“The field” ya da BAK

Altı yıl önce BAK yöntemini bulduğumda ve bunu uygulamaya başladığımızda sonuçlar bizi çok şaşırtıyordu. İnanması güçtü ancak kuantum fiziği kaynaklı bilgilerim beni bütün bu mucize gibi görünen şeylerin olabileceğini, normal olduğunu bana söylüyordu. Evet sanırım tamamen ikna olmuştum ve bu sebeple BAK uygulamalarımızın hepsi bir çok açıdan başarılı oldu, katılanların iyileşmesini, daha önce vakıf olmadıklarını sandıkları alanlarda yeni kavrayışlar elde etmelerini sağladı.
Az önce okuduğum Kryon’un “The field” ALAN isimli yeni konuşmasında bahsettiği şeylerin BAK, yani Birleşik Alan Kullanımı adı altında zaten kullanıyor olduğumuz metot olduğunu görmek beni sevindirdi. Hayret etmedim çünkü sistemin kuantum dolaşıklığından şüphem yok. Konuşmanın orjinali ekte, Türkçeye çevrildiğinde onu da paylaşırım. Aloha dostlar ve BAK oynamaya devammm
http://www.kryon.com/CHAN2016/k_channel16_laguna(s).html

Devamını oku ““The field” ya da BAK” →

Dendiritler ve Beynimiz

Merak ediyorum da, ağaçlar rekor oranda azaldıkça beynimizin kapasitesi de düşüyor mu? Beynimizdeki dendiritlerin ne kadar ağaca benzediğini düşünürsek -zaten kelime yunanca kökenliymiş ve ağaç anlamına geliyormuş- böyle bir önerme çok da mantıksız sayılmayabilir fakat yumurta-tavuk paradoksu gibi acaba dendritlerimiz yıprandığı ve kısaldığı için mi (yani beyinsiz olduğumuzdan mı) dünyadaki ağaçlar da azalıyor, yoksa ağaçlar azaldıkça beynimiz dumura mı uğruyor? belki hem hem dir yani ikisi de doğrudur. 🙂
Not: Dendritler: Bir sinir hücresinde (nöronda) yüzlerce, binlerce dendirt bulanabilmektedir. Bu dendritlerin uzunlukları milimetrelerle anlatılır. Bu kadar kısa olmalarına rağmen Dendritler beynin işleyişinde oldukça önemli bir yere sahiptir.
Dendritler, çevre hücrelerden gelen sinyalleri alarak nöron hücresinin gövdesine ulaştırır. Bu da bilgilerin çevreden alınmasında yani hafızanın etkili çalışmasında dendritlerin ne kadar önemli olduğunun bir göstergesidir.

*

Devamını oku “Dendiritler ve Beynimiz” →

Bilinç Titreşimleri

…zaten biz kendi bilinç seviyemizin bir tık altı ya da bir tık yukarısı ile karşılaşabiliriz, yani frekanslarımız daha büyük açıklıkta bilinçlerle bir araya gelmemize fiziki anlamda uygun olmaz. Büyük insan kitlelerinin peygamberler ya da üstatlardan yeterince yararlanamayışının birincil nedenidir bu prensip. Onlardan sadece onun çevresindeki birkaç kişi gerçek anlamda yararlanabilmiştir, diğerleri ise onu anlayamadıkları için (frekans aralığı çok yüksek) o kişiyi putlaştırmakla iktifa ederler.

Mekanizma benim anladığım kadarıyla şöyle işliyor: Öğrenci üstadın merkabah alanındayken onun frekansına uyumlanıyor ve her şeyi apaçık görüyor, fakat bu uyumlanmanın belli aralıklarla disiplinle devam etmesi lazım. Öğrencide bir süre sonra bilinç artışı olur ve kalıcı hale gelir.  Ustanın merkabahını bir şekilde onun hava sahası gibi düşünün, onun içinde bütünlüğünüzle yer aldığınız sürece olan biteni, anlatılanları açık biçimde anlıyorsunuz. O sahadan çıktığınızda birkaç gün içinde kendi birleşim noktanıza (kişisel algı noktası) dönülüyor, üstelik bunun da maalesef farkında olunmuyor, ancak dışarıdan bir gözlemci tarafından anlaşılabiliyor. 

Ben her zamanki gibi olayı fizik olarak düşünmek ve değerlendirmek yanlısıyım. Belki henüz günümüz fizik kanunları içinde resmen yer almayan fakat etkileri gözlemlenebilen ve bazı bilim insanlarınca cesaretle öne sürülen hipotezler ve bunların da ötesinde hayal dünyamızda bile henüz yer almayacak denli çok boyutlu çalışma mekanizması olan gelişmiş bir fizikten söz ediyorum. Mesele kişilerden tabi ki çok öte. Fakat içine düştüğümüz tehlikelerden biri; “tüm ayrılıkların bir amaç uğruna yapılandırılmış bir yanılsama olduğu” bilgisini (ben buna kesinlikle inanıyorum, hiç bir şeyden bundan emin olduğum kadar emin olmadım), henüz bu bilgiyi idraktan çok uzak olan -katman katman bilinç düzeylerinde sıralanmış- insanların kendi evrimleriyle ilgili sorumluluk almaktan kaçınmak adına -egolarınca- kullanılmasının binbir zahmetle oluşturulmuş bu yanılsamadan ibaret varlık aleminin mekanizmasını temellerinden sarsıyor olmasıdır. Uzun bir cümle oldu pek anlaşılabilir de olmayabilir.
Fakat bunu ifade etmekle herhangi bir yanlışlık olduğunu kat’iyen söylemiyorum. Bilincin evrimleşme süreci gerçekten tuhaf diyebileceğimiz yöntemlerin karmaşık çorbasından çıkıyor. Bu sebeple genelde uzatmıyorum ve her şey yolunda diyorum. Bunu tüm inancımla söylüyorum.

Devamını oku “Bilinç Titreşimleri” →

Objektif Dünya

Temel inanç veya varsayımlar, birinci farkındalık düzeyi olan Objektif Dünya’ya hizmet eder, bu “her şey ayrıdır” varsayımının iskeletidir.
Bu varsayım; sınıflamayı, kategorilere ayırmayı, klasik fizik kanunlarını, sebep ve sonuçlar hakkındaki çeşitli felsefeleri mümkün kılar. Gerçekliğin varsayımlarla bağını görmek ve kabul etmek insanlara oldukça zor gelir çünkü o şeyler o kadar açık ve mutlak gelmektedir ki, olabilecek tek doğru ya da gerçek gibidirler.
Oysa bütün deneyimler kişinin deneyim hakkındaki varsayımlarıyla tutarlı olma eğilimindedirler. Bu tıpkı pembe renkli bir gözlük takıp onu taktığını unutmak gibidir. Eğer onu taktığını hatırlayamazsan daima pembe rengin naturel ve dünyanın olabileceği tek renk (mutlak) olduğunu sanırsın. Bu durumdan uyanışlardan önce bazı tutarsızlıklar gelir, gözlük kaydığında- rüyada/vizyonda- kenardan kıyıdan örneğin yeşil bir dünya görüverirsin. Ve belki sonrasında kendine diğer seviye farkındalıklara açılmaya izin verirsin.
Şamanlar, objektif dünyanın, görebilmenin yegane yolu olmadığını mümkün olduğunca çabuk kavrarlar. Şüphesiz bu kavrayış beraberinde, “her şey ayrıdır” varsayımının sunduğu deneyim bolluğunun faydalı bir biçimde kullanılabileceği fikrini ve imkanını sunar.

* Devamını oku “Objektif Dünya” →

Önemli bir Konu: Nitelikli Çocuk Edebiyatı

Çocuk edebiyatı, Türkiye’de özellikle 2000’lerin başından bugüne çarpıcı bir hızla önemsenmeye, ciddiye alınmaya başlayan bir tür. Artık anne babaların da, öğretmenlerin de kitap seçme ve değerlendirmede ustalaştığı, çocukların okuyacakları kitapları oldukça geniş bir yelpazeden seçme olanağı bulduğu bir ortamdan bahsediyoruz.

Gelgelelim, bir edebi tür olarak çocuk edebiyatı ne yazık ki akademiden ve eleştiri dünyasından hala hak ettiği ilgiyi görebilmiş değil. Bugün çocuk edebiyatını ciddiyetle değerlendiren, tartışan, anlamaya çalışan kişi ve/veya kurumların sayısı maalesef bir elin parmaklarını bile geçemeyecek kadar az.

Ne zaman bu konuyu düşünsem aklıma Türkiye’deki duruma çarpıcı bir tezat oluşturan İskandinav ülkeleri geliyor. İsveç başta olmak üzere bu ülkelerde köklü bir çocuk edebiyatı geleneği mevcut ve nüfusa oranladığımızda hayli etkileyici rakamlara ulaşan çocuk kitapları hem son derece nitelikli hem de çok popüler.

Pippi-uzunçorap

Peki, işin sırrı nedir? Nasıl oluyor da bu ülkelerin çocuk kitapları, son derece cesur konulara değinmelerine ve pek çok ayrıksılıkları olmasına rağmen dünyaca sevilen, çocuk edebiyatındaki yönelimleri değiştirebilmiş edebiyat yapıtları olarak var olabiliyorlar? Bununla da kalmayıp, nasıl çocuk kitapları üzerine oldukça saygın akademik yayınlar ve eleştiriler yayımlanabiliyor? En son söylenecek şeyi baştan söyleyerek yanıtlayalım: Bu ülkelerin çocuk edebiyatını kendisine özgü kılan şey, yazar ve yayıncıların okurlarına, onların birey oluşlarına, özgürlüklerine, kararlarına, tercih yapma haklarına verdikleri büyük önemde yatıyor. Tüm dünyada özgürlükçü çocuk edebiyatı anlayışının ilk örneklerinden biri olan ve yayımlandığı 1945 yılından bugüne hala pedagoji, feminizm ve sansür bağlamlarında tartışılagelen Pippi Uzunçorap’ın bu coğrafyadan çıkması, tesadüf olmasa gerek.

Esinlendirici yazının bütünü için tıklayınız