Kıyamet tellallığı

Şimdi ortada bu kadar tellal bu kadar kitap varken varsayınki ben bankadan bir milyon lira kredi çektim ve 21 Aralık 2012 ye kadar çatır çatır yedim. Ödemelerine de 2013 de başlayacak şekilde ayarladım. 21 Aralık kıyametin kopacağına güvendin kısacası.

Eh tarih geçti kıyamet falan kopmadı. Banka peşime düştü hacizdi, avukattı falan.

Şimdi benim; 21 Aralık 2012 de kıyamet kopacak diyen tellaları, kitapları, kitap yazarlarını suç ortağı yapmaya hakkım yok mu? Kandırılmış, mağdur edilmiş durumda olmuyor muyum? Bu kadar kolay mı yani yalan yanlış yayın yapıp insanların geleceği ile oynamak?

Dolandırıcının karşısına çıkan mağdura, “kanmasaydın kardeşim” demeye benzemez mi bu durum? Dolandırıcının hiç mi suçu yok?

Değişim nerede başlar?

Bilinç, hava durumunu etkiler ya da aslında yaratır.
Bu küresel ısınma diyeceklerdir. Küresel ısınmaya neden olan nedir? Bilinç! Ve bilinç, gezegene ya da gelecek nesillere göz kulak olmakla veya enerjinin nasıl kullanılacağıyla ilgili olsa da, o aynı bilinç, kendi içinde hava değişimleri yaratıp, küresel ısınmaya da bir ölçüde neden olmaktadır. Muhtemelen bu değişimlerin bazılarını göreceğiniz yer Avrupa olacaktır. Çünkü şu andatüm gezegende kulllanılmakta olan bazı sistemler orada doğup büyüdüler. Dğişim doğum yerine döner.
*

Evet, kulaklar, çünkü bilincinizi sizler genişletirken pek çok şey olmakta. Duyusal algınızı da genişletiyorsunuz. Pek çoğunuz dinlemiyor. Bu kulaklarınızı da etkileyecek. Kulak çınlamaları ya da kulak ağrılarınız olacak. İşitme duyunuz azalıyor gibi hissedeceksiniz. Bu sadece, dinlemeniz için dikkat çekmeye çalışan bedeniniz.

Dünyanın pek çok yerinde, Şambra’da gözlemlediğim bir şeyi burada paylaşacağım. Baş ağrıları, çoğunlukla da sinüslerle ilgili. Şimdi, bunun iki nedeni vardır. Birincisi, havadaki şeylere karşı artık daha duyarlı oluyorsunuz – kirlilik, birazcık alerjiler – bu nedenle, baş ağrısına neden olan daha fazla sinüs problemleri yaşıyorsunuz. Ama bunun altında yatan asıl neden, gene nefes almanın kendisi.

Öncelikle, yeterince bilinçli nefes almıyorsunuz. İkinci olarak, şuan ki nefes alışınızla bilinçli olarak nefes alışınız birbirinden farklı. Onun önceki gibi, aynı nefes olmasını umuyorsunuz ama değil. Nefes değişiyor. Diğer bir değişle, nefesle içinize çektiğiniz enerji, Eski Enerji ya da eski hava değil. Tam olarak, farklı tipte bir enerji solumaya başlıyorsunuz.

O da geçici olarak sinüslerin düzenini bozuyor. Neler olup bittiğini, neyin baş ağrılarına neden olduğunu anlamaya çalışıyorlar. Özellikle nazik nefese devam ettikçe, çok nazik nefese, sinüsleriniz Yeni Enerji’ye adapte olacak ve baş ağrılarınız gidecek. Evet.

ADAMUS: Güzel. Güzel. Şimdi, kendinle yüz yüze gelme söz konusu olduğunda, en büyük korkun ne olurdu?

JANE: Kendimden hoşlanmamak?

ADAMUS: Ben senden hoşlanıyorum. Neden sen, senden hoşlanmayasın? (Bazıları kıkırdar)

JANE: Bilmiyorum. Pek çok kötü şey yaptığımı düşünüyorum.

ADAMUS: Evet yaptın, ama geçen ayı hatırlıyor musun? “O ben değildiiiim! (Adamus şarkı söyler) Benim seninle ilgim yok!” Yok! Bunun sen olmadığını bilimsel olarak kanıtlayabilirim. Matematiksel olarak, bilimsel olarak, spritüal olarak, felsefi olarak. O sen değildin. Yepyeni bir sayfa aç. Öyleyse korkacak ne var? (Jane tekrar duraklar) Sana söyleyeyim.

JANE: Pekâlâ, teşekkürler.

ADAMUS: (Kıkırdar) Tamam, sen kenardayken, orada hiç bir şey yoktur.

JANE: Ben de hiçbir şey diyecektim.

ADAMUS: Boş bir elbise, evet. Denemekle ne kaybedersin?

JANE: Hiçliğe, bir boşluğun içine düşmek.

ADAMUS: Eh, er ya da geç olacak. Ölürsen, gerçekten de orda bir şey yok ve onun içine düşeceksin. Öyleyse neden şimdi keşfetmiyorsun. Böylece yaşamının geri kalanının keyfini çıkarabilirsin. Orada gerçekten de bir şey olduğunu, ama senin düşündüğün şey olmadığını anladığında, bu en güzel ve en zor kısmıdır. Oradaki, senin şimdiye kadar düşündüğün hiç bir şeye benzemez. Hiçbirine. Öyleyse dene. Gerçekten.

Şimdi, zihnin hala bir şeyler yaparak meşgul olmak isteyecek çünkü enerji çalmaya ve problem çözmeye alışık. Ama bu daha üretken bir şeye – ha, anahtar kelime – kanalize edilebilir. Endişelenmeye gerek yok ve bunu hepinize söylüyorum. Bazen yaşamlarınıza bakıyorum ve günlerinizin ne kadar çok bir şeyler hakkında endişelenmeyle – gerçekleşmeyecek şeylere endişelenmeyle,  kuşatılmış olduğunu görüyorum. Bunu şimdiye kadar anlamamış mıydınız? Endişelendikleriniz, genellikle hiç gerçekleşmez. Bu spritüel bir kanundur. Evet. Güzel.

(A)

*

Eğer gözlemciye ihtiyaç olmasaydı neden oluşsaydı ki evren,
neden patlasaydı ki bilinmeyen. sa

Kimdir Kim?

Aydınlanmanız sırasında sizi en çok eleştirecek, sizden en fazla şüphe duyacak olan kimdir? Kim?

Dışarıdan inanılmaz baskının geleceği yer ve de özellikle sizi eleştirecek olanlar, diğer yeniçağ grupları olacak. Neden mi? Öncelikle, dindar fanatikler sizden zaten umudu kestiler. (Birileri kıkırdar) Evet, kestiler. Kesinlikle sizden vazgeçtiler. Onların koordinatlarının ve üyelik olasılıklarının dışına çıktınız. Artık sizi istemiyorlar. İlgi alanlarının dışındasınız. Bu nedenle denemeyecekler bile. Bu nedenle sizi eleştirmeyecekler bile.

Aslında sizi, spiritüel olduklarını iddia eden ama çok uzun zamandır bunu yaptıkları için eski sistemin içine gömülmüş olan insanlar eleştirmeye başlayacak.  “Gerçekten mi? Yaşarken yükselmek mi? Gerçekten mi? Ben olan Ben’e gerçekten inanıyor musunuz? Bütün bunları bunun için mi yapıyorsunuz?“ diyen ilk onlar olacak. En fazla eleştiren onlar olacak. Ayrıca, “yeniçağ” diye adlandırsalar bile, onların birçoğu kendi dinlerine çok fazla yatırım yapmış vaziyette.

Aslına bakarsanız aileleriniz de. Ama onlar bir bakıma, sizden umudu kestiler. Sizin bir keçi kadar inatçı çıktığınızı anladılar. Başlarda bunu, yaşadığınız bir çeşit delilik sanmışlardı. Onu geride bırakacağınızı ummuşlar, hatta bunun için dua etmişlerdi. Şimdi pes ettiler ve bu iyi bir şey. Böylece fazla baskı yapmıyorlar. Güzel.

Adamus

Kimdir kim oyunu şey pardon “Birdir Bir” di o oyun!
çok eğlenceliiiii

Kırmızı Ayakkabılar Masalı

-Kurtlarla Koşan Kadınlar Kitabından-

Bir zamanlar ayakkabıları olmayan öksüz bir çocuk varmış.Fakat çocuk, bulduğu bütün kumaş parçalarını biriktirmiş ve bir süre sonra kendisine bir çift kırmızı ayakkabı dikmiş.Görünüşleri kabaymış, ama onları seviyormuş.Günleri, hava iyice kararana kadar dikenli koruluklarda yiyecek toplamakla geçse de, ayakkabılar ona kendini zengin hissettiriyormuş.

Bir gün paçavralar içinde ve kırmızı ayakkabılarıyla yoldan aşağı yorgun argın yürürken, yanında aniden yaldızlı bir at arabası durmuş.İçinde yaşlı bir kadın varmış.Onu eve götürüp kendi küçük kızıymış gibi davranacağını söylemiş.Böylece yaşlı zengin kadının evine gitmişler.Çocuğun saçları yıkanıp taranmış.Temiz beyaz iç çamaşırları, güzel bir yün elbise, beyaz çoraplar ve parlak siyah ayakkabılar verilmiş.Çocuk, eski giysilerini, özellikle de kırmızı ayakkabılarını sorduğunda, yaşlı kadın giysilerinin çok kirli ve ayakkabılarının çok gülünç olduğunu, bu yüzden onları ateşe attığını, orada yanarak kül olduklarını söylemiş.

Çocuk çok üzülmüş, çünkü çevresindeki bütün zenginliklere rağmen kendi elleriyle yaptığı basit kırmızı ayakkabılar ona en büyük mutluluğu veriyormuş.Şimdi hep uslu uslu oturmak, sekmeden yürümek ve kendisiyle konuşulmadan konuşmamak zorundaymış, ama yüreğinde gizli bir ateş yanmaya başlamış ve eski kırmızı ayakkabılarını her şeyden daha çok özlemeye devam ediyormuş.

Masumlar Günü’nde kilise topluluğuna kabul edilecek kadar büyüdüğünde, yaşlı kadın bu özel gün için hazırlanmış bir çift ayakkabı almak üzere onu yaşlı ve sakat bir ayakkabıcıya götürmüş.Ayakkabıcının sandığında, en güzel deriden yapılmış bir çift kırmızı ayakkabı duruyormuş; ayakkabılar adeta ışık saçıyormuş.Gerçi kırmızı ayakkabılar kilise için tam bir rezaletmiş, ama yalnızca yüreğindeki özlem ve açlıkla seçim yapan çocuk, kırmızı ayakkabıları seçmiş.Yaşlı kadının gözleri o kadar bozukmuş ki, ayakkabıların rengini görememiş ve parasını ödeyerek onları satın almış.Yaşlı ayakkabıcı çocuğa göz kırparak ayakkabıları paketlemiş.

Ertesi gün kilise üyeleri şaşkınlıkla çocuğun ayağındaki ayakkabıları süzüyormuş.Kırmızı ayakkabılar, parlatılmış elmalar gibi, yürek gibi, kırmızıyla yıkanmış erikler gibi parlıyormuş.Herkes bakakalmış; duvardaki ikonlar, hatta heykeller bile ayakkabıları uygun bulmadıklarını gösterir şekilde, bakakalmışlar.Ama kız, ayakkabıları her şeyden çok seviyormuş.Böylece papaz ses verip de koro uğuldadığı, org pompalandığı zaman çocuk hiçbir şeyin kırmızı ayakkabılarından daha güzel olmadığını düşünmüş.

Günün sonuna doğru yaşlı kadın, koruması altındaki çocuğun kırmızı ayakkabıları hakkında bilgilendirilmiş.”Asla, ama asla bu kırmızı ayakkabıları bir daha giyme!” diye tehdit etmiş yaşlı kadın.Ama ertesi pazar çocuk kırmızı ayakkabılarını siyahlara tercih etmekten kendini alamamış ve yaşlı kadınla küçük kız her zamanki gibi kiliseye doğru yola koyulmuşlar.

Kilisenin kapısında kolu askıda olan yaşlı bir asker varmış.Dar bir ceket giymiş ve kırmızı bir sakalı varmış.Saygıyla eğilmiş ve çocuğun ayakkabılarındaki tozu fırçalamak için izin istemiş.Çocuk ayağını uzatmış ve o da kızın ayak tabanlarını kaşındıran küçük bir dans şarkısı ritmiyle ayakkabıların altına hafifçe vurmuş.”Dansa kalmayı unutma,” diye gülümsemiş ve göz kırpmış.

Herkes yine yan yan kızın kırmızı ayakkabılarına bakmış.Ama o kıpkırmızı, ahududu gibi, nar gibi parlak olan bu ayakkabıları o kadar çok seviyormuş ki, pek başka bir şey düşünemiyor, ayini de pek duyamıyormuş.Ayaklarını kah böyle, kah şöyle döndürüp kırmızı ayakkabılarına hayran olmakla o kadar meşgulmüş ki, koroya eşlik etmeyi unutmuş.

Yaşlı kadınla birlikte kiliseyi terk ederken yaralı asker bağırmış:”Ne kadar güzel dans eden ayakkabılar!” Sözleri kızın anında birkaç hızlı dönüş yapmasına neden olmuş.Ama bir kez hareket etmeye başlayan ayaklarını durduramayan kız, çiçek tarhlarından ve kilisenin köşesinden dans ederek geçmiş, öyle ki sanki kontrolünü tamamen yitirmiş gibi görünüyormuş.Bir gavotte, sonra bir csardas, sonra da yol boyunca tarlalardan kendi kendine vals yaparak geçmiş.

Yaşlı kadının arabacısı oturduğu yerden atlayarak inmiş ve kızın peşinden koşmuş, onu yakalayarak tekrar arabaya getirmiş, ama kızın kırmızı ayakkabıların içindeki ayakları sanki hala yere basmıyormuş gibi havada dans etmeye devam ediyormuş.Yaşlı kadın ve arabacı, asılıp çekmişler, kırmızı ayakkabıları çıkarmaya çalışmışlar.Bütün şapkalar yere düşüp bacaklar tekmeler savururken, ortaya görülmeye değer bir manzara çıkmış, ama sonunda çocuğun ayakları sakinleşmiş.

Eve dönünce yaşlı kadın kırmızı ayakkabıları çıkararak bir rafın üstüne fırlatıp atmış ve kızı, onlara bir daha dokunmaması için uyarmış.Ama kız onları izleyip özlem duymaktan kendini alamamış.Ona göre bunlar hala, yeryüzündeki en güzel şeylermiş.

Çok geçmeden, kader bu ya, yaşlı kadın yatağa düşmüş ve doktor gider gitmez kız kırmızı ayakkabıların saklandığı odaya dalmış.Rafın üstünde, epey yükseklerde duran ayakkabıları süzmüş.Süzüşü daha uzun bir bakışa, uzun bakışı da güçlü bir arzuya dönüşmüş, o kadar büyük bir arzu ki, kız ayakkabıları raftan alıp, ayaklarına geçirmiş ve yaptığının hiçbir zararı olmayacağını düşünmüş.Ama ayakkabılar topuklarına ve ayak parmaklarına değer değmez, dans etme dürtüsüne yenik düşmüş.

Ve böylece dans ederek kapıdan çıkmış, merdivenlerden inmiş ve ardı ardına hızla önce bir gavotte, sonra bir csardas, sonra da büyük, cesur bir vals dönüşü yapmış.Kız,  zafer duygusu içindeymiş ve sola doğru dans etmek isteyip de ayakkabılar sağa doğru dans etmekte ısrar edene kadar başının belada olduğunu kavramamış.Dönerek dans etmek istediğinde ise, ayakkabılar öne doğru dümdüz dans etmekte ısrar ediyormuş.Ve ayakkabılar kızı dansettirirken, öteki tarafına dönmek yerine sağ tarafına, yola doğru dans etmişler ve onu çamurlu tarlalardan geçirerek karanlık ve kasvetli ormana doğru götürmüşler.

Orada bir ağaca dayanmış halde kırmızı sakallı, askıdaki kolu ve dar ceketiyle yaşlı asker duruyormuş.”Olur şey değil!” demiş.”Ne güzel dans eden ayakkabılar!” Dehşete düşen kız, ayakkabıları çekerek çıkarmaya çalışmış, ama o asıldıkça, ayakkabılar ayaklarını daha sıkı kavramış.Bir ayağı üstünde zıplayarak ötekinden ayakkabıyı çıkarmaya çalışmış ama, yerdeki diğer ayağı bu durumda bile dans etmeyi sürdürüyor, elindeki ayak da dansın kendine düşen kısmını yapıyormuş.

Ve böylece dans etmiş, etmiş, etmiş…En yüksek tepelerde ve vadiler boyunca, yağmurda, karda ve gün ışığında dans etmiş.En karanlık gecede ve güneş doğarken dans etmiş ve alacakaranlıkta hala dans ediyormuş.Ama bu güzel bir dans ediş değilmiş.Korkunç bir dans edişmiş ve kız için dur durak yokmuş.

Dans ederek bir kilise avlusuna girmiş ve oradaki korkunç bir hayalet içeri girmesine izin vermemiş.Hayalet ona şu sözleri söylemiş: “Bir hayalete, hortlağa dönüşene kadar, bir deri bir kemik kalana kadar, dans eden bağırsakların dışında senden bir şey kalmayana kadar kırmızı ayakkabılar içinde dans edeceksin.Bütün köylerden kapı kapı dolaşıp dans ederek geçeceksin, her kapıya üç kez vuracaksın ve insanlar açıp baktıklarında seni görüp kendileri adına senin yazgından ürkecekler.Kırmızı ayakkabılar dans ettikçe sen de dans edeceksin.”

Kız merhamet dilemiş, ama daha fazla yalvaramadan kırmızı ayakkabıları onu uzaklara götürmüş.Fundaların üstünde dans etmiş, akarsulardan geçmiş, çalılıklardan atlamış, hiç durmaksızın dans ederek eski evine gelmiş.Evde yas tutuluyormuş.Onu eve alan yaşlı kadının o yokken öldüğünü öğrenmiş.Ancak o dans etmeye devam etmiş; yapması gerektiği gibi, dans etmiş.Sefil bir bitkinlik ve dehşet içinde kasabanın celladının yaşadığı ormana kadar dans etmiş.Ve kızın eve yaklaştığını hisseden celladın duvarındaki balta titremeye başlamış.

Kapıda hala dans ederken bir yandan da cellada “Lütfen!” diye yalvarmış.”Lütfen ayakkabılarımı keserek çıkarın ve beni bu korkunç yazgıdan kurtarın.” Bunun üzerine cellat kırmızı ayakkabıların bantlarını baltasıyla kesmiş.Ama ayakkabılar hala ayağında duruyormuş.O zaman kız ağlayarak cellada, hayatının hiçbir değerinin olmadığını ve ayaklarını kesmesi gerektiğini söylemiş.Cellat da ayaklarını kesmiş.Ve içinde ayaklar olduğu halde kırmızı ayakkabılar dans etmeye devam ederek ormana doğru uzaklaşmış, tepelere çıkmış ve gözden kaybolmuş.Kız artık zavallı bir sakatmış ve hayatını sürdürebilmesi için başkalarına hizmet etmesi gerekiyormuş ve bir daha asla, asla kırmızı ayakkabıları arzulamamış.

*

Not: Bu masalın İkizler Kuzey Ay düğümü İnsanına hitap ettiğini düşünüyorum, okuyanlarda böyle bir denklik oluşursa ya da oluşmazsa lütfen beni bilgilendirin. Şimdiden teşekkürler.sa

Düğümcü geldiiiii hanım!…

Karanlıkta uyanmalara hala alışamadım bana eski günleri hatırlatıyor, havaalanına gitmek için daha sokak lambaları yanarken üşüyerek karanlık sokakları yüzlerce kere kat ettiğim günleri 🙂
Bu sabah daha istanbul uyanmadan balkonda kahvemi yudumlarken aklıma şu geldi; Kendi işlevi mi gördüm net biçimde, ben sibelin hayatında somut şeylerin düğümlerini çözüyor, soyut şeyleri birbirine bağlıyorum. Küçücük çocuktan beri bir düğüm çözücüyüm, zaten mesleğimi bile bu yönde geliştirdim (bilmeden). Her ne yapıyor olursan ol işlevin uyarınca yapıyorsun. Belki Yaşam Tasarımına ve kuzey ay düğümlerine bu sebeple dikkat çekmeye çalışıyorumdur.
Ben her şekilde bu yaşamımı sevdim. Tatmin oldum.
Günaydınn frekanslarıımmmmm.

**

Küçücük bir çocukken bile düğüm olmuş her objeyi bana getirirlerdi, ayakkabı bağcıklarından tutun da, iplik yumakları, saçlar, içinden çıkılamayan problemler… İşin tuhaf yanı kendi ayakkabılarımın bağcıkları basit bir yürüyüşte bile en az dört kez çözülürler, ne kadar sıkı bağlamaya uğraşırsam daha çabuk çözülürler. Komiktir. Sonunda parmaklarımın sıkamadığına karar verdim 🙂 Nörolojik bir problemim yok, herhalde doğam böyle.

Büyüdükçe çözülemeyen her şeyi bana getirmeye başladılar 🙂 Gencecik bir kızken bile koca koca adamlar çaresiz kaldıkları çözülemeyen vakalarda beni bulmaya başladılar. Ben buna hep hayret ettim, benden isteneni yaptım ama şaşırmaktan da kendimi alamazdım, acaba benim neyime güveniyorlar diye sorardım içimden habire.

Çözmek  çok kolay benim için. Bunun da sebebini düşündüm ve çok sabırlı olduğumu gördüm, telaş etmiyordum ve her zaman çözebileceğime dair -en ufak bir şüphe barındırmıyorum- doğal bi hissim var. Bu ilginç 🙂
Bir düğümü önüme getirdiklerinde o devasa yığın beni korkutmaz, öyle sakince durup beklerim. Dostlar alışverişte görsün diye elimi atarım içine bi kaç sayfa çeviririm ya da bi iki şeyi ileri geri hareket ettiririm, bi şey bildiğimden değil, öylesine, bişey yapmış olmak için! Sonra birden bi mucize gerçekleşir, düğüme neden olan hatalı atkı gözümün önünde belirir. Zaten onu görünce iş de bitmiş olur, kalan kısım bi nevi hamallık yalnızca.