Etkenlik-edilgenlik

Etkenlik ile edilgenlik bir madalyanın iki yüzü gibi birbirlerini tamamlar. Ne biri tek başına vardır ne de diğeri tek başına var olabilir. Etken olan özne, edilgen olan nesnedir, demiştim (bakınız: Bütünsel evren başlıklı yazım). Fakat evrenin kendisi hem etken hem edilgendir.

Evrende ve bizim çevremizde sürekli birtakım canlı veya cansız varlıkların, yapıların bir araya toplanarak organize sistemleri oluşturduklarına tanık oluyoruz. Evrenin derinliklerinde galaksiler, nebülalar, yıldız toplulukları ve daha birçok gök cisminin varlığından haberdar olmaktayız. Bu yıldızlar ve yıldız toplulukları evrenin geniş boşluklarında dağılıp yok olacakları yerde varlıklarını sürdürüyorlar.

Yani, karmaşadan organize (düzenli) sistemler oluşuyor. Dünyamızdaki çeşitli canlı varlık türleri de aynı şekilde insanı şaşırtan bir düzen sergiliyorlar. Nesneler edilgen durumda iken onları bir araya getiren birtakım etken kuvvetler var. Daha doğrusu, edilgen durumda olan nesneler bir-araya geldiklerinde etken hale dönüşüyorlar. Bir-araya gelmeleri ile birlikte gizli olan enerji bir anda aktif hale geçip birliğin sürmesi için etken olmaya başlıyor.

Çevremizde gördüğümüz şirketler, dernekler, vakıflar, politik partiler ve nihayet devletler hep bu mekanizmanın belirtileri, örnekleridir. Birkaç kişi bir-araya gelip bir şirket oluşturuyorlar. Sonra şirket güçlendikçe diğer ufak şirketleri satın alıyor. Daha da büyüyünce bulunduğu ülkenin sınırlarını aşıp uluslararası dev bir holding haline dönüşüyor.

Canlılık da aynı mekanizmanın başka bir görüntüsü. Önce mikro organizmalar oluşuyor. Sonra onların bir-araya gelişi ile daha büyük canlılar ortaya çıkıyor. Fakat bir gizli denge mekanizması da büyümenin sonsuza kadar sürüp gitmesine engel oluyor. Bir-araya gelmenin sonucunda oluşan sistem büyüdükçe yapının dengesi kararsız hale dönüşüyor. İçten titreşimler, yalpalamalar, sürtünmeler, huzursuzluklar artıyor ve eğer sistem kontrolden çıkarsa dağılıyor. Bu durum hem canlılar, hem cansızlar, hem de insan toplulukları için geçerli. Yani genel bir doğa yasası.

Demek ki, temelde iki kuvvet var. Ancak bu iki kuvvet birbirlerine muhtaç durumda. Biri olmadan diğeri de olamıyor. Bu iki kuvveti “Toplayan” ve “Dağıtan” kuvvetler olarak tanımlayalım. Birinin etken olmasıyla diğeri edilgen hale geçiyor. Dolayısıyla bir süre toplayan etken, dağıtan edilgen olurken bir süre sonra dağıtan etken, toplayan edilgen duruma geçiyor.

Her var olan varlığını bu iki kuvvetin dengesi sürdüğü sürece var olmakta devam ediyor. Fakat enerji aynı durumda kalmayıp dönüştüğü için de denge sonsuza kadar devam edemiyor. Özne Enerjisi başlığı altında dedim ki: “Enerji atıl kalamaz. Sürekli üretir, dönüştürür ve kendi de dönüşür”. Dönüşen enerji, kuvvetlerden dağıtıcı olanı etken hale geçirerek dengenin bozulmasına ve yapının dağılmasına neden olur.

Toplayan ve dağıtan kuvvetler mikro boyuttan (atom ve atom-altı) makro boyuta (gökcisimleri ve yıldız toplulukları) kadar benzer sistemlerin oluşumunu sağlıyor. Atom yapısında merkezde bir çekirdek ve çevresinde dolanan elektronlar olduğu gibi güneş sisteminde merkezde bir yıldız (güneş) ve etrafında dolanan gezegenler vardır. Daha büyük boyutta “galaksi” denen yıldız topluluklarını bir arada tutan, merkezde bulunan bir karadeliğin varlığından söz ediliyor. Tüm bu sistemlerde merkez etrafında dönüş hareketi var.

Yani, var olan sistemin varlığını sürdürmesi sürekli bir peryodik hareket ile olabiliyor. Peryodik hareket, kendini tekrarlayan, etken ile edilgen kuvvetlerin birbirini izlediği, fakat dengede kaldığı bir hareket türüdür. Varlık bu şekilde varlığını sürdürmektedir. Biz insanlar, hareket ederek etken oluyor ve enerji harcıyoruz. Fakat varlığımızı sürdürüp yaşamak için de beslenerek enerji depoluyoruz. Aynı şekilde nefes alıp-verme olayına bakalım. Nefes alarak havadaki oksiyenden enerji sağlıyoruz ama bu enerjiyi yenilemek için de nefes vermek zorunda kalıyoruz. Biri diğerini gerektiriyor ve izliyor.

Evren de aynı şekilde nefes alıp-vererek varlığını sürdürür.

Tuğla Teorisi

Bir camı açık bir odaya 100 kadar tuğlayı belli bir şekilde dizili bırakın. Daha sonra odaya 2 veya 3 aday gonderin ve kapıyı kapatın. Onları kendi hallerinde bırakın ve 6 saat sonra odaya giderek durumu analiz edin.

Eğer tuğlalari sayıyorlarsa Muhasebe bölümüne yerleştirin. Eğer tuğlaları tekrardan sayıyorlarsa Denetçiler bölümüne yerleştirin.

Eğer odanın her yanına tuğla saçmışlarsa Mühendisliğe yerleştirin

Eğer tuğlaları garip bir düzende sıralamışlarsa Planlama bölümüne yerleştirin

Eğer tuğlaları birbirlerine atıyorlarsa Operasyonlar bölümüne yerleştirin
Eğer uyuyorlarsa Güvenlik bölümüne yerleştirin

Eğer tuğlaları parçalara ayırmışlarsa Bilgi teknolojileri bölümüne yerleştirin

Eğer boş boş oturuyorlarsa İnsan kaynakları bölümüne yerleştirin

Eğer bir çok farklı kombinasyon denediklerini söylüyorlar ama bir tuğlayi bile yerinden kıpırdatmamişlarsa Satış bölümüne yerleştirin

Eğer odada değillerse Pazarlama bölümüne yerleştirin
Eğer camdan boş boş dışarı bakıyorlarsa Stratejik planlama bölümüne yerleştirin
Ve son olarak

Eğer biribirlerine bişeyler anlatıyorlarsa ve tek tuğla bile yerinden oynamamışsa

Onlari tebrik edin

Ve Üst yönetime yerleştirin.

Hem-hem mantığı

Kendi üzerine dönüşümlü önermeler karar verilmesi mümkün olmayan (doğruluğu veya yanlışlığı kanıtlanamayan) mantığa ters düşen önermelerdir. Bu önermeler kuyruğunu ısırmaya çalışan köpek gibi sürekli bir döngü içinde sonsuza kadar sürerler. Bu bakımdan bir sonsuzluk türü olarak tanımlanmaları gerekir. Bu tür sonsuzluğa “kendi üzerine dönüşümlü sonsuzluk” da diyebiliriz.

Sonsuzluk türleri hakkında ilerde söz edeceğim. Şimdilik bu tür üzerinde biraz duralım. Bir anafor gibi kendi etrafında dönen bu sonsuzluktan kurtulmak için yapılacak tek şey mantık kurallarını değiştirmektir. Yani, bir önermede ileri sürülen kavram ile onun karşıt kavramının aynı anda doğru olmalarına izin vermek gerekir. Bu durum klasik Aristo mantığında mümkün değildir. Bir kavran hem kendi hem de aksi olamaz. Örneğin bir insan hem kısa boylu hem uzun boylu olamaz. Bir önerme hem doğru hem yanlış olamaz. Çünkü bu kabul özdeşlik ilkesine aykırıdır.

Özdeşlik ilkesine göre A, A’dır. A kendinden başka bir şey olamaz. Özellikle A = Anın aksi (zıddı) olamaz. Eğer bu kuralı kaldırırsak yeni bir mantık oluşturmuş oluruz. Bu mantığa “Hem-hem mantığı” diyelim. Modern fizik bilimlerinden Kuantum kuramında hem-hem mantığına uygun düşen önermeler bulunmaktadır.

Kuantum kuramının belirsizlik ilkesine göre bir cismin uzaydaki yerini kesin olarak bilmek istersek onun momentumu (hızı) hakkında kesin bilgiye ulaşamayız. Aynı durum zaman ve enerji çifti için de söz konusudur. Bu belirsizlik ilerde geliştireceğimiz daha hassas veya daha güçlü ölçüm aletlerinden bağımsız bir kısıtlamadır. Kuantum kuramına göre zaman sürekli ve ölçülebilen bir değişken değildir. Sadece süreksiz ve noktasal ‘an’ kavramı mevcuttur. İki an arasındaki süreyi doldurmak ve zamanın akış yönünü saptamak bize düşmektedir. Zaman yönü bize bırakılmış ise zamanın akış yönü geçmişten geleceğe doğru olabileceği gibi, tam aksi yönde gelecekten geçmişe doğru da olabilir. Geçmişten geleceğe doğru tek yönlü akan zaman kavramı yerine, her iki yönde akabilen tersinir zaman anlayışına varmak “Hem-hem mantığını” kabullenmemizi gerektirmektedir.

“Zaman hem geçmişten geleceğe hem de gelecekten geçmişe akar” önermesini çelişkisiz olarak kabullenmek için hem-hem mantığına gereksinim vardır. Bir olayın filmini çekip o filmi tersten oynattığımızı düşünelim. Bu durumda zaman gelecekten geçmişe akar. Eğer izlediğimiz olay bize mantıksız ve olanaksız gelmiyorsa zaman okunun yönü hakkında bir kesin karara da varamayız. İşte atom altı parçacıkların dünyasında durum budur. Zaman oku hakkında kesin bir yargıya varmak mümkün değildir.

Hem-hem mantığının geçerli olduğu bir diğer örnek, ışığın hem dalga hem de parçacık özelliklerini içermesi gösterilebilir. Bir deney sonucunda dalga yapısı ortaya çıkarken diğer bir deney sonucunda parçacık yapısı ortaya çıkabilir. Şu halde deney yaparak ışığın yapısını ve özelliklerini sorguladığımızda birbirlerinden farklı, hatta çelişik yanıtlar alabilmekteyiz. Sadece ışık değil, tüm nesneler hem dalga hem de parçacık özelliğine sahiptirler. Gerçek hem birinde hem de diğerindedir. Madde hem dalgadır hem de parçacık.

Modern bilimin ışığında yeni bir tür mantık ortaya çıkmakta ‘gerçek’ dediğimiz olgu mutlak olmak özelliğini yitirmektedir. Görüyoruz ki “gerçek” mutlak değil görelidir. Sadece maddenin değil, zamanın da göreli olduğunu ‘Görelilik kuramı’ (Rölativite) ileri sürmüş ve bu iddia deneysel olarak kanıtlanmıştır. Göreli gerçek ile başa çıkmanın yolu da alışıla gelmiş Aristo mantığındaki özdeşlik ilkesinden vazgeçmektir.

Işıktan hızlı Takiyonlar

“Dalga paketi” kavramı temel parçacıkları anlamak için önemlidir. Bu kavram sadece temel parçacıklar için değil, her türlü etkileşen sistemleri, hatta evreni dahi anlamamıza yardımcıdır.

Basit olsun diye iki dalganın etkileşimini inceleyelim. Her bir dalga bir “varlık” olarak düşünülebilir. Zira, dalga ile parçacık (dolayısıyla varlık) eşdeğerdir. Bu iki dalga girişime girdiğinde bir paket oluştururlar. O andan itibaren yeni bir yapı ortaya çıkmış demektir. Oluşan dalga paketi ne dalgalardan biridir ne de diğeri. İkisinden de bir miktar özellik bir araya gelerek dalga paketini oluşturmuştur. Bu iki dalga ayrılsalar dahi yerel olmayan bir şekilde birbirleri ile etkileşmeye devam ederler.

“Yerel olmayan” derken, ışık hızından daha hızlı bir şekilde, demek istiyorum. Fakat öte yandan biliyoruz ki ışık hızı sabittir ve bu hız aşılamaz. O zaman bu durum nasıl açıklanmalı?

Etkileşmeyi sağlayan başka bir parçacık olması gerek. Zira, Kuantum kuramına göre iki nesne arasındaki etkileşme daima bir ara parçacık (artık parçacık dediğimde dalga anlaşılmalıdır) gerektirmektedir. Bu parçacık da ışıktan hızlı hareket etmelidir. Acaba böyle parçacıklar var olabilir mi?

Özel Görelilik kuramına göre ışık hızından daha yüksek hızlarda hareket edebilen parçacıklar var olabilmektedirler. Özel Görelilik denklemlerinde v>c korsak, yani parçacığın hızını ışık hızından büyük kabul edersek, görürüz ki sanal kütleli ve zamanda geriye giden parçacıklar ortaya çıkmaktadır. Önceleri böyle parçacıkların varlığı ret edilirken günümüzde var olabilecekleri görüşünü savunan birçok fizikçi bulunmaktadır. Takiyon adı verilen bu parçacıklar sanal (imajiner ‘kök içinde eksi bir sayı’) kütleli olduklarından aletlerle gözlenmeleri mümkün değildir. Bir diğer zorluk da Takiyonların gelecekten geçmişe hareket etmelerinden dolayı bizim ölçüm aletlerimizle girişime girmelerinin olanaksız oluşudur. Biz neden-sonuç içinde geçmişten geleceğe gelişen olayları ölçeriz. Tersini ölçemeyiz zira evrenimizde nedensel olaylar hep geçmişten geleceğe doğru gelişirler.

Bu nedenselliğin bir diğer yansıması da Termodinamiğin ikinci ilkesinde belirir. Bu prensibe göre kendi haline bırakılan kapalı bir sistem içindeki parçacıklar hep düzenli bir dağılımdan en düzensiz dağılıma doğru hareket ederler. Bir kapalı kap içindeki hava molekülleri her tarafa eşit miktarda yayılırlar. Bir köşeye toplanıp diğer hacmı boş bıraktıkları görülmez. Yani doğada hep düzenden düzensizliğe ve tekrar düzene doğru bir değişim vardır. Bunun nedeni ise evrenimizin ışıktan yavaş hareket eden maddesel parçacıklardan oluşmuş olmasıdır. Bu nedenle de zaman geçmişten geleceğe doğru ilerler, gibi görünür bizlere.

Peki ama Takiyonlar nasıl davranırlar? Işıktan hızlı hareket ettiklerine göre onların termodinamiği bizimkinin tam tersi olacaktır. Düzensizlikten düzene ve tekrar düzensizliğe doğru hareket edeceklerdir. Işıktan hızlı hareket ettiklerinden onların en yavaş hızı da ışık hızı olacaktır.

Takiyonlar düzen sağlayıcı parçacıklardır ama bizim evrenimizle etkileşmeleri mümkün müdür? Evet, bunu da Kuantum kuramının belirsizlik prensibi sağlar. Nasıl ki radyoaktif bir çekirdek aniden bir gama ışını salarsa ve bu ışın ne zaman salınacağı bilinemezse, aynı şekilde hudut bölgede (ışık hızı bölgesinde) Takiyonlar bizim evrenimize geçip etkileşirler. Bu olaya ‘Tünel Olayı’ da denir. Bir tünelden geçer gibi bir başka alemden (evrenden) bizim evrenimize geçerler ve anlık bir etkileşme ile düzen sağlayıp tekrar kendi evrenlerine dönerler. Bu öylesine kısa bir süredir ki “an” içinde etkileşme sona erer. Ama olay sürekli bir tekrar içindedir. Bu kısa süreyi ölçecek hiçbir alet henüz yoktur, olacağı da şüphelidir. Zira belirsizlik ilkesi dolayısıyla ölçülen hakkında kesin bir bilgi de edinmek olanaksızdır.

Takiyonların bizim evrenimize girip-çıkmaları örgü alanda kıpırtılar ve titreşimlr oluşturur. Bu kıpırtılara ve titreşimlere “Kuantum Flüktüasyonları” denmiştir.