Seyirliklerden

Fringe’in 98. bölümünde ilginç saptamalar vardı. Gözlemciler ve insanlar birbirlerine “hayvansınız” suçlaması yapıyorlardı. Düşündüm de hayvanlar birilerine karşı bir yargı getirebiliyorlar mı diye cevap bulamadım, görünüşe bakılırsa onlarda bir suçlama ve yargı fonksiyonu yokmuş gibi ama bu insan algısından yapılmış bir çıkarım olduğundan doğruluğu hakkında bir iddiada bulunamadım. Yine de bir an için bunun doğru olduğunu varsaysak, bu durumda suçlama kapasiteleri sebebiyle hem gözlemciler hem de insanlar hayvan sınıfına giremezler sanki.
Yine aynı bölümde, dizinin başınan beri önemli bir rol olan Nina Sharp kendini vurarak öldürdü sebebi ise kendisini ele geçiren gözlemcilerin beynindeki sırları alma ihtimalini yok etmekti. Yani biz izleyenlere, kendi sınıfına karşı bir bağlılık örneği göstermiş oldu. Nina’sız bir Fringe nasıl olacak bilemiyorum, muhtemelen onu kurguya geri döndürmek için başka bir operasyon gerekecek 🙂

İlgimi çeken ayrıntılardan biri de, az önce yapılmış bir telefon konuşmasının içeriğini o odanın camlarından geri kazanabilmeleriydi! Frekansın bir süre kaybolmadığını ve cam malzemesinden geri alınabileceğini görmekti.

Şu ana kadar gözlemcilerin insan dünyasına neden geldikleri ve amaçlarının ne olduğu anlaşılmadı. Fakat insanların tıpkı vücudun yabancı organizmaya karşı tepki göstermesi gibi kendi direnişçilerini yarattığını ve gözlemcilerle kıyasıya savaştığını görüyoruz. Savaşmayan insanlar dizide açık-kapalı olarak korkaklıkla itham ediliyorlar. İnsanların Gözlemcilerde kendilerindeki duygusallığı görmemeleri onları korkutuyor.

Bu bölümde anladığımız kadarıyla gözlemci normlarına uymayan, bir sistem hatası olarak doğan ve ölüme terk edilecekken  insanların eline geçen bir çocuk gözlemciyle karşılaştık. Bu çocuğun duygu belirtileri onun farkı olmuş oluyor ve bu hali insanlar tarafından benimsenmesine ve hatta kurtarıcı gibi algılanmasına sebep oluyor.
Aslında dizinin nerden nereye gelen bu yeni yapısında gözlemci ve insan kavgasının sanki somut-soyut bir çekişme olduğunu düşünmeye başladım. Tepe çakrası ile Kök çakrası arasında bir hakimiyet savaşı gibi; biri dene beni dene beni diyen, diğeri anla beni anla beni diye yırtınan. Bu çerçevede Fringe yazarlarına şu soruyu yönlendiriyorum:
Gözlemcilerin amacı ne? Yoksa onlar sadece anlaşılmak mı istiyorlar?

Egemenliğimi ilan ediyorum.

Uzlaşmak şaraba su katmak gibidir. Bunu niye isteyesiniz ki? Uzlaşmalar, size anlaşma yaptırdı – gölge düşürdü,  sizi zayıflattı, sizi diğer insanların gündemlerine ve isteklerine bulaştırdı. Bazı insanların “Hayır, iyi bir uzlaşmacı olmak zorundasın” dediğini biliyorum ama kendinle değil, kendinle olmaz.

Bu diğerlerinin değerleri ve fikrine saygı duymamanız anlamına gelmiyor. Bu, sizlerin yanı sıra, bu gezegende başka varlıkların olduğunu anlamayacağınız anlamına gelmiyor. Bu sadece, değerlerinizden, tutkunuzdan ve arzularınızdan ödün vermeyeceğiniz anlamına geliyor. Hem de hiç. Bu eğlenceli.

…sizi geride tutan şeylerin %95’i size ait değildir. Onlar ilişkilerden, dışarıdan, kitle bilincinden ve geri kalan şeylerden gelmekte ama size ait değiller. Hadi bu yılı, artık eski ilişkileri istemediğiniz bir yıl olarak yaşayalım. Her ilişkinin, yeni bir biçimde başlamasını istiyorum. Eski ilişkilere son.
Biri –siz- egemenliğinizi ilan ettiğinizde ne olur? Ve bunu gerçekten kastettiğinizde. Bu hissiyatınız ve tutkunuzla yapılır. Zihinsel mantra sözcükleriyle değil. “Artık köle olmaya son. Bu kadar.” dediğinizde bunu ilan ettiğinizde, o da aynı türden tutku ve şefkatle gelir.
Neden herkes bunu yapamıyor? Bana çok basitmiş gibi geliyor. Bana gerçekten çok basitmiş gibi geliyor. Neden herkes bunu yapmıyor? “Egemenliğimi ilan ediyorum. Egemenliğimi geri istiyorum.” Buradan yüksek sesle ilan ediyorum.” Birileri “Ben egemen olarak yaratıldım ve şimdi egemenliğime geri dönüyorum.” diyor. Bu kadar kolay. Böyle. Neden bunu yapmıyoruz?

Ruh(Spirit), – ki o aynı zamanda sizsiniz- büyük sevgi şöyle dedi – Ruh(Spirit) gerçekten bunları söyledi– ona bir de bu şekilde bakın, Anne/Baba Tanrı ya da eril/dişil  – ama Ruh(Spirit) şunu dedi, “Kendimi o kadar çok seviyorum ki, kendimi tekrar ve tekrar yaratmak istiyorum. Kendimin tekrar tekrar aynasını istiyorum; ama onların her biri, egemen olacak. Yarattığım benlerin ebeveyni, ben olmayacağım. Kontrol etmeyeceğim çünkü sonsuz sevgide kendime, kendi yaratımıma bütün özgürlüğü vereceğim.” Ve de öyle oldu. Her an, her gün kendine aşık olan Tanrısınız. Kötü deneyimleriniz ya da kötü diye tanımladığınız olaylarda bile, bu sadece bir deneyim. Sevgi denen bu şeyi anlamanın başka bir yolu.

Böylece egemen ve basit yaratıldınız. Ve sonra da, herhangi bir sınırlama ve kural olmadan ilerlediniz çünkü hiçbir kural olması gerekmiyor. Sizi eve geri çekecek hiçbir ip yok. Bu sevgidir.

Şimdi, ilginç bir şekilde, Ruh(Spirit) bunu o zaman bilmiyordu. Bunun sevgi olduğunu anlamıyordu ama bu arzuyu, bu tutkuyu hissediyordu ve “Kendimi tekrar tekrar yaratıyorum” dedi ve işte siz buradasınız. İşte buradasınız,  egemen halinize ve basitliğe geri dönüyorsunuz. Büyüye geri dönüyorsunuz.

Biraz zorluyor tabi. Pek çok yaşamlık programlama ve yapıyı ve çok güzlü hipnoz etkisini geride bırakmak zorundayız. Ama her güldüğünüzde, her gülümsediğinizde birazcık daha fazlasını salıveriyorsunuz. Böyle her toplanmamızda – bir grup Tanrı her gün kendilerine âşık oluyorlar – birazcık daha serbest bırakıyorsunuz. Biyolojinize fazla yük bindirecek hiç bir şey yapmıyorsunuz çünkü yaşam sevginiz nedeniyle, hepiniz burada kalmak istiyorsunuz. Biz – siz – bu bedende kalabilesiniz diye biyolojinizin kaldırabileceği kadarına, bir düzeyde tüm bu izni veriyoruz. Ne güzel bir yaratım. Her kahkaha attığınızda, her gülümsediğinizde, egemenliğinize biraz daha fazlası geri dönüyor.

Bazen kendi kendinizi dinleyin – fikirlerin etrafındaki yalpalamayı, kararsızlığı. Kendinizi dinleyin, spiritüel gevezeliğinizi. Böyle yaparsanız sıkıntıdan kendinizi öldürürsünüz. Ciddiyim, çok fazla laf kalabalığı var. Artık yeter! Artık onu, bu kadar basit tutmanın zamanı. “Egemenliğimi ilan ediyorum.” Bu kadar. “Egemenliğime izin veriyorum. Ben egemenim.” Bu kadar basit.

Kendime Hatırlatıyorum

Kullandığın tüm kelimeler senin gerçekliğini belirleyen büyülerdir, bi dostun olarak hatırlatmak isterim, tabi karar verecek olan sensin. . sa

Zikir ritüelinin ana teması budur, sesler seni kendi frekansına çeker! Mantralar da aynı işe yarar; ancak tüm bu mantra zikir kişinin bilmeden tekrarladığı kendine dair şeyler, kişinin bilinçsizce ev değiştirmesi gibi bir işlem. Kişi gece evinde yatar yarın sabah başka evde uyanır ancak bunun FARKINDA olmaz, eskiyi hatırlamaz. Bu bir büyü sistemidir, ister şifa için isterse zehir için kullanılsın sonuç değişmez; farkındalık hasıl olmaz.

*

Yaratıcılık uydurmaktır, yoktan var etmek değil, diğer şeyleri kapsayan yeni bir şey, yani bir sentezdir. Ve belki uydurabilmek için unutabilmek gerekir.

Bu cümle şimdi gözlerimin önünde açılıverdi!
“İnsan nisyan ile malüldür” sözünü ara ara hatırlarım, bunu insanın bir zafiyeti gibi anlamlandıranlar olduğu gibi, bizatihi insan olabilmenin gerek şartı olduğunu da söyleyebiliriz. İnsan unuturki yaşam denen oyunu uydurabilir!

Hatırlama için bütünlüğünden gelecek -ve çoğu can acıtıcı- rüzgarları beklemek yerine, yaşarken kendi entervalini de oluşturmak belki daha yumuşak ve garanti geçişler yaptırır. Bu sebeple not almak önemlidir 🙂

*

Hayatı tek ya da iki eksenli algılama, korunaklı bir limanda kıyıya bağlı bir motorda iken dünyayı gezdiğin, bildiğini sanmak gibidir. Tek hikayenin sakıncası budur işte 🙂 Velakin gün gelir sıkılır insan da palamar çözer!

*

“Keeeeeesssssstiik”
Der yönetmenler ve o anda o aşkından kavrulanlar, 12 kişiyi doğramış seri katiller, az önce intihar etmiş olanlar, hepsi, onların hepsi bir an dururlar, üzerlerine bir boşalma gelir, tam bir boşluk! Öyle ki acaba iyi oynadım mı, nasıl oldu düşüncesi bile gelmez o anda. Boşalıverirler öylece.
İşte rollerden boşalmak için -tabi eğer kendinizin yönetmeniyseniz- bu komutu her istediğinizde verebilirsiniz. O derin rahatlamaya, boşluğa girmek için kendinize yetersiniz, tabi buna ihtiyacınız varsa 🙂

Küçük anılara devam

Yarın iki harika kardeşimden birinin doğum günü. Onları çok seviyorum. Varlıkları bana her zaman sevinç ve övünç kaynağı oldu. Gerçi bazen “Ya terlik sefası?!” diye hatırlatırlar. Küçükken beni artık deliye çevirdiklerinde (araları iki yaş bile olmayan erkek çocukları tahmin edersiniz) ayağımdaki terliği çıkarıp artlarından koşarmışım 🙂 “peki vurabiliyo muydum” diye sorarım. “Eh işte yetişebilirsen bazen” diye gülerler.

Yurt dışında olan kardeşime hdiye olarak oturup bi resim oyunu boyadım, iyi ki doğdun canım

**

Ben küçükken, babamın kocaman makaralı bir teybi vardı, çoğu kez onunla ingilizce öğrenme oyunları oynardık; fakat onu başka işler için de kullanıyordu sanırım. Örneğin biri trajikomiktir: Annem bi köy okulunda müdürlük yaparken, derslere geç gelen (ve köyde bazı dedikodulara sebep olan yaşamları sebebiyle) genç öğretmenlerle ilgili anlaşmazlık yaşadığında, ona bu teybi verdi ve okulda onlarla konuşurken bunu hep kayda almasını istedi. Annem meseleleri böyle germek istemediği için karşı çıktı. Ama babama karşı çıkılamadığı için (dediği dedik,sabit bi adam), sonunda bunu yapmak zorunda kaldı. Ve ne oldu dersiniz? Bu genç öğretmenler aralarında birleşerek annemin Atatürk düşmanı olduğu gerekçesiyle resmi şikayette bulundular ( O zamanlar en feci suç buydu!). Soruşturmalar senelerce sürdü annem teybi kullanma konusundaki isteksizliğinde haklı çıkmıştı . Çünkü suçlama komikti,  o bilim dinine inanan genç bi cumhuriyet öğretmeniydi! Bu tür bir suçlama dışında başka her bi suçlama daha akla yatkın gelebilirdi! Hahahahahaha… Babam ise yaptığı işin (teyple gezme) ne kadar doğru olduğunun kanıtı saydı bu tuhaf ötesi olayı.; çünkü sanırım babam insanların ağzından çıkanı kulağının duymadığını ve sürekli işlerine geldiği şekilde kendilerini kendi yalanlarına ikna ettiklerini düşünüyor ya da hissediyordu.

**

Günaydınnn frekansslarrr… Güneş tam şu anda tepeyi aşıp gösterdi parlak yüzünü. Şimdi ekranı göremeden yazıyorum artık ne denk gelirse. Sarkıtlar beni şaşırttı yıllar yıllar var ki bu kadar yaklaşmamıştık onlarla. Sivas geldi birden aklıma. Orada birbuçuk yıl oturmuştuk, 12 yaşındaydım. Annem her zamanki gibi alışveriş listesi ve para verip beni sabit pazara gönderdi. Eskimolar gibi giyinmiştim. Soğuk filan algılayacak yaşta da değildim zaten. Karlı ana caddeden dikkatli adımlarla (kayıp düşmekten pek korkardım) yürürken eczanenin önünden geçtim. Kapısının yanında yukardan aşağıya asılmış dev bir termometre vardı. Gözüm ona takıldı ve -22 derece olduğunu gördüm. O gün amma soğuk gibi öylesine geçmiştim ama bugün waawww o neymiş yaaa demekteyim. Hayat  güzel, sarkıtlardan sakınarak güneşle bakışalım, hala yaşıyorolmak muhteşemmm… Burada o kadar çok yaşadım ki hala doyamamış olduğuma inanmak güç :)İnsan zevkli bişeye doyamaz diye düşünürdüm ama insanınhayatında öyle sekanslar oluyo ki “bal yiyen baldan usanıyor!” hahahahahaha Nefes almak, sağlıklıolmakk, duyabilmek , koklayabilmek, antenleri salındırmak, ohhh buna doyulmaaz sankiiii… günaydın canlarımmm

Bu hayatta çok yakınlarıma gelen dostlarla hep aynı yerlerden (şehirlerden ve benzer mekanizmalı hayatlardan) geçmiş olduğumuzu duymak beni şaşırtıyordu. Belki de ben şaşırmayı seven bi yaramazım sadece kimbilir:) mucukss hepiciğinize… Keşke dışardaki detaylara ben de çoğu insan kadar hakim olabilseydi ve karış karış gezmek zorunda kaldığımız anadoluya, insanlara ve dahi başka dış şeyleri daha iyi görebilmiş olsaydım. O zaman böyle tek tük küçüklük anıları yerine elimde dev bi anılar paketi olurdu.Velakin her şeyin bi şeyi var tabii! hahahahahaha Belki de o zaman hep anda sakin şapşal sibel olamayabilirdim. Hep birlikte muhteşem olmaya organize etmiş bizi evrim hazretleri :))))

**

Aslında ben uydurduğumu bilmiyordum, yedi yaşında Sivaslı diye minicik bi ilçede okula başladığımda bir cumhuriyet bayramı kutlamasına götürdüler bizi. Eve döndüğümde babam her zamanki gibi bitmek bilmez sorularını yönlendirdi bana:”Eee kefken, bugün neler yaptın?” ben de kuş gibi cıvıldayarak töreni anlattım ve davul zurna eşliğind oynadığımızı söyledim. Dedi ki “sen oynamayı biliyor muydun?” ben de gayet saf biçimde “yooo uydurdum” demişim 🙂 tabi babam bunu yıllarca söyleyip güldü. Fakat sonraki yıllarım gösterdi ki ben gerçekten uydurukçuyum :)))

Enter the Void

155 dakika 5 saniye, dile kolay, Enter the Void filminden bahsediyorum, yorucu, sersemletici ( çekim tekniğinden ötürü), ölüler kitabı, reenkarnasyon, uyuşturucular, talihsizlikler, kazalar duygular, kaçınılamayanlarla dolu insan hayatı. Yönetmen sanki size ölüm sonrasını anlatıyormuş gibi davranıyor fakat sadece insan hayatında gezdiriyor..Zaten ölüp de geri gelen mi var! Bu konular ilginizi çekiyorsa ve sabrınız varsa önerebilirim.

Filmi seyredip de beğenmiş olanlar varsa onlara asıl Donie Darko’yu öneririm ben o filmi on sene önce bile çok daha derin bulmuştum.

*

Ne olyordu bana? Eğer aklımı kaçırıyorduysam, ne kadar çabuk bilincimi yitirsem o kadar iyiydi. Birden yok oluvermek düşüncesi anlatılamaz ama hiç de gerçekçi olmayan bir umut uyandırdı içimde.

…Acaba kontollü bir deney geliştirmek olanaklı mıydı? Önce hayır olanaksız dedim kendime; çünkü hasta beynim (eğer gerçekten hastaysa) öngördüğüm yanılsamaları da yansıtacaktı. Kelvin-Solaris

Bu durum CC deki kontrollü delilik kavramıyla son derece ilintili. Aynı konuyu Sırıtkan Kırmızı Ay kitabı da konu edinmişti.