe” sözcügünün karşılığı Maya dilinde “tepek”tir.) Mayatepek buna benzer kelime ve deyim benzerliklerinin 100’den fazla olduğundan söz eder. Bu fikridiyalogtan etkilenen ATATÜRK konuyu daha fazla araştırması için o yıllarda Tahsin Mayatepek’i Meksika’ya elçi olarak tayin eder. Meksika daki araştırmalarında Türk ve Maya dillerinin benzerlikleri konusunda çalışmalar yaparken William Niven’le tanışan Tahsin bey, hem Niven’in tabletlerini inceleme fırsatını elde eder, hem de Churhward’in 50 senedir üzerinde çalışıp bitirdiği MU medeniyeti ile ilgili eserin varlığını öğrenir.Bu gelişmelerin düzenli olarak ATATÜRK’E aktarılması sonuçu, Churcward kitabının ilk nüshası getirtilir ve yaklaşık 40-50 kişilik bilim adamından oluşturulan grup tarafından incelenir. ATATÜRK Türk dili ve sembolleri ile Niven’in bulduğu Naacal tabletleri, Maya dili ve sembolleri ve Churcward kitapları üzerinde yapılan çalışmalara bizzat nezaret eder. Kendi kayıtlarını tutar. 1960 li yılların sonlarına kadar Türk Dil Kurumun da saklanan bu kitaplar daha sonra ANİTKABİR arşivine devredilmiştir. Bu gün orijinal baskıları ve Türkçe tercümeleri ATATÜRK’ÜN tuttuğu notlarla birlikte ANITKABİR’de saklanmaktadır.

20 yorum “MU Uygarlığı”

  1. Yukarıda Mu uygarlığı ile ilgili yazıyı yine sitenin forumlarının Genel kısmına koydum. Tartışmanın gidişine göre Felsefe, Sosyoloji yada Sahte Hikayeler bölümüne taşımayı öneriyorum. Yazının kaynağını bilmiyorum. Benim belgelerimin içinde buldum. Karakterleri problemli olduğu için Türkçe’leştirip koydum fakat yinede hatalar yapmış olabilirim.

    xenix

  2. Yazının kaynağı bilinseydi daha iyi olabilirdi.

    Günümüzde 1995’li yıllarda Chicago Üniversitesi, Oriental Institute’nın yeniden başlattığı bir çalışma var ANTAKYA’da. Adı AMIK VADIŞI PROJEŞİ. Araştırılan zaman günümüzden 6.000 yılın daha öncesi. Projenin başında tanıdık bir isim… Chicago Üniversitesi görevlisi Prof. K. Aslıhan Yener başkanlığında Tony Wilkinson ve diğer değerli bilim insanları. Mustafa Kemal Üniversitesi ve Antakya müzesinden değerli öğretim görevlileri ve araştırmacıları. Bu destek gören ve bütün dünyada ilgiyle izlenen uluslararası ortak bir çalışma. Bu yazı bundan 3-5 sene sonra yazılsaydı araştırılan dönem günümüzden 6.000 yıl öncesi yerine 10.000 yıl veya daha öncesi olmayacak mıydı?

    Yukardaki paragraftan anlaşıldığı kadarıyla Türk bilimadamlarının da katkı verdiği bir çalışma yapılmış ve yapılmakta. Benim, Mu ve Atlantis uygarlıklarıyla ilgili yabancı kaynaklı olarak okuduğum bir çok kitap var. O kitaplarda özellikle vurgulanan “bir dönemin tamamen bitmesi ve o dönemle ilgili bir kanıtın kalmaması” üzerine yapılan vurgulardır.Özellikle günümüzden 30.000 yıl öncesine ait kalıntılardan söz edildiğini hatırlıyorum.
    Konuyla ilgili aklımda kalan diğer bir olgu da Çinlilerin Tibet’te bulunan tüm kanıt ve verileri hunharca yok etmeleri, çağlar boyunca Tibetli rahipleri öldürüp, tapınakları ve buralardaki her türlü dökümanı yağmalayıp kayıplara karışmalarıdır.

    Yukardaki yazıyla birlikte kafamda bazı sorular belirdi:
    1.Doğal afetler, tufanlar vs. -mantıklı görünen sebeplerle- yok olan uygarlıklar bizden gelişmiş olabilir miydi? (Okuduğum kitaplar böyle olduğunu iddia ediyordu)
    2.Kuran dahil diğer kutsal kitaplarda vurgulanan” Biz nice kavimleri yok ettik” şeklinde ki ifadeler buraya yapılmış vurgular mıdır?
    3.Tek tük te olsa kalan ufak kalıntılar bize neyi söylemek istiyor olabilir ya da biz nasıl bir değerlendirme yapmalıyız? (Atatürk’ün bu konuya gösterdiği ilgi “asparagas” diyenlere itibar etmeme büsbütün engel olmaktadır ;))
    4.Ezoterizm, eski çağlarda herkesin ulaşamayacağı ya da anlayamayacağı için gizli verilen içsel bilgilerdi. Özellikle insanın kendisiyle ilgili kendisinden gizlenen bilgileriydi. Yukardaki yazıda konuyla ilgili rahiplerin bir çeşit bilimadamı işlevinde oldukları belirtiliyor. Bu durum bana günümüzde “burnu kafdağında” ve gördükleri dışında herşeyi yok sayan entellektüel kibir içindeki bilimadamlarını hatırlattı. Bilim kisvesi altında neler yapabildikleri ve daha önemlisi -yapmaları gereken- neleri yapmadıklarını hatırlattı.
    Çok şükür ki bazıları bunu aşabiliyor ve edindikleri bilgileri içsellikleriyle birleştirip bize sunabiliyorlar. Bu vesile ile şu anda okumakta olduğum “Kuantum Bilgeliği ve Tasavvuf” kitabının yazarı Haluk Berkmen Hocam’a sevgi saygılarımı sunuyorum ;).

    NOT:Sevgili xenix, senin bazı sahte hikayelerinden ben bayağı bir yararalanıyorum. Bukalemunlar ve suyla ilgili olanı çok iyiydi. Bu yazıyı da ilave ederek galiba kendini aşmak istiyorsun. Kolay gelsin… ve seçtiğin alıntılar için teşekkürler ;))

  3. Her zaman kendimi aşmak isterim. Kendimle bir yarış tutturdum gidiyorum bakalım sonu ne olacak. Sorularınıza kendimce cevaplar vermeye çalışayım.

    1- Evet bir çok gelişmiş uygarlığın yok olduğuna dair çok çeşitli söylentiler var. Ben bunda mitlerin etkisi olduğunu düşünüyorum. Ağızdan ağıza geçerken herkes biraz daha abartmış ve birazda hayal gücüyle süslemiştir. Milyonlarca, yüzbinlerce, binlerce yıllar öncesinden bir çok kalıntı bulunurken, bu gelişmiş uygarlıklardan söylentilerin dışında en ufak bir kalıntı bulunamamıştır. Bu durumda karşımızda iki seçenek duruyor. Ya bunlar tamamen insan hayali, ya da bu uygarlıklar çok ustaydı ve gerilerinde hiçbir iz bırakmadan yok olup gitmeyi başarabildiler.

    2- Sanmıyorum. Kurandaki kavimler genellikle daha yerel ve bilinen küçük kavimlerdir. (Çoğu tevratta geçer zaten)

    3- Bu kalıntıları objektif değerlendirmek gerekir diye düşünüyorum. Kişisel inanç, duygusal yaklaşımlarımız olmadan.

    4- Bence bilim adamları hakkındaki görüşleriniz fazla katı. Sanırım okuduğunuz kitaplarda ki bilime bakış açısından kaynaklanıyor. Emin olabilirsiniz, bilim adamları normal insanlar bir yana, spiritüel insanlardan daha hayalperestlerdir. Yoksa nasıl o kadar yaratıcı olabilirler. Sanırım sizin kastettiğiniz, bilimadamı olmayıp bilime bir din gibi inanan ve onun bekçiliğini yapan kişiler.

    xenix

  4. Biraz sorulara cevap arayarak biraz da konuyu yorumlayarak düşüncelerimi paylaşmak isterim:

    1- Tufan öncesi uygarlıkların bizden hangi konularda gelişmiş olduğunu ya da bizim hangi açıdan gelişmiş olduğumuzu ortaya koymamız gerekir. Zeus’un şimşeklerinin bir ışın silahı olduğunu, Titanomakia’da geçen “yüz kollu devlerin” birer makina olduğunu, Kuran’da geçen “Ebabil kuşlarının gagalarında ve ayaklarında tuttukları alev toplarını atarak bir ülkeyi yok etmesini” aslında günümüzde bilinen bir hava saldırısı olduğunu düşünen bir çok aratırmacı mevcuttur. Örnekler çoğaltılabilir bu konuda. Ancak ben Tufan öncesi uygarlıkların bizden teknolojik olarak değil de ruhsal ve kişisel gelişim açısından ileri olduklarını düşünmekteyim.Kimbilir Belki o zamanlarda şimdi göremediğimiz sağduyu, bencillik yerine toplumsal yarar görüşü ve ortak bir inanç sistemi hakimdi. Düşünsel duyu ve yeteneklerini geliştirme olanakları bulan insanlar, teknoljik olarak gelişmeye gerek duymamış olabilirler. Telepatiyi kullanabilen insanların telgraf telefon gibi iletişim cihazlarına ihtiyaç duymamaları gibi…

    2-Bence hepsi öyledir ya da değildir demek doğru olmaz. Bazılarında kısmen zaman ve yer belirtilmekle beraber tüm tarihi kaynaklarda olduğu gibi yöresel adlar kullanılmıştır bu kavimler için. Atlantis’in Hud kavmi olduğu yönünde fikirler çok sık dile getirilmektedir günümüzde. Ancak bu olayın Atlantis’in batışını mı yoksa devam eden boylarından birinin yok olmasını mı anlattığı belirsiziğini korumaktadır.

    3- O dönemde insanların ne çeşit yapı inşa malzemeleri veya kayıt sistmeleri tuttuğunu bilemiyoruz ne yazık ki. Bu konuda ben durumu günümüzle kıyaslıyorum. Madenleri eritecek yükseklikte sıcaklıkların(yangınların,yanardağ püskürmelerinin) kıtaları yerinden oynatacak, adaları batıracak güçte depremlerin ve herşeyi silip süpürebilecek büyüklükte tsunamilerin günümüzde yaşanması durumunda bizim uygarlığımızdan binlerce yıl sonrasına ne kalabilir? Yorumu size bırakıyorum ve bir de soru soruyorum: Böyle bir durumun gerçekleşeceğini öngörseniz nasıl bir kayıt ya da iz bırakmayı düşünürdünüz? Ben devasa büyüklükte taş blokları seçiyorum. Üzerlerine sembolik işaretler kazıyarak:)

    4-Tabi ki bilim insanlarını yargılamadan ben de bilim çevresinde genel kanının çok sert olduğunu düşünüyorum. Özellikle mitolojiyi, yazıtları, destanları tamamen birer hayal ürünü olarak silip atmak çok yanlış bana göre. Destanlar, mitler elbette ki abartılmış kulaktan kulağa, nesilden nesile değişime uğramıştır. Ancak temelinde bir gerçek yattığını görmezden gelmek de mantıklı değildir kesinlikle. Truva, geçtiğimiz yüzyıla kadar Atlantis’ten farksız bir hayal şehriydi bilim için. Ancak şimdi Homeros’u daha iyi ve dikkatli dinlememiz gerektiği ortaya çıkmış bulunmaktadır.

    Değerli derlemesi için xenix’e ve yorumları için canu’ya teşekkür ederim:)

    Sevgiler

  5. Öncelikle aramıza hoşgeldiniz sevgili hapaistos 🙂
    Cevaplarınızı okudum ve görüşlerinize katıldım. Her yeni açılılmı dikkatle takip edenlerdenim. Bu arada sorularıma böyle tane tane yanıt veren ve anlaşılır yorumlar yapanlara ben de daha sorulacak çoookk sorular var.
    Haberiniz olsun 😉

  6. Hoşbulduk teşekkür ederim. Her tartışmada yeni şeyler öğreniyoruz. Bu yüzden beklerim soru ve yorumlarınızı:)

  7. “J.Churchward Naga-Maya dilini bilen başrahipten bu ölü dili 2 yıllık bir çalışma sonunda öğrenir. Ve rahibin de yardımıyla bu tabletlerde yazılanları çözer. Burada yazılanlara göre, bu yazılar 15.000 yıl önce yazılmış olup Hindistan’a Mu’nun bilim rahipleri dedikleri ‘Naakaller’ tarafından getirilmiş tabletlerdir.”

    Şaka mı, gerçek mi, yoksa ben mi çok safım? Şimdi şu Mu’nun bilim rahipleri “naakaller” tarafından Hindistana getirilmiş olan bu 15.000 yıllık tabletler, mesela karbon testinden geçirilmişler midir?..Bilinen anlamda yazının tarihini bir anda 10.000 yıl kadar geriye atan bir “durum” karşısında tarih bilimcilerin sakin kalmalarını beklemek..sahiden şaka mı bu?

  8. J. Churchward bircok dogrulari ortaya cikarmis fakat bu arada birtakim varsayimlar yaparak hatali yorumlarda da bulunmustur. Ornegin, kuzey ve kuzey-bati Hindistan, Hindikus ve Tibet bolgesi en eski kulturlerin kaynak bolgeleridir. Yazi olmasa da ilk simgesel isaretler bu bolgelerde belirmislerdir. Mu adi bir yanlis yorum sonucu Pasifikte bir adada ortaya ciktigi inanci vardir. Ancak bu J.Churchward’in kendi yorumu olup kanitlanabilmis degildir.

    Ayni medeniyetin tum Asya kitasini kaplayan UYGUR medeniyetini kurdugu gorusu hakimdir. Uygur halkinin (en eski olaninin) Oen-Turk oldugu ve konustuklari dilin Turkce oldugu saptamasi dogrudur. Dolayisiyla Naga-Maya dili Oen-Turkce olmasi kuvvetle muhtemeldir. Bu konuda benim bu sitede yazmis oldugum Turkce ve Ingilizce yazilara bakabilirsiniz.

    Peki bu MU adi nerden geliyor? Kanimca ismin soldan saga degil, sagdan sola okunmasi gerekir. Zira tasa kaziyarak yazmak icin cekici sag elle tuttugunuzda yazi sagdan sola dogru gelisir. Sagdan sola okundugunda MU degil UC cikar, cunku M harfi aslinda 90 derece donmus bir E olup 3-kollu bir damgadir ve Che sesine denk gelir. UCh (ingilizce klavyede Turkce harfler yok) hem ucta duran, lider, yonetici sinifini hem de ‘ucan’ yani yukselen anlamlarini tasir. Bu bakimdan Turkce bir tek heceli sozcuk olup anlamlidir. Elbette baska yorumlar da yapilabilir. Ama, benim gorusum bu sekilde.

    Daha fazla bilgi icin KITAPLAR bolumunden “Dusuncenin boyutlari” basligina bakiniz.

  9. 12.000 yıllık yazıtlar, 15.000 yıl öncesine ait olduğu söylenen tabletler..

    Hala anlamış değilim, “Naga-Maya dili” bir dil midir, yoksa basit semboller sistemi midir?
    Ve J.Churchward başrahipten bu ölü dili mi öğrenmiştir, yoksa basit semboller sisteminin temel anlamlarını mı?

    Döneminin çok ötesinde ve binlerce yıl (83.000 yıl?)hüküm sürmüş bir medeniyetin yazılı ve gelişmiş bir dile sahip olmaması mümkün müdür?

  10. gamaro, dil ile yaziyi birbirine karistirma lutfen. Dil, konusulan sozcuklerden ve kavramlardan olusur, Yazi ise o kavramlarin kayit edilme seklidir. Ilk yazi turu bizim bugun kullandigimiz alfabetik yazi seklinde degildi. Ilk yazi sekli tamga denen ve “tam kavram iceren” damgalardan olusmakta idi. Bu “tamga” yazisi belli bir sekille bircok sozcugu ve kavrami birlikte sunmakta idi. Aynen gunumuzde kullanilan trafik isaretleri gibi. Bu tur yaziya semiotik yazi denir, ve orta Asya oen-Turk yazisi bu turden bir semiotik damga yazisi idi.

    Naga-Maya dili belki bugun unutulmus fakat hala izleri kendi dilimizde suren bir kok-dil idi. Yazisi ise damgalardan ve sekillerden ibaretti. Churchward’a ogretilen herhalde bu damgalarin anlamlari ve belki de birkac sozcuk olabilir. Tum dili bilen gunumuzde belki de sadece birkac kisi kalmistir. Bu konuda (damgalarin yorumu konusunda) benim bu sitedeki yazilarima bakmani oneririm, ozellikle:

    link to sonsuz.us

    baslayarak ardindan gelen yazilarda ilk damgalardan Latin abecesine kadar olusan degisimi gorebilirsin. Son yazida ise tum yazi turlerinden ve nasil gelistiklerinden soz ediyorum.

    link to sonsuz.us

  11. Sevgili Bilgisev..

    “Yazılı ve gelişmiş bir dil” demekle terminolojik bir hata mı yaptım?Eğer öyleyse kusuruma bakmayın.

    O zaman ben,asıl neyi sormak istediğimi daha net ifadelerle ve terminolojik bir hataya mahal vermemeye özen göstererek açıklamaya çalışayım..

    Gelişmiş ve 83.000 yıl gibi uzun bir dönem hüküm sürmüş bir medeniyetten bahsediyoruz..(Yani MU ile ilgili olarak böyle söyleniyor,ileri uygarlık deniyor, teknoloji deniyor,vs,vs)Şimdi ben böyle bir şey duyduğum zaman, bu medeniyetin her anlamda zamanının ötesinde bir bilgi ve kavrayışa, sanata, estetiğe, matematiğe,felsefeye ve tabi ki YAZI’ya sahip olması gerektiğine inanırım. Buradaki “Yazı”dan kastım da, semboller veya tamgalar şeklinde bir yazı olmayıp,içinde edebiyata da yer verebilecek yetkinlikte bir gramer ve matematik yapı barındıran bir YAZI’dır.Çünkü ben böylesi gelişmiş ve bu kadar uzun dönem hüküm sürmüş bir uygarlığa daha aşağısını yakıştıraramam, bilmiyorum yanlış mı düşünüyorum?

    Ve son olarak, lütfen şu güneş-dil teorisi mevzuuna hiç girmeyelim.Benzer şeyleri zamanında İtalya ve Almanya da yapıyordu ve bunlar büyük oranda kurmaca gerçeklikler olup, aslen yeni ve başı dik bir ulus yaratmanın ideolojik araçları olarak kullanılmışlardır.Zaten aynı ideolojik nedenlerden ötürü askeri tarih de yeniden kurgulanmış, ve örneğin tarihteki ilk düzenli ordu birliklerinin de Mete tarafından kurulduğu falan filan iddea edilmiştir.

  12. Ulu büyük [Melik]]’in… Ulu Hükümdarın, Yüce Tanrının karada gücü nedir? O Melik nebatatı büyütür, gökyüzünün rengini değiştirir… Bizi genç bitkilere, taze sürgünlere, yeni filizlere karşı müşfik kılan, bize gök yüzünün çeşitli renklerini seçtiren, yükselen bulutlan gösteren, parlak yıldızlar ile beraber gelen nimetleri, hafif çiyi, serinletici yağmuru gönderen, .güneşi;. ayın ışığını sevdiren büyük Melikin, Ulu Hükümdarın, Yüce Tanrının kudretini kâinat selâmlasın!… O, arzda insan yaratmış, insanları çoğaltmış, emirlere emir dinleyecekler, emir dinleyeceklere emirler ihsan etmiştir. İnsanları yaratan, emirlere salâhiyetler sunan, tebaaları itaatli kılan büyük Meliki, Ulu Hükümdarı, Yüce Tanrıyı kâinat alkışlasın…. Büyük Melikin, Ulu Hükümdarın, Yüce Tanrının denizde gücü nedir? O Melik gümüş balıklarını, yılan balıklarını, maymun balıklarını, ıstakozları, derin sularda yüzen iri balıkları, denizdeki diğer çeşit balıkları ve sair şeyleri deniz ile beraber halk etmiştir. Bu Yüce Hâlikı kâinat selâmlasın!… Bizi sineklerin, böceklerin, kurtların, diğer haşerelerin zararlarına karşı dayandıran odur. Onu, her şeyin Halikını, kâinat subhanekeler* ile yücelesin!

    NOT: Subhaneke kelimesi tablette ‘Sübhaneke’ olarak geçmektedir.
    Naacal tabletlerinde bazı ifadeler..
    Vikipedi.
    Ne dersiniz.

  13. link to tr.wikipedia.org

    biraz merak edip baktım..
    “Naacal Tabletleri, Mu Uygarlığı’na ait, günümüzden yaklaşık 15.000 yıl önce yazıldıkları ispat edilen taş tabletler.”

    Ama vikipedi’nin tartışma bölümünü de okumuşsunuzdur herhalde.Ve orada itirazda bulunmuş olan arkadaş gibi, ben de aynı şeyleri söyleyeceğim.(zaten bir kısmını daha önce de yazmıştım) Evet,kim ispat etmiş, nasıl ispat edilmiş,karbon testinden mi geçirilmiş,başka bir işleme mi tabi tutulmuş, bilgisi olan varsa ve paylaşırsa sevinirim.

    Ayrıca yine aynı sayfada okuduğum ve beni hayretler içerisinde bırakan iddea doğru olabilir mi?Yani böyle bir uygarlık gerçekten yaşamış ve bu ispatlanmışsa eğer, tarihçilerin bunu “yahu şimdi herşeyi yeniden gözden geçirmemiz gerekecek,tüm tarih tezi değişecek, kim uğraşacak bununla” gerekçesiyle görmek istememeleri düşünülebilir mi?!

    Aron’un gönderdiği metni de okudum aynı sayfadan.Eğer çok cahilce bir soru olacaksa kusuruma bakmayın,ama ben yine de sormak istiyorum.Şimdi şu yukardaki metin,naga-maya dilinden mi tercüme edilmiştir?Yani damgalardan ve şekil ve sembollerden ibaret bir yazılı metinden mi çevrilmiştir?

    Ve son olarak, sübhaneke ifadesinden bahsedilmiş. “Sübhaneke”..Bu da bir çeşit sembol veya damga ile mi yazılmıştır yani?

  14. İşin özü şu;

    İleri bir uygarlık demeye gelince evet, binlerce hatta on binlerce yıllık hüküm sürmeye gelince evet,gizemli bilge rahipler, tapınaklar demeye gelince evet, üstüne bir de her türlü “büyüleci” tesire açık,okyanusun ortasındaki dev kıta,gelişmiş medeniyet,teknoloji, örümcek ağları şeklinde örülmüş ve bugünkü mühendislerin bile anlamakta zorluk çektiği yollar vs demeye gelince evet..(bu nasıl bir üst düzey matematiktir ki günümüz mühendisleri dahi onca yazılıma, bilgisayar ve program desteğine rağmen çözememişlerdir yapıyı,orasını anlayabilmek de ayrı mesele)..

    ama iş “yazıya” gelince semboller ve simgelerden oluşmuş bir yazı modeli..ve bi de üstüne sübhaneke..mi yani?

    Bekdaşiye sormuşlar, hocam abdestsiz namaz kılınır mı diye, o da ben kıldım oldu demiş..Öyle olsun o zaman, ne diyeyim ben de..

  15. eski kulturleri anlamaya calismak ve yorumlamak yanlistir. O donemde yazi analitik degil, sentetik idi ve dunya bakisi da bugunkunden farkli idi. Gunes dil kuramini yeniden ortaya koymak ve onu bilimsel verilerin isiginda yorumlamak gereklidir. Herhangi bir ovunc veya soven yaklasima yer vermeden tartismanin mumkun oldugu gorusundeyim. Artik tarihimizi veya en genel anlamda dunya tarihini kendimiz arastirip ortaya koymaliyiz. Bugune kadar hep bati kaynakli tarih ogretildi. Bu durumu degistirmenin gerekli oldugu kanisindayim.

    Subhaneke kunusu benim bilgimin disinda olup bu konuda herhangi bir yorum yapacak kaynaga sahip degilim.

  16. Türkçe karakterler çıkmıyorsa :

    128 = Ç
    158 = Ş
    166 = Ğ

    Alt-nümerik pad birlikte basınız. (“Ş” için alt-1, alt-5, alt-8)

    Laptop’larda shift ile deneyiniz.

  17. Değerli Bilgisev,

    Yazılarınızdaki sukuneti, ve yorumlarınızdaki soğukkanlılığı çok beğeniyorum.Ustaca kullanılmadıkları taktirde metnin kıvamını bozup onu kısırlaştırabilecek olan pek çok duygusal tepkiden arınmış bir yazım dili ve tarzınız var, bunun için de ayrıca teşekkür ederim.

    MU ile ilgili olarak yaptığım yorumlarda, beni rahatsız eden asıl şeyin ne olduğunu anladığınızı umuyorum,sağlıcakla kalın.

  18. Her kulturun dunyaya ve insanliga bir bakis acisi bulunur. Hatta her insanin dahi bulunabilir, ama genelde insanlar donemin kabul gormus deger yargilarina siginarak ozgun bir bakis acisi gelistirmek zahmetine katlanmazlar. Gunumuzun yaygin bakis acisi batinin yaklasik 300 yildir gelistirip kabullendigi maddeci ve cikarci (materyalist ve pragmatist) bakistir.

    Cikarci diyorum zira bu cikar sadece maddi, ticari cikar olmaktan cok ote her alanda “ben merkezci” bakisin savunucusu durumundadir. Ornegin, tarih konusu acildiginda kendi tarihlerini tum diger halklarinkinden ustun sayarlar ve tum gayretleri kendi tarihlerini yaldizlayip ustunlugunu ballandira ballandira anlatip durmaktir. Belki biz de ayni hataya dusuyoruz ama bu yuceltme genelde bizim kendimize olan ozguvenimizden degil, kompleksimizden kaynaklanir. Dogru bilgileri bilmedigimizden ve tarihi gerektigi gibi incelemedigimizden ya kendimizi yerin dibine batirir veya gereksiz yere abartarak goklere cikaririz.

    Bilimsel verilerin isiginda tarihi incelemek hem yakin tarihimiz acisindan hem de uzak tarihimiz acisindan onemlidir. Yakin tarihte, ornegin 1915 olaylarinda, gelismis olaylarin gercek arkazemini yazilmis midir? Tarafsiz bir gozle incelenip ortaya konulmus mudur? Bunlarin kendi tarihcilerimiz tarafindan coktan yapilmalari gerekirdi.

    Gelelim uzak tarihe. Ornegin, Sumer tarihi layikiyla incelenmis midir? Halen Turk muzelerinde binlerce kil tablet okunmayi beklemektedir. Kac tane Sumerolog bunlarla ilgilendi’ yayinlar yapti ve dilin kokenine inebildi? Eger Muazzez Ilmiye Cig bu konuyu populer hale getirmeseydi hic birimiz bu kulturun Turk kulturu ve dili ile ilgili oldugundan haberimiz dahi olmayacakti.

    Sumer tabletleri 1880 li yillarda guney Irak bolgesinde ortaya cikarildiginda bulunan eser ve yazitlarin yarisi bizde kaldi yarisi yurt disina gitti. Kalanlar dahi buyuk bir kutuphaneyi dolduracak kadar cok. Ama’ ne okuyan var ne de ilgilenen. Ataturk bu konuya ilgi duydu ve hatta Sumerbank adini kendi buldu. Sumeroloji bolumu de onun sayesinde kuruldu. Fakat halen bugun dahi ciddi bir inceleme yapildigini sanmiyorum.

    Batililar Sumer tabletlerini okumaya baslayinca gorduler ki bu dil ne Hint-Avrupa dili ne de Sami dili. Bu durum onlari cok rahatsiz etti ve Sumer dilini yalitik ilan edip tum dunya ile iliskilerini kopardilar. Hatta Sumeroloji bolumlerini kapatip yerine Asyroloji bolumlerini actilar. Cunku Asur dili bir sami dili oldugu saptandi. Kokenlerini de Sami ve Hint kulturlerinde aramaya devam ediyorlar.

    Sanirim “cikarci” derken neyi kast ettigimi biraz aciklayabildim. Bu acidan kendi tarihimizi en genis dunya cografyasi icinde arastirip ortaya koymamiz son derece onemlidir. Sumercenin bir Ural-Altay dili oldugunu Macar dilciler ortaya koydular ve bu konuda en ciddi arastirmalari yapan Macarlardir. Bizlerin bu konuda pasif kalmamiza hem uzuluyorum hem de icerliyorum.

  19. Aslında konu ile doğrudan alakası yok, ancak dilbilim üzerinde yetkin olduğunuzu düşünerek, bir şeyi paylaşmak istiyorum.

    Türkçe dışında iki dil daha biliyorum ben.Ingilizce ve Almanca.

    Ben kendimce,ingilizceyi, matematiği gelişmiş ve evrimsel anlamda daha ileri bir dil olmakla birlikte, ruhu(veya duygu dünyası diyelim) daha geri kalmış bir dil olarak tarif ediyorum.Almanca için söyleyebileceklerim ise, matematiği daha zayıf, evrimsel olarak daha geri, ancak ruhunun çok daha derin bir dil olduğu duygusunu yarattığıdır ben de..(Bunları dilbilim ile uzaktan yakından hiçbir ciddi alakası olmayan birisi olarak, ve sadece dilleri öğrenirken ve kullanırken edindiğim tecrübelerimden yola çıkarak söylüyorum)

    (Yazdıklarım şöyle de sadeleştirilebilir, almanca öğrenmek ingilizce öğrenmekten daha zordur.Onu daha zor kılan şey, Almancanın dil matematiğinin zor olması değil “daha az” olmasıdır.Az olan matematiğin yeri, belli bir denkleme uymadığı için formüle edilmeyen anlık sıradışı müdehaleler ile doldurulur ve bu her sıradışı müdahale aynı anda birden fazla anlamsal değişikliğe karşılık gelebileceği gibi, sayıca da bir hayli çoktur) Ancak bir kere bu dili öğrendiniz mi, ifade gücünüz ve kabiliyetinizin sınırları ingilizceyi aşar.)

    (veya daha değişik bir benzetme yapmak gerekirse, inglizceyi,teknoloji ile arası daha iyi,bilgisyarı ya da digital fotograf makinesini kullanmayı iyi bilen, ancak bununla birlikte pek gelenek görenek bilmeyen ve umursamayan yeni jenerasyon bir delikanlı gibi görüyorum.Almanca ise onun yanında, orta yaşı geçmiş, kendi başına dvd player’ı kullanmayı ya da internet üzerinde sörf yapmayı pek bilmeyen,ancak daha görmüş geçirmiş,deneyim ve bilgelik sahibi bir adam gibi duruyor.)

    VE sonra dönüp aynı göz ile Türkçe’ye baktığımda, hem matematiği çok ileri, hem de ruhu çok derin bir dil bulduğumu düşünüyorum.İkinci örnekteki karşılığı da, hem görmüş geçirmiş, hem teknolojiyle arası iyi, aynı zamanda geleneği göreneği olan,olgunluk yaşında bir insan oluyor haliyle.

    Sadece üç dil üzerinden böylesi yargılarda bulunmak ne kadar kabul edilebilir birşeydir bilmiyorum.(Ya da bu üç dilden birisinin benim ana dilim olmasının bu değerlendirmeleri yapmamda ne derece etkisi vardır, onu da bilmiyorum) Ama aynı mantıkla düşünmeye devam ettiğimde, örneğin zeki bir dünya dışı hayat formu dünyamıza gelse ve bu üç dil arasından tercihler yapmak durumunda kalsa, inanıyorum ki iletişimin başlatılması için (kolaylık içermelidir) en başta ingilizceyi seçecek, ama asıl hangi dili öğrenmek istediğinin cevabı türkçe olacaktır..diye düşünüyorum..

    Size sormak istediği husus ise biraz daha başka bir şey;

    Konuşanlar bilir ki, gerek ingilizcede gerek almancada düzenli ve düzensiz fiiler vardır.Böyle bir ayrımın karşılığı bizim dilimizde yok.Bu bizim de dahil olduğumuz dil grubu ailesinin hepsi için geçerli midir?

  20. Ural-Altay (U-A) dilleri Hint-Avrupa (H-A) ve Sami dillerine göre daha düzgün ve kurallı dillerdir. Bunun nedeni ise ayrı bir araştırma konusu olarak derinlemesine incelenmeye değer.

    Kanımca, bu karmaşık yapının nedeni H-A ve Sami dillerinin sonradan gelişmiş oldukları ve çeşitli kavimlerin etkisi altında kalmış olduklarıdır. U-A dilleri ise Asya kıtasında pek de dış etkiye maruz kalmadan gelişmişlerdir.

Bir yanıt yazın

Ad ve E-posta zorunlu değildir.