Zaman akıp gidiyor..

Geçmiş zaman olur ki… Beş yıl önce tam da doğum günüme rastlayan bir günde SKA nın ikinci basımına dair bir haber yayımlanmış, öylesine karşıma çıkıverdi. Nasıl mı? Hani ormanda etrafa pirinç taneleri serpip yürüyorum ya!

http://agnia.blogcu.com/gun-aydin-devir-hayirli-olsun/294274

Sibel Atasoy, yeni romanı ‘Sırıtkan Kırmızı Ay’da kendimize sormaya korktuklarımızla yüzleştiriyor bizi

19/05/2006 (281 defa okundu) Radikal kitap eki

BAŞAK ÜMİT (ArÅ�ivi)

‘Yalnızca seçimlerin sonucu bu. Her defasında bizi toprak bir çömlek gibi şekilden şekile sokuyor…’ Sırıtkan Kırmızı Ay daha ilk cümlesiyle okuyucuyu ‘seçimler’ üstüne etraflıca düşünmeye çağırdığını gösteriyor. Ama sabırsız okuyucu için zekice kurulmuş bir tuzaktan başka bir şey değil bu. Okuyucunun, yapıtı keyfi doğrultusunda parçalaması tuzağından söz ediyorum. Bütün büyük yapıtların okuyucusuna sunduğu türden bir tuzak; ‘yapıt’ın etkimeyi kafasına koyduğunu, kendinden beklenmeyecek çabuklukta ele geçirdiği konusunda yanılgıya düşen okuyucu, soluklanabileceğini düşündüğü noktada ummadığı sarsıntılarla karşılaşmaya başlar.

İçeriğe, biçime ve anlatımın diğer bileşimlerine yazarın ustalıkla yerleştirdiği ve bütün olarak yapıta ‘gömütlenen’ entropil etki hem kahramanları hem de okuyucuları içinden çıkmakta güçlük çekecekleri bir duruma sokuyor.

Şaşırtıcı bir kurgu

Büyük şehirlerden gelip bir sahil kasabasına yerleşmiş, orta yaşlarda üçü kadın biri erkek dört insanın, sıradan hayat akışında oluşturdukları arkadaşlığın, bütün bu olaylara gebe olduğunu kim bilebilirdi ki!

Her biri durmamacasına diğerleri ile yer değiştiren ve içinde sıkışılıp kalınan, bir genişleyip bir daralan geçmiş-şimdi-gelecek üçgeninden kurtulmak için çıkışa izin verecek deliği hangi kenar-zamanda açacağına karar veremeyen; ama hepsi ânı yaşamak arzusunda olan kahramanların durumu, son derece sade bir dil ve şaşırtıcı bir kurgu ile okuyucunun dimağına akıyor.

Dört bölümden oluşan yapıtın ikinci bölümünün giriş cümlesi yukarıda sözünü ettiğim tuzağı alabildiğine açık seçiklikte anlatıyor.

“O gecenin önemi belki de gerçekte yalnızca o an oluşundan değildi. Bunun bir öncesi vardı, şüphesiz. Şartları o yönde eğip büken ve tam da o anda, o geceye getirip düğümleyen.”

Bu kitapta yazar, insanın ayaklarını bastığı ve sağlam olduğunu zannettiği zemini kuvvetle sarsıyor, boşlukta kalan kahramanlarına konacakları yeni alanlar gösteriyor ama hiçbirini önermeden, yalnızca olasılıklardan haberdar ediyor.

Zaman algısı, gizemli anlar, yanıtı olanaksız gibi görünen sorular, sıradan hayatın içindeki beklenmeyenler, açıklanamayanlar, kuantum, büyü, şamanlar, dostluklar, aşklar, bilinçaltı, astroloji, nümeroloji, rastlantılar, gerçekliğin halleri… Soyuttan somuta, somuttan soyuta devinen kitabın içeriği; bunca yüklü duyguyu, dev monologlar olmaksızın tamamen görsel zekâyla aktarıyor. Kitabı bitirdiğimizde bize bir film izlemiş olduğumuz duygusunu veren de sanırım budur.

İçimizde birikenler!

Pek de kalın olmayan bir gerilim kitabında bu kadar çok malzeme kullanılmış olması, üstelik bunların kitabın genel temposunda hiç bir yavaşlamaya neden olmaması, yazarın konulara hakimiyetinden kuşku duymamızı engelliyor. Hatta yaşanan sıra dışı olayın gerçekten olmuş olabileceği konusunda okuyucuyu ikna ediyor.

Yeniden kitabın giriş paragrafına dönecek olursak;

“Ben bu denemeyi yapmaya karar veriyorum! Parmaklık zaten çok alçak, göbeğim hizasında. Demirin soğuğuna iyice abanıyorum, vücudumun üst kısmını yavaş yavaş eğiyorum. Ayaklarım artık dengeyi sağlayamıyor ve birden dengem yitiyor, tutsaklığım sona eriyor. Düşmek hiç de kötü değil, uçmak gibi, mesafe çok uzun… Soğuğu hissetmiyorum artık.”

Bunu ilk kez okuduğumda bir intihar girişiminin son sözleri gibi algılamıştım. Oysa kitap bittikten sonra yazarın bu girişinde ne çok mana bulunabileceğini fark ederek ürperdim. Doğal olarak insan Atasoy’un bu cümleyi teammüden mi yazdığı yoksa içerde birikmiş duyguların kendiliğinden mi kalemine döküldüğünü merak ediyor.

Eğer yazarın Bir Kadını Öldürmek kitabını okumamış olsaydım, bu paragraftaki kelimelerin büyülü uzantılarını aramayacaktım. Göbek hizasındaki demir parmaklık, dengenin tutsaklığı, düşenin uçmaklığı ve mesafenin uzunluğu gibi betimlemeler nerdeyse insanoğlunun maküs tarihinin kısa bir özeti gibi!

Dördüncü ve son bölümde, yazar bizi içine soktuğu bilinmezlikten bir nebze olsun kurtarmaya karar vermiş gibi Galileo’nun ünlü cümlesiyle başlıyor: Evren her an gözlemlerimize açıktır. Ama onun dilini ve bu dilin yazıldığı harfleri öğrenmeden ve kavramadan anlaşılamaz. Evren matematik diliyle yazılmıştır… Bunlarsız ancak karanlık bir labirentte dolanılır.

Olay bütünüyle ana kahraman olan Sezen’in ağzından anlatılıyor, öyle ki zaman zaman bunun tam da siz okurken yazılmaya devam eden anılar olduğunu hissediyorsunuz.

Bilinenle bilinemeyen arasında

Edebi anlamda yazar, kendini bir yorumlayıcı sınıfına sokmadan, kahramanın insanca zaaflarına izin veriyor ve onu okuyucunun önüne hiç geçirmiyor. Hatta gerek yazın gerekse film kurgularında çok az rastlanacak şekilde, kitabın son sayfasında okuyucuyu kahramanı Sezen’in önüne geçirerek büyük bir sürpriz yapıyor. Üstelik yazar olarak bunu belirtmiyor da! Böylece Atasoy, okuyucuyu kendinden bir adım öne geçmeye davet etmiş oluyor. Bu tekniği Agatha Christie’nin çok konuşulan Roger Ackroyd Cinayeti kitabından tanıyoruz.

Sibel Atasoy’un diğer kitaplarında da şahit olduğumuz genel tarzı; bilinenle bilinemeyen arasında ustalıkla duruşudur diyebiliriz. Okuyucuyu fizik ile fizik ötesi arasında güvenle dolaştırabilen yazar, gerçekten de, önce dengeyi bozmakta, bir yana doğru hızla akışa izin vermekte; ancak hemen sonra yeniden dengeyi sağlayarak kendini ve okuyucusunu güvende olduğuna ikna edebilmektedir. Bu çok incelikli yöntemin dünyadaki yazın alanında tam bir örneği var mıdır bilemiyoruz.

“Bakış mesafesi hayatın en önemli unsurudur. İnsan yaklaştığına kapılırsa onun tarafından yutulmuş olur. Anlayacak kadar yaklaşıp, yutulmayacak kadar uzakta duran ve her an mevcut seviyesinden bütünü kolaçan eden kazanır” cümleleri yazarın hayata bakışına ve şu ana kadar yazım alanına kazandırmış olduğu yapıtların içeriğine dair önemli ipuçları veriyor.

Sibel Atasoy’a bir gerilim, polisiye, fantastik yazarı diyebilir miyiz? Şüphesiz evet, yine de onda Ursula L. Guin’in kışkırtıcı meydan okumasını, Georges Simenon’un sade fakat amansız felsefesini, Agatha Christie’nin alaycılığını, Palahniuk’un pervasızlığını ve acımasızlığını bulmak mümkün. Belki bu sebeple Atasoy’un kitaplarını belli bir tür içinde değerlendirmek zorlaşıyor.

Yaz birası

Bir masada oturmuş tek başıma bira içiyordum. İlk yudum serindi, ferahlatıcıydı. Yazın biranın tadı ne kadar da güzel oluyordu. Bir kalemim, bir defterim ve şairin dediği gibi masaya serdiğim hayatım. Doluyuz. Yorgunuz. Neyse ki bira vardı, zaman esnemişti. Genişlemişti. Geleceğe geçmişe yayılmıştı. Galata Köprüsü akşam üzeri cıvıl cıvıl insan kaynıyordu. Rüzgar balık kokuyordu. Güneş tatlı kızıldı. Gözlüklerim her nedense ağır geldi, çıkardım masaya koydum. Artık her renk daha karışık, her görüntü daha yayvan ve bulanıktı. Bu karmaşıklık içinde bir karaltı bana doğru yaklaştı. Resim büyüyüp netleştiğinde yakışıklı sayılabilecek genç bir adam gördüm.

Genç adam tam karşımda dikilmişti. Önce garson sandığım adam, bana doğru eğildi. Kısık bir sesle “Siz o musunuz?” dedi. Sorunun esrarengizliği karşısında gülümsemeden edemedim. “Hayır o ben değilim.”dedim yüksek sesle. Adamın yakışıklı yüzü karıştı. Bakışları çocuksulaştı. “O olmadığınıza emin misiniz?” dedi. Ciddi olduğumu anlasın diye mi bilmiyorum, cevap vermeden önce gözlüklerimi taktım.

Temiz giyimli bir gençti. Saçları kabarıktı. Acınacak ölçüde zayıftı. Ceketinin tüm düğmeleri iliklenmişti. Bana liseli yıllarımı
hatırlatmıştı. Daha fazla vakit kaybetmeden “Ben o değilim” deyip gözlüklerimi yeniden çıkardım. Genç adam istifini bozmadı. Sandalyeyi çekip karşıma oturdu. Parmağını gözüme doğru sallayarak “Bence o sizsiniz” dedi. Ben normal şartlar altında yapmam gerekeni yapmadım. Belki sarhoşluğum, belki biraz yalnızlıktan sıkılmışlığım, belki biraz
oyun oynamak isteyişim, belki biraz da adamın yakışıklılığı yüzünden “Kuşkunuza göre o ben olmalıyım” dedim. Genç adam kendinden emin bir tavırla bira ısmarladı. Çok eskiden tanışan insanlar gibi, önceden randevulaşmışız gibi, ben onu bekliyormuşum gibi karşı karşıya oturmaya başladık. O an nasıl oldu bilmiyorum -gerçi bildiğim sayılı şey vardır- içime bir korku girdi. Bir yabancıyla oturuyordum. Bu ciddi bir riskti!

Beni bu duygu ve düşünce karmaşasından onun “Ee, nerelerdeydin?” sorusu aldı. Bu kez zorlukla gülümsedim. Başka yapacak bir şey aklıma gelmediği için ve kolay bir şey olduğu için birayı susuz kalmışçasına içtim. “Sen söz konusu olunca hiçbir şey yerli yerinde olmuyor zaten. Ne geldiğin belli, ne gittiğin.” dedi. Bakışları sertleşmişti. Bu o dediği her kimse, adamı fena halde gücendirmiş olmalıydı. Tabii böyle bir o varsa. Adamın akli dengesinin yerinde olamayabileceği kuşkusuna kapılmıştım artık. Benim bu yaptığıma bakılırsa bende de bir sorun vardı. Esasında ben, kendim dahil etrafımdaki insanların çoğunun hasta olduğunu hep düşünmüşümdür. Hastalık mastalık bir yana adam hala bacak bacak üstüne atmış karşımdaydı. Korkudan ve çaresizlikten bira içmeye devam ettim. Kimbilir belki son biramı içiyordum. Ah taş kafam, ah bari aylaklık ettiğim zaman başımı belaya sokmasam ne olurdu.

Bir elini çenesinin altına koydu. Diğer eli fıçı bardağının kulpundaydı. Gözlerini gözlerime dikti. Kırgın bir sesle “Mutlu musun bari?” dedi. Ne diyeceğimi bilemiyordum. Gözlerimi kaçırınca “Ne arıyorsun, aradığın ne?” dedi öfkeli. Küçük, yeşil derili defterim masada açıktı. Yazılmayı bekliyordu. Beni o sanan bu genç adam cevabımı bekliyordu. Ben de adamın gitmesini bekliyordum. Ellerini birbirine kenetledi. Kafasını masaya doğru eğdi. Saçları karaydı. Dağınıktı, ıslaktı.
Yanakları bir çocuğunki gibi kırmızıydı. Nasıl oldu anlamadım -gerçi anladığım sayılı şey vardır- bir anda içime yumruk yumruk şefkat aktı. Bir şeyler yapmak istedim. İçtenlikle bir şeyler yapmak ama yapamayacak kadar da korkuyordum. Üstelik başım dönüyordu, midem de bulanıyordu. Defterimdeki şu cümleleri farkında olmadan okuyordum;
“Ne güzel şiir okurdun. Sanki senden önce aşk yoktu, sen söylemeden önce kimse ölmeyi istememişti ve sen söyledin ya savaş gerçek oldu.”
Şair Büyük’ü düşünerek yazmıştım. Şiirleri, varsa imkan şairlerinden dinlemeli insan. Şiirin ruhunu ancak o zaman hissedersin. Ancak o zaman duyarsın şiiri.

“Susuyorsun” dedi ben tam duymakla ilgili düşünürken, ne tesadüf diye şaşırdım. Bunu paylaşacak kimse olmadığı için üzüldüm. O, defterimi eline aldı. Okumadan karıştırdı. Birden ağır bir yükten kurtulmak istermişcesine masaya fırlattı. Benim söyleyecek hiçbir sözüm yoktu. Zaten bu masaya, söz söylemeyeyim diye oturmuştum. Herkesi, kendimi, balıkçıları -az sonra Karaköy’ün balıkçıları, martılara balık ziyafeti çekeceklerdi- seyretmek için gelmiştim. Saat akşamın sekizine geliyordu ve tanımadığım, beni tanımadığını bildiğim, beni “o” sanan biriyle oturuyordum. Kimdi bu “o”? Soramamak da sinirime dokunuyordu. Bu sinirlilik yüzünden “Ben zaten hep suskunumdur” dedim. Acayip bir şey
oldu. Adam gülümsedi. Gülümseyince sanki yüzü de aydınlandı. Sanki tanır gibiydim artık onu. Dünyadaki herkes çok iyi, tüm insanlar, hayvanlar ve doğa birdi. Bu düşünceden çok bir his olarakkendiliğindan akıyordu. Her şeyi, herkesi seviyordum. Bu hislerle ağlayacak oldum. Hatta gözlerimden birkaç damla yaş aktı. Ama kendimi çabuk toparladım. Yahu adam, beni şu masada kurşunlayacak olsa dedektifler neye kurban gittiğimi bile çözemeyeceklerdi. Beni ve
katilimi önce sevgili sanacaklardı, yaptıkları araştırmada olmadığımızı anlayınca – ki bundan da asla emin olamazlar- muhtelif sebepler üzerinde duracaklar ama asıl sebebi öğrenemeyeceklerdi. Çünkü genç adam beni “o” sanmıştı. Belki de ben, “o”ydum. Belki de ben, “o” olduğumu hatırlamıyordum. Hatta çıkardığım gözlükleri, “o” olup olmadığımı anlamak için, kendim için takmıştım. Hatta abartmıyorum, korkuturum diye Dali gibi gözlerim yuvasından fırlamış gibi bakmıştım. Bana gülümsemişti. Her şey aydınlanmıştı. İnsanları sevdiğimi hatırlamıştım. Gülümsemekle de yetinmeyip daha önce duymadığım bir mani okumuştu.

“Ne güzel gelirdin,
Ayağında bir çift şıpıdık terlik!
Her gece bir taş üstünde yatar da
içinden şıpıdık terlik geçen kırmızı noktalı hayaller kurarım,
tam o anda seksenine merdiven dayamış
canım ninemin ‘doktorum reçeteme yazdı’ dediği, ortopedik
terlikleriyle uyanırım.”

Güneş batıyordu. İstanbul’un gerdanına yerleşik Süleymaniye Camisi’nin silueti kızıllar içinde kararıyordu. Martılar neşeli çığlıklarıyla denize atılan balık kafalarını yemeye başlamıştı. Denize dalışlarında, yiyeceklerini almalarıyla çıkmalarında, dairesel hareketlerle birbiri ardı sıra kanatlanmalarında nasıl bir tören vardı çözemiyordum. Sonra
defterime çok iyi yaparmışım gibi bir martı resmi çizdim. Sonra biram bitti. Sonra masada iki boş bardak kaldı. Sonra garsona seslenmek için elimi kaldırdım. Sonra Süleymaniye’ye doğru gittikçe ufalan ince bacaklı bir adam gördüm. Sonra adam kızıllık içinde gittikçe eriyordu. Sonra bilmem neden -çünkü bildiğim sayılı şey vardır- içime çok garip
bir sıkıntı çöktü. Sonra peşinden koşmak istedim. Sonra yakalasaydım eğer, “o” ben olmadığım için özür dileyecektim.

2009/Ağustos

Ulusal sorun üzerine

Sonsuz Us’a 11.05.2011 tarihinde gönderdiğim “Kürt sorunu nedir?” başlıklı makalem üzerine çokça yorum yapıldı. İçlerinde düzeyli ve mantıklı ve de gerçekten olması gereken bir tartışma ortamının oluşmasına katkıda bulunmuş olanları olduğu gibi; son derece düzeysiz olanları da vardı.
Ben bunlar üzerine fazla bir şey yazmayacağım çünkü makalemle ilgili yorum yapan değerli okuyuculardan birkaçı onlara gereken cevabı verdi zaten.
Ben, makaleyle ilgili “marmaramus” ve de ismini belirtmemiş “misafir” adlı kullanıcıların yazdıklarını samimi buldum daha çok. Hüseyin AKTAŞ adlı kullanıcıya gelince, onda daha çok milliyetçi bir damar sezdim ki, bu, kendisine sosyalist diyen birinde asla olmaması gereken bir özelliktir.

Aşağıdaki makale bu tartışma bağlamında ulusal sorun ve bu sorun konusunda sosyalistlerin takınacakları tavra dair yapılan tartışmaya küçük de olsa bir katkı sunmayı amaçlıyor. Eğer yazı bunu sağlayabilirse amacına ulaşmış olacak.

1) Burjuva milliyetçiliği gericidir!

Milliyetçilik bir burjuva ideolojisidir.
Burjuvazi, bir sınıf olarak içinden çıktığı feodal toplumdan farklı olarak, sınırlarını “aşan” bir sınıftır.
Bunun ne demek olduğunu, kısaca açıklamaya çalışalım.

Kapitalist ekonominin temel dürtüsü olan kâr maksimizasyonu, burjuvaziyi sınırlarını “aşmaya” zorlar. Bu, haliyle, sömürge yarışlarına (savaşlarına) yol açan bir durum yaratır. Bir de rekabet var tabii… Birden fazla kapitalistin aynı amaç için yani kârlılık düzeyini maksimize etmek için yarıştıkları alanlarda (pazarlarda) kapitalistler arasında ister istemez bir “cepheleşme” olacaktır. İşte bu cepheleşme durumu “ulus devlet”lerin temelidir.
Ulus devletlerin tarihi bu bakımdan kapitalizmin tarihiyle eş zamanlıdır diyebiliriz, yani o “ezeli ve edebi” bir şey değil, tarihin belli bir döneminde ortaya çıkmış; bütün insanlık tarihinde bir “öz olarak” varlığını korumuş olan üretimin farklı bir tarzda örgütlenmesinin üst yapıdaki bir “tezahürü”dür.
Marksist felsefenin temel kategorileriyle konuyu şu şekilde özetlemek mümkün olabilir belki: Kapitalist rekabet “öz”dür, ulus devlet ve milliyetçilik ideolojisi de bu “öz” ün tezahürü yani “görünüş”tür.

Sistemin temel dürtükleyicilerinden biri olan rekabet, toplumun maddi tabanında sürekli bir savaş durumunu şart koştuğu gibi, aynı zamanda toplumsal bir üst yapıyla da (milliyetçi ideoloji) meşruluğunu perçinlemeye çalışır. Bunu sağlamak için ulusal marşlar, ulusal bir tarih bilinci, ulusal bir dil, diğer uluslardan “farklı” olma bilinci, ulusal bir bayrak vs. vs.yi kişilerin zihinlerine kazımaya ve de böylece kendine bir “ulus” yaratmaya çalışır. Bu burjuva milliyetçiliği öylesine bir şeydir ki, kişiyi hiç ama hiç sahip olmadığı bir şey (tabii olarak burjuvazinin sahip olduğu bir şeydir bu) konusunda ona bu şeyi (“vatan” örneğin) canla başla koruma ve savunma hissi kazandırır.
Ne güzel demiş şair:

“Vatan çiftliklerinizse,
kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
[…]
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,
[…]
vatan, polis copuysa,
ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
vatan,
[…]
vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,
ben vatan hainiyim.”

…

Burjuvazi gerekli gördüğünde diğer ülkelerin burjuvazileriyle yaşadığı ve içinden çıkılamaz derin krizleri karşısında bu milliyetçilik duygusunu kullanarak, hiç ama hiç birbirlerini görmemiş, tanımamış insanları, birbirlerine karşı soğukkanlı bir şekilde ve de hiç acımadan kurşun sıktırabilmekte.
Tüm dünya halklarını, sadece kapitalistlerin daha fazla kâr elde etme dürtüsü pahasına bölen bu ideoloji son derece tehlikelidir. Bunun alternatifi olan enternasyonalizmi tüm dünya halkları için bir şiar haline dönüştürmek bir zorunluluk olarak bugün kendisini daha da hissettirmektedir.

…

Burjuva milliyetçiliği ve de bununla beslenene ırkçı ideolojilerin 20. yüzyılda tavan yaptığı en bilindik örnek kuşkusuz Nazizmdir.
Milliyetçi ideolojinin kuşkusuz en gerici ve de en tahripkâr; insanlık için en tehlikeli örneklerinden biridir Nazizm.
Nazizmi doğuran aslında faşizmdir. Nazizm, faşizmin Almanya’da ideolojik kılığa bürünmüş hâlidir.
Burjuva toplumu I. Emperyalist paylaşım savaşı (1914-1918) sonrası içinden ancak faşizm, diktatörlükler, savaşlar vs. vs. ile çıkabileceği derin bir kriz içersine girmişti. Bu krizi aşmanın en etkili yöntemlerinden birisi şüphesiz faşizmdi.
Hatırlanırsa Nazileri Alman orta sınıfları iktidara getirmişti. Savaş sonrası birçok şeyini yitiren orta sınıfların, içinde bulundukları aşağılanmışlık psikolojilerinin dışa vurumuydu faşizm bir yönüyle. Sıkı bir düzen ve de demir bir yumruk isteyen bu orta sınıflar tercihlerini Hitler’den yana kullandılar. Tabi burada işçi sınıfı partilerindeki politik pasiflik ve atalet de büyük rol oynadı. Konumuz gereği buraya girmeyeceğim.

Devam edelim…
Alman orta sınıfları -daha sonra tarihlerine kara bir leke olarak geçecek- Nazizme iten bu zehir, gerici burjuva milliyetçiliğinden başkası değildi. Hitler, Alman halkına (orta sınıflara) onların aslında ne kadar üstün bir ırk, bir millet olduğu ideolojisini aşılayarak onlar nezdinde meşruiyetini perçinledi. (Hitler’in “demokratik” yollardan iktidara geldiği hatırlansın.)
Burjuva milliyetçiliği farklı konjonktürlerde insanları farklı şekillerde “ehlileştirme” işlevi görebiliyor.

Toparlarsak… Bir burjuva ideolojisi olan milliyetçilik, bütün toplumsal bölünmelerin, ayrışmaların, asimilasyonun, ırkçı görüşlerin beslendiği zehirli bir “yatak”tan başka bir şey değildir.

2) Milliyetçilik ilerici olabilir mi?

Şimdi de bu konuyu tartışmaya çalışalım.

R. Luxemburg, “1917 Ekim Devrimi” adlı broşüründe Bolşeviklerin “Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı” konusunda yaptıkları “hataları”, somut verilerle eleştirdikten sonra şöyle diyor:

“..Bolşevikler, hem kendilerinin hem de ihtilalin zararına olan bu durumda şunu öğretmeliydiler: Kapitalist egemenlikte ulusun ‘kader özgürlüğü’ yoktur. Sınıflı bir toplumda ulusun her sınıfı kendi kaderini farklı bir şekilde tayin etmeye çalışır ve bu burjuva sınıfları için ulusal özgürlük anlayışı, sınıf hâkimiyeti anlayışı arkasında tamamen silinir.”

Alıntılamaya devam edelim:

“Ukrayna burjuvazisi gibi, Fin burjuvazisi de, bu ulusal özgürlük, ‘bolşevizm’ tehlikesini getirecekse Alman egemenliğini tercih etmekte tereddüt etmeyeceklerdir elbet.”

Ben Rosa’nın bu görüşlerine katılamayacağım. Çünkü şu bir gerçek ki, kapitalist sınıflaşmanın bir başka şekli olan ezen / ezilen uluslar ayrımında, ezen ulusun proletaryasıyla ezilen ulusun proletaryasının arasında sınıf temelli bir ilişkinin yeniden sağlanabilmesinin olmazsa olmaz ön koşulu, egemen sınıfın proletaryasının ezilen ulusun proletaryasına güvence vermesinden geçer. Bu ise ezen ve egemen ulusun gerici burjuva karakterinin sosyalistler tarafından kıyasıya eleştirilmesi ve teşhir edilmesiyle başlamalıdır.
Ayrıca sosyalistler her türden ulusal baskıların da karşısında olmalıdırlar.
Yıllardır burjuva milliyetçi ideolojisiyle zehirlenmiş halklar arasında sınıf temelli dayanışmanın yeniden kurulabilmesi öyle bir adımda olabilecek bir şey değildir. Reel politikada işler teoride olduğu gibi “soyut” ve “kolay” yürümüyor. Burada son derece kıvrak ve soğukkanlı politikalara ihtiyaç var.
Kitlelere burjuva ideolojisinin gerici karakterini bıkmadan usanmadan anlatmak sosyalistlerin asli görevlerinden biridir kuşkusuz.
Yıllardır Türk burjuva devletinin baskısı altında kalmış bir ulusta milliyetçi fikirler/duygular ister istemez kök salmıştır. Bizler her ne kadar bunun gerici bir şey olduğunu söylesek de ezilen bir ulus olarak Kürdlerdeki milliyetçi fikirler, ezen ulusun emekçileri arasındaki milliyetçi fikirlerden kaçınılmaz bir şekilde daha kuvvetli olacaktır. Sosyalistler, ezen ve ezilen ulusların emekçileri arasında yeniden bir dayanışmanın kurulmasının ön koşullarını çok iyi tahlil etmelidirler. Eğer Kürdler ayrılmak, ayrı bir devlet kurmak istiyorlarsa onlara “Hayır. Bu son derece gerici bir şeydir vs. vs” deme lüksüne asla sahip olamayız.
Sosyalistler her daim, sınıf temelli bakış açısından bir adım dâhi uzak durmayarak ezilen ulusların her türden taleplerine olumlu yaklaşırken aynı zamanda o ulusların kendi burjuvazilerinin gerici karakterine karşı da ezilen uluslar arasında bıkmadan usanmadan propaganda ve ajitasyon yapmalıdırlar. Şayet ayrı bir ulus devlet haline gelen ezilen bir ulus kendi proletaryasını eziyorsa burada şunu deme lüksümüz asla olamaz: “Bakın biz size demiştik vs. vs.”
Hayır, böyle bir tavır kitleleri sosyalizmden uzaklaştıracak ve onları moralsiz ve güçsüz bırakacaktır. Sosyalistler tersine emekçilerin deneyimleri üzerine siyasetlerini geliştirmeli; sınıf temelli çizgi üzerinde burjuva milliyetçiliği tarafından aralarına husumet sokulmuş halklar arasında yeniden bir bütünlük sağlamak için bıkmadan usanmadan çalışmalıdırlar.
Kürdlerin her türden taleplerine tereddütsüz “evet” demeliyiz, ama bunu yaparken onları milliyetçi burjuva liderlerine karşı da her daim uyarmalı, bu konuda propaganda ve ajitasyonu bir an olsun elden bırakmamalı ve yukarıda da dediğim gibi sadece ama sadece Kürd ve de Türk işçi sınıflarının gündelik deneyimlerinden yola çıkarak onlar arasında burjuva milliyetçiliğinin dar ve gerici yönüne karşı propaganda yapmalı ve kitlelerin bilinçlerini “fethetmeye” çalışmalıyız.
Nihayetinde ezen ulusun burjuvazisi kendi işçi sınıfını da eziyor. Benzer şekilde ezilen ulusun burjuvazisi de kendi işçi sınıfını eziyor. Dolayısıyla temel siyaset, ezen ve ezilen ulusların işçilerini bütün bir burjuvazi sınıfının karşısına çıkarmak olmalıdır.
Burada egemen ulusun sosyalistleri olarak tavrımız her daim kendi egemen burjuvazimizin gerici karakterini teşhir etmek olmalıdır.
Örneğin KCK davalarında işlenen hukuksuzlukları görmemezlik edebilir miyiz? Türk burjuva devletinin işlediği on binlerce faili meçhul cinayetleri görmemezlik edebilir miyiz? Ya da Kürdlerin anadilde eğitim talepleri karşısında kayıtsız kalabilir miyiz? Türk burjuva devletinin Kürdlere karşı yaptığı tutuklamalar, hukuksuzluklar, işkenceler, katliamlar, ayrımcı tutumlar vs. karşısında sessiz kalma lüksümüz olabilir mi?

Troçki, İspanyol Devrimi üzerine yazdığı yıllarda “Katalan Milliyetçiliğinin İlerici Karakteri” adlı kısa yazısında İspanyol komünistlerine, ulusal sorun konusunda almaları gereken tavır konusunda şunları öneriyordu:

“Bir dakika bile unutulmamalıdır ki, bir bütün olarak İspanya ve özellikle Katalonya, şu anda Katalan milliyetçi demokratlar tarafından değil, toprak sahipleriyle ittifak içindeki İspanyol burjuva emperyalistleri, eski bürokratlar, generaller tarafından ve İspanyol milliyetçi sosyalistlerinin desteğiyle yönetilmektedir. Tüm bu kardeşlik, bir taraftan İspanyol sömürgelerine ısrarla boyun eğdirme, diğer taraftan bizzat İspanya’nın bürokratik merkezileşmesi, yani Katalanların, Baskların ve diğer ulusların İspanyol burjuvazisi tarafından baskı altında tutulması anlamına gelir. Gelişmelerin bugünkü aşamasında, sınıfsal güçlerin mevcut bileşimiyle, Katalan milliyetçiliği ilerici devrimci bir etkendir; İspanyol milliyetçiliği ise gerici emperyalist bir etken. Bu ayrımı anlamayan İspanyol komünisti, bunu görmezlikten geliyor, ön sıraya çıkarmıyor, tam aksine bunun önemini örtbas ediyor, İspanyol burjuvazisinin bilinçsiz bir ajanı olmayı ve proleter devrim davasına duyarsız kalmayı göze alıyor.”

Alıntılamaya devam edelim:

“Küçük-burjuva milliyetçi hayallerin tehlikesi nerededir? [buraya dikkat işte!] Bu hayaller, İspanya proletaryasını ulusal sınırlarla bölme potansiyeline sahiptir ve bu da çok ciddi bir tehlikedir. [!]
Ancak İspanyol komünistleri bu tehlikeye karşı yalnızca bir tek şekilde başarıyla savaşabilirler: Egemen ulus burjuvazisinin zorbalığını acımasızca teşhir ederek ve bu şekilde ezilen ulus proletaryasının güvenini kazanarak. [!]
Diğer politikalar, ezilen bir ulusun küçük-burjuvazisinin devrimci demokratik milliyetçiliğine karşı ezen ulusun emperyalist burjuvazisinin karşı-devrimci milliyetçiliğini desteklemek anlamına gelecektir.” (17 Mayıs, 1931)
[alıntıdaki vurgular bana ait.]

Ulusal sorun konusunda sosyalistlerin izleyeceği temel siyaset bu olmalı bence.
Meseleye egemen ve baskıcı ulusu kıyasıya eleştirmekle başlamak gerekir. Hüseyin AKTAŞ adlı kullanıcının yaptığı gibi Kürd tarafını kıyasıya eleştirmekle değil!
İkincisi, Kürdlerin her türden talebine “evet” denmeli. Son olarak da, emekçi Kürdleri, kendi gerici burjuva önderlerine karşı temkinli olmaya, soğukkanlı durmaya ve eleştirel olmaya çağırmalıyız.
Ulusal sorunun sınıf temelli bir çözümü bu siyasette yatıyor.

Sosyalistler kitlelere zorla bir şeyi dayatmamalı ve dayatamaz da. Onların ellerindeki tek araçları: “propaganda ve ajitasyon” olmalıdır. Lenin’in temel siyaseti özünde bunu gerektirir: Kitlelere sabırla gerçekleri anlatmak ve onların bilinçlerini “fethetmek”.

16.05.2011

Bilim, Ruhlar, ve Temel Şamanizm / Michael Harner

Bilim, Ruhlar, ve Temel Şamanizm
Michael Harner


© Shamanism, İlkbahar/Yaz 1999, Vol.12, No.1

Bu makalenin önceki örneği Amerikan Antropoloji Birliğinin Philadelphia’daki Yıllık Toplantısında 4 Aralık 1998 tarihinde sunulmuştur.

Şamanlar eskiden beri insanların diğer tüm biyolojik formlarla birlikte tamamen doğanın bir parçası olduklarının ve bunlardan üstün olmadıklarının prensibini benimsemektedir. Bu “pagan” prensibi diğer birçoğu gibi Avrupalı Şamanların Engizisyon tarafından infaz edilmeleri için yeterli bir nedendi ve ayrıca başka yerlerdeki yerli Şamanlar da aynı şekilde, erkek ve kadınların bu görüşteki kaynağının Kutsal kitaba karşı olduğu düşünülmüş ve Batılı misyonerler tarafından mahkum edilmiştir. Aslında, Darvin’in “Türlerin Kökeni” (1) ve “İnsanın Türeyişi”ne (2) kadar, ve gerçekte sıklıkla isteksizce, insanlığın diğer yaşam formlarına benzerliğinin genel tanımlamasını Batılılar beyan etmeye başlamamıştı. Başka bir değişle, Batı, sonunda bilimin kanalı ile, uzun zamandan beri Şamanları infaz ettiğini ve alay konusu yaptığını benimsemiştir.

Şamanizmde bir diğer basit kesin prensip iki gerçekliğin olduğu ve her birinin algısının kişinin farkındalık durumuna bağlı olduğudur. Bu nedenle, “Olağan Farkındalık Durumunda” (OFD) olanlar için yalnızca “Sıradan Gerçeklik” (SG) algılanır. “Şaman Farkındalık Durumunda” (ŞFD) olanlar ise “Sıra Dışı Gerçekliğe” (SDG) girmeyi ve algılamayı başarabilirler. Bu her ikisi de gerçeklik olarak adlandırılır çünkü, her biri ile deneysel olarak yüz yüze kalınmıştır. Her birinin kendi bilgi formları ve insan varlığına uygun olduğu geçerliliği kabul edilmiştir. (3)

SDG anlaşmaya dayalı bir gerçeklik değildir, eğer gerçekten de öyle olsaydı, Şaman uygulayıcıların bir işlevi olmazdı, bunun için farkındalık durumlarını değiştirmek kendi sorumluluklarındadır ve bu nedenle de diğerlerinin algılayamadıklarını başarı ile algılayabiliyorlar. Şaman uygulayıcılarının ayırt edici bir diğer niteliği de, başkalarını şifalandırma ve yardım etme amacı için, kendi istekleri ile bu gerçeklikler arasında ileri geri hareket edebilme yeteneğidir.

Sonuç ilke ise, sıra dışı gerçeklikte karşılaşılan bireysel formların kendilerinin gerçek olduğudur. Buna “ruh” adı veriliyor, ve Şaman uygulayıcılar tarafından ilk elden onlarla etkileşiliğinden gerçek olduğu kabul ediliyor. Bu etkileşim tüm hislerle doğrudan algıyı gerektirir. Bir başka deyişle, Şaman uygulayıcısı için, ruhun varlığı bir inanç veya varsayım değil fakat deneysel bir gerçektir. (4) SDG te, Şaman uygulayıcılar her zaman ruhları görür, dokunur, koklar, ve duyarlar; bu nedenle bunu diğer insanların sıradan gerçeklikle karşılıklı etkileştikleri gerçek gibi bulurlar. Bir çok uygulayıcı çalışırken karşılaşılan ve şifalandırma ile kehanette sıklıkla mucizevi yardım sağlayan varlıkların kişisel yardım, veya koruyucu ruhlar olduğunu fark eder.

Bir diğer karakteristik Şaman ilkesi ise, insanlar dahil,tüm türlerin yaşayan üyelerinin tinleri, veya ömür boyu süren kişisel ruhları vardır. Ben tin’i varlığın bireysel yaşam için gerekli olan ruhsal özü olarak tanımlıyorum. Bu döllenmekten veya doğumdan itibaren ölüme kadar, derecesi değişebilir olmasına rağmen, mevcut bulunuyor. Ölüm durumunda, doğumdan önce olduğu gibi, tin var olmaya devam ediyor, ama sürenin uzunluğu her bir tanımlanabilir varlık için değişmektedir. Şaman uygulayıcılar için, tinler, diğer ruhlarla da olduğu gibi, tanımlanabilir varlıklardır çünkü onlarla sıra dışı gerçeklikte doğrudan karşılaşılır.

Ben Üst Amazondaki iki farklı kabilenin Şamanları tarafından eğitildim ve aynı zamanda Şamanizmin altında yatan kültürler arası ilkeleri ve uygulamaları ortaya çıkarmak için dünya çapında ve geniş ölçüdeki araştırmalar ve sonuçları ile meşgul oldum. Bu esasları “Temel Şamanizm” olarak adlandırdım.

Şamanizm, ruhların gerçekliğine inancı nedeniyle, Batı bilimi tarafından uzun zamandır kabul edilmemektedir. Tanrıya, bir ruh olmasına rağmen, ara sıra dua edilmektedir,Einstein’ın sıklıkla yaptığı gibi, “ruh” veya “tin” ayrıca lanetlenmişlerdir ve paradigmanın kabul edilmeyen kısmıdır.

Bu tutumun, Rönesans ve Reformlar esnasında Galileo ve Copernicus gibi öncü bilim insanlarına, Kilise tarafından yapılan saldırıların, kendi tarihi kökenleri vardır. Bir tepki olarak, “Aydınlanma Çağında”, Batı bilimi ve tıp, ruhların ve tinlerin var olmadığını ve bu nedenle bilimsel araştırma ve tıp uygulamaları için uygun olmadıklarına karar vermiştir. Bu durumun tarihsel olarak anlaşılabilir olmasına rağmen, devamında bu günkü bilimin parametrelerine göre ise kesin olan bu olguların var olamayacağına dair önsel bir hüküm vererek sınırlar.

Batı bilgisindeki ilerlemenin sınırlı olması, tin dahil, ruhların var olamayacakları inancı, Achille’in topuğu olan, kısmen ispatlanmamış bir inanç üzerine kurulan, budanmış bilimin bu şanssız durumun sonucudur. Aslında, tabi ki, bilim hiçbir zaman ruhların varlığının tersini ispatlamamıştır. Ve hatalı olduğu veya tersi ispatlanmayan teori, bilimsel yöntemin temel taşıdır. (Popper) (5) Ruhların varlığının teorisi hatalı olduğu ispat edilmediği sürece, mantıksal olarak bilim tarafından görmezden gelinemez. Başka bir değişle, bilimin bu konudaki durumu tamamen bilim dışıdır, ve ironik olarak bir inanç meselesidir.

Olağan olarak, ruhların varlığı ve nitelikleri üzerindeki deneysel araştırmalar fazlasıyla Şamanlara bırakılmıştır. Binlerce yıldır ve binlerce farklı kültürde, birbirinden bağımsız olarak beş farklı kıtada, onlar hastaları ile, ve sıklıkla da ölüm kalım durumlarında,sayısız şifa deneyimi geçirmiş, ve ruhların gerçekliği teorisini tutarlı olarak destekleyen sonuçlara ulaşılmışlardır. Bu nedenle, temel yerli Şaman uygulamaları tüm dünyada dikkat çekecek derecede tutarlıdır.

Benim ruhlarla çalışmalarım ilk elden ve kişisel olarak 1961 yılında başlamıştır. Sonra, 1964 ve 1973 yıllarında Üst Amazondaki iki farklı kabilenin Şamanları tarafından eğitildim ve aynı zamanda Şamanizmin altında yatan kültürler arası ilkeleri ve uygulamaları ortaya çıkarmak için dünya çapında ve geniş ölçüdeki araştırmalarla meşgul oldum. Bu esasları “Temel Şamanizm” olarak adlandırdım.

Kendi Şamanizm ve Şaman şifası çalışmalarıma ek olarak, 1970’lerin başında kendilerine veya başkalarına pratik uygulamalar yapabilmeleri için Batılılara Temel Şamanizmi öğretmeye başladım. Takriben son on yıl esnasında, bu eğitim uğraşımda, kar amacı gütmeyen bir organizasyon olan ve Şamanizm ile Şaman şifası için dünya çapında araştırma, yenileme ve eğitim çalışmaları yapmak için kurulan Şaman Çalışmaları Vakfının, Uluslararası Fakültesindeki meslektaşlarımdan yardım aldım.

Temel Şamanizmin eğitimi ve basit prensiplerinin kullanımı, Batıda ve diğer yerlerde şaman şifasını hızla canlanması için teşvik etti. Herhangi bir kültürel geleneği taklit etmeden, ancak temelde yatan kültürler arası ilkelerin öğretilmesi, yani temel Şamanizm, özellikle kültürden bağımsız bir sistem isteyen ve çağdaş yaşam tarzlarına kaynaştırıp benimseyen Batılıların kullanımı için uygundur. Bugün temel Şamanizm Batının çoğu yerinde şaman uygulamalarının baskın yöntemidir.

Temel Şamanizm konusundaki bazı ilkelerin ve uygulamaların kısa bir tanıtımı “Şamanın Yolu” (6) kitabımda bulunabilir. Ancak, hem temel hem de ileri derecedeki Şamanizmin en önemli uygulamaları yazılı basında bulunamaz. Daha doğrusu, bu tecrübelerin kişiden kişiye aktarılması temeline, örnek olarak, ruhlarla doğrudan iletişim kurmaya, ve kişisel tecrübe ve uygulamalara dayanan bir eğitimdir. Ayrıca, bu tecrübelerin bilgisi kelimelerle ifade edilemez ve bu da katılımcı olmayan Batılı gözlemci ve görüşmeciler için anlatılabilir bir olgu değildir.

Temel Şamanizmin gelişmesi, kadim Şamanların şifa, kehanet, ve diğer uygulamalarının sürekli deneyimi olan kültürler arası saha çalışmaları ve araştırmaları ile bu yöntemlerin alıcılarla olan uygulamaların birleşiminden kaynaklanmaktadır. Tekrar tekrar söylüyoruz ki, ruhların varlığını, Şaman yöntemlerin kullanılmasındaki başarımızın tutarlı ve kesin bir açıklaması olduğunu bulduk.

Şimdi, Şaman araştırması yapmak isteyenlere yardım etmek amacıyla, kişisel olarak benim Şamanizmde son otuz sekiz yılda geliştirdiğim uygulama, araştırma ve öğretimin, kısaca araştırma stratejisinin ana hatlarını çizmek istiyorum. Bu yalnızca benim değil, aynı zamanda Şaman Araştırma Vakfının da stratejisidir.

Başka bir şekilde söylemek gerekirse, Şaman Araştırma Vakfı, Şamanizmin ruh biliminde öncü bir laboratuvardır, ve öğrencileri ruhlarla ilgili bilgilerini kişisel şaman uygulamalarında başarılı sonuçlar almak için kullanmayı öğrenirler.

Bu stratejinin temeli Şaman kültürlerindeki birikmiş ruhsal bilgilere uymaktır. Böylece, yerli kişiler bir nesne yerine bir öğretmen olarak görüldü. Farz edelim ki onların öğretisi tuhaf veya akıl almaz olarak görülüyor, bunu onların değil bizim kendi sorunumuz, ve açıkça onların koşullarını daha çok öğrenmemiz gerektiği olarak görelim. İlk bakışta, onların ifadeleri veya iddiaları ne kadar olanaksız olarak gözüktüğü önemli değildir, bizim başlangıç varsayımımız onların ne söylediklerini bildikleri olmalıdır. Onların bakış açıları prematüre Batı uygulamalarının açıklayıcı paradigmaları ile dönüştürülmemelidir. Altını çizerek söylenmelidir ki, onlar günahkar oldukları ispatlanana kadar akıl ermez olarak kabul edilmelidirler, ve genellikle onların günahkar olduğu ispatlanmadığında bizim suçlu olduğumuz ortaya çıkmıştır.

İlk elden elde edilen tecrübelerin bilgisi nerede ve ne zaman olursa olsun Şamanizmin ve Şaman şifasının muazzam kavrayışını aktif bir biçimde yarar sağladığı görülür. Böylece, stratejimin bir diğer basit görüşü de, çağdaş antropolojik açıdan, ciddi bir katılımcı gözlemin, veya “köklü katılımın” basitçe bir izleyici ve görüşmecisi olmak yeterli değildir. Bu ifadeler daha kullanılmadığı zamanlardaki köklü katılımın erken dönem örneklerine, etnolog Frank Cushing (Zuni kabilesinde ruhsal uygulamalara katılan) ve James Mooney (Çayırların Ruh Dansına katılmış ve Yerli Amerikan Kilisesinin kurulmasına yardım etmiştir) dahildir. Onlar, genellikle antropolojik saha çalışmalarındaki katılımcı araştırmanın uygulamalarının geleneksel sınırların ilerisine geçmiş, ve çalıştıkları kişilerle sıradan gündelik işlerin ilerisindeki alanlara girmişleridir.

Etnografik raporların karşılaştırmalı çalışması da uygulamaların devamlılığını ortaya çıkarması açısından stratejinin sonuca götüren çok önemli bir parçasıdır, ki bu egemen Batılı bilimsel standartlara göre, imkansız olduğu dikkate alınmıştır. Bunlar, Şaman yolculuğu ile başka dünyalara gitmeyi, parçalanmayı, cinneti ve cin çarpmasını, ölülerle iletişimi, medyumluğu, tamamen yabancılara yapılan ayrıntılı ve başarılı kehanetleri, ve mucizevi şifalandırmaları içermektedir. Stratejinin sonrasında operasyonun temel esasları, bu tür denemelerin sonuçlarının tekrarlanabilir olmasının ortaya çıkarılmasına bağlı olmasıdır. Bunlardan biri sevecen koruyucu (rehber) ruhların Şaman uygulayıcısının hastalığı, ağrıyı ve ruhsal cehaleti dindirmesine destek için hazır olmasıdır. Bu ilkelerin uygulanması, sonuçların başkalarınca tekrarlanmasını sağlar.

Bu deneysel stratejide, hem tümevarım hem de tümdengelim birbirine bağlı bir rol oynamaktalar, ancak araştırmanın erken safhalarında özellikle tümevarım önemlidir. İlerleme sağlandıkça, tümdengelimli ilkeler ortaya çıkar ve daha sonra tahmin edilebilir sonuçlar sağlamak için kullanılır. Ruhların gerçekliği de dahil olmak üzere, bu ilkeler kullanıldığında, sonuçlar çok tekrarlanabilir olduğundan kalabalık öğrenci grupları için tecrübe kaynaklı deneysel eğitimde kullanılabilirler ve tahmin edildiği gibi kendi kişisel deneyleri için güvenilir sonuçlar alınır. Başka bir şekilde söylemek gerekirse, Şaman Araştırmaları Vakfı Şamanizmin ruhlar bilimi öncüsü bir laboratuvardır, ve öğrencileri, ruhların bilgisini kendi şaman pratiklerinde başarılı sonuçlar elde etmek için kullanmayı öğrenirler.

Ruhun varlığı ilkesi de dahil olmak üzere Temel Şamanizmin ilkelerini kullanarak, ileri seviyedeki öğrenciler, rehber ruhlarının da yardımı ile, yalnız şaşırtıcı şifalandırmalar gerçekleştirmelerinden başka, aynı zamanda klasik halk Şamanlığı becerileri olan ve Kuzey Amerika ve Kutup yerlilerinin o veya bu şekilde “bağlanmış şaman” veya “sallanan örtü” olarak bilinen törenlerden birini de yaparlar. Eğer yalnızca seyirci olsalardı, zihinlerinin bir köşesinde bir ihtimal bunun hileli olduğu, alışılmış sorusu kalacaktır. Ancak, gerçekten uygulayıcı olduklarında ve sıkı bir şekilde iplerle bağlandıkları halde aniden ipler çözüldüğünde (7) ilk elden burada hilenin bulaşmadığını bilecekler.

Bu tür olgular bilimsel sıkılık ilkesi (*) ile açıklanabilir; ve bu sıkılık açıklaması ruhların gerçek olduğunun basit bir kanıtıdır. Bu durum, Şaman olgularında birinin ruhlar dışında bir açıklamadan kaçınması gerektiğini önermez. Şimdiye kadar, her nasılsa, anlaşılmaz olan Şaman olgularını ruhların gerçekliği dışında bir ruh dışı açıklama ile ispat edilememiştir, ki bu şaşırtıcı değildir çünkü bu olgular binlerce yıldır kültürler arası Şaman kaynaklarınca denenmiş ve desteklenmiştir. Bunları deneyen kişiler tipik olarak, okumuş ve beyaz laboratuvar giysileri giyen çok saygıdeğer kişiler değildi ve denemelerini hastaları veya müşterile ile değil, sıklıkla ölüm kalım şartlarında yapıyorlardı.

Buradaki amacım bu görüşlerdeki herhangi birilerinin basitçe kelimelerle aklını çelmeye kalkışmak değildir; yani, okuyucunun benim haklı olduğuma güvenmesidir. Bunun gibi sıradan gerçeklik ikna yöntemleri Şamanizmin ve Şaman öğretisinin stratejisi değildir. Şamanizm inanç değil bir bilgi yoludur; ve bu bilgi bu gerçeklikteki benden veya bir başka birinden gelmemektedir. Ruhların gerçekliği de dahil olmak üzere, bu bilgiyi elde etmek, şamanın yolunu adımlamak ve deneysel kanıtları kazanmak gereklidir.

Yol açıktır, ve gerçek bir bilim insanı gibi, ihtiyaç duyulan ilk adım, dürüst bir merak, açık bir zihin, ve biraz da cesarettir. Eşiği bir kez geçtiğinizde, ön yargılar ilk elden deneyimler ile yer değiştirir, ve kendiniz için ruhların gerçekliği ilkesini denersiniz. Bu arada, uygulamada yeni olanlar için küçük bir ikaz: siz ve sizin gerçekliğe bakış açınız artık asla aynı olmayacaktır, kapının eşiğini geçmek yalnız sizin için değil, fakat neticede bilimin karakteristik özellikleri için de büyük bir değişim örneğinin başlangıcı olacaktır, ve bilim artık bundan sonra başlıca toplumların üstün olduğu ve önsel olarak neyin imkansız olduğu ile budanmış olmayacaktır.

Notlar:
1. Darwin 1958.
2. Darwin 1871.
3. Harner 1990: xix-xxii; 21-22.
4. Turner 1992: 15.
5. Popper 1959: 63. 68-69.
6. Harner 1990
7. Harner n.d.

Referans Alıntılar

Charles Darwin
1871 “İnsanın Türeyişi ve Doğal Ayıklanmanın Sexle bağıntısı” New York: D. Appleton
1958 “Türlerin Kökeni” New York: New American Library (Mentor)

Michael Harner
1990 “Şamanın Yolu” 3’ü baskı. San Fransisco: Harper & Row
n.d. Katılımcıların yayınlanmamış deneysel ve olay bilgileri.

Karl R. Popper
1959 “Bilimsel Keşfin Mantığı” New York: Harper & Row

Edith Turner
1992 “Ruhların Gerçekliği” 15.ci gözden geçirme.

Ç.N.
(*) “Principle of Parsimony” – Sıkılık İlkesi : Bilimsel teoriler veya açıklamalar arasında karar vermek için kullanılan bir kriter olan bir olgunun her zaman en basit açıklamasının, yani en düşük düzeydeki mantık sıçramasına ihtiyacı olanın, en az varsayımda bulunanın seçilmesidir.
14.cü yüzyıl filozofu olan Occamlı William’dan sonra “Occam’s Razor – Ockham’ın Usturası” olarak da adlandırılır.

Çeviri : Aki

Unutulmaz Film Replikleri

Hepimizin unutulmaz film replikleri vardır. Kimisi komik, kimisinin bizi alıp götürdüğü film replikleri.

Bu başlık altında oynayacağımız oyun, film repliklerimizi yazmak olacak.

Benim unutamadığım iki Türk filminden Battal Gazi ve Tarkan önce bir şekilde bütün kemikleri kırılır. Biri alçı ile diğeri magma lavlarının arasında iyileşir. Ve sonrasında söylenen o muhteşem cümle.

“Eskisinden daha güçlü oldu.”