Sevgiyle dürtüklemek

Acele karar vermeyin. Hayatın küçük bir dilimine bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar; aklın durması halidir. Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur. Buna rağmen akıl, insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken, başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz. Ceng Tzu
 

Urban shaman eğitimi almış olanlar bu konuyu anımsayacaklardır. Her karar ve her seçim sınır belirleme harekatıdır ve varlık alemlerinde bulunabilmek bu eylemi gerektirir. Devamını oku “Sevgiyle dürtüklemek” →

Zaman Hızlandı mı?

99’dan beri giderek sıklaşan ölçüde “zamanın hızlandığını” söyleyenler var, ben de onlardan biriyim. Bunu his olarak böyle algılıyor olmalıyız çünkü halen günlük yaşantımızda tüm dünyanın kullandığı saatleri baz alıyoruz 🙂 Geçen bir arkadaşım bunu sormuştu, zamanın hızlanması nasıl oluyor diye.

Zaman dünyadaki bazı insanlar için mi hızlandı? Yoksa, dünyadaki insanların bazı anlarında mı hızlandı?

Zamanın dördüncü boyut olduğunu ve ilişkilere dayanan bir boyut olduğunu biliyoruz (fizik biliminden). Aslında kurduğumuz her türlü ilişkinin sıralanması ve sınıflanması edimi bir zaman olgusu ortaya çıkarıyor. Örneğin hayvanlar için zaman var mı? Yani biz insanlar dışardan bakarken onlar adına var deriz (ki bu hep içine düştüğümüz bir yanılgıdır, her şeyi, tanrı dahil insani ölçülerle tanımlar ve yorumlarız, bu normal, sadece böyle yaptığımızın farkında olmak denge kayışını düzeltir). Newton, mutlak bir zaman olduğunu, Einstein izafi olduğunu söyledi.

Neyse ben konuyu elden kaçırmayayım, neden zaman hızlandı (gibi geliyor)? Ben kişisel olarak bunu daha özgürleşmenin getirisi olarak yorumluyordum, “zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyorum çünkü sadece kendi gönüllü ilgilerimle haşır neşirim” diyordum. Bu arada eskiden beri zaman konusuna dikkat veren ve daha 99 yılında bir zaman kayması romanı yazan ben, “zaman benim demişim, bu vardığım sonuçtur. O halde aslında hızlanan ben’im.

Ayrıca dünyadaki bilimsel hayata bakıldığında yine müthiş bir hızlanma var, eskiden beşyüz yılda ortaya çıkabilen yeni fikirler ve uygulamalar, şimdi on yirmi senede oluveriyorlar! Doğru değil mi bunlar? Evet öyle 🙂 Ama neden?

Az önce birdenbire zamanın büyük kütlelerden etkilenerek eğildiğini hatırladım ve birden bire yeniden zamanın hızlanması hissinin, “dünyanın yer çekiminden” kurtulmak anlamına gelebileceğini fark ettim. Zaten rüyalarım da uzun zamandır bunun mesajını veriyordu, rüyada; ayağını nasıl yerden kolayca kesebildiğini ve boşlukta dengede durabildiğini gösteriyordum, çok zevkli ve kolay oluyordu 🙂

Sonuç olarak, biz bazı insanlar ya da biz insanların bazı anlarında yerçekiminden nispeten kurtulabiliyoruz diyebilir miyiz? Günaydın sevgili frekanslarım, 🙂

(Bu arada hücrelerime artık gece ve gündüzü saymamasını, buna ihtiyacımız kalmadığı talimatını verdim, bakalım neler olacak, meraktayım)

*

Farklı zaman skalasına geçişler çeşitli şekillerde yorumlanan sıçramalara sebep oluyor, hatta mucize denilen şeylere de. Bu mucizelerle ilgili (farklı boyutlara gidenler, azizlerin tanrıyla buluşma öyküleri gibi) yapılan bazı nörolojik deneyler var, beynin sağ lobunda yapılan hafif bi gıdıklama, insanın algısının pozisyonunu derhal değiştiriyor. Tabi her insan o durumda değişen pozisyonu “kendi inancına göre” bi şeye benzetiyor ve kendinden gayet emin biçimde bunu paylaşıyor. Emin olmakta haklı çünkü gerçekten yaşadı; fakat ne yaşadığını yorumlayan inanç sistemi aynı kaldı!

Ben bu durumu yıllar önceden fark ettim, rüyalarla uğraşmak gerçekten çok aydınlatıcıydı. Kendimin başkalarının binlerce rüyasında-vizyonlarında bunun ayak izlerini bariz biçimde gördüm, hatta Jung’un rüya ve vizyonlarını tahlil ederken bu çıkarımımdan tam olarak emin oldum. Mesele şu ki insanlar hep birlikte boyutlararası bi sıçrama yapsak dahi, herbirimiz içindeki inançlarını o noktaya taşıyacağı için şu andaki pozisyondan pek de farklı bi sonuç ortaya çıkmayacaktır. Ölsek dahi bi şey değişmiyor! Çünkü kendimizle beraber götürdüğümüz değer yargıları bütünlüğümüzle, ya da ışık bedenimizle buluşmayı engelliyor ve ahret denilen geçici an/mekanı oluşturuyor, bunu rüyalarımıza benzetebiliriz.

Ortalıkta büyük bir çelişki var şu anda. Birçok insan yeni boyutun sunduğu gerçekliğe büyük bi heveslilikle sarılıyor, benimsiyor ancak yeni boyutun gereksindiği arınmayı gerçekleştiremiyor, yani yargılarını ve çıkarımlarını bırakamıyor, bunlar duygusal ve zihinsel bedenlerde aynen duruyor. Bu hevesli insanların her bir yeni boyut paylaşımından sonra, bir de “bizi insan yapan değer yargılarımızdır” mealindeki paylaşımlarını görebilirsiniz.  İşte bu durum maalesef yaşayan üstat olma potansiyelini kullanamıyor oluşumuzun bir göstergesi. Üstelik yaşamaktan vaz geçtik ölünce de bu değişmez.

Bu oyuna bir kere girdikten sonra çıkış isteğe bağlı değil. Sebebi de şu tahminime göre, her birimizin tüm boyutlarda bir temsilcisi var (o sebeple her şey aynı anda aynı yerde oluyor çıkarımı var) ve bu oyuna girmeyi isteyen boyutumuzdan buradaki boyutla(kişiliğimizle) ayrı düşmüş vaziyetteyiz, boyutlararası iletişim  sorunları büyük çünkü çok gürültü var! Yine de bütünlüğümüzü öyle ya da böyle sağlayacağız, bunun başka çıkar yolunu ben bulamadım.

Ben bu gerçekliği roman yazarken keşfettim. Bir romana başlarken ana karakterleri oluşturmaktasın, isimler özellikler verirsin bir başlangıç puanı olarak. Bu durum ilk beşbin kelimede gayet iyi işler (insanın 5 yaşına isabet ediyor olabilir) derken bu karakterler canlanmaya başlar! Şaka değil bu, bizzat defalarca yaşadım. Kendi duygu ve iradelerine kavuşurlar ve benim/yazarın onları yöneltmesine karşı dururlar. Hem de ne büyük güçle inanamazsınız. bir roman yazmak başlı başına işkenceye dönüşür. Sonunda kitabı devam ettirebilmek hatta mümkünse sona erdirmek için karakterlerle pazarlığa oturursun! Çünkü sadece birinin isteğini kabul etsen tüm diğer karakterlerin dengesi, hikaye örgüsü bozulur. Böylece hepsini tek tek tatmin eden ama aynı zamanda benim bu belalı işe girişmekteki maksadımın da hasıl olabileceği bir noktada buluşmamız gerekir. Ben her kitapta bu amansız mücadeleyi veriyorum. Eğer beni bu romandaki karakterlerin bir başka boyuttaki temsilcisi olarak algılarsanız mevcut durumlarımızla paralellik kurabilirsiniz.

Not: Günü zamanla açınca bu konuda bir de video seyredeyim dedim, aşağıda linkini veriyorum. Zaman mutlak mı (Newton), Göreceli mi (Einstein), illüzyon mu? zıplamalı mı (nörolojik,şizofren), entropik mi? (zamanın başı daha mı düzenliydi), tek boyutlu mu çift boyutlu mu? (ya evrenimizin zıt ikizi de aynı anda doğduysa?), yoksa zaman da tek başına çok boyutlu mu? (sicim teorisi) Siz zamanın neresindesiniz? Dünyadaki kimi kişileri meşgul eden temel soru, kolay gelsin.

Morgan Freeman ile Solucan Deliğinden;  Gerçekten Zaman var mı? Tıklayınız

 

Anlayışın Derinleşmesi

Barış, çatışma ve çelişkilerin anlayışla çözülmesi anlamına gelir. Anlayış gelişip derinleştikçe barış kaçınılmazdır. Biz barış için değil anlayışımızın derinleşmesi için çabalıyoruz.
Çok boyutlu yaşama geçtiğimizde zaman ve mekan derdi olmadığını göreceğimizden, barış şimdi ve burada sağlandığında bu mutlak barış anlamına gelecektir. Mesele anlayışımızı derinleştirmek, lineerlikten çok boyutluluğa transfer olmak. En azından ben kendim için bunu öncelik edindim.
Her birimizin içinde bulunduğu tekillik hali, bizleri tek başına bir evrenmişiz gibisine (belki “gibi” fazladır) devasa bir karadeliğe çeviriyor.Biz bunu dengelemeyi nasıl başaracağız?
Çözüm hakkında bir fikrim, hatta uygulamalarım var, ancak sabır ve sebat gerektiriyor, evreleri, devreleri ince hesapları var bunların, öyle hissediyorum. Formüllerden yola çıkıyor da değilim, adeta karanlıkta diyalog yapıyorum. Bana gereken kendime inancımı kaybetmemek 🙂

Allahtan şimdiye kadar hiç olmadığım denli sakinim. Bi şey değişti ama nedir onun adını koyamadım.

Bu minik ahşap üstü akrilik boyamaları 23 nisan günü yapmıştım, 1 Güzel şeyler dükkanında bulabilirsiniz 🙂

10174778_797139240307830_310869105411803777_n

10168043_797039733651114_8743521024236498064_n

Otizm ve Çok Boyutluluk

Otizmin bir hastalık olmadığı söyleseler de, kurmak istedikleri iletişimde bence bossy bi tarz var, tıpkı Avrupanın bize (doğu ülkelerine) davrandığı gibi: “tamam sana kötü demiyoruz ama istersen daha iyi olman için sana öğretebiliriz!”
Bu patronluk taslama durumu hiç de bizi sinirlendirecek ya da etkileyecek bi şey değil, sadece kendilerinin eksik kalmasını sağlayan bir davranış tarzı. Çünkü senden ne öğrenebiliriz?” merakı içermiyor. Öğreteceklerine amenna ve peki ama ne öğreneceksin, ne öğrenmek istersin?
Otizmle ilgili düşünce de bu olabilir, eskiden beri bu benim aklımda ve ilgi alanımın bi köşesinde “henüz açık konular” başlığı altında bulunurdu. Daha bugün bir saat önce Kryon’un otistikler için çok boyutlu evrene geçişin öncüleri, deneme sürümleri olduğunu okuyunca, eski ilgim yeniden canlandı. Malum onaylanmaya bayılırız 🙂
Bizler mevcut 3B koşullarında lineer düşünür, iletişir ve yapılandırırız. Tüm kabiliyetimiz bu olduğundan değil sadece denemenin ilk safhaları olduğu için. Bunda bi sakınca yok ancak sorun her zamanki gibi bu yaptığımızın TEK ve biricik uygulama olduğunu sanıp onu doğru ve sağlıklı olan şeklinde kabul ediyor da oluşumuz.
Şimdi Otistikler gerçekten çok boyutluluğun denemesi ise bizim onlardan öğreneceğimiz devasa şeyler var demektir. Tabi ki öğrenmek için onlarla iletişim kurmayı öğrenmeliyiz öncelikle ama bunu tek doğru ve sağlıklı olarak bildiğimiz lineer yolla yapacaksak, onları kendimize benzetmek isteyen Avrupalıdan ne farkımız kalır (genellemeler yanlıştır, avrupalının ismini verişim doğrudan onu kastetmek değil çünkü bu eğilim hepimizin içinde var, burada sadece kısa yoldan ne demek istediğimi güncel bir durumdan anlatabilmek için kolaya kaçıyorum, genelleme için özür dilerim).
Sonuç olarak biz otistiklerden bi şey öğrenmeye kendimizi açabilir miyiz? Buna cesaret edebilir miyiz? Zamanında Mithranın dengesini dünya lehine feda edişi gibi biz de şu an Lineerliğin konforunu(!) feda edebilir miyiz? Buna hazır olanlar var mı?
Nasıl başlarız, nereden başlarız?
Ne çok soru var.
http://otizm-hastalik-degildir.blogspot.com.tr/2011/02/otizm-nedir.html

Vur deyince öldürmek!

Vur deyince öldürmek, tahterevallide en keskin sallanış.
Sanırım yalnız “ya o ya du bu” diyen iki seçenekli Aristo’nun değil, dünyanın bildiğimiz tüm zamanlarının kısırlığı. Lineer varoluşun en canlı göstergesi.
“Hem o hem de bu hem de daha fazlası” diyen Bulanık Mantık, iyi uygulayabildiğimizde bizi çok boyutlu evrene taşıyabilecek mi?
Taşır.
Ama bunu nasıl ifade edeceğim lineer bir şekilde? Konuşsam da yazsam da hep eksik.
Elinden geleni yap işte.
Çok zaman alıyor, çok eksik kalıyor.
Başka yolları da var biliyorsun
Biliyorum  Ama ses olup kulağıma gelmiyor, yazı olup gözüm görmüyor. O zaman ne bildiğimi ne bileceğim?
Senin lineer dediğin ifadeni çok boyutlu duyanlar, okuyanlar yok mu sanıyorsun?

*

Rüyalarımda çok uzun zamandır bu yapının içindeyim, hissediyorum ancak bunu ne görselleştirebilecek ne anlatabilecek araç gerecim yok burada. İşte yukarıdaki sızlanışım da bundan. Bana tarif etmeye çalış diyor arkadaşlarım. Nasıl diyebileceğimi bilsem.

Bi sürü fotoğraf aynı film karesine çekilmiş olsa, sen çekim işlemine şahit olsan, yani eminsin bi çok fotoğraf çekildiğinden ama sonucu görmek için bi açıyorsun ortada bulanık bi leke var’! Tüm yaşananlar/fotoğraflar onun içinde bunu hissediyorsun, saatlerce seyretmişsin işlemi. Elde sadece ne olduğu anlaşılmayan tek kare bi bulaşıklık var bu kıyıya geçtiğinde. Rüyayı unutmak gibi de değil,  Mayaların ispanyol gemilerini görememeleri gibi, aynı yetersizlik.