ben, biricik, mülkiyet

Dünyaya gelmek bir şans meselesidir, bu şans herkesin yüzüne gülmez. Çok çekici, büyüleyici, kazanmadan elde edilen bu şans neredeyse hoş bir mucize kadar caziptir. Bu şans benim mülkiyetimdir. »Hiçbir şey benden üstün değildir«, çünkü her şey benim mülkiyetimdir. En az şu kağıt kadar yer ve gök de benim olandır. Şu kadın, şu erkek, herkes benim hazzımın nesnesidir. Ne yazik ki, tüm hazlar gibi her şey geçicidir. Mülkiyetimde olmayan tek şey ölümdür. Bir boşluk olan şu evreni ancak kendimle doldururum, çünkü ben, Hiç’im derken boş olduğumu asla söylemedim -bunda ısrarlıyım.

Benim Hiç’im gözle görünen, elle tutulan bir Varlıktır. Üstelik kırıcı olan bu Hiç, vakumu dolduracak kadar da yapıcıdır. Dünya benim dünyamdır, gerisi yalan. Hiçbir amacım yok benim, neredeyse bir bitki kadar yalın ve yaşam doluyum. Ancak benim bir mülkiyet düşkünü oldugumu sanmayın -bunu da ısrarla söylüyorum. Her düşkünlük beni tiksindirir. Meselemi Hiç’e bıraktığım için, hiçbir tutku umurumda değil. Ben tutkuların kölesi değil, efendisiyim. Beni var eden benim, çünkü benim nedenim benim. Kimse benden sorumlu değil ve kimseden’de ben sorumlu değilim. Bununla özgür olduğumu söylemiyorum, özgürlük kölelerin bir arzu ve tutkusudur, ben özgürlüğün nesnesi olacak kadar nesneci değilim. Özgürlük benimle birlikte doğdu ama ben başkaları gibi özgür olmaya mahkum değilim. Ben özgürlükten de arındım. Ben Biricik’im.

Max Stirner

ademi merkeziyet

ADEMİ MERKEZİYET GERÇEKLEŞEBİLİRMİ?

Basit yazıyorum ,çünkü bunu bir zaruret olarak görüyorum…

Ülkemizde 4 ana eğilim var; milliyetçiler, islamcılar, sosyalistler ve liberaller..

Milliyetçiler; Orta Asya bozkırlarından, Avrupa içlerine tüm Türk tarihinin ilerleme sentezini yapan, üst yapı ilişkilerinin belirlediği, Türk-İslam Sentezine dayanan, töresel ahlak ve hukukun belirlediği bir anlayış…

Fransız Devrimiyle beraber gelişen milliyetçilik anlayışı ve kapitalist gelişim sürecinin asıl kavramlarını, töresel bakış açısı ile ilintirirdiken, iletişim ve düzen eksikliği göze çarpıyor..

Her ne kadar Türk tarihinin seyri ikili olsada, islami tarihsel miras ile batı mantalitesi arasında korelasyonda açmazlar bulunuyor..

Modern kapitalist sürecin kurumsal örgütlenme mantalitesi ile, töresel buluşmadaki izdivaç arasında istismarlar ortaya çıkıyor..

Marksist tecrübeyi kabullenmede zorlanan milliyetçiler, sınai kapitalizm ve töre hukukunun getirdiği yaşam alanları arasında pratik zorluk yaşıyorlar..

Türkiyede islamcılık, İran – Arap – Afrika tecrübesinden ziyade, kendi milli çizgilerinde sürüyor. İslami süreçten önceki Türk tarihini kabullenemeyen islamcılar, fıkıh konusunda Hanefi anlayışını takip ederken, modern kapitalizmin getirdiği sivil argumanlar parelelinde yürüyorlar…

Çelişki şurada; kapitalizmin her biriminin üretimleri kendine has bir yaşam modeli sunuyor..

Sosyalistler; Ademi Merkeziyet bağlamında en iddialı kesim..

Ancak islam tarihsel bütünlüğü, Afganistan, Çeçenistan, İran self determinasyonu konusunda içe dönme eğilimi gösteriyorlar..

Batı Marksizminin ürettiği ilerleme, gelişme, evrim v.s konularına motomot bağlı kalıyorlar..

Ülkemiz liberalleri; tarihsel-kültürel-ilmi miras konusunda batı gelişim sürecini kabullenirken populizme yenik düşüyorlar…

Sorun şu; batı süreci ile Anadolu tarihsel süreci arasındaki ilintide kavramsal boyut ve dil oluşturma güçlüğü yaşanıyor…

tarihselci İslamcılık, tarihselci milliyetçilik, batıcı liberalizm, batıcı marksizm.

Her ne kadar kendileri bunu kabul etmeselerde…
Bu baglamda ademi merkeziyetin neliği ve pratik bütünlüğünü oluşturabilmek için; insanbilim – evrensel konum ve varoluşsal durumun tanınması gerekiyor.

Anadolu insanının doğa, tarih ve toplum üçgeninde bilimle çıkarak sağlam bir benlik oluşturması gerekiyor..

Batını ürettiği kavramlarla, Anadolu tarihsel süreci arasında beyin ve dil açısından oluşan farklılaşma bünyeye değişik bir biçimde inhisar ederek, görünmeyen dertler peydah ediyor..

Kendi tarihsel – sınıfsal – kültürel konum ve durumumuzu, evrensel manada kurduğumuz zaman, ademi merkeziyet için esaslı bir yol başlatacağız demektir..

BİR ZORUNLULUK OLARAK HAYAT

Hayat bir zorunluluktur dostlar. İte kaka çalışır, zenginleşir, yoksullaşır, mücadele eder, amaç belirler ve bıkarız hayattan. Sanki biri bize: “Bu hayat senin, al tepe tepe kullan” dedi ve biz de o bedenin içine hapsolduk. Güzel ve ya çirkin fark etmez, bu bedeni, dolayısıyla bu kaderi biz seçmedik. “Kader yolunu kendimiz çizeriz” zırvalıklarını bırakın. Sosyal sorumluluk, iyi insan dayatması vb diğer ahlaki öğeler çizmeye çalıştığımız kaderin üzerine hep bir çarpı atıyor. Nesnel yargılar, pratik hayatın sürükleyiciliği bana kendimi ifade edebileceğim tek bir yer bırakıyor. O da burası.

Nefret ediyorum felsefesiz, sanatsız, ifadesiz bireylerin bütün gün Dolar-TL paritesini değerlendirmesinden ve bunları dinleyen toplumun suratının aldığı hayranlık ifadesinden. Televizyonda sabah keyfi, kuran-ı kerim sohbetleri, ana haber programları, Master Chef yarışması, cep telefonunun dayanılmaz hafifliği, markaların kaçırılmaz fırsatları, ısrarla istenen dergiler, entel takılan iç mimarlar, trendler, CHP populizmi, AKP pragmatizmi, kısa etekli melez muhafazakarlık, uluslar arası ilişkiler ve diplomasi yalanı, Wikileaks kandırmacası, bitmeyen terörle bitmeyen mücadele, iyiliğin evrensel sorumluluğu, zenginliğin toplum gözünde değeri, “ben” demenin lanetlenmesi, felsefenin bilimsel bilgi içinde kaybolması, sanatın yalnızlığı ve saflığın kaçınılmaz yitirilişi. Dönüp bir bakın hayata, bu saçmalıkları yaşıyoruz biz. Bir içerik, bir değer var mı yukarıdaki saydıklarımda, varsa haber edin bana.

Bu hayatı iki SS kuralına göre yaşamalıyız a dostlar. Görmeliyiz ki gözümüz kararsın, tatmalıyız ki midemiz kalksın. İfadesiz her şeye burada bu sitede meydan okumamız lazım. Orta Çağ sonu ile 20. yüzyıl arasında yaşanan o döneme geri gidip hakkını vermeliyiz sanatın ve felsefenin o en saf halinin. Tıpkı o filozoflar gibi resmedelim hayatı. Dinden bağımsız ama bilimsel bilgiyi de bir araç olarak kullanarak ifade katalım dünyaya. Bildiklerimizi unutarak bir doğa felsefesi yaratalım, aktaralım bu sayfalara. Ne demekmiş doğa, fizikçiler bir de bizden duysun. Ne demekmiş insan, biyologlar bizden öğrensin biraz. Ve ne demekmiş varoluş, dindarlara anlatalım bu site kapatılmadan.

Zorunluluklar hapishanesinde yalnız kalabildiğim tek yer olan sonsuz.us’u ölümüm pahasına koruyacam. Yalnız kalmadan felsefe olmaz, felsefe olmadan anlam olmaz. Özgün olun, kendiniz olun, onun bunun”-ci”’si olmayın burada. Madem kar-zarar analizi yaparken midem bulanacak, o zaman bir sandoz da siz verin yazılarınızla.

Yer açın lütfen, rahat bırakın beni

Madem burada yankılanıyor yazılanlar ve gelip karşımıza dikiliyor öyleyse doğru yere yazıyor olmalıyım. Nereden başlamalı acaba? Tamam şiddet kısmından başlamalı.

Şunu anlayamıyorum lütfen yardım edin. Neden girdiğimiz ilişikilerde ilişkide bulunduğumuz grup, çevre tarafından dönüştürülme, benzetilme girişimlerine maruz kalırız? Aylar önce inançlı olan ve inancın Alevilik mezhebini yaşayan bir adamla karşılaştım, defalarca onunla dost olarak kalabileceğimi ancak doğru olduğuna inandığı şeyi kabul edemeyeceğimi çünkü benim yolculuğumun oradan geçmiyor olduğunu anlatmaya çalıştım ısrarla yanılıyor olduğumu vurguladı ve bundan emin olarak kendi durduğu yerin benim ait olduğum yer olduğu düşüncesiyle her defasında ve bıkmadan usanmadan anlattı anlattı anlattı. Konu her defasında yaratıcının varlığı, vicdan, adalet ve bunlara göre şekillenen insan davranışları üzerinde devam etti. Birçok konuyu tasavvufla Her defasında şu sonuç çıkıyordu; Eğer Alevi bir ailede yetişmişsem içinde bulunduğum halin mutlaka bununla alakalı olduğu ve beni büyüten ailenin inançlı dolayısıyla da vicdanlı insanlar olmasıyla alakalı olduğu bu nedenle benimde onların doğrularını savunan ve onların devam ettiriyor olduğu modeli devam ettiren biri olmam gerektiğiyle ve benim bu gerçeği göremiyor olduğumla çünkü hayatıma giren farklı düşünme formlarına sahip insanlardan almış olduğum etikilenimler içinde olduğum…

Daha öncesinde bu adamın tam tersi bir düşünme biçimiyle, mantık formülasyonuyla düşünen, yaşayan ve davranan bir kadınla tanışmıştım. Onunla tanıştığımda yaşıyor olduğum belirsizlik, bulanıklık, yabancılık içindeydim. Tasavvufun etkisinden çıkmaya çalışıyordum çünkü bu düşünme biçimi kaynağını aldığı inanç sisteminden kaynaklı olarak fazlasıyla ıstıraplı gelmeye başlamıştı. O kadının bunu aşabilmem konusunda çok ciddi bir desteği olmuştu fakat sonuç olarak aynı şeyle karşılaşıyordum. —> BİR BİLİNENDEN ÇIKIYOR BAŞKA BİR BİLİNENE giriyor olduğum gerçeğiyle.

En son dün yaşadığım şey bunları yazmama ve birilerinden bu konuda fikir almaya karar vermeme neden oldu. Bir kahve makinası üzerinden hakkımda dakikalarca süren bir kesme biçme operasyonuna maruz kaldım. Bunu bir paranoya olabileceği ihitmalini de düşünerek hislerim böyle olmadığından oldukça emin olmama neden oluyordu. Teşhis konuldu ve sonuç benim filtrelenmiş bir Türk kahvesi olduğum yönündeydi. Bütün bunların arka planında ise bilinenden özgürleşilebileceğini düşünen bir adam vardı. O adam bendim fakat anladığım kadarıyla benden başka hiçbirinin bunu düşünüyor olduğumdan ya da bunun olabileceğini ve bu yönde içsel bir yolculuk yapılabileceğini düşünüyor olduğumdan haberi yoktu. Anlatmaya çalıştığım zaman karşımdaki algı biçiminin işleyişi karşısında zihnimdekileri susturup rol yapmaya başlıyor olmamda fazlasıyla sıkıcı geliyor artık.

Ulaşıma zam yapıldığında oturduğumuz bölgede eylemler yapıldı. Galiba 2 ay sürdü bu eylemler ve bende birkaç defa katıldım çünkü içinde yaşadığım yapay gerçekliğin acımasızlığı karşısında tepki vermem gereken anlar olduğunu biliyorum. Bu eylemlerde bulunmam da bu yüzdendi. Onların bağlı olduğu derneğin genel merkezine gittiğimizde orada da işte yeni …..miz diyordu biri. Bütün bunların karşıdaki kişiyi (ben-varlık-biçim-form) onun düşüncelerini önemseden yapıyor olmaları çok tuhaf geliyor bana. Burada yazdığım olaylarda bahsedilen kişiler ve taşıdıkları düşünme formlarının hepsinde bana tuhaf gelen şey olanca hızıyla ve son derece ustaca hamlelerle devam ediyordu oysa benim tarafımda bunlar çoğu zaman gereksiz geliyor.

Psikolojiyle anlamaya çalıştım bu gerksizliği, mistik öğretilelerle anlamaya çalıştım, ucundan kenarından felseyle anlamak istedim. Yoruldum, bezdim ve sonunda derin bir sessizliğe gömülmek isteğiyle başbaşayım. Sesime tercüman olması umuduyla da bir enstrümanın enstrümantel yolculuğuna mazhar olmaya çalışıyorum şimdilerde.

Şimdi benim zihnimde canlılığını koruyan bu etiketsizlik yıllarca birileri tarafında adlandırılmaya çalışıldı ve bu devam ediyor. İçinde yaşadığım geleneksel yapı bunu yapmaya devam ediyor dışına taşıp nefes almak istediğimde dışarıda da bu oluyor. Oysa ben Türk değilim, başka bir ırk da değilim, bayrağım yok. Bütün mesele bunların ve bu gibi etiketlerin zorla bana yapışıtırılıyor olması. Bir tarzın, düşünme biçiminin ve doğurduğu davranış kalıplarının esiri olmak istemiyorum çünkü varmak istediğim yer daha sınırsız bir yer. Bu sebeple çoğu yerde ve çoğu ilşki biçiminde dışarıda kalıyorum. Bu bir bedel belki ancak ben durduğum yerden siyasal alanda ya da herhangi bir alanda hak arayan çoğu insanın kullanmış olduğu özgürlük, barış, sevgi gibi kavramları nasılda tüketiyor olduğunu görüyorum. Buradan yeryüzünde nasıl bir vahşetin döndüğüne tanık oluyorum. Buna tanık olanlarınız vardır biliyorum.

Karın doyurabilmek için bir grubun, düşünme biçiminin gerekliliklerini yerine getirmekle zorlanmak ve buna cezalandırılarak zorlanmak günümüz insanının şekillenmiş olan zihninin ürettiği son derece ciddi bir psikolojik şiddet biçimi değilmidir?

Rahat bırakın, nefes almak istiyorum ve sadece karnımı doyurup olabildiğince kıyıdan izlemek istiyorum. Bu da benim hakkım sanırım. Çünkü beklentilerim beklentilerinizden daha küçük…

ÇIKAR…

kimi merdivenden çıkar, kimi asansörden…
hayat kimine göre ÇIKAR, geneline çıkmaz…
kimileri “sağ” çıkar, kimi sokak “sola” çıkmaz…
kimi yoldan çıkar, bazıları topraktan…
kiminden taş çıkar, kimilerinden yumurta…
bazılarının burnunun ucunda çıkar…
VELHASIL…
kaç kişi SAMSUN’ a çıkar?