Hücrem ve Ben

İsmet Bey,

yazılarınız -şaşırtıcı biçimde- içimde sebebini bilmediğim bir coşku uyandırıyor. Öncelikle bunun için teşekkür ediyorum. Sebebini bilmesem de sanırım yakında anlayabileceğim. Önceki başlık iç içe fazla döngü oluşturduğu için yeni biir başlık açtım ve son mesajınızdan yola çıkarak bazı sorular (7 adet çıktı şimdilik) yöneltiyorum:

Öncelikle bilgi teriminden ne anladığımı tanımlayarak başlayacağım. Bilgi, enerjinin nerden nereye aktarılacağını belirleyen ve varlıkların yapısal-dokusal durumlarında (anizotropi, simetri, polarizasyon, vs. şeklinde) kayıt altına alınan sinyal sistemidir. Enerji bu bilgi sinyallerine göre aktıkça, kuvvet dediğimiz faktör ortaya çıkar ve o kuvvet yardımıyla da varlıklar bir yerden bir yere aktarılarak, doğadaki oluşumlar gerçekleşir.

Atom-altı-öğelerden başlanıp, atomlara, moleküllere, hücrelere, bedenlere doğru gidildikçe, enerji çok farklı şekillere bürünür, kah sıcaklık-soğukluk, kah basınç farkı, kah şeker, kah seks, vs. g,b, çok çeşitli kuvvet türleri oluşurlar. Her varlık bu farklı kuvvet (enerji) türlerinden bir veya birkaçına bağımlı olduğundan, o kuvvet türünü algılayıcı organlar-organeller oluştururlar. Bu şekilde bilgi düzeyi sürekli gelişir ve değişir. Buna fizikçiler MIP=Maksimum Information Principle derler. Zaman dediğimiz değişim-dönüşüm sistemi bu nedenle bilgi ile doğrudan bağlantılıdır.

Soru 1.

“Her varlık bu farklı kuvvet (enerji) türlerinden bir veya birkaçına bağımlı olduğundan” derken burada geçen varlıktan kasıt insan mı? Eğer insansa (veya değilse de cevabı merak ederim) sizce sözü edilen özgün bağımlılık hangi sebep-ler-den kaynaklanıyor?

Hücreler birer mühendistirler, muazzam hesap kitap yapmak zorundadırlar. Bakın ne tür hesap-kitap söz konusu. Amip gibi hücreler besinlerini (enerjilerini) bakteri gibi daha küçük hücrelerden almak zorundadırlar. Alınan besinin kaynağı sonsuz değildir, sınırlıdır. Bu sınırlı besin kaynağını oluşturan moleküller, amip içindeki bir başka organel tarafından –ki organel de bir başka bakteridir ve amip o bakteriyle ortak çalışırsa, glikoz molekülünden daha fazla enerji  (ATP= Adenosine-Tri-Phospate) elde edebilmektedir. Glikoz moleküllerinin yakılmasıyla elde edilen ATP molekülleri hücre içindeki işlerin yapılmasında kullanıldıkça, ATP, ADPye (Adenosine-Di-Phosphate) dönüşür, yani enerji düzeyi düşer.

Hücrenin çevresinde besin azalıp, yeterli glikoz gelmediğinde içinde hücre içindeki kimyasal reaksiyonlar değişmeye başlar. Hücre ya açlıktan ölecektir, ya da, neslini devam ettirmek için bir çare arayacaktır. Malum, amipler bölünmeyle çoğalırlar. Bölünse, doğacak iki yavru hücre de kıtlıktan ölecek. Çare, diğer hücrelerle ortaklık yapıp, nesillerinin devamını sağlamak için başka tür bir üreme-çoğalma taktiği oluşturmaktır. Kıtlık başlangıcı sinyali olan en düşük enerji düzeyli AMP (yani Adenosine-Mono-Phosphate) molekülüne bağlı cAMP (cyclic-AMP) üretimi başlar.

Şekilde görüldüğü üzere, cAMP bir sinyaldir, bir dalgalanma şeklinde çevreye yayılır. Kıtlıktan etkilenen her hücre bu sinyali çevresine yaymaya başlar. Her hücrenin bu cAMP sinyallerini algılamaya yönelik reseptörleri (algılayıcıları) vardır. Bu algılayıcılar vasıtasıyla cAMP sinyalinin en yoğun olduğu yönde tüm hücreler hareket ederler ve  (B)de görülen şekilde bir polip oluştururlar.

Bu polip spor şeklinde rüzgârla çevreye yayılabilen hücreler üretir ve besin kıtlığı olamayan yerlere düşen hücreler orada tekrar gelişerek birer amip oluştururlar. Bu şekilde amipler nesillerinin devamını sağlamış olurlar.

Amiplerin bu davranışından çıkartılacak ders ise:

►1- Zorluklarla baş etmenin en etkin yolunun karşılıklı ortaklık içine girmekten geçtiği olgusudur.

►2- cAMP molekülü sinyali ile haberleşmenin, biz insanlar gibi çok hücreli hayvanlar arasında hala çok etkili ve yaygın bir hücreler-arası haberleşme sistemi olduğudur. Yani bizleri oluşturan hücrelerimiz, taa 2 milyar yıl önceleri oluşturulan bir haberleşme sistemi sinyalini, günümüzde hala kullanmaktadırlar.

Soru 2. Yani bu polipler insanın bünyesinden dışarı ölmeden çıkabiliyor ve rüzgarla uygun yerlere düşüyorlar öyle mi? Tıpkı bitkilerin tohumlarını mümkün olduğunca uzaklara düşürmek için çabaladıklarına mı benziyor? Ya da aynı bedenin içinde mi uygun yerlere savruluyorlar? (sorularımın acemiliğini bağışlayın)

Şimdi amiplerin bilinçli mi, bilinçsiz mi davrandıklarına sizler karar verin. Geçenlerde bir e-postada, insanların arrogance (kendini beğenmişlik) ve ignorance (bilgisizlik) yüzünden mantıksız davranışlarda bulunduklarını söylemiştim. Demek istediğim yukarıda anlattığım türde olaylardı. İnsanlar ne hücreler dünyasındaki olayları doğru-dürüst biliyorlar, ne de atomlar-moleküller dünyasındaki gelişimleri tam anlayabiliyorlar.

Biz insanlar kendimizi bilgili ve bilinçli, hücrelerimizi, bakterileri, molekülleri, vs. bilinçsiz otomatlar olarak görürüz. Biz 3-5 faktörü ancak birbiriyle bağlantı içine sokup, zar-zor bir karar alırken, hücrelerimiz on-binlerce faktörü birkaç saniye içinde değerlendirip bir karar verebiliyorlar. (Beyindeki her bir hücre 50-60 bin veri alır (dendritik girdiler) ve bir karara varıp, bunu ilgili diğer hücrelere bildirir.) Bilinçsiz-bilgisiz dediğimiz bir taş parçasını bir ipliğe bağlayıp, bir çekül yaparsak, bu çekül tüm çevresindeki dağların, taşların, ineklerin, insanların, vs. tüm varlıkların kendine olan uzaklıklarını ve kütlelerini anında algılayıp, her biri için m1.m2/r2 formülüne göre hesaplayıp, tüm bu hesapların bileşkesini alıp, kendini ona göre yönlendirir. Örneğin Himalaya gibi yüksek bir dağa yaklaştıkça, yerin merkezine doğru değil de Himalaya’nın kütlesi ve kendisine uzaklığı oranında Himalaya’nın köküne doğru yönlenir! Bu nasıl bir otomat ki, trilyonlarca faktörü anında hesaplayıp, kendine bir yön belirliyor. Üstelik yanına biri yaklaşırsa, o yaklaşanı anında algılayıp değerlendirmeye katıyor? Otomatların çevresindeki değişim-dönüşümleri algılayıp değerlendirenini gördünüz mü hiç? Otomat, nasıl önceden programlandıysa öyle davranan varlıklara denir. Çevresine bakıp, değişim-dönüşümleri algılayıp, onları hesaba katıp bir sonuca ulaşan bir varlığa nasıl otomat, bilinçsiz-bilgisiz varlık dersiniz?

Soru 3. Bu söylediğiniz ölçümlemeleri, çok bilinmeyenli denklemler halinde, veri alıp ölçüm yapıp istenen nihai amaca doğru yönlendirmek üzere programlamak mümkün görünüyor bana. Hücrelerin amacının ise, her halikarda hayatta kalmak ve en rahat konuma doğru ilerlemek olduğunu söylediniz (ki bu bana insanların durumunu da gösteriyor gibi geldi, insanlar para peşinde güç peşinde filan görünurler ancak onların hepsi araçtır-kendileri unutmuş olabilirler- aslında bu araçlar yardımıyla hayatta kalmayı ve en rahat konumda bulunmayı istiyorlardır). Yani hücrelerin bu işleri yapabiliyor oluşuna katılıyor ancak bunun onların başka bişey tarafından programlanmış olmadığına delil olarak göremiyorum. (çok sayıda bilgisayar programı yazdığım için bu bana çok kolay gibi göründü). Buraya kadar sizi doğru anlamışsam, hücrelerin programlanmış yapılar olmadığına dair ikna edilemedim.  Acaba bunu konuşabilir miyiz?

5-10 sene öncelerine kadar insanlar “bilinç” deyince, bunu sadece insanlara özgü bir özellik olarak kabul ediyorlardı. Günümüzde bazı insanlar biraz ilerlemişler, hayvanlarda da bilinç olduğunu kabul ediyorlar ve hücreleri bilinçsiz olarak görüyorlar.

Acaba hücreleri bilinçsiz kabul eden bu insanlar, insan gibi bilinçli bir yaratığın (veyahut genel bir ifadeyle çok hücreli hayvanların) hücreler gibi bilinçsiz bir varlık tarafından nasıl oluşturulmuş olabileceğini tasarlıyorlar? Yoksa çok-hücrelilik (bilinçli davranış) gökten zembille mi indi?

Bedenlerimizin yapısı ve işleyiş mekanizması hakkındaki tüm temel bilgileri yapısal-dokusal durumlarında kayıt altında bulunduran hücreler, neden bizlere “bilinç” gibi bir serbest irade vermişlerdir?

Beyin uzmanlarının tanımına göre, “… when processes become linked within consciousness, they can be more strategically and intentionally manipulated, and the outcome of their processing can be adaptively altered. = Olaylar bilinç devresine aktarıldığında, daha stratejik ve daha amaca yönelik olarak işlenebilir, bu şekilde oluşturulan sonuç, koşullara uygun olarak değiştirilebilir” (Siegel 1999, s. 263). Yani bilinç, bedenin kalıtsal davranış kalıplarından kurtularak, çevredeki değişim-dönüşümlere daha kolay uyum sağlanması için oluşturulmuştur.

Beyin araştırması uzmanlarının yaptıkları bu bilinç tanımından ne anlaşılması gerektiğini açıklayalım.

Domates, patates ve tütün ülkemize yaklaşık 500 yıl önce girmiştir. Daha önceki insanların beyinlerinde bu ürünleri tanıyıcı-tanımlayıcı devreler bulunmamaktadır. Hücreler bu ürünlerin hangisinin ne kadar yararlı veya zararlı olacağı konusunda karar vermek zorundadırlar, ama bu konuda kalıtsal bilgi depolarında hiçbir veri yoktur, çünkü bu ürünler yaşanılan ortamda yeni ortaya çıkmışlardır. İşte bilinç sistemi burada yararlı olur. İnsanlar bu ürünlerin ne işe ne kadar yararlı veya zararlı olduklarını, kendi gözlemleri veya deneyimleriyle ve birbirleriyle konuşarak belirlerler ve bu şekilde, bu yenilikler hakkında kısa sürede bilgi sahibi olurlar.

Bizler yeni bir şey öğrenirken epey zorlanırız. Örneğin, araba kullanma olayına bakalım. Öğrenilmesi gereken işlev 5 tanedir. Gaz, fren, debriyaj, vites değiştirme ve direksiyon kontrolü. Bu 5 farklı faktörü el, ayak ve gözlerimizle birbirleriyle uyumlu olacak şekilde kontrol edebildiğimizde, araba kullanma denilen şeyi öğrenmiş oluruz. Dikkat edilmesi gereken konu sadece 5 faktör olmasına karşın, bu 5 faktörü birbiriyle uyumlu olacak şekilde davranmayı ancak aylar süren çabalar sonucu öğreniriz. (Halbuki hücrelerin dikkate alıp değerlendirmeleri gereken faktörler binlercedir!) Öğrenme olayı gerçekleştikten sonra sık sık araba kullanmaya başladıysak, artık hiç zorluk çekmeyiz; arabaya biner binmez araba çalıştırılır ve hiç düşünmemize gerek kalmadan araba uygun vitese konur, gaz verilir ve istenen yöne gidilir. Tüm bu işlemler yapılırken artık kişinin dikkatini bu olaylara ayırması gerekmez. Kişi yanındaki bir arkadaşı ile değişik konular üzerinde sohbet edebilir. Yani kişinin bilinci başka konular ile meşgul iken, kişi otomatik olarak arabayı kullanır. İşte bu durumda, araba kullanma olayı öğrenilmiş ve otomatik sisteme aktarılmış, ‘sabitleştirilmiş’ olur.

Soru 4. Demek ki “otomatikliğe” takılmamak lazım. Son cümlenizde siz hem insanın hem de hücrelerinin otomatik sistemde hareket eden yanlarını kabul etmiş oluyorsunuz. Sadece bu süper hiper zeki otomatizmayı kim programlamış o müphem gibi, değil mi?

Yaşamımızda sık sık yaptığımız tüm eylemler, hücrelerimiz tarafından “alışkanlık” dediğimiz otomatikleşmiş-‘sabitleştirilmiş’ bilinçaltı sistemine alınırlar. Sabitleştirme işlemi, belli kimyasal moleküllerin oluşturulmasıyla yapılır. Her yeni bir şey öğrendiğimizde, bedenimizde belli molekül düzenlemeleri gerçekleşir. Yani bilgi denilen olgu, varlıkları oluşturan bileşenlerin (örn. hücrelerin) yapısal-dokusal durumlarında değişiklikler yapılması şeklinde, varlıkların temel yapıtaşlarında oluşturulup-saklanır.

Yıllardır oturduğunuz evinizde bir değişiklik yapıp, içe doğru açılan bir kapıyı dışa doğru olacak şekilde değiştirdiğinizi düşünün. Bu değişikliği yaptıktan sonra günlerce, o kapıya gelip açmaya çalıştığınızda kapıyı önce kendinize doğru çekmeye kalkışırsınız, çünkü beyninizdeki hücreler böyle bir otomatik alışkanlık devresi oluşturmuşlardır. Bu alışkanlık devresinin kaldırılıp yerine yeni bir devre oluşturulması, haftalar sürer. Ama hücreler değişim-dönüşüm içinde olan bir doğada yaşadıklarını bildiklerinden, eski alışkanlıklara dayalı olarak oluşturulmuş otomatik-sabit devreleri de, yeni uygulama sonucu, bu yeni duruma uyacak şekilde düzenlerler.

Özetleyecek olursak, biz insanların bilinci 4-5 faktörü ancak değerlendirip bunları birbirleriyle uyumlu olacak bir sırada işleme koymayı zar-zor becerirken, hücrelerimiz on binlerce faktörü aynı anda değerlendirip, birkaç salise içinde bir sonuca varabilmektedirler. Yani bizlerin tüm işlerini, tüm sorunlarını gerçekte bedenimiz içindeki hücrelerimiz üstlenip, onlar yapmaktadırlar.

Bizlerin bilinci, çevremizdeki gelişimler hakkında en kısa yoldan yeterli bilgi toplamak için oluşturulmuştur. Bu bilgilerin ne kadar uzun vadeli geçerli oldukları, dolayısıyla hücrelerin kalıtsal veri depolarına aktarılıp-aktarılmayacağı, tamamen hücrelerin değerlendirmesine kalmıştır.

Soru 5. İşte en önemli sorum da bu 🙂  İzin verirseniz Koyu renkle işaretlediğim bu son paragrafınızdan çıkardığım anlam üzerine hücre ile konuşmak istiyorum:

Sevgili kardeşim hücre, Sen ne istediğini bilmiyorsun! Hem kalıtımsal deponun genişlemesini ve değişime uğramasını istiyor ve bu doğrultuda bana bir bilinç oluşturuyorsun, hem de benim getirdiğiim sana göre yabancı bilgilerin hangisinin ne kadar zamanda bünyene alınacağına karar verme otoritesini elinde tutuyorsun?Böyle saçmalık olmaz. :))) Ya yetkiyi bana vermeseydin, ya da sonuca razı olacaksın. Sana nelerin katılacağını ve hangi sürede sabitleneceğinin iradesi bana aittir. Aksi takdirde sen sadece kendini  kandırıyorsun.


Özetlersek, bilinç, bedenin güncel değişimlere çabuk uyum sağlanması için bedenlere (üst-sisteme) tanınan bir bilgi işleme sistemidir.

Bilgi ve bilinç, varlıkların daha rahat bir duruma ulaşacak şekilde davranmalarını sağlayan ve varlıklar tarafından oluşturulan sinyallerdir. Bu sinyaller, varlığın bileşiminde gerçekleşen dokusal-yapısal aktarımlarla olur. Bir insanın temel amacı da, daha rahat bir duruma ulaşmaktır. Bir insan “ben özgürüm, istersem intihar edebilirim, ama amip bunu yapamaz” diyorsa, bu durum o insanın hayatı anlayamamış olmasından kaynaklanır. Amip hayatı bilmektedir ve ölümü değil, yaşamayı nasıl sürdüreceği konusunda fikir üretmektedir. Bir bedende hücreler arasında ve canlının çevresiyle uyumunda ahenk kaybolursa, o beden intihar girişiminde bulunabilir; nitekim birçok hayvan türünde bu tür intihar eylemleri görülmektedir.

Hayatın temel amacı daha rahat bir duruma ulaşmaktır. Rahatlama dürtüsü denilen bu hedef, atom-altı-öğelerden başlar ve atom > molekül > hücre > beden > toplum, vs şeklinde hep devam eder. Bu açıdan bakıldığında, atomlar, moleküller de yaşayan varlıklar olarak değerlendirilmelidirler.

Daha rahat bir duruma ulaşmak, daha az enerjiyle geçinebilmek demektir. Bu nedenle fizik yasalarının en önemlisini “Minimum Amplitüd Prensibi (MAP)” oluşturur. Bu ilke gereği, tüm varlıklar hep en ekonomik yapısallaşmalar, en az enerjiyle geçinebilme uğraşları peşinde koşarlar. Tüm olay ve oluşumları gerçekleştiren temel faktör (toplum hayatının para denilen değerine karşılık gelen)  kuantsal enerji paketçikleridir ve onların tünelleme etkisi denilen en ekonomik sistemlere akma-göçme özellikleri vardır. Bu şekilde  enerji (para) en ekonomik sistemlere göç edince, ekonomik olmayanlardan enerji kaçmış olur ve dağılırlar.

Bir şeyin yapılması bilgi denilen faktörle mümkündür. Bir bilgisayarın nasıl yapılacağı bilgisine sahipseniz, onu yaparsınız. Yoksa bilgisayarı oluşturacak temel öğeler çevrede boşu-boşuna dururlar. Bilgi enerjinin nerden nereye, ne zaman akacağı veya aktarılacağı verilerinden oluşur. DOM-dizini içinde gösterildiği üzere, bilgi varlıkların yapısal-dokusal durumlarına işlenir. Örneğin bir kristal enerjiyi belli yönlerde az, belli yönlerde çok iletir. Bu şekilde enerjinin nerde az, nerde çok depolanacağı belirlenmiş olur.

Canlı varlıklar bilgiyi hem hücre-zarları yapısallaşmasına hem de kromozom iplikçikleri dizinine işleyerek depolarlar. Bilginin korunması ve aktarılması çok önemli olduğundan, canlılar sahibi olduğu bilgileri gelecek nesle aktarmaya çok önem vermişlerdir ve aşk+seks denilen dayanılmaz zevklerle bağlantılı kılmışlardır.

Her canlı çevresini algılayarak, nelerin nelere dönüştüğü, nasıl dönüştüğü vs. gibi gözlemler yapar ve bu değişimleri dikkate alarak, kendi yapısallaşmasında ne tür düzeltmeler yapılacağına karar verir. Bu nedenle doğada canlıların yapısı sürekli değişmiş olur. Örneğin 50 milyon yıl önceleri Pasifik okyanusunda bir volkan patlaması sonucu oluşan adalara rüzgarlarlar gelen spor ve polenler, adanın farklı konmu ve iklimi nedeniyle, geldikleri yörelerdekinden daha değişik bir bitki topluluğu oluştururlar. Daha sonra uçarak bu adaya yerleşen kuşlar, bu bitki topluluğundaki farkları dikkate alarak, değişik gaga yapıları, vs. oluştururlar ve bu şekilde o adalara özgü yeni bir fauna gelişmiş olur. Biz paleontologlar da, yeryuvarı katmanlarını tek tek inceleyerek, hangi zamanda hangi tür canlı kalıntıları bulunduğunu anlar ve hayatın yeryuvarındaki gelişim aşamalarını tasarlayabilme olanağını bulmuş oluruz.

Bedenlerimizin tasarımcıları da, bakımcıları da, onları yapan hücrelerdir. Bizim bu beden hakkında söyleyecek çok şeyimiz olamaz, çünkü onu tasarlayan-yapan değiliz. Yani bilinç, bilinç-altı, özgür irade vs. bizlerin sorunumuz olmamalıdır, çünkü bunları düzenleyen-ayarlayan hücrelerdir. Elbette bu konularda fikir edinmeye çalışabiliriz, ama bu konular bizim tartışma konumuz olmamalıdır, çünkü biz insanların sorunu, insanlar olarak nasıl daha rahat bir yaşam düzenine kavuşabiliriz olmalıdır. Bedenlerimizin nasıl daha rahat olabileceğini hücrelerimize bırakmış olsaydık, hiçbir ruhsal sorunumuz olmazdı, fiziksel sorunlarımızın da büyük çoğunluğu zaten oluşmazdı. “Atalarımızın Doğa Anlayışı” başlıklı yazıda ve DOM-dizininde belirtildiği üzere, canlılığımızı hücrelerimize değil de, “ruh” adını verdiğimiz bedene girip-çıktığını varsaydığımız hayali bir kavramla ilişkili düşündüğümüz için hastalıklara maruz kalırız.

Soru 6. Bu soru mudur bilmiyorum belki bi öz eleştiridir kendime. Ben kendimi bildiğim beş-altı yaşlarından itibaren  sebepler ve sonuçlar üzerine nerdeyse uykuda olmadığım tüm zamanlarda kafa yormuş, araştırıp okumuş, gözlem yapmaktan ve sonuçları yazmaktan yorulmamış biriydim. Szlerin de hep yapageldiğiniz gibi tüm gücümü “ilk sebebi” bulmaya yönlendirdim. Sonra bir gün belki  (özellikle kuantum fiziği çalışmaya başladığımın ilk beş senesinin sonuna denk gelir sanırım)40 seneyi filan geride bıraktığımda yaptığım işin manasızlığıyla karşılaşıverdim. Tüm yazılı kaynaklardan gördüğüm kadarıyla herkesin ilk sebebe dair çıkarsamaları vardı fakat hiç biri kanıtlanamazdı. Ve kanıtlanabilmesi için bi ümit de yoktu.Aynen ben de sizin gibi ruh kavramını hiç anlayamadım. Oturup o ana kadar yaptığım bi ömürlük gözlemimi kağıda döktüm(oyun kuramı), sadece 7-8 saat sürdü(komik). Ve orada defteri kapattım. İlk sebebi aramaktan vazgeçtim. Bütün hayatım değişti:))) Nasıl oldu? Aynen hücrelerime benzedi! Nasıl olmuş kim yapmış ile hayatımı tüketmediğim için kendimi kutlamama izin verin 🙂 O günden beri gayet rahat ve özgür hissediyorum ki lafla anlatılmaz. Peki daha mı az çalışıyorum? Yoo eskisinin iki misli çalışıyorum ama buna artık sadece eğlenmek, rüzgar, deniz sörfü yapmak denir. Bildiğin çocuk oldum, bi şey bilmiyorum fakat ilgimi çeken her şeyi dinlemek, seyretmek, dokunmak süper eğlenceli.

Peki, bizim hayattaki yerimiz ve amacımız ne?

İşte bu soru bizleri meşgul eden temel soru olmalı

Soru 7. Bi amacımız olması şart mı?

sevgilerimle

Not: Burada  Sn Prof.İsmet Gedik’e sorularımı yazmakla yetindim, cevapları aldığımda konuya devam etmeyi umuyorum

—
https://blog.sonsuz.us/

Hayatın müsveddesi var mı?-15

Hayatın müsveddesi yoktur. Hayatımızı doğal sistem işleyişine uygun olarak düzenleyip gereken şeyleri gereken zamanda yaparak yaşamımızı sürdürdüysek, gözümüz arkada kalmadan mutlu bir yaşamdan sonra tekrar hücrelerimize ayrışırız. Diğer durumda ise, mutsuz bir yaşamdan sonra, gözümüz arkada, yine hücrelerimize ayrışırız. Yaşamımızı doğadaki sistemle uyumlu olarak yaşayabildikse, yaşadık oluyor. Yoksa bir ömür geçiyor ve hücreler yeni bir varlık içinde yarışlarına devam ediyorlar.

Hücrelerimiz de yeni bir yaşam oluşturacak şekilde doğadaki bilgi edinme ve bu bilgilere göre kendilerini yeniden örgütleme işlemlerine devam ereler. Hayat bu şekilde devam eden bir bilgi edinme ve bu bilgilere göre tekrar örgütlenme yarışlarından oluşur. Çünkü zaman denilen faktör, maddelerin bu tür bir değişim-dönüşüm sistemi içinde olmasını gerekli kılar. Ebediyet, sonsuzluk gibi bir şey olması mümkün değildir. Varlıklar (maddeler) birbirlerine dönüşmeyecek olurlarsa, zaman denilen şey durmuş olur (Zaman ve Zamanlama bölümüne bak.).

Ama atalarımız sanki hayatın müsveddesi varmış, bu dünya hayatı geçici, öteki dünya hayatı ebediymiş gibi bir düşünce oluşturmuşlardır. Peki atalarımız neden “öteki dünya” diye bir kavram oluşturmuşlardır?

Önceki bölümlerde gösterildiği üzere, insanların düşünce ve davranışları kalıtsal devreler yanı sıra, ana-babalardan (ve çevreden) aktarılan görsel ve sözel bilgilerle (hikayeler, gelenek ve görenekler, vs.) şekillenmektedir. Aktarılan bu bilgilerin çoğunluğu sözlü olarak aktarılmaktaysa da, yaklaşık 5 bin yıldan beri yazılı aktarımlar gittikçe ağırlık kazanmaktadır.

Arkeolojik bulgular, insanların geçmişte nasıl yaşadıkları hakkında çok önemli bilgiler içermektedirler. Bu veriler arasında toplumsal hayata geçişin yaklaşık 12 bin yıl önceleri olması yanında, bu geçişin ilk defa dünyanın neresinde gerçekleşmiş olduğu hakkında da gerekli ipuçlarını vermektedir. Bu bölge Mezopotamya adı verilen Dicle-Fırat ırmaklarının Basra Körfezine döküldüğü yöreler ve o bölgeye komşu çevrelerdir (Irak merkez olacak şekilde, Türkiye’nin Güneyi ve Güneydoğusu, İran’ın Güney-Batısı, Suriye-Mısır arası). Arkeolojik verilerden ayrıca, kültür düzeyinin, eski zamanlarda dünyanın bir yerinden diğerine ne kadar uzun bir sürede aktarıldığını da görmekteyiz. Örneğin Mezopotamya’da 9-10 bin yıl önceleri başlatılan kasaba-kültürü Kuzeybatı Avrupa’ya yaklaşık 4 bin yıl sonra ulaşabilmiştir! Tüm eski toplumsal yaşam noktalarının bu hilal (yarım-ay) şekilli bölgede bulunması, yöreye “Fertile Crescent” (bereketli hilal) yakıştırması yapılmasının bir nedenidir.

Yine arkeolojik bulgular yöredeki bu muazzam gelişmenin Sümerler denilen bir kavmin buraya gelmesiyle başladığını ortaya koymaktadır. Sümer ismi, yörede yaşayan semitik (arap-israil) ırka mensup Akad’ların dilinde “land of the civilised lords = kültürlü efendilerin ülkesi” anlamında “Sumeru” sözcüğünden gelmektedir. Sümerler ise kendilerini “the black-headed people = kara başlı toplum” olarak tanımlamışlar ve denizden iki-ırmak ülkesine geldiklerini belirtmişlerdir (Ceram 1972). Sümerler insanlık tarihinde yazı yazmayı ve yazılı belgeler oluşturmayı ilk defa bulan ve uygulayan kavim olarak büyük önem taşır.

Sümerler yazılarını çivi yazısı şeklinde kurutulmuş kil tabletlere üzerine yazmışlardır. Bu çivi yazısı tabletler 1920’lerde başlayan arkeolojik kazılarda bulunmaya başlanmış ve o tarihten sonra da, insanlığın kültürel gelişim tarihi, klasik yunan kaynaklı eserlerin etkisinden biraz kurtulunarak daha gerçekçi şekilde değerlendirilmeye başlanmıştır.

Arkeolojik kazı verilerine göre Sümerlerin tarihi tufan öncesi ve tufan sonrası olarak iki farlı döneme ayrılmaktadır. Tufan öncesi dönemin Dilmun denilen ve yaratılışın ilk başladığı yer olan bir adada geçtiği ve insanlığın o dönem çok mutlu olduğu ve altın çağını yaşadığı belirtilir. Dilmun aynı zamanda güneşin doğduğu yer olarak da tarif edilmiştir.

(Bir not: kazı yapılan ve bulunan çivi yazısı tabletler tufan sonrası döneme aittir ve hepsi Mezopotamyadaki kazılarda bulunmuştur. Dolayısıyla, tabletler, geçmiş bir zamana ait bilgileri, o günün bakış açısıyla yansıtmaktadır.)

Tanrıların diyarı olarak bilinen Dilmun’da

“Dimun’da karga bağırmaz,

…

Oğlak boğazlayan yaban köpeğine rastlanmaz,

Tahıl yiyen …(?) … bilinmez,

Dul kadın bulunmaz,

…

Güvercinin boynu eğik değildir,

Gözü ağrıyan “Gözüm ağrıyor” demez,

Başı ağrıyan “Başım ağrıyor” demez,

…

O günlerde orda yılan yoktu, akrep yoktu, kurt yoktu,

Orada korku bilinmezdi, terör yoktu,

İnsanın düşmanı yoktu.

O günlerde (doğudaki) Şubur ülkesi bolluk, hakaniyet yeri,

Güneyde tatlı dilli Sümer, sultanlığın egemen olduğu büyük ülke,

(Batıda) Martu ülkesi, güvenlik içinde,

Tüm evren, tüm insanlık bir birlik içinde,

Tek bir dilde Enlil’e methü sena etmektedir.” (Karmer 1961’den)

İlk insanın yaratılışı da Dilmun’da olur. Bir örneği Louvre Müzesinde, diğeri Philadelphia Üniversite Müzesinde bulunan iki ayrı Sümer belgesinde, “İnsanın yaratılışı” işlenmektedir. En iyi korunmuş olanı bile dört parçaya kırılmış olarak bulunan bu tablette, ‘insanın çamurdan yaratılışı olayı ve yaratılış gerekçesi (tanrıların yiyeceklerini sağlamak, vs.)” şöyle işlenmiştir (Kramer 1961):

(Başlangıç bölümünde, tanrıların, özellikle kadın tanrıçaların ortaya çıkışlarından sonra, karşılaştıkları ekmek bulma zorluğu anlatılmaktadır. Tanrılar, Sümerler’in aynı zamanda bilgelik tanrısı da olan, dolayısıyla yardımına ihtiyaç duydukları deniz tanrısı Enki’nin uykuda olmasından, dolayısıyla kendilerini duymamalarından yakınmaktadırlar. Bunun üzerine, tüm tanrıların anası, tanrıların yakarışlarını Enki’nin önüne getirir ve söyler:

“Ey benim oğlum, yatağından kalk, … , işe yararlıyı yap,

Tanrıların model hİzmetÇİlerİnİ, onların …i..ini üretmeleri için, …”

Enki düşünür ve annesi Nammu’ya şunları söyler:

” Ey benim annem, adını andığın yaratık …

,,,,,  …;

Derinlerdeki çamurun özünü karıştır,

İyi ve asil modelciler çamuru sertleştirsinler,

Sen onun kol ve bacaklarını yap;

Ninmah (Yer’i doğuran tanrıça) üstünde çalışsın,

,,, (doğum tanrıçası) modelleme sırasında yanında olsun;

Ey benim anam,  onun (yeni doğanın) kaderini sen tayin et,

Ninmah ona  tanrıların … ini bağlasın,

,,,, insan olarak ,,,.”

Bundan sonra, Ninmah derinlerden çamur alıp, 6 çeşit insan modeli yapar. Enki onların kaderini tayin edip yiyecek verir.

Tabletteki Sümerce metin yer yer eksik olduğu için sadece iki tipin özelliği bilinmektedir: Bunlardan biri cinsiyetsiz bir insandır, diğeri ise, kısır bir kadındır. ,,,,”

“(Ninmah’ın) kadın olarak yaptığı … doğurgan değildir.

Enki, doğurgan olmayan kadını görüp,

Onun kaderini tayin etti, onu “kadınlar evinde” kalmaya mahkum etti.

*

“(Ninmah’ın) ne erkek ne dişi organsız olarak yaptığı …nı.

Enki, ne dişi, ne erkek organı olmayanı görüp,

Onun kaderini, kralın önünde durmak olarak tayin etti.

Daha sonra, Enki’nin kendisi de bazı insan tipleri yaratır ve onların kaderini tayin yetkisini de Ninmah’ın yapmasını ister.

Tabletlerin kırık ve eksik olması nedeniyle, bu konuda daha ayrıntılı bilgi edinilmesinin şimdilik olanaksız olduğu Kramer (1961) tarafından vurgulanır.

Görüldüğü üzere, Sümerler insanın oluşumunu atomik-hücresel bir sistemde tasarlayamamışlardır, çünkü kuvvet dediğimiz gücü güneş, ay, rüzgar, deniz gibi büyük sistemlerde görmüşlerdir. Bu nedenle gökte hareket eden her varlığı bir tanrı olarak kabul etmişler ve saptayabildikleri hareketli varlık (gezegen) sayısı 7 olduğundan, her birine bir gün atfederek 7 günden oluşan haftalık zaman birimini oluşturmuşlardır. Güneşe atfen Sun-day, aya atfen Mond-day, Marsa atfen Mardi (veya Tues-day), Merküre atfen Mercredi (veya Wednes-day), Jüpitere atfen Jeudi (veya Thurs-day), Venüse atfen Vendredi (veya Fri-day), Satürne atfen Samedi (veya Satur-day)!!! Bazı kültürlerde ise bu gök cisimleri görünür büyüklüklerine göre sıraya konularak; en büyüğü Güneş’e atfen 1. gün, ikinci büyüğe (Ay) göre 2. gün, .. 4. gün (car-ü-şembeh=çarşamba), 5. gün (penç-ü-şembeh = Perşembe), vs. şeklinde isimlendirmeler yapılmıştır. Bu nedenle yedi günlük, hafta denilen bir zaman birimi oluşturulmuştur. Diğer 3 gezegen – Uranüs, Neptun, Pluto- gravite kuvvetinin keşfi ve Dünyamızın Güneş etrafında dönen bir gezegen olduğunun saptanmasından sonra bulunmuşlardır; yoksa bir hafta 10 günden oluşturulmuş olacaktı!!).

Kuvvet sahibi olarak sadece gözle görülen büyük varlıklar kabul edilince, doğadaki her şeyin de bu büyük güçler tarafından oluşturulmuş olması gerekeceği varsayımıyla, insanların oluşumu da yukarıda sunulduğu şekilde tasarlanmıştır. Doğada önce büyük tanrılar bulunduğuna göre, o tanrılara hizmet etmek onların ihtiyaçlarını gidermek için de insanlar oluşturulur.  Oluşturulan bu insanlarda tanrı-özlü (asil soylu) olanlar uzun ömürlü olurlar ve ilahi güçlerin toplumlardaki temsilcileridirler. Onlara “me” adını taşıyan toplumsal hayata ait kutsal bilgiler verilir. (Sümerlerde bilgiler kil tabletlere yazılı olduğundan, bu “me” tabletlerinin bir sandık içinde saklandığı belirtilir. Bu sandığı ele geçirme savaşları olduğu bilinmektedir.) (Sibelin notu: ME için bakınız)

Tanrıların gökten inerek yeryüzünde ilk insan uygarlığını (Dilmun’da) başlatmasından sonra, Tanrılar Meclisinde insanların doğru yoldan çıktıklarına, namus ve ahlaklarının bozulduğuna bu nedenle de tüm insanlığın yeryüzünden kaldırılmasına karar verilir. Büyük bir tufan oluşturulacak ve tüm dünya sular altında bırakılarak insanlık yok edilecektir. Tanrılardan biri (Enki) bu kararı pek beğenmez ve Ziusudra adlı inançlı ve Tanrılara hizmette kusur işlemeyen iyi bir kralı bu karardan haberdar eder ve bir gemi yaparak yakınlarını ve her canlıdan bir çifti içine yükleyerek bu büyük tufandan kurtulmasını öğütler. Bu şekilde ilk insan uygarlığı yeryüzünden yok olurken, Ziusudra ve soyu gemiyle kurtulur.

Bu şekilde atalarımızın kafasında, eskiden mutluluk içinde yaşadıkları bir (Dilmun, Eden (Adn), Cennet bahçesi) ve tufan sonrası geldikleri günümüz dünyası diye iki farklı dünya kavramı oluşur. Zaman içinde de eskiden yaşadıkları o ortam öteki dünya olarak başka bir kavrama dönüşür.

(Tufan olayı Kutsal Kitaplarda da yerini almıştır. Tufanın oluşum gerekçesi de yine insanlığın namus ve ahlakının bozulması sonucu, Allah’ın insanları cezalandırması olarak bilinir.

Kutsal kitaplara göre,

— Allah önce ışığı (geceyi gündüzü) yaratır (1. gün);

— sonra gök kubbeyi yaratarak, gökteki tatlı sularla yerdeki tuzlu suları birbirinden ayırır (2. gün);

— sonra yeryüzünde karaları denizlerden ayırır ve karalardaki bitkileri yaratır (3. gün);

— sonra güneşi, ayı ve diğer ışık kaynaklarını (4. gün);

— sonra denizlerdeki hayvanları ve havalardaki kuşları, (5. Gün);

— ve en son olarak da, dünyadaki tüm bu yaratıklardan yararlanması için insanı yaratır (6. Gün).

Görüldüğü üzere kutsal kitaplarda anlatılan tüm bu olaylar yeryuvarının ve hayat sisteminin oluşumunu açıklamaya çalışan görüşlerdir ve hepsinin Dünyamız üzerinde olduğu belirtilmektedir. Dolayısıyla Âdem’le Havva’nın ilk yaratıldığı yer dünyamızda bir yerdir.

Dünyamızdaki bu ilk yaratılış noktası Cennet olarak tanımlandığına göre, o Cennet, dünyada bir yerde olmak zorundadır. Daha sonra, Âdem’le Havva bir “günah” işledikleri için, Cennetten kovulurlar. Peki, Cennet neresiydi? İnsanlar nereyi terk edip, nereden nereye geldiler? )

Bu soruya verilebilecek mantıklı bir yanıt geçmişimizi doğru yorumlamamıza yardımcı olacaktır. Ve yanıt jeolojik verilerde bulunmaktadır. Şöyle ki:

11-12 bin yıl önceleri Güneybatı Asya’da neler olup bittiğine bakalım. 11-12 bin yıl önceleri, dünyamızın soğuk bir buzul döneminden, ılıman bir buzul- sonrası-döneme geçişine denk gelmektedir. Aşağıdaki şekilde 20 bin yıl öncelerine ait buzul devri coğrafyası görülmektedir. Buzullar denizlerdeki suyun buharlaşıp, kar ve buz olarak karalarda depolanması sonucu oluştuğundan, denizlerdeki su seviyesi, karalardaki buzul miktarına denk gelecek derecede düşüktür; bu da yaklaşık 130 m-lik bir deniz seviyesi alçalması demektir! Nereler buzullar altında, Nerelerden deniz çekilmiş? Örn. Basra Körfezi nerde?

Şekil 27: Son buzul devri coğrafik görüntüsü (Roberts 1984’den). Ve o dönemde Basra Körfezinin durumu.

13 – 73 bin yılları arası dünyamız iklimi çok çok soğuktur; insan yaşamına uygun bölgeler çok sınırlıdır. İnsan nüfusunun yoğun olabileceği yerler Nil, Dicle-Fırat, İndus, Ganj, Mekong vadileri gibi, suyun bulunduğu, ekvator bölgesine ve deniz seviyesine yakın bölgeler olmak zorundadır. Bu seçenekler arasında en ideali – Arkeolojik bulguların gerektirdiği Güneybatı Asya konumlu tek bölge olan –  Dicle-Fırat vadisi ve Basra-Hürmüz-Ovası’dır, çünkü deniz seviyesinin bile altındadır ve kuzey rüzgarlarından korunmuştur ve üstelik üzerinde çok sığ ama çok büyük bir tatlı su gölü (içinde de bir sürü adası) bulunmaktadır (Şekil 27) . Buzul devri süresince en ideal yaşam yeri olan bu vadi (ve diğerleri), buzul sonrası dönemdeki insanlık için tam bir işkence vadisine dönüşmüştür. Çünkü, yüksek dağların (Zağros Dağları) tepelerinde ve yamaçlarında bulunan buzul örtüleri, iklimin gittikçe ısınması nedeniyle ergimeye başlamışlar; buzulların ergimesiyle oluşan sulara, buzul örtüsü altındaki donmuş topraktaki buz kristallerinin de ergimesiyle, akışkan bir çamura dönüşen toprak da eklenir; böylelikle vadilerde her yıl tekrarlanan büyük çamur ve sel felaketleri oluşmaya başlar. (Solifluksiyon olayı!).

Şekil 28’de, Meteor araştırma gemisinin yaptığı araştırmalara göre Basra Körfezinin buzul dönemi sonu tekrar dolması aşamaları gösterilmektedir. Buzulların kaybolması sonucu, hem dünya iklimi daha sıcak olmaya, hem de insanların yaşam ortamları gittikçe artmaya başlamıştır; ama bir istisnayla: Buzul devirlerinin Basra-Hürmüz ovası üzerindeki göldeki adalarda ve deniz seviyesinin tekrar yükselmesiyle bağımsız adalara dönüşen diğer Basra ovası tümseklerinde! Çünkü buzulların ergimesiyle oluşan suların denizlere dolmasıyla, deniz seviyesi her yıl yaklaşık 1 cm kadar yükselmekte, dolayısıyla denizlere komşu olan tüm ovalar ve vadiler yavaş yavaş tekrar deniz suları ile kaplanmaktadır. Bu adalarda yaşayan insanlar, hem her yıl tekrarlanan sel felaketleriyle, hem de yaşadıkları ortamın her sene biraz daha deniz suları altında kalmasıyla boğuşmak zorunda kalmışlardır.

Şekil 28: Basra körfezinin buzul devri sonrası dolma aşamaları (Brentjes 1981’den değiştirilerek)

İnsanların bir araya gelip, toplumsal hayat sistemini oluşturmasına yol açan sınırlayıcı ortam koşulları işte bu durumdur! Bunun sonucu insanlar arası karşılıklı etkileşim kritik değere ulaşmış ve insanlar toplum hayatı denilen yeni bir üst sistem oluşturmuşlardır. Ama sistemin sahipliği konusunda çok büyük bir hata yapmışlardır. Kuvvet dediğimiz yaptırımcı faktörün, varlıkların dışında olduğunu varsaydıkları tanrısal güçleri temsil ettiklerine inandıkları tepedekiler bırakmışlardır.

Her şey bir ihtiyaçtan doğar ve ihtiyaçlar bilgi oluşturularak giderilirler. Her darda kalan, sıkışan öğe, sorunu aşmak için arayışlara girer ve bunun sonucu bilgiler üretilmeye başlanır. İnsanların insanlaşması, yani vahşi davranışlı hayat tarzından, uygar ve birbirlerine karşılıklı saygı duyan bireylere dönüşmesi de bir ihtiyaçtan doğmuştur. Gittikçe sulara gömülen ve her yıl sürekli sel felaketlerine maruz kalan bir adada mahsur kalan yabani insanlar, bu zor durum karşısında çare arayışına girerler.

O zamana kadar herkes birbirlerini rakip veya düşman olarak görürken ve birbirlerinden bağımsız olarak avcılık ve yabani meyve toplayıcılığı ile geçinirken, doğanın karşılarına çıkardığı bu her yıl tekrarlanan sel felaketleri ve gittikçe yükselen deniz seviyesi karşısında, gidecek başka yerleri olmadığı için, karşılıklı olarak birbirleriyle etkileşime girmek zorunda kalmışlardır. İnsanlar (ve çevre faktörleri) arası etkileşimler doruk noktasına ulaştığında, karşılıklı uzlaşma sağlanacak bir “order parameter= düzen ölçütü” oluşturulmuş ve insanlar bu düzen ölçütüne uyarak toplumsallaşmayı başlatmışlardır.

Adanın çevresine set şeklinde duvarlar örmek, taşkınlara karşı alınacak tek önlemdir. Duvar örme ve sürekli olarak bu duvarların yıkılan kesimlerinin onarımı için belli insanların görevlendirilmesi gerekmiştir. Duvarcıların geçimini sağlayacak besin maddelerini de başkalarının temin etmesi gerekmiş, bu şekilde insanlar arası karşılıklı bağımlılık sistemi, yani toplumsallaşma başlatılmıştır!

Bir insanın normal olarak toplayacağı yabani meyve veya avlayacağı canlı sadece kendi ihtiyacını karşılayacak kadardır; halbuki duvar yapımı ile uğraşan insanların besinlerini karşılamak da onlara düşünce, çözüm arayışına girmişlerdir.

Tavukları yabanda avlamak yerine, onları “kümes”te yetiştirmek; buğday tanelerini kırda tek tek toplamak yerine, “tarla” gibi bir yer yapıp, buğday haricindeki tüm otları oradan uzaklaştırıp, daha dar bir alanda daha bol ürün elde edebilme bilgileri oluşturulur. Bu şekilde “tarla”, “kümes” gibi yeni yapılar ve bu yapıların nasıl yapılıp, işletileceğine dair yeni bilgiler oluşur. Avlanacak hayvanları kendilerinin üreteceği hayvancılık, toplayacakları meyveleri kendilerinin yetiştireceği ziraat usulleri bilgileri geliştirilir. Karşılıklı bağımlılık ve farklı alanlarda uzmanlaşarak verim ve üretimin artırılması sistemi olan toplumsallaşma, böyle bir ihtiyaçtan doğmuş ve böyle yeni bilgi sistemlerinin oluşturulmasıyla gerçekleştirilebilmiştir.

Görüldüğü üzere sinerjetik sistemde sürekli yeni kavramlar, yeni özellikler çıkar. Eskiden duvarcı diye bir kavram yokken, ortaya “duvarcı” diye bir meslek kavramı çıktı. Öyleyse, başka meslekler de oluşturulmak zorunda, çünkü duvarcının ihtiyaçlarının karşılanması gerek! Eskiden herkesin bağımsız olarak yaşadığını ve her türlü ihtiyacını kendisinin karşıladığını düşünürsek, şimdi karşılıklı bağımlılık içinde bir hayat sistemi oluşturulması söz konusudur. Önceden herkes kendi ihtiyacı kadar meyve toplarken, şimdi duvarcı için de pay ayırmak zorunda, onun için daha fazla meyve toplaması gerekiyor.

Bu sayede, bazı insanlar sel felaketlerine karşı adanın kenarına duvar örmekle meşgul olurken, bazıları onların yiyeceklerini temin etmek için, daha fazla besin maddesi elde etme çabası içine girmişlerdir. Böylelikle TOPLUMSALLAŞMANIN İLK ADIMI atılmıştır!

İnsanların yaşam ortamlarında gerçekleşen bu zorlayıcı koşullar nedeniyle, yeni bilgiler üretilmiştir. Bu yeni bilgiler insanları karşılıklı olarak birbirlerine bağımlılık içine sokmuştur. Bağımlılık yaşam standardının yükselmesine ve daha dar bir alanda daha fazla insanın birlikte yaşayabileceği yeni bir hayat sistemi ortaya çıkışına yol açmıştır. Avcılık ve yabani meyve toplayıcılığına dayalı bireysel yaşam tarzında, 100 km2lik bir alanda yetişen hayvan ve bitki ürünleri ancak bir ailenin ihtiyacını karşılayacak düzeydedir. Karşılıklı bağımlılığa dayalı sistemde ise, bu alanda binlerce aile yaşayabilmektedir. Toplumsallaşmanın gizemi bu özelliğinde yatar. Önceki bölümlerde vurgulanan bağlayıcı kuvvet ve enerji kazancı ilişkisi toplumsallaşmanın sırrını anlamak için gereklidir.

Daha ekonomik bir yaşam tarzı olan toplumsallaşma, ancak ve ancak insanların bilgi düzeylerinde gerçekleştirecekleri gelişmelerle sağlanabilmektedir. Çeşitli el sanatları, tarım ve hayvancılık gibi meslekler, bu konularda özel bilgiler oluşturulmasıyla mümkündür.

Toplumsal hayat, yeni bir anlaşıp-uzlaşma sistemi gerektirmiş ve insanları tekrar büyük bir sorunla karşı-karşıya getirmiştir. Arkeolojik-paleoantropolojik bulguların gösterdiği üzere, ilk yazılı anlaşma öğeleri resimlerden oluşur.  Zamanla resimler gittikçe basitleşen simgelere dönüştürülmüş ve yaklaşık 5 bin yıl önceleri ilk çivi yazısı belgeler oluşturularak, toplumsal hayattaki karşılıklı ilişkilerin düzenlenmesinde devreye sokulmuş ve bu sayede yeni birçok meslek türü ve yeni yapısal öğeler (çeşitli yasa kitapları, yazılı meslek metinleri, vs.) ortaya çıkmaya başlamıştır.

Böyle bir ortamda toplumsallaşmayı başlatan Sümerlerin tufan sonrası geldikleri Mezopotamya’da “kültürlü efendiler” olarak adlandırılmasının nedeni budur.

Özetle:

—Buzul devri süresince dünyanın diğer yerleri soğuk ve kuraklık içindeyken, “Basra- Hürmüz Ovası“ diye adlandırdığımız bu 10–15-bin-yıl-önceleri-ovası üzerindeki yaşam koşulları diğer bölgelere göre çok daha iyidir. Bu nedenle burada yaşayan insanlar bu ılıman ve verimli ortamın çevredeki soğuk ve kısır yörelerden farklı olduğunun bilicindedirler.

—Buzul devrinin sona ermesiyle, hem sel felaketleri başlar, hem de deniz seviyesi yükselmeye başlar.

—Deniz seviyesi yükseldikçe insanlar ovadaki yükseltiler, tepeler üzerine çekilirler; ama bu yükseltilerin deniz içinde bir adaya dönüşeceğinden habersizdirler. Bu adalar üzerindeki yaşam 3–4 bin yıl kadar sürer. Doğa ve dünya hakkında çok az bilgi sahibi olan bu insanlar için, üzerinde yaşadıkları ada “dünya” olarak kabul edilir, çünkü binlerce yıldır çevrelerinde başka bir kara parçası olduğundan habersiz olarak bu ada üzerinde yaşamaktadırlar.

—Buzul devrinin sona ermesi sonucu başlayan ve her yıl sürekli tekrarlanan sel felaketlerine karşı adalarının çevresine duvarlar örerek yıllık taşkınlardan kendilerini korumaya başlarlar. Zaman geçtikçe sel felaketleri azalır. Ama deniz seviyesi yükselmesi, ~12–13 bin yıl öncelerinden başlayarak, ~6–7 bin yıl öncelerine kadar sürekli devam eder (yılda 1cm kadar).

—Yaşadıkları bu dünyanın (adanın) neden suya gömüldüğünü anlayamayan insanlar, “bir günah işledikleri için dünyalarının tanrı tarafından ceza olarak sulara gömüleceği” inancındadırlar.

—Gelecek bahardaki taşkınla birlikte adalarının tamamen suya gömüleceğini fark eden insanlar sal, kayık vs. gibi vasıtalar yaparak, bilinmeyen bir geleceğe kendilerini terk ederler.

—Dalgalar ve akıntılar tarafından günlerce bu şekilde deniz üzerinde sürüklenen insanlar, kıyıya çıktıklarında, eski dünyalarından kovularak bu yeni dünyaya geldiklerini sanırlar; vs..

—Yeni geldikleri bu yer parçasının eski yaşadıkları ortama hiç benzememesi ve insanların “cennet dedikleri bir yerden” günümüz dünyasına gelmiş olmaları, işte böyle bir olayın sonucudur.

Sümerlerin, “denizden iki ırmak ülkesine geldik” şeklindeki yazılı belgelerinin arkasındaki gizem bu noktadan kaynaklanır.

Olaylar bu şekilde yorumlanırlarsa, her şey anlamlı bir duruma gelir. Görüldüğü üzere, kutsal kitaplardaki cennet ve yaratılış hakkındaki sayfalar, jeolojik ve arkeolojik bulgulara göre ortaya konulan çağdaş bilimsel görüşlere genelde ters düşmemektedir; sadece atalarımızın neleri nasıl yorumlamış oldukları konusunda gerçeklere uygun çağdaş bir yorumlama gerekmektedir.

(Bu konuda daha ayrıntılı bilgiler (Atlantis kültürü, vs.) Gedik 2008’de bulunabilir.)

Toplum hayatında namus kavramının cinsel ilişkilerle bağlantılı düşünülmesinin nedeni: (Sibelin Notu, bakınız üçgenden dörtgene nasıl geçilir?)

Gerek Sümer belgelerinde, gerekse Eflatun’un kitaplarında, insanlığın oluşumu ve dünyaya yayılışı anlatılırken, kutsal soylu olduklarına inanılan yönetici kesimin, adi soylu olduğuna inanılan halk tabakasının kızlarıyla birleşmeleri sonucu, asil-kutsal özlerinin kaybolmaya başladığı ve soysuzlaştıkları ve bu nedenle de egemen oldukları toplumlarda işlerin kötüye gitmeye başladığı vurgulanır. Bu bilgiler dinsel öğretiler içine alınıp, gelenek-göreneklere işlenmiştir. Bu gelenek ve görenekler altında yetişen insanlarda, felaketlerin bu nedenle geldiği, toplumsal hayatta denge ve düzenin bu nedenle bozulduğu inancı yaygındır. Yani namus kavramının cinsel ilişkilerle bağlantı içinde düşünülmesi tufan olayının yanlış yorumlanmasından kaynaklanmaktadır.

Sonuç olarak şunu belirtmek gerekmektedir: Doğadaki oluşturucu güç sistemi kuantsal kökenli olarak tasarlanamayınca, ister-istemez harici güç sistemleri -Güneş (tanrısı), rüzgar (tanrısı), deniz (tanrısı), vs.- tasarlanmıştır. Doğada sürekliliğin korunması için de bu harici güç sistemlerinin ebedi (sonsuz ömürlü) olması kaçınılmazdır. Zamanın sonsuzluğu bu nedenle kabul edilmiştir.

Prof.İsmet Gedik-Hücre Yapısı

-devam edecek-

Ortak Kaynakların Paylaşımı-14

Akıl ve mantık bir canlının sorunlarını çözme yeteneği olduğuna göre, hem kendinin hem de tüm diğer varlıkların sorunlarını katmerleştiren insanlığın akıl ve mantık sistemi sağlam olabilir mi?

“Ortak Kaynakların Paylaşımı Trajedisi”  olarak da bilinen “Allmende dilemma” şimdiye kadar hiçbir devletin çözemediği bir sorundur. Bunun yanı sıra işsizlik, işçi-işveren, amir-memur kavgaları, her tür komplo, her türlü cinayet, miras davaları, ırk-din-dil ayrımına dayalı sorunlar, çevre-kirliliği, vs. gibi insanlığın çözemediği daha sürüyle sorun vardır.

Ve hepsinin temelinde insanın hayata bakış açısı yatar.

Hayata bakış açısı derken şunu kast ediyorum: Hayat neden doğum-ölüm döngüsü üzerine oturtulmuştur ve bunu böyle ayarlayan güç sistemi nasıl bir güç sistemidir? Neden böyle bir döngüyü tercih etmiştir?

İşte sorun bu sorunun yanıtını bilip-bilmemenize bağlıdır. Bu sorunun bilimsel yanıtı bizi tüm sorunlarımızın çözümüne götürür.

Sürekli değişim-dönüşüm içinde olan dinamik bir doğal sistem içinde yaşıyoruz. Dinamik sistemli bu doğada her şey  “information & self-organisation = çevrendeki değişim dönüşümler hakkında bilgi edin ve o bilgilere göre örgütlen” olarak özetlenen dinamik sistemler fiziği teorisi ilkelerine göre gerçekleşmektedir. Bilgi ise hep varlıkların iç bileşenlerinde (yani bedenlerimize ait tüm bilgiler bedeni oluşturan hücrelerimizde) kayıt altına alınıp-işlenmektedir. Yani bizlerin düşünce ve davranışını düzenleyen ve kontrol eden varlık, içimizdeki hücrelerimizdir. Hücreler bu işi yaparken, duyu organlarıyla kendilerine gelen verilerden yararlanırlar. Çünkü onlar değişim dönüşüm içinde bir doğal sistem içinde yaşadıklarını ve bağımlı oldukları enerji kaynaklarının sürekli değiştiğini çok iyi bilmektedirler. (Enerji kah bir dinozor bedeninde, kah bir memeli hayvan, kah bir mısır veya buğday tanesi içinde depolanır. En temeldeki canlılar olan kuantsal salınımcılar (wavicle) ise, doğadaki en ekonomik enerji depolayıcı yapısallaşmalara tünelleme etkisiyle göçerek, en iyi yapısallaşmaların devamını, kötülerin ayrışmasını sağlayarak, doğadaki denge ve düzeni, milyarlarca yıllık süreçte oluşturmaya çalışırlar. Dolayısıyla, hücreler de daha tabandaki başka canlılara bağımlıdırlar.) Bu nedenle hücreler çevrelerinde nelerin nelere dönüştüğünü, ne tür yenilikler ortaya çıktığını vs. duyu organlarından kendilerine gelen verilere göre düzenlenmek zorunadırlar. İşte sorunlarımızın nedeni bu konuda hücrelerimize verdiğimiz temel bilginin yanlışlığından kaynaklanmaktadır. Bizler genel hayat görüşü olarak, canlılığımızı ve hayatımızı hücrelerimize bağımlı, onların tasarımı ve denetimi altında olduğu şeklinde, yani tabana bağımlılık prensibi şeklinde çocuklarımıza aktarmıyoruz.

►- Hücreler neden beden gibi yapısallaşmalar içinde bir araya gelirler?

◘- Daha rahat bir yaşam düzeyine ulaşmak için!

►- Bedendeki ortak yaşam sisteminin kurallarını kimler koyuyor?

◘- Hücrelerin bizzat kendileri karşılıklı sinyalleşmelerle ortaklıklarının temellerini oluşturuyorlar!

Ve bu kurallar 1-2 yılda değil, milyonlarca yıl süren karşılıklı etkileşimler sonucunda olgunlaşıyor! Öyle bir kişinin “Şu şöyle olsun” demesi şeklinde bir oluşum doğada mevcut değil. İnsanlık yaklaşık 2-3 milyon yıllık bir geçmişe sahip, ve ancak günümüzde bu sorunu tartışmaya ve ortak yaşamın kurallarını oluşturmaya başlamak üzere.

Aynı sorun insanların önünde duruyor. İnsanlar neden toplum denilen sistemler içinde yaşıyorlar da, tek-tek aileler şeklinde yaşamıyorlar?

Dolayısıyla, insanların daha rahat bir yaşam düzeyine ulaşmaları için başvurulacak yöntem, toplum hayatının bir ortak yaşam sistemi olarak görülmesi ve buna göre davranmasıdır.

Sözün kısası, sorunlarımızın hepsinin tek bir nedeni vardır, o da, doğadaki sistemi yanlış yorumlamış olmamız ve bu yanlışlığı gelenek-göreneklerimize işleyerek, sosyal bir hastalık şeklinde nesilden nesile otomatik olarak aktarmamızdan kaynaklanmaktadır.

—

Çok sorunlu bir dönemden geçiyoruz ve sorunlarımızı çözemediğimizden, gittikçe daha karanlık bir döneme doğru gidiyoruz. İnsanlar farklı kutuplara ayrılmışlar ve birbirleriyle anlaşma-uzlaşmadan çok uzaklar. Kimimiz temel düşmanı dışımızdaki güçlerde arıyor, kimimiz içimizde ve bu nedenle hep birbirimizle sürtüşmek ve savaşmakla meşgulüz.

Sizlere yıllardır çok basit bir çözüm formülünden söz ediyorum. Bu basit formülü uygularsak tüm sorunlarımızın ortadan kalkacağını somut örneklerle gösteriyorum. Ama öylesine kafamızı başka yönlere bakmaya şartlandırmışız ki, ne medya bu basit çözüm formülünü bir-iki paragrafla sütunlarına alıp, bu konuyu okurlarının dikkatine sunuyor, ne tepedekiler bu formülü dikkate değer görüp üzerinde bir tartışma başlatıyor. Hâlbuki bu formül doğadaki sistemin özünden türetilmiş bir formül; yani tamamen fizik, kimya, biyoloji, jeoloji, vs gibi temel doğa bilgilerinden yararlanılarak doğadaki oluşum sistemini tanımlayan tamamen bilimsel verilere dayalı bir çözüm formülü.

Peki neden insanlarımız önlerindeki bu basit formülü dikkate alıp, sorunlarının üstesinden gelmiyor da,

► hala düşmanı farklı yerlerde arıyor? Düşman kafamızdaki yanlış bilgilerde değil mi?

► Kafamızdaki bilgiler doğru olsaydı, tüm sorunları çözen ve tamamen doğal sistem bilgilerine dayalı olarak oluşturulmuş bir formülü dikkate alıp, birbirimizi karşılıklı olarak öldürmeye son vermez miydik?

İnsanların davranışları beyinlerine işlenen bilgilerle denetlenir. Bu bilgiler arasında temel “hayat” görüşü en önemli olanıdır. Hayatınızın anlamı nedir, hayattan beklentiniz nedir? Bu soruyu kendinize sorun ve yanıtını verin.

Çoğu insan hayatın anlamının ne olduğu sorusunun yanıtını bilmez. Dolayısıyla hayatın neden “doğum-ölüm döngüsü” üzerine oturtulduğunu da bilmez. Bu nedenle hayattan beklentisi “daha fazla mal mülk sahibi olmak“gibi doğadaki mevcut oluşumlardan bir pay kapmak şeklindedir. Özetlenecek olursa “pay kapmak” günümüz insanlığının hayatlarındaki temel amaçtır. Bu temel hayat görüşü etkisi altında yetiştirilen insanlık, sahip olduğu mesleğe göre, doğayı parsellemeye ve payını artırmaya çalışmaktadır. Yöneticilik dediğimiz devleti (yani toplumsal sistemi) sevk ve idare etmekle yükümlü olanlar da, devleti bir toprak parçası olarak görürler ve o toprak parçasını sahiplenmek, onu büyütmek için çabalarlar. Yani temel hedefleri o toprak parçası üzerinde yaşayanların daha rahat ve mutlu yaşamalarını sağlamak değildir. Amaç ve hedef bu olmayınca, toplumsal bir ortaklık sistemi oluşturma gibi bir çaba da bulunmamaktadır. Halbuki temel amaç ve hedef, yaşayanların nasıl daha mutlu bir sisteme kavuşturulacağı olsaydı, o zaman yöneticiler arasında karşılıklı bir anlaşma ve uzlaşma eğilimi olurdu, çünkü rahatlamaya giden yol birleşme ve bütünleşmeden, yani ortaklıklar oluşturmaktan geçer.

Toplum bir ortaklıktır. Ortaklık oluşturmanın temel nedeni, daha rahat bir yaşam düzeyine ulaşmaktır. (Yalnız başına yaşayan bir insan tüm gereksinimlerini kendisi karşılamak zorundadır. Buğday yetiştirecek, değirmen yapıp un öğütecek, fırın yapıp ekmek pişirecek; demir, bakır, vs bulacak, bu madenleri ergitecek düzenekler yapacak, onlardan kap-kacak, kazan, tencere üretecek; yiyeceği etleri sağlayacak hayvanları yetiştirecek, giyeceği elbiseleri yapacak pamuk üretecek, pamuktan iplik yapacak tezgahı, iplikten kumaş yapacak atölyeyi, vs, vs. 24 saatlik günlük bir döngü ile sınırlanan hayatta bu işleri yapmaya hiçbir insan yetişemez; bunları yapacak ne zamanı ne de bilgi kapasitesi vardır.) Çünkü yalnız yaşayan biri her işi kendisi yapmak zorundayken, ortaklık sisteminde her birey bir iş yapar ve hizmetler karşılıklı olarak takas edilir. Bir şeyi en iyi şekilde yapanlar tercih ve teşvik edilir. Dolayısıyla, en ekonomik şekilde bir şey yapma çabaları (yani bilgi oluşturma) hayatın temel amacını oluşturur. Bu nedenledir ki, doğadaki oluşum ve gelişimleri açıklayan dinamik sistemler fiziği “information & self-organisation = bilgi edin ve ona göre örgütlen” olarak özetlenmektedir.

Ortaklıklar, karşılıklı anlaşıp-uzlaşmayla sağlanır. İnsanların, özellikle de siyasetçiler ve diğer yöneticilerin, birbirleriyle daha rahat bir ortak yaşam sistemi oluşturma konusunda anlaşıp-uzlaşamamalarının tek bir nedeni vardır: Mantıksal değerlendirme sistemlerinde temel bir hata olması. Bu hata insanların yaşamlarını lider olarak kabul ettikleri kişilerin görüşleri doğrultusunda yönlendirmeye alıştırılmış olmalarından kaynaklanır. Günümüz liderlerinin görüşleri ise, geçmiş zamanlardaki “liderlerden” esintilerdir. Durum böyle olunca, toplumu yönetmekle görevli kişilerin temel amaçları, insanlarını daha rahat bir yaşam düzeyine ulaştırmak değil, kafalarındaki liderlik sistemi bilgilerini savunmak olmaktadır. Dinciler, kapitalistler, sosyalistler, liberaller, milliyetçiler, vs. her biri kendi görüşlerini savunmak ve hayata geçirmek için masaya otururlar. Daha rahat bir yaşam düzeyine ulaşmak gibi “hayatın evrensel amacına uygun” temel bir görüşleri yoktur!

Mantıksal sisteminde bozukluk olan insanların birbirleriyle anlaşıp-uzlaşması söz konusu olamaz, çünkü her bir taraf, diğer taraftaki mantıksızlığı ileri sürer. Onun için mantıksal sisteminde bozukluk olmayan bir görüşün temel alınarak, o görüş çerçevesinde masaya oturmaktan başka çözüm yolu yoktur. Ülkemizde (ve de dünyamızda) yaşananlar hep bu temel mantık çarpıtılmasından kaynaklanmaktadır.

Prof. İsmet Gedik-Hücre Yapısı

-devam edecek-

Plasebo-Nosebo Etkisi-13

Hücrelerimiz bizlerin bilinç sistemimizle oluşturacağımız verilerden çok etkilenmektedirler. Dolayısıyla bizler bir şeyi veya olayı olumlu-yararlı olarak değerlendiriyorsak, hücrelerimiz de buna uygun davranış içine giriyorlar, olumsuz-zararlı görüyorsak, onlar da öyle davranıyorlar. Bunu yukarıdaki bölümlerde gördük. Şimdi birkaç örnek vererek “placebo = yararlı olacak” “nocebo = zararlı olacak” yönlendirmesinin ne kadar etkili olduğunu gösterelim.

Tıpta bir ilacın ne kadar etkili olduğunu anlamak için yapılan deneylerde, hastalara denemesi yapılan bir  ilaç yanında başka bir madde daha verilir. Ve her birinin hastaya yararlı olacağı söylenir. 1. ilaç, denenen ilaçtır. 2. ilaç ise plasebo adı verilen zararsız bir maddedir. Deney sonunda genellikle her iki maddeyi alanlar da, ilacın hastalıklarına iyi geldiğini söylerler. İstatistiksel olarak yapılan değerlendirmede denenen ilaç, plasebo maddesinden daha etkili ise, ilaç işe yarıyor demektir.

Burada vurgulanmak istenen olay şudur. Herhangi bir maddeyi bir insanın bir derdine iyi gelecek diye ona verirseniz (plasebo), ve o insan size inanıyorsa, madde kesinlikle kişide yararlı bir etki bırakacaktır.

Tersi durumda bir madde sağlığa zararlı (nosebo) olarak tanıtılıyorsa, kişi o maddeyi aldığında hastalanacaktır.

Şimdi buna ait bazı yaşanan örnekler verelim.

◘-1-

Şu olay Türkiye’de 1970’li yılların sonlarında yaşanmıştır. Çorum yakınlarındaki bir MTA kampında çalışanlardan bir grup, arazi çalışmaları sırasında bir tavşan yakalar. Akşam kampa döndüklerinde tavşanı aşçıya verip, pişirmelerini isterler. Yemek zamanı, diğer elemanların da katılımıyla, masaya oturulur ve tavşanlı yemek dahil, yemekler yenilir. Kampta çalışanlardan biri Alevi-inançlı bir kişidir ve onun inancına göre, tavşan eti tabu sayılır. Yemekten sonra, bu alevi vatandaşa, etli yemeği beğenip-beğenmediği sorulur. O da çok beğendiğini söyler. Bunun üzerine, kamptakilerden biri, yediği etin tavşan eti olduğunu söyler. Bunu duyan adamın birden bire benzi solar ve midesine kramplar girmeye başlar. Adamı alıp aceleyle Çorum hastanesine kaldırırlar ve midesini yıkatarak, hayatını kurtarırlar.

◘-2

Aşağıdaki paragraflar Frazer’in(1890) “Altın Dal, Dinin ve Folklorun Kökleri” adlı eserinden alıntılardır:

“Mikado’nun (kutsal kral) yemeğinin her gün yeni kaplarda pişirildiğini ve yeni tabaklarda verildiğini görmüştük; hem kaplar hem de tabaklar, bir kez kullanıldıktan sonra kırılabilsin ya da atılabilsin diye adi topraktan yapılırdı. Bir başka kimse yemeğini bu kutsal tabaklardan yiyecek olursa ağzının ve boğazının şişeceğine ve tutuşacağına inanıldığı için bunlar genellikle kırılırdı…..”

… Yeni Zelandalı, yüksek rütbeli ve çok saygın bir başkan, yemeğinin artıklarını ortalıkta bırakmış. Başkan oradan ayrıldıktan sonra oraya gelen güçlü-kuvvetli,  aç bir köle henüz bitirilmemiş yemeği görmüş ve sorgu sual etmeden yiyip bitirmiş. İşini henüz bitirmiş ki, kenarda dehşetten donup kalmış onu seyreden biri, yediği yiyeceğin başkanın yiyeceği olduğunu haber vermiş ona.

“Zavallıyı iyi tanıyordum. Cesarette üstüne yoktu, kabile savaşlarında kendine bir ad yapmış bir kişiydi… öldürücü haberi işitir işitmez, akıl almaz titremelere yakalandı, midesine kramp girdi ve bunlar aynı gün batımında ölünceye kadar dinmedi. Güçlü bir adamdı, yaşamının en güzel dönemindeydi.”

◘-3

Olasılık hesapları kavramının oluşturulmasında öncülük yapanlardan Abraham De Moivre’ın ölümünü önceden hesaplayıp duyurması, yönlendirmenin ve inanmanın ne kadar önemli olduğunu gösteren en önemli örneklerden biridir. De Moivre hayatının son aylarında her gece 15 dakika daha uzun uyuduğunu fark eder. Olasılık hesabı uzmanı olarak hemen şöyle bir hesaplama yapar: Her gün 15 dakika daha uzun uyuduğuma göre, belli bir zaman sonra 24 saatlik sürecin sonunda artık uyanmamam ve o gün ölmüş olmam gerekecek. Hesapladığı tarih 27 Kasım 1754tür. Ve o gün ölmüştür.

“Nazar değmesi” dediğimiz olay, falcılık, vs. de yine hücrelerin yönlendirilmesi olaylarıdır. Kişiler, hücrelerine böyle bir yönlendirmede bulunduğu için, hücreler bu yönlendirmeye uygun davranarak, olayın o yönde gelişmesini sağlarlar. Yine benzer şekilde, dualar, okuma-üfleme eylemleri vs. hücre yönlendirilmelerinin birer sonucudurlar.

►2.6- Hücrelerin Davranışlarından İnsanlar için Çıkartılacak Ders

Önceki bölümlerde açıklandığı üzere, doğada her şey bileşenlerinin denetimi ve kontrolü altında olmaktadır. Bileşenler oluşturdukları yapıya sahip çıktıkları, o yapıyı ayakta tuttukları sürece o sistem hayatta kalmakta, yoksa dağılmaktadır.

Durum böyle iken, neden insanlar ait oldukları toplumsal sistemlerde işlerin yolunda gitmesi için bizzat aktif rol almıyorlar da, toplumun sevk ve idaresini, lider dedikleri ve olağanüstü yetkilerle donattıkları kişilere bırakıyorlar? Bedendeki her bir hücre, geceli-gündüzlü kendine düşen görevi yerine getirecek şekilde çabalarken, insanlar neden tembel, pasif duruyorlar ve işlerin tepedekilerce yerine getirilmesini bekliyorlar?

Bu sorunun yanıtını bulmamıza yarayan ipucunu Frazer’in (1890) bir araştırması vermektedir. Frazer bu eserinde, Avrupa’dan Asya’ya, Afrika’ya, Pasifik adlarına kadar dünyanın bir çok ülkesindeki gelenek ve görenekleri ve bunların nasıl ortaya çıktıklarını araştırmıştır. Vardığı sonuç çok ilginçtir: İnsanlar daha rahat yaşamaları, toplumda işlerin yolunda gitmesi, kuraklık olmaması, ürünlerin bol olması, vs. gibi nedenlerden giderek gelenek ve göreneklerini oluşturmuşlardır. Ürünlerin bol olmasını, kuraklık olmamasını vs. ise, doğa-üstü bir gücün denetlediğini varsaydıklarından, doğa-üstü bu gücü temsil ettiğine inandıkları lider, kral, vs. gibi kişilere bel bağlayarak, daha rahat bir yaşam süreceklerine inandıklarından, toplumda işlerin sevk-ve idaresini tepeye yerleştirdikleri ve olağan üstü yetkilerle donattıkları bu kişilere bırakmışlardır. İşte bu şekilde tepeye bağımlılık sisteminin temelleri atılmış ve insanların kendileri pasif kalmaya alıştırılmışlardır. Binlerce yıldır bu böyle sürmektedir, çünkü her şey geleneklere yansıtılmıştır ve otomatik şekilde nesilden nesile aktarılmaktadır.

Bir devlet toplumun sahipliğini, kral, sultan gibi otoritelere, veyahut cumhurbaşkanlığı, başbakanlık, YÖK, Danıştay, Yargıtay, vs. gibi tepeye yerleştirilmiş makamlara bağlıyorsa, o toplumda her zaman bu tepedeki güç odaklarını ele-geçirme savaşları yapılır. Yüzlerce, hatta binlerce yıldır yapılan tüm kavgalar ve savaşlar bu yüzden olmaktadır. İktidar dediğimiz bu tepeyi ele geçirme mücadeleleri, toplumsal hayatta karşılaştığımız sorunlarımızın büyük bir kesimin oluşturur.

Prof. İsmet Gedik-Hücre Yapısı

-devam edecek-

Bilinç,duygu ve çevre faktörü-12

Önce yaşanılmış örnek vererek, duygu oluşumunun çevre faktörleriyle nasıl etkilendiğini gösterelim.

►1- Çocukluğunun hatırlanmayan döneminde bir köpek saldırısına uğrayan bir adamın, sol kulağı yırtılır, kolunda ve göğsünde yaralar oluşur. Bunu sonucu tüm gençliğinde köpeklerden kaçar. Evlendikten sonra çocukları olur ve çocuklar eve bir köpek almak isterler ve adam çocuklarının arzusunu yerine getirmek istemektedir. Bunu üzerine adam bir ruh doktoruna gidip çözüm arar. Doktor muayenesinde, adamın köpek gördüğünde kalbinin patlarcasına attığını, soğuk terler döktüğünü saptar. Daha önce ilaçla bu korku yatıştırılmaya çalışılmıştır, ama ilaç sadece adamın duygularını sakinleştirmeye-uyuşturmaya yaramaktadır. İlaç etkisi kalkınca, aynı korku devam etmektedir.

Olay kişinin çocukluğunun hatırlanmadığı dönemde gerçekleşmiş olduğundan, kişi olayı hiç hatırlamamakta, ancak ebeveynleri böyle bir olay olduğunu ona sonradan söylemiş olduklarından, geçmişinde böyle bir olay geçmiş olduğu bilgisine sahiptir. Dolayısıyla olayın kayıtları sadece bilinçaltına yerleşmiştir, yani kişinin beynindeki amigdala bölgesi her köpek gördüğünde “kaç veya savaş” sinyali vermektedir. Beynimizin bu tutumu, bizleri tehlikelerden korumak için oluşturulmuş kalıtsal bir davranış devresidir.

Doktor adama bir beynin nasıl çalıştığını, belli beyin kesimlerinin belli beden kesimlerinin düzgün çalışması için neler yaptıklarını, beynin tüm amacının bedeni korumak ve kollamak olduğunu, vs. anlatır. Bu anlamda, korku mekanizmasının bedenin gelecek sefere belli şeylerden kaçması-korunmasına yönelik bir savunma sistemi olduğunu açıklar ve kişinin kendi kendine sürekli olarak şu telkini yapmasını tavsiye eder: Beynindeki amigdalaya hitaben “Beni korumaya çalıştığını biliyorum. Bu şeyin tehlikeli olduğunu belirtmeye çalışıyorsun. Çocuklarım küçük bir köpek alacaklar. Bu küçük köpek zararsız bir hayvan. Ondan korkmam gerekmez. Artık Sen (amigdala) rahat ol ve bu konuda tehlike sinyalleri verme.” Bunları sık sık söyleyip, amygdalanın sakinleşmesini bekleyecek!” Birkaç hafta (ay) süreyle bu telkinleri kendisine yapan adam 6 ay sonra evine köpek alır (Siegel 1999, s 250).

►2- İngiltere’de bir kadında muz fobisi olduğu görülür. Nedeni araştırıldığında, küçüklüğünde kardeşinin muziplik olsun diye yatağına muz koyduğu ve kızın da yatağa girdiğinde, bedenine değen bu soğuk şeyi, yatağına girmiş bir hayvan sanıp çok büyük bir korku yaşadığı ortaya çıkmıştır. Yatağına girip uyumak isteyen bir çocuğun, yorganın altında beklenilmeyen soğuk bir nesneyle karşılaşmasının yarattığı “tehlike” sinyalini, yatağa saklanmış bir muz koçanı ile birlikte gören bir çocuk, gelecek hayatında her muz görüşünde korkuya kapılabilir. Çünkü beyindeki hücreler, beden için nelerin yararlı, nelerin zararlı olabileceği konusunda sürekli şekilde veri toplar ve bunlar arasında ilişki kurmaya çalışırlar. Böyle bir ilişkiyi kurmaya çalışan hücreler, “korkulacak” faktörler saptaması işleminde, hatalı bir değerlendirme yapıp, muzu bu kategoriye aldılarsa, artık o çocuk her muz gördüğünde korkuya kapılmaya başlar. Yılandan, ölümden, vs.den korkacak şekilde davranışlar da bu şekilde oluşurlar.

Görüldüğü üzere, beyindeki hücreler, kendi değerlendirmelerine göre bedeni korumaya çabalamaktadırlar. Milyarlarca yıllık geçmiş zaman bilgilerinden yararlanarak, kaçılması gereken durumlarda korku sinyali devreleri oluşturarak sahip oldukları bedeni güven altına almayı temel görev bilmektedir. Hücreselliğimizi ve onların bizleri nasıl sahiplendiklerini bilirsek, onlarla etkileşime geçerek, daha rahat ve huzurlu yaşanacak şekilde onların davranışlarında değişiklikler yapabiliriz.

Doğa ve dünya sürekli değişim-dönüşüm içinde olduğundan, şuur ve duygu dediğimiz zihinsel değerlendirme yeteneğimiz, sabit değil, sürekli değişken olmak, her gün ve her nesil yeniden doğa ve dünya koşullarını analiz edecek şekilde yapısallaşmaya uğramak zorundadır.

Beyin bedenin hem kendi iç bileşenleriyle, hem de çevresiyle arasındaki ilişkileri düzenler. Çevresindeki varlıkları temsil edecek şekilde beyin hücreleri arasında bağlantılar (simgeler) oluşturur. (Bir ressam beyninde oluşturduğu simgelere dayanarak resim yapar; hatta kör insanlar bile, duydukları seslere dayanarak oluşturdukları simgeler yardımıyla resim yapabilmektedir.) Beyinde bu simgeler çalıştırıldığında ve başka simgelerle ilişkilendirildiğinde ise, o varlıkla olan ilişkileri düzenleyici bilgiler işlenmiş olur (Pinker 1997, Eggermont 1998). Çevresindeki bir insanın çocuğa bakışından çıkarılan sinyallerle veyahut çocuğun, anlatılan bir hikâyede işittiği sinyallerle beyne ulaşan enerji ve enformasyon, nöronların bu sinyallere uygun olacak şekilde birbirleriyle bağlantı oluşturmalarını sağlar. Çocuk bağımlı-bağlantılı olduğu kişilerle sinyal alış-verişlerinde bulunurken, çocuğun beynindeki nöronlar arası bağlantılar öylesine değiştirilir ki, çocuğun beyninden alınıp verilen sinyallerle, karşısındaki insanın beyninden gönderilip-alınan sinyaller “attunement” denilen birbirleriyle tam çakışabilir olsunlar. Bu şekilde çocukla çevresi arasında, karşılıklı rezonans sağlayıcı sinir devreleri oluşturulmaya başlanır.

Bilgi işleme ve yorum oluşturma işlevi, nöronların ilgili hücrelere farklı özelliklerde (amplitüd, dalga boyu, frekans. vs.) elektrik sinyalleri göndermeleri şeklinde gerçekleşir. Yani bizlerin radyo dalgalarının amplitüd, frekans ve dalga boylarında değişiklikler yaparak karşılıklı haberleşme yapmamızdaki aynı prensip, hücrelerimiz tarafından da aynen uygulanmaktadır (Perner, 1991; Eggermont, 1998).

Bir gelecek tahmin makinesi olarak beyin, aldığı verileri çok dikkatle değerlendirmek ve en olası öneriyi oluşturmak zorundadır. Bunun için hem güncel verileri, hem de geçmişe ait tüm kayıtları dikkate alır (Trevarthen 1996). Bu işlemler için bilgi ve enerji akışından yararlanır. Geçmişe ait bilgiler ve enerjiler geçmişte oluşturulan yapısallaşmaların yapı ve dokularında kayıt altına alınmışlardır. Her yapısallaşma bu nedenle kendine has bir sinyale sahiptir ve diğer varlıklar o yapıyı bu sinyaliyle tanırlar. Beyin de, çevresinde oluşan yeni yapısallaşmaları çözmeye çalışarak, onların ne tür enerji ve bilgi içerdiklerini ve onlardan nasıl etkileneceğini hesaplamaya çalışır. Şuur dediğimiz canlılık özelliği, bilgi ve enerji akışına bağlı olarak, doğada ne tür yeni enerji-depolanma sistemleri oluştuğunu saptamaya yönelik bir bilgi oluşturma yöntemidir.

Doğadaki tüm varlıklar arasında var olan karşılıklı bağımlılık, ebeveyn-çocuk ilişkilerinde de vardır. Ebeveynler nesillerinin devamı için çocuklara, çocuklar da, hayatta kalabilmeleri için ebeveynlerine muhtaçtırlar. Bağımlılık çocuk ana karnındayken başlar, çünkü tüm gereksinimleri ana karnındaki koşullara bağlıdır. Bu nedenle annelerin hamilelik döneminde yaşadıkları ve duyguları çocuğun gelişiminde etkilidirler.

Çocuk doğduktan sonraki dönemde yine ana-babaya çok bağımlıdır, çünkü tüm gereksinimlerini onlar karşılamaktadır. Beyin dediğimiz işletim sistemi, çocuğun nelere birinci derecede bağımlı olduğunu araştırarak, çocuğun geleceğini planlayan bir yapısal unsur olduğundan, çocuğun beynindeki hücreler bağlantılarını buna göre yapmak zorundadırlar. Bu nedenle çocuklar hep ana-babalarının tüm davranışlarını takip eder, kullandığı dili ve her türlü mimik ve diğer davranışlarını aynen kopyalar.

Duygu oluşumu çevreden gelen sinyallerin yorumuna bağlı olarak geliştiğinden, ana-babaların olay yorumlamada çocuklara verdikleri ilk bilgiler çok önemli olurlar. Hücreler doğadaki her yeni oluşan bir varlık hakkında beyinlerde bu yeni varlığı tanımlayıcı bir tasavvur, bir imaj oluştururlar. Atalarımızın beyinlerinde bilgisayar, TV, vs. gibi imajlar yokken, günümüz insanlarının beyinlerinde bu tür varlıkları tasarlayıcı sinir hücreleri bağlantıları ve bu bağlantılarda kullanılan yeni protein türleri oluşturulmuştur. Bu yeni protein türleri, daha önceleri hiç oluşturulmamış yeni kombinasyonlar olmak zorundadırlar, zira eski kombinasyonların her biri, daha önceleri var olan bir varlığın tanımında kullanılmış ve hala da o tanımıyla kullanılmak üzere genetik veriler deposunda tutulmaktadırlar. Bu şekilde gittikçe çeşitlenen ve karmaşıklaşan bir doğal enformasyon işleme ağı ortaya çıkmaktadır. Yeni oluşturulan her tasavvurun (imajın) hangi tür duygularla ilişkili olacağı, beyindeki bilgi-işlem sisteminin doğru veya yanlış oluşturulmasında önem taşır.

Duygu oluşumu, çocuğun hem doğayla kendi ilişkilerine dayalı (yani çevresinden gelen sinyallere), hem de diğer insanlardan (özellikle de ana-babasından) aldığı yönlendirmelere bağlı olarak geliştiğinden, bir insanın beynindeki bilgi-işlem sistemi, tamamen karşılıklı etkileşimlere dayalı bir oluşum olarak karşımıza çıkar. Duygu oluşumu hem hücrelerin genetik bilgi depolarındaki eski veriler, hem de çocuğun çevresindeki insanlardan çocuğa empoze edilen verilere göre oluşturulduğundan, kalıtsal verilerle uyuşmayan her türlü veri, duygusal bozukluklara ve çeşitli ruhsal hastalıklar yol açar.

Duygu oluşumunda çevreden gelen bir sinyalden etkilenme-uyarılma derecesi ve bu sinyale verilen önem temel etkileyicilerdir. Bazı insan bir olaydan az etkilenirken, bazıları çok etkilenebilmektedir. Etkilenme derecesi, kısmen kişinin geçmişindeki olaylarla bağlantılıdır. Çocukluğunda bir kedi tarafından tırmıklanan bir çocuk bir kedi gördüğünde aşırı etkilenebilirken, böyle bir travma geçirmemiş olan hiç etkilenmez.

Duygu oluşumu, çevrede algılanan bir varlığın “iyi veya yararlı mı” kötü veya zararlı mı?” sorusuna yanıt aramakla başlar. Çocuk bu değerlendirmeyi, ya çevresinde güvendiği kişilerden aldığı sinyallerden yararlanarak, ya da kendisi o varlığı inceleyerek yapar. Elbette kalıtsal bilgiler olarak kendisine aktarılmış bilgilerden de çok yararlanır. Örneğin çoğu maddelerin acı, tuzlu, tatlı, ekşi gibi tatları vardır ve bunlar genetik olarak bizlere miras kalmış bilgilerdir. Örn. keskin acı tadı veren bir maddenin kötü (zehirli) olması olasılığı yüksektir. İlk defa gördüğü bir nesne karşısında çocuğun duyu organları harekete geçer ve beyinde alarm verilir: “Dikkat et, burada yeni bir şey var ve bu tehlikeli bir şey!” Bunun üzerine, beyindeki “değer ölçme sistemi” harekete geçer ve görülen varlığın ne kadar tehlikeli olduğu konusunda bir değer yargısı oluşturur. O değere göre varlıktan uzaklaşacak şekilde beyindeki enerji akışı yönlendirilir ve gerekli sinaps bağlantıları yapılır.

Duygu oluşumunun ilerleyen safhalarında, çevreden algılanan sinyaller sınıflamaya tabi tutulurlar ve algılanan şeyler kategorilere ayrılırlar. Duygu sistemlerinde oluşturulan bu kategorileştirme, öylesine genetik kayıtlara işlenmiştir ki, birbirlerine çok uzak toplumlardaki insanlar bile, aynı tip duygu kategorileri gösterebilirler. Örn. şekilde gösterilen yüz ifadeleri her toplumda aynı duyguyu ifade ederler.

Şekil 25: Bazı yüz ifadeleri tanımı genetik kodlamalara işlenmiş olduğundan, tüm toplumlarda aynı anlamda kullanılırlar.

Farelerin kedilerden korkması, insanların yılanlardan korkması, vs. de genlere işlenmiş duygu kategorilerindendirler.

(Verilerin sınıflandırılması şu şekilde de olmaktadır. Büyük azı dişleri ve yırtıcı pençeleri ile bir hayvanı parçalayan bir canlı “yırtıcı hayvan” olarak tanımlanır ve aynı özeliklere sahip diğer hayvanlar da aynı kategoriye konulur. Bu şekilde aslan, kaplan, kedi, vs yırtıcı hayvanlar gibi bir sınıfa konulmuş olunur. Buna benzer şekilde çevrede görülen her şey ortak yönleri dikkate alınarak, ot yiyici, et yiyici, sürüngen, kuş, taş, toprak, mineral, vs. şeklinde sınıflamalara ayrılır ve her bir kategoriyi beyinde simgesel olarak canlandıracak nöronsal örgütlenmeler yapılır. Bu nöronsal bağlantılar işletildiğinde, o kavramlar beyinde canlandırılır.)

İnsanların birbirlerini karşılıklı olarak anlayamamalarının temelinde, kişilerin dış dünyayı farklı bakış açılarıyla görüp, beyinlerinde farklı algılama ve değer yargısı oluşturmalarından kaynaklanır. Bazı insanlar dış dünyayı daha çok sol beyin değerlendirmesini ön planda tutarak yaparlar, bu durumda kişi yargılarını daha çok sayısal-sözel bakış açısından (yani daha çok realist gözüyle) oluşturur. Bazı insanlar sağ beyin değerlendirmesini ön planda tutar, bu durumda kişi duygusal olarak olaylara yaklaşır. Örn. Bir kız çocuğunun okuldaki sosyal davranışları çok bozuktur, çevresindekilerle hep sürtüşür, kavga eder, anlaşmaz. Doktor olayın nedenini araştırdığında, çocuğun 3.5 yaşına kadar büyük bir göz bozukluğu içinde yaşadığı ve ancak bu yaştan sonra uygun bir gözlük takılması sonucu çocuğun çevresini düzgün görebildiğini öğrenir. Dolayısıyla karşılıklı etkileşimlerle yüz ifadelerinin okunması yeteneğinin çocuğun beyninde gelişmemiş olduğunu saptar. Bu yönde yetenek kazandırmaya yönelik tedavi uygulanarak, çocuğun davranışı düzeltilir (Siegel 1999).

Prof.İsmet Gedik-Hücre Yapısı

-devam edecek-