Şiir-Flozofi-Bilim

Fonda adını sanını bilmediğim bi dünya müziği var ve ben onu -her nasılsa- şekil olarak görüyor gibiyim. Hatta bi an kendimi onun -notaların- üzerine binmiş de gidiyormuşken yakaladım, ve onu öyle fark ettim. Etmeseydim beni kaçırıyordu hınzır şey 🙂
Günaydın frekanssllaaarrrr

Gerçek bi şiir her kişiye dokunur ve bir an için bile olsa aydırır. Gerçek bi filozofi yalnızca belli düzeyde kişilere dokunur, onların da çok azını aydırır. Yani gerçek şiir her zaman önde ve kıymetlidir. O sebeple herkes şair olmaya çabalar ancak sersemler filozof olur:)))

Gerçek şiir az bulunduğu gibi gerçek filozofi de çok çok az bulunur, bu hususu da unutmayalım. Kelimeleri cümleleri anlaman gerekmediği halde nerdeyse her okuyana aynı hissi geçirebilen bi büyüdür şiir bana göre.

Eski şairler oldu reklam söz yazarı, eski büyücüler oldu bilim insanı ,eski filozoflarrrr bilmem… bilmem onlar kayboldular dinazorlar misali. Zaman kalp zamanıymış öyle diyorlar, kalp anlarmış, kafaya gerek kalmadı artık tıpkı başsız üretilen sanayi tavukları gibi. Sahi o tavukların kalbi var değil mi?

Eski folozofları şimdi ne olduklarını buldummm heyyyoooooooo Onlar da senaryo yazarı oldular tabi. Filmler-diziler yazıyorlar.

Filozofi daha ziyade eril, şiir ise dişil bir işlem diyebiliriz belki. Şiir şimdinin yanılmaz doğrusudur ve neden öyle olduğunu bilmez. Denklemler bilinmez sadece sonuç vardır; 8/2 ))) Denklemleri filozofi bilir, sonuçları da şimdiye ait olmaz çoğu kez, o filozofun zamanının sonucu olur.

İyi şair felsefeyi iyi bilir mi?

Ben iyi şairin felsefeyi iyi bildiğine katılmıyorum, zaten felsefe bilinmez, yapılır, başka bi şey yapamadığından yapılır (yoksa akıl harcı değil), yani bu durumda, eğer o bi folozof olsaydı şair olamazdı! Fakat belki de şunu demek istiyorsun, bazı iyi şiirlerin felsefi değeri de vardır. Evet doğru ama bu aktarıcının-şairin filozofluğundan değil onun aktardığı şimdiye ait müziiğin felsefi içeriğe denk gelmiş olmasındandır (muhtemelen).

*

Deneyimin hası, sonra gelenin çıtası. sa

Panik Atak

Panik atak, başta panik bozukluk olmak üzere birçok psikiyatrik bozuklukta ve bazı fiziksel hastalıklarda görülen yoğun korku, kaygı, yoğun endişe karışımı bir nöbettir.

Günümüzün değişken, oynak yaşam ortamlarında, yaşam kaygılarının artması, maddi ve manevi kaos ile belirsizlik durumunun yarattığı “hiçlik duygusu”nun çoğalmasıyla paralellik gösteren panik atak, tüm dünyada toplum sağlığını tehdit eder boyuta gelmiş durumdadır.

Uzmanlar tarafından “psikolojik bir sendrom” olarak tarif edilmesine karşın, hasta, çoğunlukla yaşadıklarının gerçekten fiziksel kaynaklı sorunlar olduğunu ama kimsenin hastalığının gerçek sebebini bulamadığını düşünmektedir. Doktorların hastanın durumuna “psikolojik” tanısı koymasının ardından, bu sefer de bilinçsiz hasta yakınlarının tavrı hastaya zarar vermektedir. Panik atağın önemsiz bir sorun olduğunun düşünülmesi ve kişiye “hastalık hastası” yakıştırmasının yapılması panik ataklı hastanın durumunu zorlaştırmaktadır. Kendisini yalnız ve çaresiz hisseden hasta ise kısır döngü içine girmektedir.

Özellikleri

Hastalığın başlangıç yaşı değişkenlik göstermektedir. Çoçuklarda çok nadir ortaya çıkan hastalığın ilk ortaya çıkış yılları 18-25 yaş arasıdır. Hastalık 30-40’lı yaşlarda yüzünü ciddi biçimde göstermektedir.

Panik atağın genetik olup olmadığı konusunda herhangi bir bulguya rastlanmamıştır.

Panik atak krizi geldiğinde 5-45 dakika sürmekte ve şiddeti hastadan hastaya değişmektedir.

Panik atak hastanın yaşam kalitesini olumsuz etkileyen bir hastalıktır. Krizler ve ölüm korkusu gibi nedenlerle hasta evde tek başına kalamamak, tek başına dışarı çıkamamak gibi olumsuzluklarla karşılaşmaktadır. Sürekli başına kötü bir şey geleceği ve yabancıların ona yardım etmeyeceğinden korkan bazı hastalar mesleklerini sosyal hayatlarını bırakmak zorunda kalabilmektedirler. Hasta bazen bilinç altında biriktirdiği korkularını sanki gerçekmiş gibi görebilir.[kaynak belirtilmeli] Korkuların ve yaşananların ciddiye alınmaması ise ailevi ilişkilerin zedelenmesine dahi yol açabilmektedir. İzole bir hayat yaşayan hastaların durumu ise ağırlaşmaktadır.

Panik atakla panik bozukluk aynı değildir. Panik bozukluk kalp krizi geçireceğini, öleceğini, atakların tekrar olacağını, felç geçireceğini düşünerek sürekli endişe, korku içinde bulunma şeklindedir. Başka bir rahatsızlığa bağlı olarak ortaya çıkmaz. Bu bozukluk iki şekilde bulunabilir: agorafobili ya da agorafobisiz. Agorafobi yalnız kalma korkusudur. Kapalı yerlerden kalabalık yerlerden uzak durma, evde tek başına kalmak istememe gibi durumlar görülür. Dışarıya yalnız çıkmaktan korkar ve sosyal olmaktan çıkar.

(gamaro ile yalanci_zerre tartışırken bunun ayrı bir başlıkta değerlendirilecek kadar önemli olduğunu düşündüm. Yazı kısaca vikipediden alıntıdır)

Fesetalar…

Bizim sizinle düzenli olarak yaptığımız bu toplantılarda, Adamus denilen fasetimi deneyimliyorsunuz, Ben-imliğimin sadece bir parçasını deneyimliyorsunuz. (İçinde baloncuklar olan cam bir küreyi eline alır)

Bir an için, bu kürenin ruhu (soul) temsil ettiğini düşünün ve ışığın, bu kürenin herhangi belirli bir parçasına vurduğunu, sadece o parçayı ışıttığını düşünün. Bu ışıklandırılmış parça Adamus, sizinle, her ay toplantılara gelen, konuşan, sıklıkla rüyalarınızda, korkulu zamanlarınızda, sizinle konuşan parça, . O parça Adamus.

Biraz daha yakından bakarsanız, bir başka faset daha var. Kürenin üzerinde parlayan bir diğer ışık. Ve o St.Germain. Pek çok yaşamlar boyunca yolculuk yapmış olan, St.Germain. Sizi, başlangıçta bu Kırmızı Çembere, Şambraya çekmiş olan St.Germain enerjisi. Sizinle, on yıl boyunca Tobias konuştuysa da, sizi buraya çeken St. Germain enerjisiydi.

Ve sonra, bu kürede, ona bütünüyle baktığınızda; Ebedi YHWH – konuşulamayan ama daima var olan “BEN-İM” – daima var olan.

“BEN-İM” aynı zamanda sizsiniz. Ve bu –güzel siz- tam şimdi, bir ışık huzmesi bir veçheyi ışıklandırıyor, kaybettiğiniz sürücü belgelerinizde ya da kimlik belgelerinizde taşıdığınız isminizin veçhesi parlıyor. (Birkaç kişi kıkırdar. Linda’nın daha önce anlattığı bir hikâyeye gönderme yapmaktadır.) Işık orada parlıyor. Ama başka bir isminiz daha olduğunu biliyor musunuz? Dünya yaşamlarınızın tümünün en yüksek noktaya ulaştığı, bir başka veçhe.

Şimdi, ben veçhe ve faset (faseta) sözcüklerini farklı kullanıyorum. Ben Adamus fasetim dediğimde, Adamus, ruhumun ebedi YHWH’inin bir yönü. Ama size, veçhe olarak bahsettiğimde, sizin, şimdi ve burada bulunan insan ifadenizi kastediyorum. Ve bu insan ifadesi, burada tüm yaşamlarını, geçmiş deneyimlerine uyanarak bütünleyen veçhe. Bu insan veçhesi-Veçhe diyorum çünkü- bütünlüğüyle, ruhuyla tamamlanana kadar, ona veçhe diyorum. Bir kez bütünlediğinde ise, o artık bir fasettir. Tamamlanmıştır.

Peki, bir insan bir veçhe olmaktan, ruhunun ifadelerini tanımaya, faseti tanımaya nasıl ulaşır?

Ruh (soul) bu güzel küre gibidir. Ruh başlangıçta boş gelir, boştur. O bir kaptır. O, kendini almayı bekleyen, tüm potansiyellerini yerine getirmeyi bekleyen bir kaptır. Potansiyeller, bu küredeki baloncuklar gibidir. Bu ruh ( soul) ,boş kap, sadece kendini bilmek ister. Bunun için, sonunda faset haline gelecek olan, bu veçhe denen şeyi yaratır. Ve veçheler, deneyimler yoluyla, bu boş kabı bilgelik, deneyim, biliş ve sevgiyle doldurmaya başlarlar.

Bu boş kap, başlangıçta potansiyellerle – ama deneyimlenecek, idrak edilecek potansiyellerle – doludur. Bu nedenle, boş gibidir. Ve boş gibi olan ruh(Soul), kendisini –BEN-İM’i bilmek için, potansiyelleri ve bunların deneyimleri ile kendini doldurmak ister. Ve bunu, ruh(spirit) yoluyla yapamaz. Başka bir varlık yoluyla yapamaz. Denese bile böyle yapamaz. Bunu sadece potansiyellerini deneyimlemek yoluyla yapabilir.

Ve bu kap dolduğunda, seçtiği kadar çok potansiyelleri deneyimlediğinde, ve hatta fiziksel gerçeklikte daha önce asla deneyimlenmemiş potansiyelleri yaşadığında, tam, saf, bütünlenmiş ve kristalleşmiş olur. Bu BEN-İM’dir.

Ve BEN-İM halinde bu kap, bu ruh, bilmenin ötesinde, hiçbir şüphe olmaksızın, hiç sorgusuzca, kendisini bilir Kendisinin tüm fasetlerini, tüm açılarını bilir ve şimdi soracaksınız – “Peki, deneyimlemeye devam eder mi?” Evet, eder. Ama artık insan deneyimi gibi değil, o kendini sevmeyi deneyimlemeyi sürdürür. Bu onun tüm ihtiyacı, tüm isteği, tüm arzusudur.

Kap tam olarak tamamlandığında, her nefeste, her anda, koşulsuz ve şüphesiz olarak kesinlikle utançsız olarak, kendine olan aşkı sürdürür. Kendine olan aşkı sürdürür, çünkü bu aşk her şeyden büyüktür.

BEN-BEN’İM her gün kendisiyle aşk içinde.

*

Sn Germain’in bu ay anlatmak istediği feseta ve veçhe durumlarını 2004 yılında Oyun Kuramında anlatmaya çalışmışım,Tıklayınız.

Güçlü bir iman için ne yapmalıyız

Bir kardeşimiz, Kur’an ın haram dediği bir şeye, Allah ın sırf yasakladığı için uymak, hikmeti nedeniyle uymaktan çok daha iyidir demiş. Bir başka arkadaşımız da, sorgulamadan itaat etsek, kıyamet kopar herhalde diyerek düşüncesini yansıtmış.

Acaba böyle mi düşünmeliyiz? Allah Kur’an da bizlerin, böyle mi iman etmesini istiyor? Hiç düşünmeden, araştırmadan mı iman etmemiz daha güçlü, sağlam bir iman olur, yoksa ikisini birleştirdiğimizde, yani düşünerek, araştırarak iman etmemiz mi daha doğru olur. Bu konuda doğru bir yol üzerinde olmak istiyorsak, Kur’an ın bu konuda ki düşüncesini önce öğrenmeliyiz.

Elbette ilk yapmamız gereken, kesin itaat etmemiz çok önemlidir, bunda şüphe yok. Çünkü herkes aynı kapasitede değildir, her şeyi hemen anlayamaz düşünemez, ama emredilen hükmün nedenlerini, hikmetini araştırmak da, bizlerin asli görevi olduğunu bilmeliyiz.

Bir başka şekliyle söylemek gerekirse, Allah ın emrini, hükmü ayrı, hikmeti ayrı gözüyle bakmamalıyız. Allah ın ayetlerinde dikkat çeken en önemli unsur, sorgulayan ve düşünen bir toplum yaratılması adınadır. Yaradan düşünmemizi, aklımızı kullanmamızı istiyorsa, bu sorgulayan bir toplum olmamızı istediği içindir.

Yaşantımızdan bir örnek verelim. Hastasınız ve doktor size ilaç verdi. Siz sırf doktor ilaç verdi diye mi o ilacı aldığınızda memnun olur, en kısa zamanda sağlığınıza kavuşursunuz, yoksa o ilacın etkisi, sizin üzerinizde yapacağı olumlu sonuçlarını bilmeniz, bu konuda yapılan açıklamalar mı, sizin için daha iyi sonuç verir?

Kur’an bizlerin, öyle iman eden bir kul olmamızı ister ki, Allah ın emrine önce kuşku duymadan boyun eğen, ama böyle kalmayıp, emredilen hükümlerin üzerinde düşünen, aklını kullanan bir kul olmamızı ister. Allah ayetlerinde hükmünü verir ve en sonunda bakın nasıl bizleri düşünmeye, araştırmaya yönlendirir.

( Hâlâ düşünmüyor musunuz? Fakat düşünen mi var. Ayetleri size açık-seçik bildiriyoruz ki, aklınızı işletebilesiniz. Allah, ayetleri size işte böyle açıklar ki, derin derin düşünebilesiniz. Hâlâ aklınızı çalıştırmayacak mısınız? Dileyen onu düşünüp öğüt alır.)

Daha açıkçası, yaptığını bilen, bilinçli, kendisinden emin olan, aklı başında kullar olmamızı ister Kur’an bizlerden. İmtihanımızın da özünde, düşünmek aklımızı kullanmak yatmıyor mu? Bilinçsiz ve düşünmek den uzak bir imanın, nefsimizde etkisinin gerektiği kadar etkin olmayacağını, Rabbimiz Kur’an da bizlere anlatmaya çalışır. Tabi Kur’an ı bilerek, anlayarak okuyup düşünenler, bu gerçeği görecektir.

Bizlerin dine ve Kur’an a yaklaşımı, eğer yalnız nefsi ve duygusal olurda aklı, mantığı bir kenara bırakmışsak, şeytanın ve şeytanlaşmış insanların aldatmacalarından asla kurtulamayız. Onların bizlere karşı tuzaklarının, farkına varamayız.

Kalıcı, sağlam bir iman üzerinde olmak istiyorsak, nefsimizi, duygularımızı mutlaka akıl ile kontrol altına almalıyız. Aklın var olduğu yerde, şeytan asla hüküm süremez. Çünkü şeytan bizleri nefsimizle, duygularımızla aldatmaya çalışır.

Düşünen ve aklını kullanan bir Müslüman, Allah ın emrettiklerinin hikmetini aklıyla, mantığıyla, ilimle anladıkça, imanı daha da güçleneceğinden şüphe yoktur.

Kur’an da ki müteşabih ayetler, sizce ne için var hiç düşündünüz mü? Allah bu ayetlerin anlamını, bir ben bilirim, birde ilim tahsili yapmış olanlar diye açıklama yapar bizlere. Hatta kalbinde eğrilik olanlar, anlamlarını bilmedikleri için, bu ayetlerin peşine düşüp, anlamsız şeyler söylerler diye dikkatimizi çeker. İman edenler ise, bunun Allah dan geldiğini bildiği için, kuşku duymadan iman ettiklerini söyler. Dikkat ediniz lütfen, herkesin anlayamayacağı, zamanla ilimle anlaşılacak ayetlerin nedeni ne olabilir?

Peki, bu ayetlerin anlamlarının ortaya zamanla çıkması sonucu, biz insanlarda ne gibi bir duygu hâsıl olur diyor Kur’an? İnananların imanları artar diyor. Buradan da anlaşılıyor ki, imanımızın daha güçlü olması için bazı etkenler var. Bu etkenlerin ana kaynağı ilim ve akıl olduğu anlaşılıyor.

Demek ki bizler elbette kuşku duymadan önce iman edeceğiz. Ama öylece oturmak yok. İmanımızın daha güçlü ve sağlam olabilmesi için de, araştıracağız düşüneceğiz. İlmin ışığında yaşayacağız. Ne yazık ki bizler bunu yapmayı başaramadık, her zaman göz ardı ettik.

Ne yazık ki bugün İslam toplumu, bu gerçeği göz ardı ettiği için, Kur’an ın emrettiği İslam ı yaşayamıyoruz. Düşünmeyi bıraktığımız içindir ki, nelerin Allah emri olduğu, nelerin olmadığı kargaşası içinde boğuşup duruyoruz. Çünkü akıl devre dışı kalmış, rehber Kur’an olması gerekirken, beşerin kitapları rehber olmuş. Böyle olunca da, sonuç ortada.

Allah birçok ayetinde, düşünmeye, akla vurgu yapıyor ve aklını kullanmayanları pislik içinde bırakırım diyor. Dikkat ediniz lütfen, Allah sırf ben söylediğim için iman edin demiş olsaydı, aklınızı kullanın, ayetler üzerinde düşünün der miydi?

Ne dersiniz? İnancımızı, imanımızı daha güçlü ve sağlam bir temel üzerine inşa etmemiz, daha doğru olmaz mı? Kendi kendimize sorular sorup acaba neden, niçin demektense, onun hikmetini araştırıp bilmemiz, imanımıza güç katmaz mı sizce? Yorum ve karar sizlerin.

Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK