Zaman Kavramı-11

Zaman kavramının ne olduğu ne anlama geldiğini üç farklı bakış açısıyla ele alacağız.

►1- Patel (2008)e göre Zaman tanımı:

Sürekli bir değişim-dönüşüm içindeki bir doğada yaşıyoruz. Patel’in (2008, p. 188) vurguladığı üzere: “Tüm varlıklar atomlardan oluşurlar …  Ve tüm biyokimyasal olaylarda (bu atomlar) farklı şekilde tekrar dizilirler-düzenlenirler. Bizleri oluşturan bu atomlar bir zamanlar Buddha’ya, Cengiz Han’a vaya Isaac Newton’a aittiler. Görüleceği üzere, zamanla değişen şey, bu atomların dizilim şekilleridir ve bu dizilim şekilleri farklı bilgiler oluştururlar. …  Sözün kısası: Hardware’ler değiştirilir, software ise hassaslaştırılır!”

Yani Patel’in (2008) tanımıyla, zaman maddelerin değişik sinyaller (bilgi) verecek şekilde yapısal durumlarının değişikliklere uğramasına bağlı bir göstergedir.

►2-Gedik 2008’de yapılan tanıma göre Zaman:

Geçmişe bir yolculuktan çıkartılacak sonuçlar

1- 100 yıl önceleri TV, bilgisayar, cep-telefonu, vs gibi ürünlerden yoksun yaşıyorduk.

2- 500 yıl önceleri elektrik yoktu, araba, uçak, tren gibi motorlu taşıtlar yoktu ve insanlık bu vasıtaların sunduğu nimetlerden yoksun yaşıyordu. Bu nedenle de, hem insanlığın yaşam standardı, günümüze oranla daha düşüktü; hem de bu işkollarından geçimlerini sağlayan insanların olmaması nedeniyle dünyadaki insan nüfusu daha azdı.

3- 20 000 yıl önceleri kentler yoktu, çanak-çömlek yoktu, tarım ve hayvancılık yoktu. Bu nedenle de, hem insanlığın yaşam standardı çok daha düşüktü; hem de bu işkollarından geçimlerini sağlayan insanların olmaması nedeniyle dünyadaki insan nüfusu çok-çok daha azdı.

4- 2.5 milyon yıl öncelerine gittiğimizde, insan dediğimiz canlıların dünya sahnesinden kaybolduğunu görüyoruz. Ama onun yerine iki ayağı üzerinde yürüyen başka bir canlı bulunuyor: Australopithecus adı verilen bu canlı, insan gibi iki ayağı üzerinde yürümesine rağmen, daha çok bir maymuna benziyor. 6 milyon yıl öncelerine gidildiğinde, bu canlı da kayboluyor ve sahnede sadece maymunlar, omurgalı ve omurgasız diğer hayvanlar kalıyor. 70 milyon sene öncelerine gidildiğinde ise memeli dediğimiz tüm hayvanlar sahneden kayboluyor ve onların yerine dinozorlar denilen başka hayvanlar görülüyorlar.

5- Geçmişe yolculuğa devam ettiğimizde, dünyamızın coğrafik görüntüsünün de sürekli değiştiği görülüyor: Atlantik okyanusu gittikçe küçülüyor, Amerika, Avrupa ve Afrika kıtaları gittikçe birbirlerine yakınlaşıyorlar. Bunun yanı sıra, İsviçre’den Tayland’a kadar olan bütün Alp-Himalaya-Kuşağı ülkeleri haritadan kaybolup, denize gömülmeye başlıyorlar ve onların bulundukları yerlerde, Tetis adı verilen büyük bir okyanus beliriyor.

6- Geçmişe doğru olan bu filmi seyretmeye devam ettiğimizde, 350 milyon yıl önceleri tamamen değişik bir dünya ortaya çıkıyor: Atlantik okyanusu yok, Afrika-Amerika-Avrupa-Hindistan-Avusturalya birbirlerine bitişikler, Asya Avrupa’dan kopmuş ve aralarında büyük okyanus var! Canlılar dünyası da tamamen değişmiş: Dinozorlar da kaybolmuşlar ve kuş, meyve ağaçları gibi hiçbir canlı yok. 450 milyon yıl öncelerine gidildiğinde ise, karalardaki tüm hayatın silindiği ve tüm hayatın denizlere bağlı olduğu görülüyor.

7- Yaklaşık 600 milyon yıl öncelerine gidildiğinde ise, midye, ıstakoz, balık, denizkestanesi gibi tüm iskeletli veya kavkılı hayvanların yok olduğu görülüyor. Onların yerine ise, tamamen yumuşak dokudan oluşan medüz, solucan gibi hayvanlar bulunuyor. 700 milyon yıl öncelerine gidildiğinde “Ediacara canlıları” adı verilen bu hayvanlar da yok oluyorlar ve denizlerdeki hayat sadece bakteri (prokaryot), amip (ökaryot) gibi ilkel canlılara kalıyor. Dünyamızın coğrafik görüntüsünün ise, günümüze benzer hiçbir yönü bulunmuyor.

8- Yaklaşık 3.5 milyar yıl geriye gidildiğinde, ökaryot hücreli tüm varlıkların kaybolduğunu ve sadece prokaryotik bakterilerin bulunduğu bir dünya ile baş-başa kalınıyor. 4 milyar yıl geri gidildiğinde ise, bakterilerin de olmadığı bir dünya var.

9- Bu filmi geçmişe doğru takip ettiğimizde, yaklaşık 5 milyar yıl önceleri, dünyamız ve ait olduğu tüm Güneş sistemi yok oluyor ve onların olduğu yerde çok büyük bir yıldız (süpernova) bulunuyor. Bu büyük yıldız içinde ise, dünyamızı oluşturacak olan C, O, Si, Fe, gibi temel elementler, doğanın daha basit yapıtaşlarından (H ve He elementlerinden) oluşturulmaya çalışılıyor.

10- Bu zamandan daha geriye doğru gidildiğinde, film gittikçe bulanıklaşıyor ve evrenimizin gittikçe büzüştüğü fark edilebiliyor. Bu büzüşme yaklaşık 14 milyar yıl öncesine kadar sürüyor ve o anda küçülebilecek en küçük hacme sıkışmış halde, proton, nötron, elektron gibi sadece atom-altı parçacıklardan ibaret olan bir evrene ulaşılıyor ve film burada bitiyor.

Varlıkların bileşimi ve yapısı sürekli değişiyor. Atom-altı-parçacıklarından başlanıyor (14 milyar öncelerinin Big-bang-evresi); H, He, C, Si, O, Fe gibi basit temel elementlerin oluşum dönemlerine geçiliyor (5-6 milyar yıl öncelerinin yıldız-içi dönemleri); ve son 4-5 milyar yıllık döneminde gezegenlerdeki çeşitli kompleks molekül oluşumları gerçekleşiyor. Daha sonra canlılar aleminin gelişimi başlıyor. Basit prokaryotik bakterilerle başlanıyor ve gittikçe daha gelişmiş karmaşık yapılı olanlara (ökaryot) tek-hücreli ve çok hücrelilere doğru gidiliyor. Bir canlıyı oluşturacak tüm bilgilerin hücrelerin yapısal-dokusal durumlarında depolandığı düşünülünce, bilgi dediğimiz bir şey oluşturma potansiyelinin gittikçe çoğaldığını ve varlıkların yapısal-dokusal özelliklerine işlenerek nesilden nesile korunarak aktarıldığını görüyoruz.

Bilgi potansiyelinin sürekli olarak artıp-geliştiği görülüyor. “Zaman” adını verdiğimiz kavram ise, bilgi düzeylerindeki gelişimlere bağlı olarak gerçekleşen değişim-dönüşümlerin bir sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Tüm varlıklar yapısal dokularına kayıtlı bilgilerle (anizotropiye bağlı enerji farklılıkları), çevredeki değişim-dönüşümleri algılayıp, durumlarını ve şekillerini değiştirmektedirler. Bir çekül veya pusula iğnesi, çevresindeki tüm değişimleri algılar ve onlara göre yönlenir. Bir su damlası çevresindeki tüm değişimleri algılar ve ona göre şekillenir, buhar veya buz olur, vs. Bizler sürekli değişim-dönüşüm içindeki bir doğada yaşıyoruz. Zaman doğadaki bu değişim-dönüşümlerin sonucu olarak oluşur. Değişim-dönüşüm olmazsa, zaman oluşmaz. Doğadaki her şeyin bir resimdeki gibi donmuş olduğunu düşünün, hiçbir şey hareket etmesin ve dönmesin. O zaman ne gün oluşur, ne ay, ne de yıl.

Doğada her şeyin sürekli bir değişim-dönüşüm içinde olması ve zaman kavramının da değişim-dönüşümlerin bir sonucu olması, hayat kavramının anlamını anlamamıza da yarar. Hayat = ömür, ömür ise zamanın bir dilimi olduğundan, hayat, değişim-dönüşüm göstergesi olan zamanın bir dilimi olmakta, doğum ve ölüm ise bu dilimler arası geçiş aşamaları olmaktadır. Herhangi bir şeyin bir başka şeye dönüşmesi varlıklar arası karşılıklı etkileşimler (haberleşme ve rezonansa girme = uzlaşma) ile olduğundan, varlıklar sürekli bir değişim-dönüşüm algılama ve bunlara uygun yeni yapısallaşmalar oluşturma yarışı içindedirler. Bu ise bilgi oluşturma yarışmalarına götürmüş ve doğada bilgi artışı üssel bir gelişme gösterir olmuştur.

►3- Diğer bir yaklaşımla zaman:

Bileşenlerin daha rahat bir duruma ulaşabilmek için kendi aralarında haberleşerek molekül, hücre, beden gibi üst-sistemlerde birleşmeleriyle varlıklar çeşitleniyor. Varlıklar çeşitlendikçe, yeni etkileşim (haberleşme) türleri oluşuyor. Örneğin atomlar birbirleriyle foton denilen elektro-manyetik dalgalarla haberleşirler; moleküller basınç ve sıcaklık dalgalarıyla etkileşirler; hücreler şeker, yağ gibi molekül sinyalleriyle, hayvanlar çeşitli koku, tat, renk gibi daha değişik yöntemlerle birbirleriyle haberleşirler. Bu farklı büyüklükteki varlıkların ortaya çıkış zamanları da farklıdır. Atom-altı-öğeler evrenin taa başlangıcından (yani 14 milyar yıl önceden) beri vardırlar. Dünyamızı oluşturan yüz-küsur kimyasal element (atomlar) yaklaşık yedi milyar yıl önceleri oluşmaya başlamışlardır. Mineral gibi moleküller güneş sistemimizin oluşmasından sonra (yani 4.6 milyar yıldan beri) vardırlar. Hücreler 3.5 milyar yıldan beri, hayvanlar yaklaşık 600 milyon yıldan beri vardırlar.

Her bir varlığı oluşturma bilgisi, o varlığın hangi tür enerji kaynaklarına bağlı olarak gelişebileceği, vs. o varlığın yapısal-dokusal durumunda (genetik bilgi deposunda) kayıt altında tutulur. Ve tüm değişik türlerdeki enerjiler de en temeldeki kuantsal sistemden beslenirler. Bu şekilde çeşitli türlerdeki kuvvet oluşumları arasında bir zamanlama bağı bulunur. Bu zamanlama bağına bağlı olarak, bir yerde hayat önce bakteri gibi prokaryotik canlılarla başlar. Bunların yaydığı sinyallerle amip gibi basit ökaryotik hücreler ortaya çıkarlar. Onların çevreleriyle etkileşimleri sonucu, çok hücreli bitkiler ve hayvanlar vs. ve bu şekilde her yeni oluşan canlı türü, daha öncekilere bağımlı olacak şekilde bir zamanlama sistemiyle doğada yerlerini alırlar.

Bu şekilde hep bir önceki evredeki kuvvet veya enerji türlerine bağımlı olarak gelişen bir zamanlama ve bağımlılık sistemi oluşur. Bu zamanlama sistemi canlıların iç saatlerini oluşturur.  Ve bileşenler oluşturdukları üst-sistemi hayatta tutmak, sistem içinde işlerin yolunda gitmesini sağlamak için sürekli çalışıp-çabalamak zorundadırlar, yoksa oluşturdukları sistem dağılır. Bu nedenle hayat varlıklar arasındaki bir dayanıklılık yarışı olarak karşımıza çıkmaktadır.

Zaman içinde canlıların sayıları ve türleri yeryüzünde değişir; buna göre, bazıları yok olurken, bazıları yeni ortaya çıkar. Bu nedenle beyindeki hücreler, zaman içindeki bu değişimleri de dikkate alıp, değerlendirmeye çalışır.

Sözün kısası, beyinlerimiz (ve bedendeki tüm diğer organlarımız ve onları oluşturan hücrelerimiz) bedenimizin düzgün şekilde işletilmesi, rahat ve tehlikelerden uzak bir yaşam sürmesi için, geceli-gündüzlü çalışmaktadırlar. Onlar için durmak, pasif kalmak söz konusu değildir; çünkü durdukları, pasif kaldıkları anda, ortaklık sistemleri tamamen çöker ve beden ölür. Doğadaki tüm varlıklar için aktif olmak var-olmanın, yaşamanın temelini oluşturur. Bir mineral içindeki tüm atomlar karşılıklı olarak birbirleriyle etkileşerek, mineralin yüzeylerinin belli açıları, belli uzunlukları olacak şekilde bir araya gelirler; kendilerine gelen bir sinyalin (örn. bir ışık dalgasının veya bir deprem dalgasının) belli yönlerde hızlı, belli yönlerde yavaş ilerlemesine neden olarak, doğadaki enerji dağıtımda kendilerine düşen görevi yerine getirirler. Doğadaki tüm varlıklar sürekli aktif durumdadırlar. Örn. atmosferdeki her molekül, sürekli olarak çevresindeki diğer moleküllerin ısı ve basınç durumlarını dikkate alarak, en düşük değerdekilere doğru hareket eder ve bu şekilde rüzgâr dediğimiz hava akıntıları oluşturarak, yine dünyamızdaki enerji dağılımının düzenlenmesinde rol alırlar. Kütlesi olan her varlık, gravite kuvvetini algılayarak, en büyük kütlelere doğru yönelecek şekilde kendilerini yönlendiriyorlar. Bu şekilde gezegenler ve yıldız sistemleri belirli yörüngelerde dolaşıyorlar, vs.

Anlaşılacağı üzere, sürekli değişim-dönüşüm içinde yaşanılan bir doğa ve dünyada, varlıklar yapısal-dokusal durumlarını değiştirerek bu değişim-dönüşümlere uyumlu hale gelirler. Canlı ile cansız arasındaki fark ise, yapısal-dokusal durumlardaki bu değişim-dönüşümlerin kayıt altına alınıp, aktarılması usulündedir. Cansızlar bunu Si (silisyum) merkezli bir element etrafında toplanmış moleküller sistemiyle yaparlar; canlılar ise C (Karbon) atomunun temelde yer aldığı moleküller sistemiyle yaparlar. Cansızlar aleminde oluşturulabilinecek molekül büyüklüğü SiO2, KAlSi3O8 gibi 3-5 atom (en çok 15-20 atom) civarındayken, canlılar aleminde yüzlerce (hatta binlerce) atomu kapsayacak düzeydedir. Bu nedenle de, oluşturulabilinecek kombinasyon sayısı, yani depolanabilinecek bilgi kapasitesi muazzam artmıştır. Ve tüm bu farklı düzeydeki bilgi oluşumları zaman dediğimiz bir ardalanma ve bağımlılık sistemi içinde olur.

Zaman ve zamanlama faktörünün hücrelerce ne kadar önemli olduğunu bir örnek vererek açıklayalım.

Tüm varlıklar bağımlı oldukları ve kendilerini yakından etkileyecek tüm faktörlerin hangi aralıklarla ve neye bağlı olarak değiştiklerini ve bu faktörlerin nasıl belirlenebileceği gibi konularda bilgi edinmek ve bu bilgileri özenle saklayıp, gelecek nesle aktarmak zorundadırlar. Canlılar alemine ait tüm bilgiler amino-asit dizilimleri olarak DNA veya RNA dediğimiz kalıtsal öğelerde depolanırlar ve nesilden nesile aktarılırlar. Nitekim biyolojik iç saatimiz nedeniyle, yeraltında hiç güneş görmeyen bir mahzende yaşasak bile, yaklaşık 24 saatlik bir düzene göre yatıp-kalkmaya başlarız; aylık döngüler şeklinde menstrüasyonla (adetlerle) karşılaşırız; belli bir yaşta ergenliğe ulaşırız, belli yaşlarda bedenimizin belli yerleri kıllanmaya başlar vs.. Dolayısıyla, canlıların genom dediğimiz kalıtsal bilgi depolarında, geçmiş zamanlarda ortaya çıkmış olan bu önemli ortamsal değişiklik faktörlerinin kayıtları bulunmaktadırlar.

Bu bakış açısıyla konuya yaklaşan ve araştıran bir bilim adamları gurubu (Ding ve diğ. 2006) şaşkınlık yaratacak sonuçlara ulaşmışlardır.

Canlıların çevre faktörlerinden en fazla etkilenen kısımları, “membran” dediğimiz hücre zarı kesimidir, zira dış dünya ile doğrudan karşı-karşıya gelen kesim orasıdır. Bu nedenle hücre zarı proteinlerinin yapısallaşmaları, hücrelerin çevrelerinde gerçekleşen değişim-dönüşümler konusunda önemli ipuçları içerirler.

Ding ve diğ. (2006) paleontolojik verilerden yararlanarak, hangi canlıların yeryüzünde hangi zamanlarda ortaya çıktıklarını dikkate alarak, bu canlı guruplarının günümüzdeki temsilcilerinin “membran proteinleri” (Transmembrane Gene Families)  yapısallaşmalarını incelemişler ve birbirleriyle kıyaslamışlardır.

Canlılar aleminde bilgi oluşturma ve aktarmanın, kuantum-sistemi temel ilkelerine göre gerçekleştiğini vurgulamak gerekir. Kuantum sistemlerinde her şey, belli temel yapıtaşlarının  (paketçikler şeklinde) üst-üste eklenmeleri şeklinde olmaktadır. Canlılar alemindeki bilgiler de bu sistemle aktarılmaktadır. Canlılar âlemindeki en temel yapıtaşlarını Adenin (A), Thymin (T), Guanin (G) ve Cytosin (C) oluşturur. Bunların 3-lü kombinasyonlarıyla 20 farklı amino-asit paketçiği ortaya çıkar. Bu amino-asitlerinin kombinasyonlarıyla da belli protein-modülleri oluşurlar ve her bir protein modülü, doğadaki belli faktörleri algılayan ve onlarla etkileşim olanağı sağlayan hücre-aygıtları olarak işlev görürler. Dolayısıyla hücreler çevre faktörlerine uyumlarını bu temel protein-modülleri sayısını artırıp-azaltarak gerçekleştirirler.

Yeryüzünde 3.5 milyar yıldan beri canlı çeşitliliği sürekli artıp geliştiğine göre, farklı zamanlarda ortaya çıkan canlı guruplarının genetik yapısallaşmalarında bu farklılıklar kayıt edilmiş olmalıdırlar. Ding ve diğ. (2006) yaptıkları araştırma gerçekten bunu ortaya koymuş olmasından dolayı çok önemlidir, çünkü hem dünyamızdaki oksijen artışı aşamalarının, hem 61-62 milyon yıllık canlı yok-oluşu dönemlerinin farklı “Transmembrane Gene Duplicates”  olarak canlıların kalıtsal bilgi depolarında kayıtlı olduklarını istatistiksel değerlerle ortaya koymuşlardır. “Gene duplicates” (gen çoğaltımı) teriminin ne anlama geldiğini anlamak için “transposon” denilen bir başka genetik kavramı anlamak gerekir. Barbara McClintock 1940-50’li yıllardaki çalışmalarında, mısır (Zea mays) bitkisi üzerine yaptığı deneylerde, stres vs. gibi çevre faktörlerindeki değişikliklerin bitkinin genetik kayıtlarında belli özelliklerin tekrarlanması şeklinde etkiler ortaya koyduğunu, belli genlerin kromozomlar üzerinde taşınarak başka noktalara tekrarlanacak şekilde taşındığını ispatlar (1983te de bu buluşu nedeniyle Nobel ödülü alır!).  Belli genetik bilgilerin kromozom iplikçikleri üzerinde bir yerden başka bir yere taşınmasında rol alan genetik unsurlara (bir yerden bir başka yere aktarıcı anlamında) transposon adı verilir. Yani hücreler doğada sorunlarla karşılaştıklarında, mevcut eski bilgileri, farklı bilgilerle yeni-kombinasyonlar oluşturacak şekilde başka noktalara aktararak, değişik çözüm formülleri geliştirmeye çalışırlar. Bu şekilde aynı bir gen, birkaç defa tekrarlanmış olur ki, buna gen çoğaltılması anlamında “gene duplicates” veya “gene duplication” adı verilir.

Ding ve diğ. (2006) yaptığı araştırma, hücrelerin çevre koşullarındaki uzun vadeli önemli değişikliklere ait çözüm formüllerini kayıt ettikleri ve nesiller boyu bu bilgileri aktardıklarını göstermesi bakımından son derece ilginçtir.

Görüldüğü üzere, hücreler çok önemli değişim-dönüşüm olaylarını genetik bilgi depolarına aktarıyorlar. Neyin az, neyin çok önemli olduğuna uzun zamana dayalı değerlendirmeler sonucunda karar veriyorlar.

Özet olarak zaman, varlıkların yapısal bileşimlerinin değişimleriyle oluşan bir değişim-dönüşüm göstergesidir. Doğada 90-100 kimyasal element vardır. 5 milyar yıl öncesinin dünyasındaki varlıklar da bu elementlerin kombinasyonlarında oluşuyorlardı, 200 milyon yıl öncelerinin dinozorlar denemi varlıkları da aynı kimyasal elementlerden oluşuyorlardı, günümüz dünyasının insanları ve diğer varlıkları da aynı elementlerden oluşuyorlar. Tek farkları, bu elementlerin faklı kombinasyonlarına göre oluşturulan ve farklı bilgi içeriklerine (anizotropi) sahip olmalarıdır. Bu nedenle de enerji akışı ve kuvvet oluşum mekanizmasını daha ekonomik bir düzeye taşımış olmalarıdır.

Kuantsal enerji paketçikleri zaman içinde değişik kuvvet türleri oluşturacak şekilde farklı kimyasal bileşikler şeklinde değiştiklerinden, her yeni oluşturulan varlık, bu yeni kuvvet türünü (sinyalini, dalgasını, kokusunu, vs.) algılayacak şekilde yeni algılayıcı sistemler (detektörler, duyu organları vs.) oluşturarak, doğadaki değişim-dönüşümlere uyumlu hale gelme yarışı içindedirler.  Onun için doğum- ve ölüm döngüsü üzerine oturtulmuş bir hayat sistemi vardır.

Atalarımız ise zamanı, doğa-ve dünyanın yapıcısı ve sahibi olduğunu düşündükleri harici, ebedi ve değişmez bir varlığın ömrüne endeksli bir sonsuzluk olarak yorumlamışlardır ve hep bu şekliyle aktarıla gelinmiştir. Doğa bilimlerindeki yeni araştırmalar ise, doğa ve dünyanın sahibi ve oluşturucularının varlıkların bizzat kendileri olduğunu ortaya koymuştur. Maddenin en küçük parçacıklarından başlanılarak, tüm varlıkların karşılıklı olarak birbirleriyle etkileşerek (information & self-organisation), yani kendi güç veya değer yargılarını çevrelerine yayıp, çevreden yayılan diğer güç ve değer yargılarını da algılayarak, karşılıklı bir uyum ve anlaşma içinde doğa ve dünyamızı oluşturdukları son asırdaki doğa bilimsel araştırmalarla ispatlanmıştır.

Atalarımızın hayatın neden doğum-ölüm döngüsüne dayalı olduğunu anlayamadıkları ve zamanı bir ebediyet olarak tasarladıkları aşağılarda açıklanacaktır.

Prof. İsmet Gedik- Hücre Yapısı

-devam edecek-

Not:  Zaman, isteklerin/hayallerin realize edilmesinin taksitlendirilmesidir demiş idim. Çünkü bizler yarı spinli fermiyonlarız ve ışıktan yavaşız. Bizim bölgemizde: Önce kuram sonra deneyim gelir. Kuram, salınımcılardan gelir, deneyim ise fermiyonlarca gerçekleştirilir. Böylece gerçek dediğimiz illüzyon oluşur. Bozonların dünyasında zamandan bahsetmek sanırım çok tuhaf kaçar! :)))

Beyninin Olgunlaşma Evreleri-10

Beynin işletim sistemi ile uğraşan bilim adamları “The brain can be called an anticipation machine, constantly scanning the environment and trying to determine what will come next.” şeklinde bir genelleme yaparlar (Siegel 1999, Freyd 1987). Türkçesi: Beyin, sürekli olarak yaşanılan ortamı araştırıp, biraz sonra ne olacağını saptamaya çalışan bir “tahmin yürütme makinesi” olarak tanımlanabilir.

Bu genelleme, doğa ve dünyamızın sürekli bir değişim-dönüşüm sistemi içinde olmasının doğal bir sonucudur. Sadece beyindeki hücreler çevrelerinde neler olup-bittiğini araştırmak için uğraşmazlar, doğadaki her varlık, her atom, her molekül çevresinde kendisini etkileyebilecek kuvvet türlerini (çeşitli türlerdeki enerji yığışımlarını) algılar ve olasılık hesapları yaparak kendine bir yer ve yön belirler. Bir çekül bu nedenle bulunduğu sistemin ağırlık merkezine, bir mıknatıs manyetik kutba yönlenir.

Biz insanlar sadece kendimizi akıllı ve bilgili görmeye şartlandırmışız. Şimdi son yapılan bir araştırma sonucunu aktararak, bitkilerle parazitleri arasındaki ilişkiye (bilgi oluşturmaya) dayalı karşılıklı taktik savaşlarına bir örnek vermek ve bitki dediğimiz varlığın ne derecede bilinçli davrandığını göstermek istiyorum.

Nicotiana attenuata isimli bitkinin yapraklarını Manduca sexta adlı bir tırtıl yer. Geocoris pallidens adlı böcek ise o tırtıllarla beslenir. Bitki, tırtıllardan korunmak için, ısırıldığı anda “green leaf volatiles (GLVs)” adı verilen bir koku yayar. Ancak bitki bu kokuyu kendisini ısıran tırtılın ağzından çıkan salgının bileşimini analiz edip, o salgıyla birleştiğinde, o tırtılın kimliğini ele veren özel bir kimyasal bileşim olacak şekilde salgılar! Bitkinin salgıladığı bileşim, tırtılın ağzından çıkan salgılarla birleştiğinde, Geocoris böceğini çeken bir kokuya dönüşür ve çevredeki Geocoris’ler tırtılın peşine düşer! (Allmann & Baldwin 2010).

Doğadaki tüm varlıklar arasında bu şekilde karşılıklı bilgi edinmeye dayalı ilişkiler vardır. Bizim beynimizdeki hücrelerimiz de, bedenimizin nelere bağlı, nelerle iyi, nelerle kötü ilişkilerde olması gerektiği konularında milyarlarca faktörü değerlendirip, sorunlarına en iyi çözüm yollarını arayan bir “hesaplama aracıdır”. Hem de yaşanılan deneyimlerden yararlanarak bedenin davranışlarını kontrol altına almaya çalışan bir kumanda merkezidir.

Beyinde milyarlarca hücre vardır ve her bir hücre farklı görevler üstlenmişlerdir. Beyindeki her bir nöron ortalama on bin farklı faktörü değerlendirip, bir sonuca varır ve ulaştığı sonucu ilgili diğer nöronlara bildirir (Siegel 1999). Dolayısıyla, beyindeki her bir nöron, diğer milyarlarca nöronun neler yaptığını bilmek zorundadır, çünkü ulaştığı sonucu, ilgili olanlara iletemediğinde bedendeki denge ve düzen bozulmaktadır.

Beynimizin 1 topluiğne başı büyüklüğündeki bir kısmında on bin ila yüz bin kadar nöron bulunur. Ve tüm beyinde yaklaşık yüz milyar nöron vardır. Bu nöronların her biri belli türde bir bilgi işler. Bilgi işlemeyen nöronlar yok olurlar, yani beyin “ya kullan, ya kaybet” prensibiyle çalışır. Kullanılmayan devreler, silinip-yok olurlar. Beyinde her gün yaklaşık bir milyon yeni bağlantı yapılır (Hougan & Altevogt 2008).

Milner, Squire, ve Kandel’in (1998)  belirtikleri üzere, her bireyin beyin yapısallaşması, o bireyin yaşadıklarına bağlı olarak gelişir ve tüm diğer bireylerden farklı olur. Bu nedenle bireylerin beyin yapısallaşmaları, bireyin yaşam öyküsüne göre şekillenir. Beyin yapısallaşması da çocuk daha ana karnında iken başladığına göre, şimdi cenin döneminden başlayarak, bir insanın kişiliğini belirleyen beyin yapısallaşmasının ana hatlarını görelim.

Döllenmeden sonraki 3. haftada beyin oluşmaya başlar ve 30. günde sinir sisteminin ana hatları belirginleşmiş olur (Bloom & Lazerson 1988). Beyindeki nöronların birbirleriyle bağlantı sayısı çocuk doğduğunda çok azdır. Bağlantı sayısı az olmak zorundadır, çünkü çocuğun hayatta nelerle karşılaşacağı henüz bilinmemektedir. Çocuk geliştikçe, yaşadığı deneyimlere uygun olarak beyindeki hücreler birbirleriyle bağlantı sayılarını artırırlar ve oluşturulan o bağlantılara göre de çocuk davranışlarda bulunur.

Nöronlar arasında bedenin nasıl davranması gerektiğini belirleyecek ilişki sistemlerinin bu şekilde düzenlenip-geliştirildiği, gözlemsel araştırmalarla denetlenip-ispatlanmıştır. Şöyle ki: Sonografik yöntemlerle ana karnındaki bebeklerin görüntülenmesinin mümkün olmasından sonra bazı araştırmacılar, ana-karnındaki ceninin yaşadıklarıyla, doğumdan sonraki çocukluk davranışları arasında bir paralellik olup olmadığını, yani cenin evresine ait verilerin beyin hücrelerince kayıt edilip- edilmediğini araştırmışlardır (Piontelli 1999). Sonuçlar beklendiği gibi olmuştur: Yani beyin ana karnındaki deneyimleri kayıt altına almakta ve çocuğun doğumdan sonraki yaşamında etkili olmaktadır. (Örn. ikiz ceninlerin birbirleriyle ana-karnında karşılıklı olarak dostça veya düşmanca davrandıkları ve bu davranışın ikizlerin doğumundan sonra aynı şekilde devam ettiği, vs. saptanmıştır. Böyle bir ikiz cenin hamileliğinde, doğuma iki hafta kala, ceninlerden biri ölmüş ve diğer cenin iki hafta süreyle cansız duran kardeşini sürekli yoklayıp, onun hareketsiz kalmasından duyduğu rahatsızlığı, doğum sonrası bebeklik döneminde bir fobi halinde yaşamaya başlamıştır. Şöyle ki, yürümeye başladıktan sonra, çevresinde rastladığı her nesneyi eline alıp sallamakta ve o nesneyi hareket ettirmeye, canlandırmaya çalışmaktadır (Piontelli 1999))

Bir çocuğun beynindeki sinir sistemi hücrelerinin çevreleriyle etkileşim içinde yapısallaşmaları, ana karnında başlar ve doğumdan sonra da devam eder. Birinci yaşın sonuna kadar sinir sistemi hücreleri sadece “sympathetic” denilen hızlandırıcı (teşvik edici) bir iletişim hattı kullanırlar.  Bu hat hep gelişme, artırma, büyüme, vs gibi sürekli ilerleyici (motorlarda gaz pedalı işlevi görücü) işlemlerde kullanılan bir hattır. Çocuk ikinci yaşına girdiğinde, engelleyici ikinci bir hat devreye sokulur, ona da “parasympathetic” hat denir ve motorlardaki fren pedalı işlevini görür. Bir yaşına kadar çocuklar çişlerini tutamazlar, çünkü frenleme sistemi olan “parasympathetic” hat henüz devreye girmemiştir. Çocuklar yaklaşık 1 yaşından sonra yürümeye başlarlar, çünkü yürüyen bir çocuğun bir tehlike karşısında durması için (parasympathetic)  frenleyici hattın işletimde olması gerekir. Yani birinci yaş sonuna kadar çocuğa, durdurucu veya engelleyici bir işlem yaptıramazsınız, çünkü  (parasympathetic)  frenleyici hat henüz olgunlaşmamıştır. Utanma, ayıp, vs gibi duygular da ancak bu devrenin faaliyete geçmesinden sonra oluşur ve çocuğun kendi kendini kontrolü gelişmeye başlar.

Yaşa bağlı olarak gelişen diğer önemli bir faktör de, sağ ve sol beyin denilen beyin yarılarının faaliyetlerinin birbirleriyle koordinasyona sokulması zamanıdır. Önce sağ ve sol beyin yarıları hakkında temel bir bilgi verelim. Sağ beyin, vücudun sol tarafını, sol beyin ise sağ tarafını kontrol eder. Örneğin sol kolu felç olan birinin sağ beyninde bir hasar var demektir. Bunun haricinde sağ ve sol beyinler arasında başka görev dağılımı farkları da vardır. Sol beyin genellikle sayısal, sözel faktörleri değerlendirir, örneğin kullandığımız tüm sözcükler sol beyinde depolanıp, işlenirler. Bu nedenle konuşma merkezi de sol beyindedir. Sağ beyin ise, genellikle yüz ifadeleri, ses tonları gibi sayısal-sözel olmayan (duygusal) verilerle uğraşır.  Ancak bilgilerin işlenmesi ve değerlendirilmesi her iki beyin yarısının da işbirliği ile olur. Sol beynin daha çok yakınlaşıcı (dar bir bakış açısı ile) sağ beyin ise daha çok uzaklaşıcı (genel bir bakış açısı ile) olaylara yaklaştığı şeklinde gözlemler yoğundur (Siegel 1999). Üç yaşının sonuna kadar bir çocuğun sağ ve sol beyin yarıları ayrı ayrı çalışacak şekilde işlev görürler, çünkü sağ ve sol beyni birbirleriyle bağlayan ve aralarında bilgi alış-verişini sağlayan “corpus callosum” üç yaşından sonra devreye girer.  Bu nedenle çocuklar ancak 4 yaşından itibaren daha bütüncül ve çevrelerini dikkate alacak şekilde davranmaya başlarlar.

►2.2- Şimdi bilinç ve bilinçaltı ayrımının neden ve nasıl oluştuğunu açıklayalım.

Önceki bölümlerde gösterildiği üzere doğadaki tüm varlıklar birbirleriyle bağlantı ve ilişki içindedir, çünkü hepsi enerjisini kuantum denilen en küçük atom-altı-öğelerden alırlar. Bu atom-altı öğeler zamanla değişik madde (varlık) kombinasyonları şeklinde örgütlenerek, doğadaki enerjinin farklı şekillere bürünmesine yol açarlar. Böylelikle doğada sürekli bir değişim-dönüşüm sistemi oluşur ki, bu sistemin nasıl oluşup-geliştiği, son çeyrek asır içinde gelişen dinamik sistemler fiziği ilkeleriyle aydınlatılmıştır.

Dinamik sistemlerde gittikçe karmaşıklığa doğru gidişim nedeni, enerjinin gittikçe değişik üst modüller şeklinde depolanmasıdır.. Örn. fotosentez denilen olayla kuant dediğimiz temel enerji öğeleri (fotonlar), şeker molekülüne bağlanır

6 H2O + 6 CO2 + Güneşten gelen fotonlar è C6H12O6 + 6O2

Bu eşitliğin sol tarafındaki madde miktarı ile sağ tarafındaki madde miktarı aynıdır. Ama enerji içerikleri farklıdır. C6H12O6 olarak gösterilen glikoz molekülünde güneşten gelen fotonlar depolanmıştır. Görüldüğü üzere, enerji maddeye bağlanmış durumdadır. Güneş enerjisini maddeye dönüştüren bitkiler değişik bir enerji türü kaynağı oluştururlar. Her tür enerji kaynağı, doğadaki varlıklar için yeni bir hedef (dinamik sistemler fiziği terimiyle, yeni bir attractor) oluşturur. Çünkü doğada önceleri foton olarak yer alan bir sürü enerji paketçiği, başka türde bir kombinasyon olarak piyasaya çıkmıştır. Yani piyasaya yeni bir ürün sürülmüştür. Her ürünün bir alıcısı olmak zorundadır, yoksa doğadaki değişim-dönüşüm sistemi bloke edilmiş olunur. Tüm varlıklar enerjiye gereksinim duyarlar. Zaman içinde, enerji değişik varlıklar şeklinde depolandıkça, her yeni oluşan varlık, doğadaki bu gittikçe karmaşıklaşan enerji depolanma türlerini algılayıp, onlardan yararlanma yollarını araştırmak zorundadır.

Sözün kısası, doğa ve dünyamızı oluşturan en temel öğeler bilardo topu gibi pasif, cansız, ölü, bilinçsiz varlıklar değil, yukarıda belirtildiği gibi, çevrelerini algılayan ve komşularının durumlarına göre davranışlarını belirleyen ve daha rahat durumlara geçmek için yeni üst-sistemler içinde bir araya gelme çabası içinde olan varlıklardır.

Varlıkların yapısal-dokusal durumları, enerjinin nerde az, nerde çok depolanacağı bilgilerini içeren içsel özelliklere sahiptirler. Örneğin bir kuvars minerali hem dış görünüşü itibariyle çok farklı büyüklükte ve görünüşte yüzeylere sahiptir, hem de içsel olarak, içine giren ışık, vs. gibi kuantsal öğelerin farklı yönlerde farklı derecelerde hareket etmelerini sağlayarak enerji akışını yönlendirici bir etki oluşturmaktadırlar. Enerji akışını farklı yönlerde farklı hızlarda yönlendirilecek şekilde oluşan tüm yapısallaşmalara “anizotropi” denir. İzotrop olmayan” anlamına gelen anizotropi teriminin anlamak için şunu düşünün: Doğada her yer düz değildir, bazı yerler sarp, bazı yerler az eğimli, bazı yerler düzdür. Böyle bir arazideki bir noktadan her dört yöne doğru birer ekibin yola çıktığını düşünün. Aynı hızda olan bu ekiplerin 5 saat sonra ulaştıkları mesafeleri bir harita üzerine işaretleyecek olursak, bazı yöndeki ekiplerin çok uzun, bazılarının çok kısa, bazılarının orta değerde bir mesafe kat edebildikleri ortaya çıkar. Gerek mineral gibi bizlere çok homojen görünen küçük yapılar, gerek galaksi gibi devasa boyutlu yapılar, gerek dünyamız gibi orta boyutlu yapıların hepsinde böyle anizotropik özellikler vardır ve içlerinden geçen enerjiyi, radyasyonları, vs., değişik yönlerde değişik hızlarda ileterek, kutuplaşma oluşumlarına yol açarlar. Yani enerji aktarımında, varlıkları oluşturan atomların diziliş şekilleri “dağ-dere” gibi engebeler oluştururlar. Bunun sonucu mineral içinde değişik yerlerde değişik oranda enerji depolanmış olur. Bu olay yerkabuğundaki tüm mineraller ve kayaçlarda gerçekleşir. Bu tür farklı enerji depolanmaları varlıklarda “strain” denilen gerilimlere yol açar ve varlıklar bu gerilimler nedeniyle farklı yönlerde farklı davranışlar sergilerler. Örneğin sıcaklık değerindeki farlılıklar (soğuk-sıcak zıtlığı), gerek atmosferde, gerek denizlerde çeşitli türlerde akıntı oluşumlarına yol açarlar. Kısacası, atomlardan tutun, su, kuvars, litosfer, hidrosfer, galaksiler vs. nin hepsinde çeşitli türlerde enerji depolanması farklılıkları oluşur ve bu farklılıklara göre de farklı hareketlenmeler ortaya çıkar. Tüm bu hareketlenmeleri oluşturan ve nerde ne kadar enerji depolanacağını belirleyenler ise (1)- kuant dediğimiz temel enerji paketçikleri ve (2)- maddelerin yapısal-dokusal özellikleridir.

Doğadaki bilgi oluşturma ve depolama sisteminin temeli bu anizotropik özelliklerle sağlanır. (Her mineralin ayrıca ısıyı basınca, basıncı elektriğe dönüştürme gibi bir sürü başka özellikleri daha bulunur ki, bu özellikler de farklı “bilgi” türleri oluşumuna yol açarlar.) Dolayısıyla, doğadaki kuvvet oluşumları, yani enerjinin nerden nereye akacağını gösteren faktör, anizotropi dediğimiz yapısal-dokusal özelliklerle sağlanır ki, buna başka bir ifadeyle bilgi oluşturma denir. Yani bilgi, maddelerin yapısal-dokusal durumlarında değişiklikler yapılarak, enerji akış güzergâhlarını belirleme işlemidir.

Doğadaki tüm kuvvet oluşumları, maddelerin yapısal-dokusal durumlarında gerçekleştirilen atomik-moleküler düzeydeki değişimlere bağlı olarak enerjinin akış-güzergahlarının yönlendirilme olaylarıdır.

Canlıların bilgi işlem sistemleri de tamamen buna benzer şekilde işlemektedir. Bedendeki (ve beyindeki) tüm hücreler, enerjiyi belli yönlerde (alanlarda) az, belli yönlerde fazla ileterek veya kullanarak, yapısallaşmasını ayarlamakta ve çevre koşullarına uyumlu kılmaktadır. İnsan bedenindeki hücreler, çevrelerindeki değişim-dönüşümleri algılamaya çalışarak, beden denilen ortaklık sistemini en ekonomik bir şekilde ayakta tutmaya ve doğadaki değişim-dönüşüm sistemi içinde kendilerine bir yer bulmaya çalışan, çok çalışkan varlıklardır.

Bedenlerimizi yapısı ve işleyiş mekanizması hakkındaki, tüm temel bilgileri yapısal-dokusal durumlarında kayıt altında bulunduran hücreler neden bizlere “bilinç” gibi bir serbest irade vermişlerdir?

Beyin uzmanlarının tanımına göre, “… when processes become linked within consciousness, they can be more strategically and intentionally manipulated, and the outcome of their processing can be adaptively altered. = Olaylar bilinç devresine aktarıldığında, daha stratejik ve daha amaca yönelik olarak işlenebilir, bu şekilde oluşturulan sonuç koşullara uygun olarak değiştirilebilir” (Siegel 1999, s. 263). Yani bilinç, bedenin kalıtsal davranış kalıplarından kurtularak, çevredeki değişim-dönüşümlere daha kolay uyum sağlanması için oluşturulmuştur.

Beyin araştırması uzmanlarının yaptıkları bu bilinç tanımından ne anlaşılması gerektiğini açıklayalım.

Domates, patates ve tütün ülkemize yaklaşık 500 yıl önce girmiştir. Daha önceki insanların beyinlerinde bu ürünleri tanıyıcı-tanımlayıcı devreler bulunmamaktadır. Hücreler bu ürünlerin hangisinin ne kadar yararlı veya zararlı olacağı konusunda karar vermek zorundadırlar, ama bu konuda kalıtsal bilgi depolarında hiçbir veri yoktur, çünkü bu ürünler yaşanılan ortamda yeni ortaya çıkmışlardır. İşte bilinç sistemi burada yararlı olur. İnsanlar bu ürünlerin ne işe ne kadar yararlı veya zararlı olduklarını, kendi gözlemleri veya deneyimleriyle ve birbirleriyle konuşarak belirlerler ve bu şekilde bu yenilikler hakkında kısa sürede bilgi sahibi olurlar.

Bir başka örnek: Bir toplantıda bir konuyu tartışmak ve bilgi toplamak istiyorsunuz. Yine bilinç devresi gerekli, kimler bu konuda neler biliyor, kimler hangi sırayla hangi konuda söz almalı, vs. Bu konuları ancak bilinç devresi olursa kolayca çözersiniz; konuyu hücrelerin bilinç-altı sistemine bırakırsanız, asırlarca sürecek deneme yanılma prosedürü sonuçlarını beklemeniz gerekir.

Bizler yeni bir şey öğrenirken epey zorlanırız. Örneğin araba kullanması olayına bakalım. Öğrenilmesi gereken işlev 5 tanedir. Gaz, fren, debriyaj, vites değiştirme ve direksiyon kontrolü. Bu 5 farklı faktörü el, ayak ve gözlerimizle birbirleriyle uyumlu olacak şekilde kontrol edebildiğimizde, araba kullanma denilen şeyi öğrenmiş oluruz. Dikkat edilmesi gereken konu sadece 5 faktör olmasına karşın, bu 5 faktörü birbiriyle uyumlu olacak şekilde davranmayı ancak aylar süren çabalar sonucu öğreniriz. (Hâlbuki hücrelerin dikkate alıp değerlendirmeleri gereken faktörler binlercedir!) Öğrenme olayı gerçekleştikten sonra, sık sık araba kullanmaya başladıysak, artık hiç zorluk çekmeyiz; arabaya biner binmez araba çalıştırılır ve hiç düşünmemize gerek kalmadan araba uygun vitese konur, gaz verilir ve istenilen yöne gidilir. Tüm bu işlemler yapılırken artık kişinin dikkatini bu olaylara ayırması gerekmez. Kişi yanındaki bir arkadaşı ile değişik konular üzerinde sohbet edebilir. Yani kişinin bilinci başka konular ile meşgul iken, kişi otomatik olarak arabayı kullanır. İşte bu durumda, araba kullanma olayı öğrenilmiş ve otomatik sisteme aktarılmış, ‘sabitleştirilmiş’ olunur.

Yaşamımızda sık sık yaptığımız tüm eylemler hücrelerimiz tarafından “alışkanlık” dediğimiz otomatikleşmiş-‘sabitleştirilmiş’ bilinçaltı sistemine alınırlar. Sabitleştirme işlemi, belli kimyasal moleküllerin oluşturulmasıyla yapılır. Her yeni bir şey öğrendiğimizde, bedenimizde belli molekül düzenlemeleri gerçekleşir. Yani bilgi denilen olgu, varlıkları oluşturan bileşenlerin (örn. hücrelerin) yapısal-dokusal durumlarında değişiklikler yapılması şeklinde varlıkların temel yapıtaşlarında oluşturulup-saklanır.

Yıllardır oturduğunuz evinizde bir değişiklik yapıp, içe doğru açılan bir kapıyı dışa doğru olacak şekilde değiştirdiğinizi düşünün. Bu değişikliği yaptıktan sonra, günlerce o kapıya gelip açmaya çalıştığınızda, kapıyı önce kendinize doğru çekmeye kalkışırsınız, çünkü beyninizdeki hücreler böyle bir otomatik alışkanlık devresi oluşturmuşlardır. Bu alışkanlık devresinin kaldırılıp, yerine yeni bir devre oluşturulması, haftalar sürer. Ama hücreler değişim-dönüşüm içinde olan bir doğada yaşadıklarını bildiklerinden, eski alışkanlıklara dayalı olarak oluşturulmuş otomatik-sabit devreleri de, yeni uygulama sonucu, bu yeni duruma uyacak şekilde düzenlerler.

Özetleyecek olursak, biz insanların bilinci 4-5 faktörü ancak değerlendirip bunları birbirleriyle uyumlu olacak bir sırada işleme koymayı zar-zor becerirken, hücrelerimiz on binlerce faktörü aynı anda değerlendirip, birkaç salise içinde bir sonuca varabilmektedirler. Yani bizlerin tüm işlerini, tüm sorunlarını gerçekte bedenimiz içindeki hücrelerimiz üstlenip, onlar yapmaktadırlar.

Bizlerin bilinci, çevremizdeki gelişimler hakkında en kısa yoldan yeterli bilgi toplamak için oluşturulmuştur. Bu bilgilerin ne kadar uzun vadeli geçerli oldukları, dolayısıyla hücrelerin kalıtsal veri depolarına aktarılıp-aktarılmayacağı, tamamen hücrelerin değerlendirmesine kalmıştır. Bu konuyu zaman ve zamanlama konusu içinde daha ayrıntılı göreceğiz.

Prof. İsmet Gedik

Hücre Yapısı

-devam edecek-

İnsanlar diğer canlılardan farklı mı?-9

İnsanlar kendilerini doğadaki tek bilinçli yaratık olarak görür. Fakat “bilinç” kavramı göreli bir değerlendirmedir. Zihinsel özürlü bir insanın bilinci, bir köpeğin bilincinden daha düşük bir seviyede olabilmektedir. Bu nedenle kesin sınırlı bir bilinç tanımı söz konusu değildir. Bilinci en basit şekliyle “bir varlığın kendisini etkileyen faktörleri fark etmesi ve davranışını bu faktörlere göre ayarlaması” şeklinde tanımlarsak, tüm varlıkları, özellikle de kuantsal düzeyde, bilinçli kabul etmemiz gerekir

Sürekli değişim-dönüşüm içinde olan dinamik bir doğal sistemde yaşıyoruz. Dinamik sistemlerde tüm olaylar ve oluşumlar bilgi oluşumuna dayalı olasılık hesapları gereğince gerçekleşmektedir. Bu nedenledir ki, dinamik sistemler teorisi “information & self-organisation = bilgi oluşumuna dayalı otonom örgütlenmeler” olarak özetlenmiştir.  “Maximum Information Principle = mümkün olduğunca çok bilgi oluşturma ilkesi” dinamik sistemler teorisinin en önemli faktörlerinden biridir. Bu nedenle “bilgi oluşturma” tüm varlıklarca çok önemli olmaktadır.

İnsanın diğer tüm canlılardan çok farklı olduğu bir gerçektir. Bu farkın genetik verilerde kayıtlı olduğu ve bu genetik bilgilere göre bedenlerimizin oluşturulduğu da kesin bir olgudur. İnsan dahil bir çok canlının genomları günümüzde deşifre edilmiş ve nükleotid baz ardalanmaları olarak ortaya konmuştur. Dolayısıyla insanı diğer canlılardan ayıran özelliği herhangi bir şekilde genetik kodlamalara yansımış olmalıdır ve bunların ne tür genetik bilgiler içerdiği günümüz gen teknolojisi ile ortaya konula bilinmelidir.

Bu düşünceyle hareket eden 16 kişilik bir araştırma grubu (Pollard ve diğ. 2006) insan dâhil, şempanze, goril, orangutan, makak maymunu, fare, köpek, inek, fil, tavuk gibi birçok hayvan genomunu birbirleriyle kıyaslayarak, insan genomundaki hangi kısmın diğer hayvanlarınkinden çok belirgin şekilde ayrıldığını araştırmışlardır.

Araştırma sonunda 49 genetik noktada belirgin farklılık olduğu saptanmıştır. Bunlardan en önemli olanı 20. kromozomun (q) kısmındaki çok hızlı bir gelişme gösteren bölgedir. Adını bu anormal hızlı gelişmesinden dolayı HAR1 (Human Accelerated Region 1) koymuşlardır.

Şekil 24: Memeli hayvan beyinlerinde korteks yapısı farkları. Fare, kedi gibi hayvan beyinlerinde (kahverengi) duyu ve (mavi) hareket organlarına ayrılan kesim, beynin çok büyük bir kesimini kapsamaktadır. Beyaz renkte gösterilen “yorumlama” yeteneği bölgesi ise maymunda kısmen gelişmiş, insanda ise, anormal şekilde büyütülmüştür. Bu durum insanın hem en güçlü, hem de en zayıf noktasını oluşturur,  Bu sayede insan az sayıda birkaç gözlemden muazzam senaryolar uydurabilmektedir. Bu özelliğimiz nedeniyle, insanlık bir fikir oluştururken çok dikkatli davranmak ve yorumlarını çok güvenilir gözlemlere dayandırmak zorundadır. Verilerdeki ufak bir hata çok büyük mantık çarpıklıklarına yol açabilir. Değişim-dönüşüm içinde bir doğada yaşadığımızdan, asla dogmatik veriler kullanılmamalıdır. (Bloom ve Lazerson 1988’den değiştirilerek).

Bu bölgenin hangi organın yapısallaşmasında etkili olduğu araştırıldığında, beynin korteks kesiminin gelişiminde rol oynadığı ve beyindeki hücrelerin büyümelerini ve kendi aralarındaki organizasyonlarını düzenleyen “reelin” denilen proteinle de ilişki içinde oldukları ortaya konmuştur.

Bu bölge humanid olarak tanımlanan cinsler haricindeki tüm diğer memeli hayvanlarda çok az değişim gösterirken (0.27), şempanzelerde (2), insanda ise (18)  değerine ulaşan bir oranda hızlı değişimler göstermektedir.

Bu sonuçlar çok ilginçtir, çünkü olay rastgele bir şey değil, bilgi ve yorumlama yeteneğini artırmayı amaçlayan, çok belirgin bir hedefe yönelik bir eylemdir.

Şempanzelerdeki 2 değerli bir HAR1 artışı onların kendilerini aynada görünce tanımalarını sağlayacak kadar bir yorumlama yeteneği sağlarken, insanlardaki 18 değerindeki bir HAR1 artışı, bizleri insanlaştıran faktör olmuştur. (Sadece şempanzeler ve insanlar kendilerini aynada görünce, görünenin kendisi olduğunu fark eder; diğer hayvanlarda bu yetenek yoktur!)

Bu genetik araştırma sonuçlarından sonra yandaki şekilde gösterilen beyinsel yapı farklılıklarının neye bağlı olarak oluştuğu, insanlığın ne anlama geldiği daha kolay anlaşılır olur.

İnsan hücrelerinin bilgi oluşturmaya verdiği bu önem nedeniyle, insanlar, hayvanlar kadar koşamaz, onlar kadar iyi koku alamaz, onlar kadar iyi göremez, vs., ama onlardan çok fazla hayal kurar ve bir-iki veriden giderek, binlerce senaryo üretebilir. Ve üretmiştir de. Metafiziksel tüm kavramlar, insan beyinlerinin oluşturdukları bu tür tasarımlardır ve çoğunun gerçek doğada hiçbir karşılığı yoktur. Ama bizler gerçek olan bu doğa ve dünyada yaşıyoruz ve beyinlerimizdeki hücrelerimize, sadece ve sadece doğadaki gerçeklere uygun veriler aktarmalıyız ki, onlar da, bu verilere uygun şekilde, doğa ve dünyamızın gerçeklerine uygun senaryolar üretebilsinler ve biz insanlar bu güzel doğayı cehenneme çevirmeyelim.

Prof. İsmet Gedik-Hücre Yapısı

-devam edecek-

Not: Bu konuda kendi fikirlerimi de belirtmeden geçemeyeceğim. Belki sonraki yazılarda sn Gedik zaten söyleyecektir ancak büyük bir uydurmacı olarak sabırsızlık göstereceğim ve insanın uydurma kapasitesinin yalnızca metafizik ya da doğayla uyumsuzluk ortaya çıkarmadığını, gerçeğin oluşmasına katkıda bulunduğunu tüm bilgimle (inancım değil) yüksek sesle belirteceğim. Uydurarak gerçekliğin oluşumuna katkıda bulunan insanın muazzam derecede sorumluluğu var, insan bunu iyi anlamalıdır.

Katalizör Etkisi-8

Sürekli bir değişim-dönüşüm içindeki bir doğada yaşıyoruz. Patel’in (2008, p. 188) vurguladığı üzere: “Tüm varlıklar atomlardan oluşurlar …  Ve tüm biyokimyasal olaylarda (bu atomlar) farklı şekilde tekrar dizilirler-düzenlenirler. Bizleri oluşturan bu atomlar bir zamanlar Buddha’ya, Cengiz Han’a vaya Isaac Newton’a aittiler. Görüleceği üzere, zamanla değişen şey, bu atomların dizilim şekilleridir ve bu dizilim şekilleri farklı bilgiler oluştururlar. …  Sözün kısası: Hardware’ler değiştirilir, software ise hassaslaştırılır!” Bu ifadelerin daha kolay anlaşılması için, ‘madde ile mana’ arasındaki şu bağlantıyı belirtelim. Madde, bildiğimiz atomlardan oluşurlar. Ancak bu atomların nasıl bir araya geleceği, ne kadar büyük veya küçük sistemler oluşturacakları gibi konular, enerji dediğimiz kuantsal salınımcıların denetimindedir.

Her yeni oluşturulan varlık, yapısına işlenmiş geçmiş zamana ait karşılıklı bağımlılık ve değişim-dönüşüm bilgileri nedeniyle, yeniliklerle dolu bir doğal sistem içinde ortaya çıkacağını bilmektedir. Bu nedenle sürekl olarak çevresini algılamaya ve hangi faktörlere daha çok bağımlı olduğunu saptamaya çalışır. İnsan çocuklarını ele alacak olursak, bebekler ana-babaların bakımına aşırı şekilde bağımlıdırlar.

Doğadaki yeni oluşacak sistemlerle ilişkileri düzenlemek için bilnç devresi oluşturulmuştur. Bilinçaltı geçmiş zamanlara ait kalıtsal bilgilerle denetlenirken, bilinç, yeni oluşan çevre koşulları ile ilgili konuları halletmek içindir.

Nöroloji dediğimiz bilim dalı ile uğraşanlar “neurons that fire together wire together = aynı anda ateşleyen nöronlar arasında bağlantı kurulur” şeklinde bir genelleme yapmışlardır (Sıegel 1999). Yani, bir bedeni oluşturan hücreler, çevrelerinden aldıkları sinyallerin eş-zamanlı olanlarını birbirleriyle ilişki içine sokacak temel bir yaklaşım içindedirler. Bu temel yaklaşım, doğadaki tüm diğer oluşumlarda da geçerlidir. Örneğin bir kimyasal reaksiyonun oluşumunda, çevredeki tüm moleküllerden gelen sinyaller birlikte değerlendirilirler; ama o moleküllerin hepsi aktif olarak o reaksiyona katılmazlar. Reaksiyon sadece 3-5 molekül arasında gerçekleşir, ama bu 3-5 molekül arasında gerçekleşecek reaksiyonun gerçekleşebilmesi için, bir sürü başka molekülün de çevrede bulunması şarttır, çünkü reaksiyon ancak onlardan gelen elektro-manyetik sinyallerin de mevcut olması durumunda oluşur. Bu etkiye katalizör etkisi denir.

Beyindeki her bir sinir hücresi 10.000lerce dendrit dediğimiz alıcı ucunu bedendeki çeşitli organlara uzatır ve onlardan gelecek sinyalleri değerlendirmeye başlar. Bedendeki her hücre ise, kendi çevrelerindeki tüm fiziko-kimyasal ve biyolojik faktörleri (ısı, basınç, asit-baz oranı, tuzluluk, oksijen oranı, glikoz oranı, vs. gibi yüzlerce faktörü değerlendirerek davranışını belirler. Tüm bu değerlendirmelerde ise, enerji durumu diyebileceğimiz bir temel kriteri dikkate alarak davranır.

Şekil  21: Doğadaki tüm kimyasal elementler arasında belli yönlerde artan veya azalan bir enerji-alışverişi sistemi vardır.

Şöyle ki: Doğadaki kimyasal elementler arası etkileşimler elektron-pozitron alışverişleri çerçevesinde gerçekleşir. Şekilde görüldüğü üzere, peryodik tabloda, soldan sağa doğru gidildikçe elementlerin elektro-negatiflik derecesi artarken, aşağı doğru azalma söz konusudur.

Bir bedende hücre içi Na-yoğunluğu, beden sıvısı içindeki yoğunluktan azken, K-yoğunluğu beden sıvısı içindeki yoğunluktan fazladır. Diyelim ki, hücre içinde bir işlem yapılacak. Hücrelerin işlem yapıcı aletleri proteinlerdir (enzimlerdir). Söz konusu enzimin işlem yapabilmesi için enerjiye ihtiyacı vardır. Enzime bu enerji ATP’nin (Aadenosine Tri Phosphate) ADP’ye dönüştürülmesi şeklinde sağlanır. Bu işlem için, hücre zarındaki Na-K pompa kanalı açılır ve hücre içine Na iyonları alınır. Na’un elektro-negativitesi K’a oranla fazla olduğundan, ATP hidroliz olur ve ADP’ye dönüşür. Çıkan enerjiyi enzim kullanır ve gerekli işlemi yapar. İşlem yapıldıktan sonra,  Na-K pompa kanalı tekrar açılır ve bu defa Na dışarı atılır, onun yerine K iyonları içeri alınır ve hücre normal yaşamına devam eder.

Şekil 22: Hücreler enerji durumu değerlendirmelerinde Na-K arası enerji farkından yararlanırlar.

Hücrelerin temel enerji kaynağını glikoz adı verilen şeker molekülleri oluşturur. Şeker moleküllerinin oranına bağlı olarak da insulin denilen bir hormon üretilir ve bedendeki şeker kullanımı düzenlenir. Kandaki şeker oranı yüksekse, hücre içindeki enerji de fazla, dolayısıyla, ATP oranı yüksek demektir. Bu durumda KATP kanalı kapalı olur. Bedendeki (kandaki) insulin oranı artırılırsa, Ca-kanalları açılır ve hücre ATPyi ADPye dönüştürerek enerji harcamaya zorlanır.

Buna benzer şekillerde Na+/H+ , Na-Ca, K-Ca dönüştürücüleri vs.ler de vardır. Bu farklı fiziko-kimyasal dönüştürücüler yardımıyla hücreler organellerindeki çeşitli iyon konsantrasyonlarını artırıp-azaltabilmekte ve bu sayede çeşitli enerji türlerini birbirlerine dönüştürmektedirler. Örneğin “lysosome” denilen torba içindeki asit oranını H-pompaları vasıtasıyla artırarak torbacıklar içine aldıkları bir maddeyi eritebilmekte, bu şekilde o maddeyi sindirmiş olmaktadırlar.

Şekil 23: Hücrelerin bilgi depolama işlerinde kullandıkları şifreleme tamamen enerji artışı veya azalışı prensibine dayanır.

Görüldüğü üzere, hücreler rastgele işlem yapmıyorlar, tersine hep enerji durumunu dikkate alarak, yararlı-zararlı veyahut kazançlı-kazançsız hesaplamalarına göre davranıyorlar. Hücrelerin bu kar-zarar hesaplamalarına dayalı işlemleri, mutasyon denilen amino-asit dizilimleri oluşturmalarında da görülür. Şöyle ki: hücrelerin dilinde tüm genetik bilgiler 2 hidrojen bağlı olan Adenin-Timin veyahut 3 hidrojen bağlı Cytosin-Guanin molekülü ardışımları olarak kayıt edilir. Bu iki molekül çifti arasındaki fark ise, sadece NH2’ye karşı CH3 (daha basite indirgendiğinde N’ye karşı CH) bulunmasıdır. Yukarıda verilen C ve N izotopları arası ilişki diyagramı dikkate alındığında, azotla karbon atomlarının, ortamdaki enerji potansiyeli durumuna göre birbirlerine dönüştükleri açıklanmıştı. Dolayısıyla, hücreler genetik bilgilerini, çevrelerindeki enerji durumuna göre, bağlantının 2 hidrojenli mi yoksa 3 hidrojenli mi olmasının daha avantajlı olacağı hesabına göre yapmaktadırlar. Yani ortada yine bir kar-zarar hesabı yapımı söz konusudur. Dolayısıyla rastgele mutasyon olması diye bir şey söz konusu değildir.

Bilgi ve bilinç sistemi diğer canlılara göre çok gelişmiş insan denilen bir varlığın oluşumu, hücreler, kuantsal öğeler gibi doğayı oluşturan temel varlıkların, doğada nelerin nelere dönüştüğü, nelerin nelere bağlı olarak geliştiği, vs. gibi konularda daha sağlıklı bilgiler edinebilmek amacına yöneliktir. Bunun böyle olduğunu şu verilerden anlıyoruz.

Prof İsmet Gedik-Hücre Yapısı

-devam edecek-

Hücre anayasaları-7

Bedenlerimizin Yapımcıları ve Bakımcıları Olan Hücreler

— Oluşturdukları bedenlerde neden ağrı, sızı gibi rahatsız edici durumlar oluşturuyorlar?
— Neden Kanserojen Olup, Yaptıkları Bedenleri Tekrar Yok Ediyorlar?

Sürekli değişim-dönüşüm içindeki bir doğada yaşıyoruz. Yani doğa ve dünyamız dinamik bir sistemdir ve dinamik sistemler teorisi ilkelerine göre düzenlenmektedir. Bu ilkeler ise, salınımcılar dediğimiz temel canlıların, daha rahat bir duruma ulaşmak için oluşturdukları ortaklık prensipleridir. Bedenlerimiz de, bu temel prensip uyarınca hücrelerimizin oluşturdukları ortaklık sistemleridir. Acı duyma diye bir uyarı sisteminin olmadığı bir beden düşünün. Hücrelerin ortaklık sistemi olan bir bedende bir yara açıldı ve hücrelerin ihtiyacı olan maddeleri taşımaya yarayan kan dışarı akıyor. Akma durdurulmazsa, kan kaybından ortaklık tamamen çökecek. İşte bu gibi bir duruma karşı, hücreler ortaklık sistemlerini acı duygusu ile donatmıştır ki, acının olduğu yerde bir sorun olduğu anlaşılsın ve yara sarılarak kan akımı durdurulsun!

Doğadaki değişim-dönüşümler rastgele veyahut önceden belirlenmiş bir tarzda değil, tamamen olasılık hesaplarına göre gerçekleştiğinden varlıklar, nelerin nelere dönüşebileceğinin hesaplamalarını yapacak şekilde bilgi oluşturmaya ve bu bilgileri depolayıp, gelecek nesillere aktarma çabası içindedirler. Bu nedenledir ki, dinamik sistemler teorisinin temel ilkelerinden biri, maksimum enformasyon prensibidir (MİP). Bu nedenle bilgi eksponansiyel (üssel) şekilde artmaktadır.

Her şey sürekli bir değişim-dönüşüme uğramak zorunda olduğundan, tüm varlıklar arasında tavuk-yumurta döngüsü sistemi geçerlidir. Bu döngü sisteminde, bilgiler hep alt-sistemlerin yapısal-dokusal durumlarına yansıtılarak kayıt altına alınırlar. Bunun sonucu, alt sistemlerin yapı-ve-dokuları zaman içinde sürekli değişime uğrar.

Bedenlerimiz hücrelerimiz tarafından yukarıdaki ilkelere uyacak tarzda oluşturulurlar. Bu tarz oluşumlarda, bedenlerin çevredeki koşullara uyum derecesi en önemli kriterdir.

Şeki 20: Hücreler arası anayasa ilkeleri.

Bedenler, hücrelerin oluşturdukları ortak yaşam sistemleridir ve çok kesin ortaklık ilkeleri bulunur. Bu ortaklık sisteminde hücreler belli alanlarda uzmanlaşıp, o alanda bir hizmet üretirler. Bu şekilde çeşitli organlar ortaya çıkar.

Ortaklığın ilkelerinden en önemlileri şunlardır:

(a): Bir hücrenin sunduğu hizmete çevresindekilerden (A, B, C) istek geliyorsa, o hücre yaşamına devam edecektir.

(b): Bir hücrenin sunduğu hizmete normalin (A, B, C) dışında (F,G)’lerden de istek geliyorsa, o hücre çoğalacaktır. (İdman yaparak belli kasların geliştirilmesi gibi)

(c):  Bir hücrenin sunduğu hizmete normalin (A, B, C) dışında (D,E) gibi başka hücrelerden yeni görevler isteniyorsa, o hücre o görevleri yerine getirecek şekilde değişime uğrayıp, o yeni görevi yapacak şekle dönüşecektir. (Bir organın kaza sonucu yok olması durumunda,  organın görevlerinin başka hücrelerce devralınması ve yerine getirilmesi gibi).

(d): Bir hücrenin sunduğu hizmete başka hiçbir hücre ihtiyaç duymuyorsa, o hücreye bedende artık ihtiyaç kalmadığından, hücrenin intihar (apoptoz kuralı) etmesi gerekir. (Uzaya gönderilen ilk astronotlar bir deri-bir kemik olarak dünyaya geri dönmüşlerdir. Çünkü uzayda yer-çekimi-kuvvetinin azalması-hatta hiç olmaması nedeniyle, bacaklardaki kas hücrelerine hiç görev düşmez., astronotlar en ufak zıplamada başlarını tavana çarparlar. Bunun sonucu, kendilerine görev düşmeyen kas hücreleri intihar etmeye başlarlar. Bu olayın fark edilmesinden sonra, uydulara çok çeşitli spor aletleri konarak, hücrelere ihtiyaç duyulduğu mesajı verilmeye başlanılmıştır.)

Bedenlerimizdeki hücreler, bu ortaklık ilkeleri haricinde, diğer tüm canlı + cansız varlıkların da uymak zorunda oldukları dinamik sistemler yasalarına da uygun davranmak zorundadırlar. Dinamik sistemlerde her şey atom-molekül gibi küçük yaptaşlarının ortaklıkarından oluşurlar ve herhangi bir yeni şey oluşturma bilgisi de bu temel-yapı-taşlarında depolanıp, gelecek kuşaklara aktarılırlar. Örneğin bir bitki veya hayvan bedeni oluşturma bilgisi, o bitkinin tohumlarında, veyahut hayvanın yumurtalarında (+spermlerinde) bulunurlar. Atom, molekül gibi küçük öğelerin hücre, beden gibi üst-sistemler oluşturmalarının temel nedeni ise, kitabın 5.1.1 bölünde açıklanan rahatlama dürtüsüdür. Rahatlama dürtüsü nedeniyle, tüm varlıklar çevrelerindeki değişim-dönüşümlere uyumlu olacak şekilde yapısal durumlarını değiştirirler. Bu değiştirmeler hep çevredeki diğer varlıklarda gerçekleşen değişim-dönüşümler dikkate alınarak yapılır. Onun için tüm varlıklar arasında karşılıklı bağımlılık (circular causality) denilen bir ilişki vardır. Bu karşılıklı ilişki sistemi içinde, varlıklar kendilerine doğada yeni oluşmuş nesneleri bir hedef olarak seçip, o varlıktan (onun sahip olduğu enerjiden, vs) yararlanmayı planlayarak başlarlar. Bu duruma dinamik sistemler teorisinde atraktor (hedef, çekim noktası) oluşturma denilir. Dünyamızdaki hayat sisteminin gelişim tarihinden (bak bölüm 9.2.2) bir örnek vererek konuyu açıklamaya devam edelim. Diyelim ki bu çekim noktası, ağaçlardaki meyvelerden yararlanmak olarak belirlendi ve bu hedefi belirleyen de, o zamana dek yeryüzündeki bitkilerle beslenen bir sürüngendi. Tüm bilgiler varlıkların bileşenlerinde depolandığından, böyle bir hedef belirleyen asıl öğeler, o sürüngenin hücreleridir. Bu durumda, bu sürüngenin hücreleri yeni bir beden tasarımı amaçlayan ve bu nedenle de yeni bilgiler oluşturmak zorunda olan varlıklar olmuş olurlar. Sürüngenin bedenindeki hücreler arasında, o zamana kadar, koşmaya ağırlık veren bir düzen-ölçütü vardı. Yani bedenin oluşumunda hücreler ortaklık ilkesi olarak bu amaca (hedefe) öncelik verecek şekilde hücrelerdeki moleküllerin yapısallaşmalarını ayarlamışlardı. Şimdi amaç veya hedefin, ağaçların tepelerindeki meyvelere ulaşmak ve onlardan beslenmek olarak değiştirilmesi gerekince, temel bileşenlerin yapısal-dokusal durumlarında değişiklikler yapılarak, bu hedefe ulaşılacak bir beden yapısallaşması sağlanmasına çalışılır.

Meyveli ağaçların ortaya çıkmasıyla hedef değişikliği oluşması, hücrelerin genetik bilgi depolarındaki kayıtlarda yukarıda sıralanan ilkelerde gerekli değişikliklerin yapılarak, yeni bir düzen-ölçütünün (yani zıplayıp-uçabilecek bir beden tasarımının) geçerli olduğu yeni bir beden tasarımı başlatılır. Her yeni beden yeni bir üst-sistem oluşturma eylemidir. Bu üst-sistemde geçerli olacak ortaklık ilkelerine o sistemin düzen-ölçütü denir ve yukarıda özetlenen dinamik sistemler fiziği ilkelerine göre gerçekleştirilir.

Bedenlerimizin tasarımcıları ve bakımcıları olan hücrelerimiz böylesine karmaşık bir karşılıklı ortaklık ilişkisi içindedirler. Böylesine zor ve yoğun emek ürünü olarak bedenlerimizi oluşturan hücreler, nasıl oluyor da, kanserojen olup, binbir emekle oluşturdukları bu bedenleri yıkmaya-dağıtmaya koyulabiliyorlar?

Kanser oluşumlarının vücutta genellikle “kronik yankı veya ateşlenme” bulunan noktalarda oluştukları ve yara-iyileştirme olayı ile kanser oluşumu arasında çok yakın benzerlikler olduğu saptanmıştır (Schäfer & Werner 2008). Bunun ne anlama geldiğini açıklamak için yaygın kanser türleri oluşumuna bir göz atalım.

1- Stres, bedendeki hücreler arasında uyumsuzluk yaratır; uyumsuzluk hücreler arası çatışma demektir, çünkü heat-shock-protein (HSP) denilen ateşlenme ürünleri oluşumuna yol açarlar. Dolayısıyla stres kanserojen etki oluşturur.

2- Kullanılmayan organların hücreleri, hücre-ortaklığı ilkeleri gereği intihar etmek mecburiyetindedirler. Genetik yapıları uyarınca kendileri verilecek bir görev yapmaya hazır olmalarına rağmen, insanların doğal sistem kurallarını dikkate almayan hayat tarzları ve görüşleri nedeniyle, kendilerine görev verilmediği için intihar etmek zorunda kalan hücreler, isyan edebilirler ve kanserojen olmaya zorlanırlar. (Meme kanserinin daha çok emzirme yapmayan kadınlarda yaygın olması, posalı yiyecekler yerine posasız yiyeceklere ağırlık veren insanlarda kolon kanserinin yaygın olması, vs bu türdendirler).

3- Karaciğer kanserleri genellikle kronik viral hepatitis sonucu;

4- Mide kanserleri genellikle Helicobacter pylori tarafından oluşturulan mide yankılanmaları sonucunda;

5- Bağırsak kanserleri, bağırsaklardaki iltihaplanmalar-yankılanmalar sonucunda;

6- Akciğer kanseri, akciğerde depolana sigara-artıklarının (veya başka tür zerreciklerin) oluşturdukları yankılanmalar sonucunda;

7- Radyasyona bağlı kanserler, hücrelerin genetik dokularında zararlı ışınların oluşturdukları bozulmaları tamir etme çabaları sonucu oluşan kronik yankılanmalar sonucunda;

8- Vs.

oluşmaktadırlar.

Kısacası, kanser dediğimiz olay, aslında bedendeki hücrelerin, beden içinde ortaya çıkan bir rahatsızlığı düzeltmeye çabalamaları; ancak başarı sağlayamadıklarında, mevcut yapısallaşmadan (ortaklıktan) umutlarını keserek, yeniden daha iyi bir beden oluşturulması amacıyla sistemin (ortaklığın) dağıtılması anlamına gelmektedir. Bunu daha iyi anlatmak için toplumsal hayattan bir örnek verelim. Bir toplumda insanlar ellerinden geldiğince çalışıp-çabalıyorlar, rahat ve huzurlu bir yaşam ortamı oluşturmaya gayret ediyorlar. Ama bürokrasi-çarkı veya tepedekiler halktan alınan vergileri, sürekli kendi çıkarları uğruna harcıyorlar ve halk bunu fark ediyor. Şikâyetler, düzeltme girişimleri olumlu bir sonuç vermeyince, halk yönetime isyan ediyor ve devlete başkaldırıyor.

İşte bedendeki kanser olayı, hücreler açısından böyle bir durumdur. Binbir emekle ve milyarlarca yıllık deneme-yanılma çabaları sonucu oluşturdukları bilgilere uygun olarak oluşturdukları beden ortaklığında, işler yolunda gitmezse, o ortaklığın sona erdirilmesi için ortaklığın bozulması olayıdır.

Yani hücrelerimiz, oluşturdukları bedende işlerin yolunda gitmesi için dur-durak bilmeden, geçeli-gündüzlü çalışıp, ortaklık sistemlerinde her şeyin en iyi şekilde yürümesine çabalarlarken, atalarımızdan bize aktarılmış hatalı doğa görüşlerini çocukluk evresinde hücrelerimizin işletim sistemine entegre ederek, onların doğal çalışma sistemlerini bozmamızdaki mantıksızlık, bizlere çeşitli hastalıklar olarak geri dönmektedir. Hücrelerimizin işi zaten çok zorken, biz onları daha da çok strese sokuyoruz.

İsmet Gedik-Hücre Yapısı

devam edecek