EVRENSEL ZİHİN

Bu yazı bir Hocamın yazısına ithafen yazıldı :

Çok uzun zamandır bahsettiğiniz konular ve benim aklıma takılan aslında birçok düşüncemin çıkış noktasını oluşturan bazı konular ile ilgili bulabildiğim her şeyi okuyorum.. Bahsettiğiniz konuyla ilgili benim düşünce formunun şekillenmesine temel kaynak oluşturan birkaç belgeyide ayrıca sizinle paylaşıcam. Aslında birçok belgede geçen detayları , alınması gereken yada benim algıladığım mesajları en yoğun şekilde içinde barındıran belgeler bunlar….

Benim şekillenen düşüncelerimden bahsedeyim biraz.. Çok uzun zamandır bende sizin gibi Ezoterik felsefeler , düşünceler , spiritüel öğretiler her neyse isimleri , bulabildiğim her şeyi okuyor , araştırıyor , bazılarının birebir içine girip deneyimliyor ve kendi çapımda öğretiyorum. Öğretmek biraz Ego barındırıyormuş gibi geliyor bana ; paylaşıyorum diyelim…

Ezoterik ve spiritüel öğretiler asırlardır ; bedenimizin lisan , kelimeler ve düşüncelerle programlanabileğini anlatır bize …

by Asude Uysal (Notlar) on
Temelde sizinle başlayan spiritüel yolculuğumun ,bazı dönemlerinde beraber yaptığımız çalışmaların hemen hemen hepsinde , deneyimlediğimiz ve keşfettiğimiz ; Bilinç , bilinç altı ,aradaki perde , bunlar üzerinde çalışmak ,evrensel sistemi keşfetmek adına yaptığım her şey şu ana formu oluşturdu bende…

Alllah tektir , birdir,her yerdedir ,evren içimizde ve bütün , cenabı hak bizi kendi suretinde yarattı. Evet sizinde bahsettiğiniz gibi . Evet bir Tanrı var, ama neye göre kime göre , nasıl.. Evren bir bütün, evet doğru ve bilgi içimizde .. Evrensel sistemi , içimizde nasıl düşünüyorum . Bütünden ayrı olarak değil bu form ,ama algıladığımı anlatabilmem için bu şekilde ifade etmem gerekiyor.

Bilinç ve bilinçaltını tekrar açıklamak istemiyorum , hepimiz biliyoruz. Evrende bütün bu bilginin farkına varan ,anlamaya başlayan , ışığın ,bilginin farkında , bütüne doğru yol alan herkesi ,her şey Bilinç olarak düşünüyorum . Açık , perdesiz ,ulaşılabilir. Birde bütün bunlardan uzak , perdenin diğer tarafında ,eninde sonunda bilinç tarafına geçmesi gereken herkes her şey de Bilinçaltı … Bu noktada aynen sizinde belirttiğiniz gibi ,temel mesaj , ‘’OKU ,, . Bilinç ve bilinçaltının perdelerinin kalkması , bilginin evrenselleşmesi için OKU. Bütünlenmek için , evrensel bilgiye ulaşmak için : Deneyimlemek farkında olan herkesin ,olmayanlara göstermesi ,anlatması , iletmesi gerekiyor .Sizinde anlattığınız gibi bizim aracılığımızla ,herkese düşen ödev her ne ise ,herkes yapmalı ,öğretmeli ve bütüne tamamlamalı. Birebir eğitimler , mesajlar , medya , kitaplar ,yazılar ilk aşama … İkinci aşamayı hepimizin bildiği bilimsel bir olayla açıklamak isterim.

100.Maymun Fenomeni:

(………..The Hundredth Monkey’, yani ‘Yüzüncü Maymun’ isimli kitapta Macaca Fuscata denilen bir maymun türü üzerinde yapılmış 30 yıllık bilimsel bir araştırma projesi anlatılır. Zihninizden geçen sorulara ışık tutabileceğini düşünerek bu araştırmanın öyküsünü sizlerle paylaşmak istiyorum: Japonya’daki Koshima adasında vahşi bir maymun kolonisi yaşıyordu ve bilim adamları onları kumların üzerine bıraktıkları tatlı patateslerle besliyorlardı. Maymunlar tatlı patatesleri seviyor, ancak kumlu ve kirli olarak yedikleri için durumlarından çok da hoşnut olmadıklarını belli ediyorlardı. Bir gün, İmo adlı sekiz aylık dişi bir maymun tesadüf eseri patatesini suya düşürdü ve kumlarından arınan patatesin daha lezzetli olduğunu keşfederek o günden itibaren patateslerini yıkayarak yemeye başladı. Bunu gören annesi ve oyun arkadaşları da İmo’nun yöntemini öğrendiler ve onlar da diğer maymunlara öğrettiler. Kısa bir süre içinde birbirlerini taklit eden bir sürü maymun patateslerini yıkayarak yer hale geldi ve bilim adamları yaşananları 1952-1958 yılları arasında kayda geçtiler. 1958 yılının sonbaharında Koshima adasında patatesleri yıkayarak yiyen maymunların sayısı “Kritik Kütle” diye adlandırılan sayıya ulaştı, artık hemen hemen tüm maymunlar patatesleri yıkıyorlardı. Bu olay bir tek Koshima adasında yaşansaydı, maymunlar arasında bir tür iletişim olduğu düşünülebilir ve araştırma bu şekilde sürebilirdi. Ancak, aynı anda çevre adalardaki maymunlar da patateslerini yıkayarak yemeye başladılar, hatta Japonya’nın anakarasındaki Takasakiyama’da bile… Onca maymun bilinen hiçbir şekilde iletişim kurmuş olamazdı ve bilim adamları ilk kez böyle bir olayı gözlemliyorlardı. Sonunda, bu adalar boyunca uzanan bir tür morfogenetik yapının ya da alanın varlığı nedeniyle maymunların aralarında iletişim kurduklarını ileri sürdüler. Maymunlar üzerinde yapılan bu araştırmadan sonra Avustralyalı ve İngiliz bilim adamları insanlar üzerinde de benzer araştırmalar yaptılar ve insanın “bilinmeyen” tarafına dair çok ilginç sonuçlar elde ettiler. Bugün, insanları birbirine bağlayan bir enerji ağı olduğu gerçeği konu ile ilgilenen kişiler tarafından kesin olarak kabul edilmektedir ve tek bir kişinin başlattığı bir değişimin, zaman içinde diğer kişilere de sirayet etmesiyle ulaşılan “Kritik Kütle” sayısının tüm insanlığı etkileyen bir kuantum sıçrayışı etkisi yaratabildiğine inanılmaktadır.

Ayrıca , Bilimin yıllar süren araştırmalar sonucunda ulaştığı bu gerçek pek çok kişinin “ilkel” diye nitelendirdiği kabilelerce asırlardan beri bilinmektedir oysa ki. Avustralya’da yaşayan Aborijinler kendilerinin “rüya zamanı” dedikleri kadim bir hayat ağı ile birbirlerine bağlı olduklarına inanırlar ve bu kolektif rüya, ya da daha doğrusu bilinç hali içinde kalplerinde merkezlenerek, bir Batılının asla anlayamayacağı biçimde iletişim kurabilirler. Aynı şekilde Yeni Zelanda’da Maori’ler yine zihnin ötesine geçip, varlıklarının kutsal noktasına girerek yaptıkları meditasyonlarda Amerika’da yaşayan Hopi’lerle iletişim kurabilirler. Hawaii’de Kahuna yerlileri besinlerini nereden bulabileceklerini Dünya Ana ile konuşarak öğrenirler. Tüm bu “ilkel” insanlar bizlerin unuttuğumuz ve şimdilerde debelenerek bulmaya çalıştığımız “Bir’lik” anlayışını kaybetmemiş insanlardır. Onlar; huzuru, barışı ve mutluluğu ilkin kendi içlerinde bulmaları gerektiğini, tüm bunları dışarıdan bekledikleri takdirde hayal kırıklıkları yaşayacaklarını bilirler ve bu değerli bilgi sayesinde “Bir” olmayı başarırlar………)

Bizden çok daha önce bize ışık tutmaya başlayan birileri var diyebiliriz.

Bir sonraki aşamayıda Dna üzerinde yapılan araştırmalar ile açıklayabilirim .

DNA yapısının değişmeye başlaması ,gerçekleşen değişimlerin keşfi , müdahale ile değişebileceği bilgisi vs.yukarıda anlattıklarıma ek olarak karşımıza çıkıyor…

Bütün bunlar yine bizi OKU mesajına odaklıyor.. Daha öncede belirttiğimiz gibi bedenimizin lisan, kelimeler ve düşüncelerle programlanabiliyor. Ezoterik ve spritüel öğretmenler asırlardır bizim bedenimizin lisan, kelimeler ve düşüncelerle programlanabileceğini biliyorlardı. Ancak bunun gerçekleştirlebilmesi için doğru frekansın kullanılması gereklidir, işte bu nedenle herkes bu işi aynı güçte başaramayabilir. DNA ile ilgili şuurlu bir iletişim sağlayabilmek için kişinin önce kendi içsel gelişimi üzerinde çalışması gereklidir.

Bu konuyla bağlantılı olarak :

Uzmanların bulgularına göre DNAnın görevi sadece bizim bedenimizi inşa etmek değildi aynı zamanda bilgilerin depolanmasını ve bilgi iletişimini de yapıyordu. Rus lisan uzmanlarının bulgularına göre özellikle işe yaramayan %90 lık bölümdeki DNAlar insanların konuştuğu bütün dillerle aynı kurallara sahipti. Uzmanlar, syntax kurallarını (kelimelerin kalıpları ve cümleleri oluşturmak için ne şekilde bir araya getirildiği), semantikleri (lisan formları üzerinde yapılan anlam çalışmaları) ve temel gramer kurallarını incelediler. Sonuçta bizim DNAmızdaki alkalin maddesinin belirli bir grameri ve aynen diğer lisanlarda olduğu gibi belirli kuralları olduğunu tespit ettiler. Bu yüzden insanların konuştukları lisanlar tesadüfen ortaya çıkmamıştır; lisanlar bizim DNAmızın bir yansımasıdır.

Burada aklıma şu detay takılıyor . Kuran’ı Kerim ‘de anlatılandan çok kelimelerin frekansları bizim içimizdeki sistemi nasıl aktive ediyor. Asıl detaylı üzerinde durulması , incelenmesi gereken bu bence. Yada İçimizdeki sistemin evrensel sisteme dönüştürmek için gerekli Frekans hangi lisanda ..

‘’Şayet, uygun ses frekansları kullanılırsa canlı bir dokuda yaşayan DNA maddesi her zaman için lisanla etkilene lazer ışınlarına ve hatta radyo dalgalarına reaksiyon gösterecektir. Bu prensipte bilimsel olarak olumluluk, onay belirten sözlerin, hipnozun ve benzeri şeylerin insanlarda ve onların bedenlerinde neden çok güçlü etkileri olduğunu izah etmektedir. ‘’ Stres, kaygılar, korkular veya hiperaktif bir zekâ başarılı bir hiper iletişimi engeller veya gelen bilginin tamamen bozulmasına veya işe yaramaz bir şekle dönüşmesine sebep olur.’’Ağzından çıkanı kulağın duysun ‘’ İşte bu nedenden ; evrensel bir mesajdır ve hep olumlu konuşmak , düşünmek , pozitif yaşamak ,kendine yapılmasını istemediğini ,başkasına yapma ilkesi ön planda olmalı diyoruz.

Toplu halde yapılan çalışmalar , aynı frekansta olmak adına öğrenilenler , farklı bakış açılarını bir arada bütünleyebilmek adına gerekeb ne var ise keşfetmek ,bilmek lazım … Çok basit bir örnekten , muazzam bir gerçeğe gönderme yapılırsa: Bir grup insanın yağmur duasına çıkıp ,yağmur yağdırabileceğini hepimiz biliriz. Düşünce birliği ,aynı frekansta olabilmek yada her ne denirse ..

Çeşitli kaynaklarda kodlanmış gizli mesajları çözebilmekte başka bir aşama bu yolda. Bize yakın olduğu için bu örneği veriyorum.

Son dönemde okuduğum kitaplardan birinde , kutsal emanetlerde , kitabelerde , kuran’da geçen ifadelerin ebced hesapları yapıldığında ve çıkan tarihler rakamlar üzerinde anlatılanlar çözümlenmeye çalışıldığında , bugün kü İsrail ,Amerika ,Oratdoğu’da olup bitenler hakkında açık mesajlar var.

Sonuç olarak buradayız çünkü hepimizin öğrenmesi ,farklı açılardan bakıp ,göstermesi lazım . Bazılarımız ortak dili öğrenicek ve öğreticek , bazılarımız mesajları bulmayı , çözmeyi öğrenicek, öğreticek .Bazıları engelleyip ,bilgiyi geciktirecek ki , doğru zamanda , doğru yerde gelsin.

Evrenin dini ,dili ,evrensel zihne tam hakim olabilmek adına benim akılma takılanların bir kısmı bu …

ASUDE MAKBULE UYSAL

27 Ağustos 2012 Pazartesi, 19:08

bir görüşme

Müzenin bahçesindeyiz. Ben sorun yaratmam sizin için diyorum.evet böyle diyorum ben sorun yaratmam. Ağacın yapraklarının ışığı tam olarak perdelemeyen tarafındayım masanın ve plastik sandalyemi hafifçe hareket ettirip gölgede yer bulmaya çalışıyorum.tabi ki olmuyor..eşya küçücük bir devinimde ancak yerini korumaya mukavemet ediyor. Mukavemet. Neden direnç demiyorsunuz diye sormuştu gözlüklerini burnunun üstüne indirip kağıda uzun uzun bakarak. Neden direnç demiyorsunuz? Cevap vermeliyim. Çünkü bana akümülatörü çağrıştırıyor beraberinde sonra kablolar… seri bağlanmış elektrik devreleri bir anahtarlı, seri bağlanmış elektrik devreleri iki anahtarlı vs. vs. bakıyor yüzüme. Sinirleniyor. Söyledim işte. ve ben mukavemetle anlatmak istediğim şeyi anlatırken tüm bunların aklımdan geçmesini istemiyorum. Örneğin sırf akustiği hoşuma gittiği için kullandığım kelimeler vardır benim tamam bu kadar yeterli diyor. Çıkıyorum odadan. Sonuçlar asılıyor. Tabi ki geçemiyorum sınavdan.

Yüzüme bakıyorlar. Güneş inanılmaz sinirimi bozuyor. Biri gülümsüyor sürekli, diğeri ise sürekli endişeli. Gülümseyene bakmayı tercih ediyorum. Bir vücudun kalbi bu, aklı da endişe eden olmalı diyorum. Gülümsemeye çalışarak. Eğitiminiz oldukça iyi yine anlaşılan o ki alternatifleriniz de var neden burada çalışmak istiyorsunuz hem de bu konumda. Gazetenin eğitimli işsizler için çıkardığı gazetelerden edinmeliymişim normal ilan sayfaları kalifiye elemanlar için biraz sıkıntı yaratıyormuş… kahve içilir. gazete masaya serilir. İlanlara bakılır. ilan görülür, adres tahmin edilmeye çalışılarak ilan kopartılır. Dışarı çıkılır.Telefon edilir. Buraya gelinir ve cevap verilir. “Bu iş tam bana göre inanın!.. Ücreti masraflarımı karşılamaya yeter sayılır. Sizin için de uygunsa ben cidden çalışmak istiyorum”. Hayır nesi yanlış anlamıyorum. Düşünüyorlar. Düşünüyorum. Acaba acıyorlar mı şu an bana. Hayır. Niye acısınlar. Hem acısalar işe alırlar zaten. Acındırmalı mıyım kendimi. Acımak. Acınamayacak kadar özgüvenli duruş. Komedi . isterseniz biz sizi daha sonra arayalım diyor gülümseyen. İnanamıyorum bu kadar saat gülümseyip bunu söyleyen o oldu. Diğeri endişeli endişeli bakmaya devam etti gereksiz bir şekilde. Evet! Evrenin geri kalanı beni daha sonra arasın lütfen…arayacağını, arayabileceğini, büyük bir zevkle arayacaklarını söylesinler…ve benim lanet telefonum hiç ama hiç çalmasın e mi? Ve elbette burada oluşum sizin için bir lütuf fazlasıyla!!! ….. beyefendi? … aaaaa..anlıyorum vakit ayırdığınız için teşekkür ederim…

Ne? Bir de bu…senin sorunun ne biliyor musun oğlum sen fazla naziksin ve sanıyorum nezaketten ölmek üzeresin…ayıp olur şimdi, insanlar buralara kadar gelmiş ben iki seksen yatıyorum…çok ayıp olur diye mezardan mezardan, o lanet çukurdan sesleneceksin…biliyorum…ölüsün ölü…nezaketten kabalık olur diye ölemeyecek kadar ölüsün…kaşmir paltoyla ilgilenmediğini biliyorum…yüzüme bak…bu gidişle yalnızca tibette bir tapınağa kabul edilebilirsin sen…ton balık ve salata üzerine düşünen biri ile sohbet işe yarayabilir belki…belki iş arayan bir başkası ile..belki bir arkadaş? İyi bir fikir olabilir. Belki..yani çok gerekli değil…aslında ben…aslında sen kesinlikle az önce yerle bir ettin hiddetin gösterişli heykelini….şöyle bir gururla, hışımla kalkmak yerine masadan…bunu konu konuşmak istemiyorum…bunu konuşma zaten…

peki. peki nereden başlamalıyım?İlk kimi ısırmalı, kime kükremeliyim…öğretilmeli bunlar insanlara…içimdeki vahşi ile mücadele etmek sonsuz bir uyumun altın eşiğine mi getirdi beni? Kime faydası var… söyle bana kime bağırmalıyım…bu öyle bir şey değil. evet bunu yapmak istiyorum…böyle, bana benzeyen kiralık katil kahramanlar var biliyorsun… kahraman ama onlar…tamam bu bir detay ama varlar. Hem nasıl olur değil mi? Sen o kadar sofistike ve naif ol git adam öldür ondan sonra…nasıl di mi?

Bence başarının sırrı sonsuz zıtlıkta…uyumsuzluk ve çalkantıda… ödevlerimi her gün usulüne uygun yaptığım için beni kutlayan, kutsayan annemi lanetliyorum hey hat!!! Uyumsuzluk ve aykırılık coşkusu elinden alınmış, amansız bir empati manyaklığı ile sınanmış, kendisiyle savaşı kime karşı kaybettiği belirsiz bir şekilde kaybetmiş, mağarasının yasını tutan bir zavallıyım…hiç öyle olur mu? Hiç böyle olur mu? Olumsuz düşünceleri gönderin, iyi enerjiler vs….Maldorur’un şarkıları ile üstüme gelen bu gece şahidim olsun ki (tam da bir kahraman gibi) bir müze görevlisi namzetinden bir savaşçı yaratacağım ve kesinlike lanetli olacak bu…çocukken çok fazla çizgi film falan mı seyrettin…çok mu yalnızdın…hayır! Çok fazla tv izlemenin bütün zararlarını öğrenmiş, “kardeşler”i ile -ki bunlar yolda belde gördüğün her çocuğa annelerin verdiği yapay sevgi ismidir –her şeyini paylaşmış bir çocuktum. Ancak bu gece bu işe 7 yıl önce taşındığım bu sokaktan başlayacağım ve kesinlikle birinin beni işe alması gerekmeyecek…ne mesela? ne geçiyor aklından? ne mi? Örneğin ilk iş odama bakan sokaktaki marketin yeşil neon tabelasını indireceğim yere…tabela mı? Küçümseme. Bu benim kişisel ilk başkaldırım olacak yerleşik estetik anlayışına…hahahaha bu çok komik işte hahaha…oğlum böyle konuşan bir adamı kimse ciddiye almaz…önemli olan bu değil. Ne yani ciddiye alınmak istemiyor musun? Olmasa da olur…öyleyse bu şu anki halin demek olur zira şu an kimsenin seni ciddiye aldığını söyleyemeyiz…sağol ya…rica ederim. Ve o zaman şikayet etmen de gereksiz…hımmm. Haklı olabilirsin…yani…yani…evet. haklısın…(kutsal analitik zeka) hıhı… dur bir saniye…

  • bir gazete verir misiniz (aslında bir gazete versene demeyi isteyerek) hani şu iş ilanlarının ekte verildiği…

Hastalıkların değerlendirilmesi

Hem tıp hem de alternatif tıp olsun hastalıkların çözümü ile ilgileniyor. Bunun yerine hastalığın oluşum nedeni ile çoğu fazla ilgilenmiyor. Dolayısıyla hastalığın tedavisi yapılsa bile sebep yok edilmediğinden bir başka şekilde yeniden nüksedebiliyor. Bu konuda bazı doktorlar hem bilimsel tıbba hem de alternatif tıp veya muadillerine aynı eleştiriyi getiriyorlar. Peki bunun için ne yapılabilir yani tedavi sürecini destekleyici olarak hastalığın oluşum sebeplerini, alışkanlıkları veya bedenin kendini bir şekilde ifade edişini nasıl değiştirebiliriz. Hastalığın kökenine nasıl inebiliriz?

Gerçek bilgi nedir?

  • Sabit bir varlık olan, -keşfedilen- bizden bağımsız bilgilerdir.
  • Zamanla değişen ve üretilen bilgidir.
  • Kişiden kişiye farklılık gösterebilen, algıya göre değişen bilgidir.
  • Tanrıdan vahy olarak inen bilgidir.
  • Düşünce, gözlem, deneyim yerine sezgiyle ulaşılan bilgidir.
  • Bunların dışında bir şeydir ve hemen yazıyorum.

Çıldırtan Diyaloglar

Diyalog 1 – Çıldırtan Diyaloglar

A- Savunulabilir ki ispatlanamaz olan şeyler yokturlar.
Ama çoğu insan bunu şöyle düşünür:
“İspatlanamaz olan şeyleri istediğimiz şekilde yorumlayabiliriz”

B- Ne gibi?

A- Örneğin ben bakmazken şu akvaryumdaki balık hala orada mıdır?

B- Elbette.

A- İşte bu senin yorumun. Sen bana ispatlayabilir misin bunu?

B- Hımmm. Belki…
Sen bakmadığın bir anda fotoğrafını çekerim onun.
Sen fotoğrafın çekildiğini görürsün ama balığı görmezsin.
Sonra beraberce filmi banyo ederiz ve onu görürsün.

A- Hımm. Olabilir. Belki bakmadığım bir tek anda balığın orada
olduğunu ispatlamış olabilirsin ama bu bakmadığım tüm
anlarda da orada olduğunu ispatlamaz.

B- Balığı videoya çekerim.

A- Video filminde sahneler arasında yani iki ekran taraması arasında
bir boşluk vardır, ya balık o anlarda yoksa.

B- Ama sen şimdi konuyu saptırıyorsun. Ona bakarsan balığa
baktığın anlar arasında da boşluk var. Çünkü gözünün algılama
hızı saniyede 20-25 kare.

A- Doğru. Ama bu sadece bir örnekti. Hem ben konuyu tümüyle
balık örneği üzerine kurmak istemedim. Ben ispatlanabilir
ve ispatlanamaz olan şeylerden söz ediyorum. Örneğin şimdi
ortaya çıktı ki balığa sürekli bakıyor olmamız onun sürekli
var olduğu anlamına gelmiyor.

B- Ya ne anlama geliyor. Sence balık saniyenin yirmide birinde
başka bir yere gidip geliyor olabilir mi?

A- Onun doğal yeteneklerini düşünürsek hayır.

B- Peki, başka ne olasılık var?

A- Hımm. Belki de televizyon görüntüsü örneğini ele alabiliriz.
Televizyonda iki görüntü arasında, saniyenin yirmide birinde
görüntü nereye gidip gelir?

B- Tabii ki hiçbir yere. Her görüntü ayrı ayrı taranarak oluşturulur.

A- Belki bizim balığımız da öyledir.

B- Nasıl yani?

A- Ayrı ayrı oluşturulmuştur.

B- Hey bu olmaz. Televizyondaki görüntünün iki karesi farklı iki
karedir. Biz burada tek ve aynı balıktan sözediyoruz.

A- Tek ve aynı balık olduğunu nerden bilebiliriz ki. Hem zamanın
bir anındaki balık zamanın bir sonraki anındaki balıkla aynı
olsaydı, zamanın geçmediğini en azından balık için geçmediğini
söyleyebilirdik.

B- Belki de zaman geçmiyordur.

C- Hey, bakın deminden beri sizi dinliyorum ama söyledikleriniz
oldukça saçma şeyler. Özellikle seninki. Ama sen de saçmalamaya
başlayınca nesnel gerçekliği kurtarmak adına birşeyler yapmaya
karar verdim.

B- Bak arkadaşım, ben saçmalamaya başlamadım, hem kimse
seni konuşmaya da davet etmedi.

A- Bence konuşmak istediği şeyler varsa konuşsun. Hem belki
tartışmamız daha çabuk biter.

B- İyi öyleyse. Ama şunu belirteyim ki ben belki de zaman
geçmiyordur diye laf olsun diye söylemiştim.

A- Belki laf olsun diye söyledin ama bana bir ilham verdin,
ispatlayabilir misin bana zamanın geçtiğini?

B- Haydaa! Şimdi sen ciddi misin?

A- Sen zamanın geçtiğini düşünürken ne kadar ciddiysen ben de
zamanın geçtiğinin ispatlanması konusunda o kadar ciddiyim.
Bu benim hakkım.

C- Yaa, bak arkadaşım. Zaman geçiyor, çünkü demin konuşuyorduk.
Bu iş bu kadar basittir. Demin konuşuyorduk ve hala konuşuyoruz.
Demek ki arada bir zaman süresi geçmiş.

A- Ben geçerken görmedim.

C- Ne demek ben geçerken görmedim.

A- Demem o ki, şimdi kalkıp kendimi çürütmek için sana yardımcı
olmayacağım. Yapabiliyorsan bunu kendin yapmalısın.

B- Deminki konuşmayı hatırlamıyor musun?

A- Diyelim ki hatırlıyorum. Bu neyi ispatlar?

C- Tabii ki konuşmanın olduğunu şaşkın!

A- İyi de, akşamki rüyamı da hatırlıyorum ama o olmamıştı.
Hem ayrıca gene olup da unuttuğum o kadar çok şey var ki,
hafızama bırakın kesin ve %100 güvenmeyi, belki de
hiç güvenmemeliyim.

B- İyi de onu hatırlaman onun olduğunu gösterir.

A- Ya yanlış hatırlıyorsam.

B- O zaman bile bir şey olmuştur, fakat sen yanlış hatırlarsın.

A- Peki, olmuş olması da yanlış hatırlanamaz mı?

C- Bir hatırlama varsa şu anda olmamış ve geçmişte olmuş
bir “şey” vardır. Bu da zamanın geçtiğini ispatlar.

A- İyi ama ben şu anda geçmişte olmuş varsaydığım bir şeyin
hayalini kurmuş olabilirim.

B- Şu andan bahsetmen bile zamanın varlığını gösterir, zamanın
var oluşu ise zamanın geçişidir şüphesiz.

A- Şüpheli…

B- Ne şüpheli?

A- Tabii ki zamanın geçtiği. Zamanın geçmesi iki an arasındaki
değişimle tanımlanabilir. Tek bir an, şu an, bunu ispatlamaz.

C- Peki sen hiç bilmediğin, tatmadığın birşeyin nasıl hayalini kuruyorsun?

A- Aslına bakarsanız hayal diye düşündüklerim, gerçek diye sandığım
şeyleri taklit etmiyor. Şimdi ben buraya bir çizgi çizebilirim
ve bu daha önce hiç çizmeyi bilmediğim bir çizgi şekli olabilir.
Hem hayal niye gerçeği taklit etsin veya ona bağımlı olsun, bu
hep gerçek vardır ama hayal yoktur düşüncesinden kaynaklanıyor.
Kim ispat edebilir bana gerçeğin var ve hayalin yok olduğunu?
Belki de gerçek hayali taklit ediyor ve ona bağımlı!?

C- Sen daha önce yüzlerce kez çizgi çizdin. Bu kavramı biliyorsun. Hem
elini rastgele hareket ettirsen bile daha önce çizmediğin bir çizgi ortaya
çıkardı. Ayrıca çizdiğin bir çizginin aynısını bile çizmek istesen
bunu beceremezdin bence. Çünkü tıpatıp aynı olmazdı.

A- Niye bu yolu zorlayayım ki? Neden ben bilmediğim bir şeyin ya da
yaklaşık olarak bilmediğim, hiç bilmediğim bir şeyin hayalini
kuramaz mışım?

C- Kuramazsın çünkü bir başlangıç ve dayanak noktan olmaz. Hayaller
bile birşeylere dayanmak zorundadır.

A- Dayanmak zorunda olduğunu ispat edebilir misin?

B- Neden hep biz birşeyler ispat etmek zorundayız. Sen hiçbir
şeyi kanıtlamaya çalışmıyorsun, herşeyi çürütmeye çalışıyorsun.
Kanıtlamak zordur, çürütmek kolay.

A- Neden kanıtlamak zor olsun çürütmek kolay. Çürütülemeyecek
şekilde kanıtla, kanıtlayabiliyorsan. İkinin iki olduğunu kanıtlamak
kolaydır, çürütmek zor. Hem ben ispatlanamazlık üzerinde
duruyorum. Söylediğim şeylerin ispatlanabilir olduğunu savunan sizsiniz.

B- İkinin iki olduğu sadece bir kabuldür. Bu kabulle başladıktan sonra
nasıl çürütülebilir ki, zaten kabul ederek başlıyorsun. Hem ikiyi
kavramsal olarak biz yarattık, iki iki’den başka ne olabilir ki?

A- Üç olabilir.

C- Karşı çıkmak uğruna tutarsız oluyorsun. Bu saçmalığı daha ne
kadar sürdürebilirsin ki… Karşı çıktığın şeylere içten içe
inanmıyorsun. Yoksa bizim aramızda anlamlı bir şekilde varlığını
sürdüremezdin, etrafındaki insanlarla uyumlu ya da yarı uyumlu(!)
ilişkiler kuramazdın.

A- Üstünlüğü ele geçirdiğini sanıyorsun değil mi? Yanında senin gibi
konuşan beş kişi daha olsa bahse girerim kendinden daha emin
olurdun. Ya yüz kişi olsa veya yüz bin? O zaman benim
haklı olabilme olasılığımı düşünmeye bile değmezdi. Benim amacım
haklı çıkmak değildir, yanımda kimseler olmuş veya olmamış
farketmez. Benim gücüm kendimden gelmez. Ben gerçeği
arıyorum. Yolumu aydınlatan onun ışığıdır. Sahte olanın
desteğe ve yandaşa ihtiyacı vardır, sürekli kendisinin
onaylanmasına ihtiyacı vardır. Gerçek ise tek başına
bile olsa eninde sonunda galip gelecektir. Şimdi anlıyor musun
gerçeği arayan bir kişi ile onun etrafındaki gerçeği aramayan
bir grup ya da bir yığın insan arasındaki uyumlu ya da
yarı uyumlu ilişkileri? Bu ilişkiler uyumsuz bile düşse sence
kim ya da kimler, kime ya da kimlere ayak uydurmalıdır.
Görünüşte hep şöyle olmuştur ki; çoğunluk güçlü ve haklıdır.
Oysa onların gücü sahtenin gücü de olabilir. Ama bu güç
aynı karanlığın üstüne ışık düştüğünde hiç var olmamış
gibi yok olması gibi yok olabilir gerçek ortaya çıktığında.

C- Gerçek uğruna uzun bir söylev çekiyorsun. Ama bir saattir
gerçeğin gerçekliğini kabul etmiyorsun. Bunu bizim mi söylememiz
lazım. Kendi konuştuklarının farkında değilsin. Söylediklerinin
toplamda iler tutar bir yanı yok.