Hücre anayasaları-7

Bedenlerimizin Yapımcıları ve Bakımcıları Olan Hücreler

— Oluşturdukları bedenlerde neden ağrı, sızı gibi rahatsız edici durumlar oluşturuyorlar?
— Neden Kanserojen Olup, Yaptıkları Bedenleri Tekrar Yok Ediyorlar?

Sürekli değişim-dönüşüm içindeki bir doğada yaşıyoruz. Yani doğa ve dünyamız dinamik bir sistemdir ve dinamik sistemler teorisi ilkelerine göre düzenlenmektedir. Bu ilkeler ise, salınımcılar dediğimiz temel canlıların, daha rahat bir duruma ulaşmak için oluşturdukları ortaklık prensipleridir. Bedenlerimiz de, bu temel prensip uyarınca hücrelerimizin oluşturdukları ortaklık sistemleridir. Acı duyma diye bir uyarı sisteminin olmadığı bir beden düşünün. Hücrelerin ortaklık sistemi olan bir bedende bir yara açıldı ve hücrelerin ihtiyacı olan maddeleri taşımaya yarayan kan dışarı akıyor. Akma durdurulmazsa, kan kaybından ortaklık tamamen çökecek. İşte bu gibi bir duruma karşı, hücreler ortaklık sistemlerini acı duygusu ile donatmıştır ki, acının olduğu yerde bir sorun olduğu anlaşılsın ve yara sarılarak kan akımı durdurulsun!

Doğadaki değişim-dönüşümler rastgele veyahut önceden belirlenmiş bir tarzda değil, tamamen olasılık hesaplarına göre gerçekleştiğinden varlıklar, nelerin nelere dönüşebileceğinin hesaplamalarını yapacak şekilde bilgi oluşturmaya ve bu bilgileri depolayıp, gelecek nesillere aktarma çabası içindedirler. Bu nedenledir ki, dinamik sistemler teorisinin temel ilkelerinden biri, maksimum enformasyon prensibidir (MİP). Bu nedenle bilgi eksponansiyel (üssel) şekilde artmaktadır.

Her şey sürekli bir değişim-dönüşüme uğramak zorunda olduğundan, tüm varlıklar arasında tavuk-yumurta döngüsü sistemi geçerlidir. Bu döngü sisteminde, bilgiler hep alt-sistemlerin yapısal-dokusal durumlarına yansıtılarak kayıt altına alınırlar. Bunun sonucu, alt sistemlerin yapı-ve-dokuları zaman içinde sürekli değişime uğrar.

Bedenlerimiz hücrelerimiz tarafından yukarıdaki ilkelere uyacak tarzda oluşturulurlar. Bu tarz oluşumlarda, bedenlerin çevredeki koşullara uyum derecesi en önemli kriterdir.

Şeki 20: Hücreler arası anayasa ilkeleri.

Bedenler, hücrelerin oluşturdukları ortak yaşam sistemleridir ve çok kesin ortaklık ilkeleri bulunur. Bu ortaklık sisteminde hücreler belli alanlarda uzmanlaşıp, o alanda bir hizmet üretirler. Bu şekilde çeşitli organlar ortaya çıkar.

Ortaklığın ilkelerinden en önemlileri şunlardır:

(a): Bir hücrenin sunduğu hizmete çevresindekilerden (A, B, C) istek geliyorsa, o hücre yaşamına devam edecektir.

(b): Bir hücrenin sunduğu hizmete normalin (A, B, C) dışında (F,G)’lerden de istek geliyorsa, o hücre çoğalacaktır. (İdman yaparak belli kasların geliştirilmesi gibi)

(c):  Bir hücrenin sunduğu hizmete normalin (A, B, C) dışında (D,E) gibi başka hücrelerden yeni görevler isteniyorsa, o hücre o görevleri yerine getirecek şekilde değişime uğrayıp, o yeni görevi yapacak şekle dönüşecektir. (Bir organın kaza sonucu yok olması durumunda,  organın görevlerinin başka hücrelerce devralınması ve yerine getirilmesi gibi).

(d): Bir hücrenin sunduğu hizmete başka hiçbir hücre ihtiyaç duymuyorsa, o hücreye bedende artık ihtiyaç kalmadığından, hücrenin intihar (apoptoz kuralı) etmesi gerekir. (Uzaya gönderilen ilk astronotlar bir deri-bir kemik olarak dünyaya geri dönmüşlerdir. Çünkü uzayda yer-çekimi-kuvvetinin azalması-hatta hiç olmaması nedeniyle, bacaklardaki kas hücrelerine hiç görev düşmez., astronotlar en ufak zıplamada başlarını tavana çarparlar. Bunun sonucu, kendilerine görev düşmeyen kas hücreleri intihar etmeye başlarlar. Bu olayın fark edilmesinden sonra, uydulara çok çeşitli spor aletleri konarak, hücrelere ihtiyaç duyulduğu mesajı verilmeye başlanılmıştır.)

Bedenlerimizdeki hücreler, bu ortaklık ilkeleri haricinde, diğer tüm canlı + cansız varlıkların da uymak zorunda oldukları dinamik sistemler yasalarına da uygun davranmak zorundadırlar. Dinamik sistemlerde her şey atom-molekül gibi küçük yaptaşlarının ortaklıkarından oluşurlar ve herhangi bir yeni şey oluşturma bilgisi de bu temel-yapı-taşlarında depolanıp, gelecek kuşaklara aktarılırlar. Örneğin bir bitki veya hayvan bedeni oluşturma bilgisi, o bitkinin tohumlarında, veyahut hayvanın yumurtalarında (+spermlerinde) bulunurlar. Atom, molekül gibi küçük öğelerin hücre, beden gibi üst-sistemler oluşturmalarının temel nedeni ise, kitabın 5.1.1 bölünde açıklanan rahatlama dürtüsüdür. Rahatlama dürtüsü nedeniyle, tüm varlıklar çevrelerindeki değişim-dönüşümlere uyumlu olacak şekilde yapısal durumlarını değiştirirler. Bu değiştirmeler hep çevredeki diğer varlıklarda gerçekleşen değişim-dönüşümler dikkate alınarak yapılır. Onun için tüm varlıklar arasında karşılıklı bağımlılık (circular causality) denilen bir ilişki vardır. Bu karşılıklı ilişki sistemi içinde, varlıklar kendilerine doğada yeni oluşmuş nesneleri bir hedef olarak seçip, o varlıktan (onun sahip olduğu enerjiden, vs) yararlanmayı planlayarak başlarlar. Bu duruma dinamik sistemler teorisinde atraktor (hedef, çekim noktası) oluşturma denilir. Dünyamızdaki hayat sisteminin gelişim tarihinden (bak bölüm 9.2.2) bir örnek vererek konuyu açıklamaya devam edelim. Diyelim ki bu çekim noktası, ağaçlardaki meyvelerden yararlanmak olarak belirlendi ve bu hedefi belirleyen de, o zamana dek yeryüzündeki bitkilerle beslenen bir sürüngendi. Tüm bilgiler varlıkların bileşenlerinde depolandığından, böyle bir hedef belirleyen asıl öğeler, o sürüngenin hücreleridir. Bu durumda, bu sürüngenin hücreleri yeni bir beden tasarımı amaçlayan ve bu nedenle de yeni bilgiler oluşturmak zorunda olan varlıklar olmuş olurlar. Sürüngenin bedenindeki hücreler arasında, o zamana kadar, koşmaya ağırlık veren bir düzen-ölçütü vardı. Yani bedenin oluşumunda hücreler ortaklık ilkesi olarak bu amaca (hedefe) öncelik verecek şekilde hücrelerdeki moleküllerin yapısallaşmalarını ayarlamışlardı. Şimdi amaç veya hedefin, ağaçların tepelerindeki meyvelere ulaşmak ve onlardan beslenmek olarak değiştirilmesi gerekince, temel bileşenlerin yapısal-dokusal durumlarında değişiklikler yapılarak, bu hedefe ulaşılacak bir beden yapısallaşması sağlanmasına çalışılır.

Meyveli ağaçların ortaya çıkmasıyla hedef değişikliği oluşması, hücrelerin genetik bilgi depolarındaki kayıtlarda yukarıda sıralanan ilkelerde gerekli değişikliklerin yapılarak, yeni bir düzen-ölçütünün (yani zıplayıp-uçabilecek bir beden tasarımının) geçerli olduğu yeni bir beden tasarımı başlatılır. Her yeni beden yeni bir üst-sistem oluşturma eylemidir. Bu üst-sistemde geçerli olacak ortaklık ilkelerine o sistemin düzen-ölçütü denir ve yukarıda özetlenen dinamik sistemler fiziği ilkelerine göre gerçekleştirilir.

Bedenlerimizin tasarımcıları ve bakımcıları olan hücrelerimiz böylesine karmaşık bir karşılıklı ortaklık ilişkisi içindedirler. Böylesine zor ve yoğun emek ürünü olarak bedenlerimizi oluşturan hücreler, nasıl oluyor da, kanserojen olup, binbir emekle oluşturdukları bu bedenleri yıkmaya-dağıtmaya koyulabiliyorlar?

Kanser oluşumlarının vücutta genellikle “kronik yankı veya ateşlenme” bulunan noktalarda oluştukları ve yara-iyileştirme olayı ile kanser oluşumu arasında çok yakın benzerlikler olduğu saptanmıştır (Schäfer & Werner 2008). Bunun ne anlama geldiğini açıklamak için yaygın kanser türleri oluşumuna bir göz atalım.

1- Stres, bedendeki hücreler arasında uyumsuzluk yaratır; uyumsuzluk hücreler arası çatışma demektir, çünkü heat-shock-protein (HSP) denilen ateşlenme ürünleri oluşumuna yol açarlar. Dolayısıyla stres kanserojen etki oluşturur.

2- Kullanılmayan organların hücreleri, hücre-ortaklığı ilkeleri gereği intihar etmek mecburiyetindedirler. Genetik yapıları uyarınca kendileri verilecek bir görev yapmaya hazır olmalarına rağmen, insanların doğal sistem kurallarını dikkate almayan hayat tarzları ve görüşleri nedeniyle, kendilerine görev verilmediği için intihar etmek zorunda kalan hücreler, isyan edebilirler ve kanserojen olmaya zorlanırlar. (Meme kanserinin daha çok emzirme yapmayan kadınlarda yaygın olması, posalı yiyecekler yerine posasız yiyeceklere ağırlık veren insanlarda kolon kanserinin yaygın olması, vs bu türdendirler).

3- Karaciğer kanserleri genellikle kronik viral hepatitis sonucu;

4- Mide kanserleri genellikle Helicobacter pylori tarafından oluşturulan mide yankılanmaları sonucunda;

5- Bağırsak kanserleri, bağırsaklardaki iltihaplanmalar-yankılanmalar sonucunda;

6- Akciğer kanseri, akciğerde depolana sigara-artıklarının (veya başka tür zerreciklerin) oluşturdukları yankılanmalar sonucunda;

7- Radyasyona bağlı kanserler, hücrelerin genetik dokularında zararlı ışınların oluşturdukları bozulmaları tamir etme çabaları sonucu oluşan kronik yankılanmalar sonucunda;

8- Vs.

oluşmaktadırlar.

Kısacası, kanser dediğimiz olay, aslında bedendeki hücrelerin, beden içinde ortaya çıkan bir rahatsızlığı düzeltmeye çabalamaları; ancak başarı sağlayamadıklarında, mevcut yapısallaşmadan (ortaklıktan) umutlarını keserek, yeniden daha iyi bir beden oluşturulması amacıyla sistemin (ortaklığın) dağıtılması anlamına gelmektedir. Bunu daha iyi anlatmak için toplumsal hayattan bir örnek verelim. Bir toplumda insanlar ellerinden geldiğince çalışıp-çabalıyorlar, rahat ve huzurlu bir yaşam ortamı oluşturmaya gayret ediyorlar. Ama bürokrasi-çarkı veya tepedekiler halktan alınan vergileri, sürekli kendi çıkarları uğruna harcıyorlar ve halk bunu fark ediyor. Şikâyetler, düzeltme girişimleri olumlu bir sonuç vermeyince, halk yönetime isyan ediyor ve devlete başkaldırıyor.

İşte bedendeki kanser olayı, hücreler açısından böyle bir durumdur. Binbir emekle ve milyarlarca yıllık deneme-yanılma çabaları sonucu oluşturdukları bilgilere uygun olarak oluşturdukları beden ortaklığında, işler yolunda gitmezse, o ortaklığın sona erdirilmesi için ortaklığın bozulması olayıdır.

Yani hücrelerimiz, oluşturdukları bedende işlerin yolunda gitmesi için dur-durak bilmeden, geçeli-gündüzlü çalışıp, ortaklık sistemlerinde her şeyin en iyi şekilde yürümesine çabalarlarken, atalarımızdan bize aktarılmış hatalı doğa görüşlerini çocukluk evresinde hücrelerimizin işletim sistemine entegre ederek, onların doğal çalışma sistemlerini bozmamızdaki mantıksızlık, bizlere çeşitli hastalıklar olarak geri dönmektedir. Hücrelerimizin işi zaten çok zorken, biz onları daha da çok strese sokuyoruz.

İsmet Gedik-Hücre Yapısı

devam edecek

Kanser tedavisinde devrim


Dr. Virginia Livingston 1947’de bir mektebin doktorluğunu yaparken kendisine müracaat eden hemşirenin parmak uçlarında ve burun bölmesinde yaralar görüyor ve Scleroderma ile birlikte seyreden bir Reynaud hastalığı ile karşılaşıyor. Merakla her iki yaradan aldığı parçaların mikroskobik tetkikinde o zamana kadar rastlamadığı verem basiline benzer bir mikrop görüyor. Mikrobun Scleroderma ile bir ilgisinin olup olmadığını anlamak için kobaylar üzerinde deneyler yapıyor, hayvanların hepsinde Sclerodermayı andıran değişikliklerin yanı sıra beklemediği bir başka oluşum görüyor. Kanser olasılığı 500 binde bir olan kobayların yüzde 25’inde kanser teşekkül ediyor. Bu deneyler sonucunda kanserin mikrobik bir hastalık olduğunu keşfediyor Dr. Viriginia Livingston. Dr. Virginia bu mikroba Progenitor Cryptocides (P.C.) adını verdi ve elde ettiği sonuç büyük bir keşif kapısını araladı.

Dr. Viriginia deneylerini genişleterek ameliyathanelerde taze ve steril kanser dokularını alarak inceledi ve hangi kanser türü olursa olsun hep aynı mikroba rastladı. Bu sıralarda tavuk çiftliklerini kasıp kavuran bir lökosis (bir kanser türü) salgını hüküm sürüyordu. Dr. Viriginia bu çiftliklerden topladığı hasta tavukların kanından elde ettiği mikroplarla bir aşı yaptı. Aşıyı hasta tavuklar üzerinde denedi. Ölmek üzere olan tüm hayvanlar birkaç saat içinde ayağa kalktılar. Buradan şu sonuca vardı Dr. Viriginia ve çalışma arkadaşları, ‘kanser mikrobundan elde edilen aşı, kanseri tedavi ediyordu.’ Dr. Viriginia son olarak bunu Koch kanunu ile denedi. Bu kanun dört koşulu içeriyordu;

  1. Sebep olarak ileri sürülen mikrop, o hastalığın her vakasında görülmeli.

  2. Bu mikrop hasta canlıdan alınıp yapay bir ortamda üretilebilmeli.

  3. Üretilen bu mikrop, o hastalığa yakalanabilen bir hayvana aşılandığında aynı hastalığı oluşturmalı.

  4. Bu son hastadan alınan mikrop bir kültür ortamında yeniden üretilebilmeli.

Dr. Viriginia’nın bu uygulaması başarı ile sonuçlandı. Dr. Livingston’un kanser tedavisinde önemli buluşlarından biri de, mikrobun memelilerin üremesinde olmazsa olmaz nitelikte bir hormon olan Coriogonadotropin salgıladığını keşfetmesidir. Bu hormon, aşılanmış yumurtayı kamufle ederek, gelişmekte olan fetüsü bağışıklık sisteminin hışmından koruyordu. Fakat kanser oluşumuna neden olan bu mikrop aynı hormonla kanseri de kamufle ederek bağışıklık sistemi tarafından deşifre edilmesini önlüyordu.

Dr. Viriginia yazdığı kitabında yeni tedavi yöntemini şöyle anlatıyor; “Aside dirençli olduğunu keşfettiğim ve Progenitor Cryptocides olarak adlandırdığım organizma, tüberküloz ve cüzzama neden olan basillerin birinci dereceden akrabası olan bir basildir. P.C. mikrobu hem ‘iyi adam’, hem de ‘kötü adam’dır ve bu nedenle Zorunlu Simbiyont (ortak yaşam süren canlı) olarak adlandırılır. Progenitor Cryptocides tüm kanserlerin etken unsurudur. Bu mikrop bütün hücrelerimizde bulunmakta ve onu kontrol altında tutabilecek olan da yalnızca bağışıklık sistemimizdir” diyor.

Yani kötü beslenme, enfekte olmuş besinler veya yaşlılık nedeniyle bağışıklık sistemimiz zayıfladığında, bu mikrop tutunacağı bir nokta bularak kanserleşen hücreleri tümörlere dönüştürüyor. Daha anlaşılır bir ifade ile, bu mikroplar zorunlu bir ortak yaşam (sembiyoz) sürdürmekte, yani normal hücrelerde sembiyot (ortak yaşam sürdüren organizma) olarak bulunmakta, yalnızca yaraların iyileşmesi sürecinde ortaya çıkmakta. Fakat bağışıklık sistemi ve beslenme ile kontrol altında tutulmadığında, hücre DNA’sına müdahale ederek tümör hücreleri oluşturmakta. Bu normal bir hücre fonksiyonu olmakla birlikte kontrolden çıktığında patojenik bir duruma dönüşmekte.

Bir bakterinin, bakteriye hiç benzemeyen biçimlere bürünecek kadar çok biçimli (pleomorfik) olabilmesinin kendisini çok etkilendiğini söyleyen Dr. Viriginia, “O yıllarda, bir organizmanın virüs mü yoksa bakteri mi olduğuna, özel bir filtreden geçip geçmediğine bakılarak karar veriliyordu. Çok küçük boyutlarda olan virüsler bu filtreden geçiyor, daha büyük olan basiller ise geçemiyordu” diye yazıyor kitabında.

Yine Dr. Viriginia kitabında kanser tedavisinde uyguladıkları yöntemin artık yavaş yavaş kabul gördüğünü şöyle anlatıyor: “Laboratuarımızdaki deneyler ve defalarca elde ettiğimiz klinik başarılarla, kanserin immünoterapiyle önlenmesinin mümkün ve tedavisinde iyi beslenmenin ne kadar önemli olduğunu defalarca kanıtlamış olmamıza rağmen, bu kavram tıp dünyasında yeni yeni kabul edilmektedir.”

Alternatif yöntemle nasıl tedavi ediliyor?

Bağışıklık sistemimiz sayısız hastalığa karşı vücudumuzun tek koruması. Hastalığa yol açtığını bildiğimiz maddelerin yanısıra, vücudumuzda potansiyel olarak hastalık oluşturabilecek binlerce madde de bu sistem tarafından yok ediliyor. Yine hastalığın yok edilmesini takip eden onarım ve iyileşme sürecine de bu sistem katkıda bulunuyor. Bağışıklık sistemi, vücudumuzu hem içeriden (kendi biyokimyasal reaksiyonlarımızın yan ürünleri) hem de dışarıdan gelen saldırılara (bakteriler, virüsler, zehirler v.b) karşı korur. Bu sistem neyin vücudumuzun parçası olduğunu, neyin olmadığını bilir. Eğer böyle bir sistem olmasa insan ömrü haftalarla ifade edilebilecek kadar kısa olurdu ya da bütün hayatımızı yalıtılmış bir oksijen çadırında geçirmek zorunda kalırdık.

Hepimizin vücudunda kansere yol açan mikroorganizma bulunur. Vücudumuzda kanser gelişmesini önleyen bağışıklık sistemimizdir ve yine kansere gelişme imkanı sağlayan da bağışıklık sistemimizin çöküşüdür. Bağışıklık sisteminin çöküşünü sağlayan nedenler ise, trans mineral diye bildiğimiz eser minarellerdir. Bu minarelleri sebzelerden, meyvelerden yani doğal ortamda yetişen bitkilerden alabiliyoruz. Bütün hastalıklara karşı savaş veren ve bizi hayatta tutan bağışıklık sisteminin her zaman güçlü olması gerekiyor. Dr. Viriginia’nın kanser tedavisinde uyguladığı yöntemin temelini de bu oluşturuyor. Dr. Viriginia’nın kliniğinde kanser tedavisi kısaca şöyle uygulanıyor:

  • Hasta kliniğe geldiğinde idrar örneği alınıyor. Bu idrarın kültürü yapılıyor ve P. Cryptocides (P.C.) organizmaları ayrıştırılarak otojen aşı hazırlanmasında kullanılıyor. Bu işlemler yaklaşık üç hafta sürüyor.
  • İzole edilmiş P. Cryptocides’ler kullanılarak, hangi antibiyotiklerin hastaya yardımcı olabileceğini saptamaya yönelik antibiyotik duyarlılık testleri gerçekleştiriliyor.

  • Tübönnikrosis faktör denilen TDNF sağlıklı hasta yakınından alınarak, hasta olan kimseye enjekte edilir.

  • Haftada iki defa idrar kültürü yapılıyor.

  • Hasta her muayeneye geldiğinde, canlı—boyanmış taze kan damlaları üzerinde karanlık—alan ve aydınlık—alan mikroskop incelemeleri yapılıyor. Bu, hastalığın ilerleyişinin gözlenmesi için yapılan rutin bir testtir.

Bunların dışında hastalara diyet programı uygulanır. Bu diyet, tedavinin temel taşlarından biridir.

Diyet neleri kapsıyor?

Unlu mamüllerde kullanılan yumurtalar da dahil olmak üzere tüm kümes hayvanı ürünleri diyetten çıkarılıyor. Bununla birlikte her tür şeker de yine diyet dışında tutuluyor. Çünkü mikroplar şekeri, demiri ve bakırı çok sever diyor Dr. Viriginia kitabında.

Konuyla ilgili olarak daha fazla bilgi edinmek isteyenler Dr. Viriginia Livingston’un yakında yayınlanacak olan ‘The Conquest of Cancer’ yani ‘Kanserin fethi’ adlı kitaptan temin edebilirler.

Not: Benim öyküdeki tavuk yemeye tepkinin böylesi sezgisel bir bilgiye mi dayandığını  yoksa tesadüf deyip geçecek miyiz bilemiyorum. Bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=65

TÜBİTAK’tan bir proje daha

 AA

TÜBİTAK, fare sütünde, özellikle kanser tedavisinde kullanılan insana ait ‘interferon gamma’ isimli bir protein üretti

“Türk malı buzul ayısı” adı verilen dünyanın donmaya dirençli fare geliştirerek adlarını duyuran TÜBİTAK araştırmacıları, transgenik farelerin sütlerinde hücrelerin kontrolsüz bölünmesini önleyen ve özellikle kanser tedavisinde kullanılan insana ait “interferon gamma” isimli bir protein üretti.

“Dünyada ikinci, Türkiye’de ise ilk kez” başarıya ulaşılan çalışmayla kanserin yanı sıra hepatit, viral enfeksiyonlar gibi çok sayıdaki hastalığın tedavisinde kullanılan bu protein mevcut yöntemlere göre daha sağlıklı bol ve ucuza üretilebilecek.

AA muhabirine çalışmayla ilgili bilgi veren, TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi (MAM) Gen Mühendisliği ve Biyoteknoloji Enstitüsü Transgen ve Deney Hayvanları Laboratuvarı Sorumlusu Başuzman araştırmacılarından Doç. Dr. Haydar Bağış, genetik yapılarında yabancı rekombinant DNA parçası taşıyan hayvanlar olarak tanımlanan “transgenik” hayvanların üretim tekniklerinin gelişmesiyle biyoloji, tıp ve veterinerlik alanındaki araştırmaların hız kazandığını ifade etti.

Çeşitli rekombinant proteinleri meme bezlerinde sentezleyen transgenik hayvanlara “Biyoreaktörler veya Bacasız İlaç Fabrikaları” adı verildiğini anlatan Bağış, Türkiye’deki ilk transgenik fare eldesi çalışmalarının 1990’da kendisinin başkanlığındaki bir ekip tarafından başlatıldığını bildirdi.

 İnsan interferon-gamma (IFN) proteininin bir bağışıklık sistem düzenleyicisi olduğunu ve hastalıkların tedavisinde kullanımı için insan hücrelerinden elde edilme zorunluluğunun bulunduğunu anlatan Bağış, bu durumun bu proteinin üretimini kısıtlayıcı bir etki yarattığını dile getirdi.

 Bağış, yaptıkları testlerde transgenik farelerin meme bezlerinden süte salınan insan gamma interferonun hücre bölünmesini durdurucu etkisini de saptadıklarını bildirdi.

Başta kanser olmak üzere, bağışıklık yetmezliği, hepatit, viral ve göz hastalıklarının tedavisinde kullanılan ilaçların etken maddesinin de IFN proteini olduğunu anlatan Bağış, şöyle konuştu: “Çalışmamızda fare sütlerine salınan bu proteinin aktivitesi test edildi ve sonunda süte geçen bu proteinin sınırsız bölünme özelliği gösteren hücreleri yavaşlatarak durdurduğu tespit edildi. Yani interferon gamma, bu hücrelerin bölünmesini durdurucu bir etki yaptı. Böylece bu proteinlerin kanser tedavisinde daha bol, saf ve sağlığa uygun ve ucuza üretilmesinin de önü açıldı. Çünkü günde çok az süt elde edilebilen fareler yerine günde litrelerce süt alınabilen çiftlik hayvanlarına da uygulanabilir bir yöntem ortaya çıkarılmış oldu
Çalışmalarının geçen yıl Antalya’da yapılan Uluslararası İmmünoloji Kongresinde en iyi poster ödülünü aldığını belirten Bağış, uluslararası bilimsel bir dergide de yayımlanmak üzere olduğunu söyledi.

Doç. Dr. Haydar Bağış, bu çalışmadan elde edilen sonuç ve bulguların günde litrelerce süt alınabilen transgenik çiftlik hayvanlarının üretiminde kullanılabilmesi için Türkiye’de yasal düzenlemelerin yapılması gerektiğini de bildirdi.