Evrensel İlkeler-6

. Evrensel ölçekte geçerli doğal ilkeler

► Her öğe, kendine en yakın komşuları ile etkileşim içine girecek ve davranışını ona göre belirleyecektir. (Bunun nedeni, varlıkların karşılıklı olarak birbirlerine sahip oldukları enerji türünü çeşitli sinyaller olarak bildirmeleri ve bu sinyallere göre varlıkların birbirlerini çekmeleri (veya itmeleri)dir. Oluşacak çekim kuvvetinin şiddeti, yandaki şekilde gösterildiği üzere, öğeler arası mesafenin karesiyle ters orantılı olduğundan, varlıkları etkileyen en büyük kuvvetler, kendilerine en yakın olan öğelerin potansiyelleri olmuş olur.)

Şekil 18: Doğadaki tüm varlıklar birbirleriyle etkileşirler (yani haberleşirler).

► Oluşturulacak bir ortaklıkta geçerli olacak kurallar (ki buna ‘orderparameter=düzen-ölçütü’ denir) tüm katılımcıların ortaklığı ile oluşturulur, her öğe en ekonomik yapısallaşmayı tercih edecektir. Bu amaçla hücrelerin atom ve moleküllerinin bilgi sistemlerinde simetri-kırılması yapılarak, yeni hedefe uygun davranılacak bir rezonans sistemi oluşturulur;

► Oluşturulan düzen-ölçütü her katılımcı için bağlayıcı olacaktır (ki, bu kurala slaving principle = köleleştirme etkisi denir). Bağlayıcılığı güven altına almak için, sabitleyici yapısal unsurlar oluşturulacaktır (solidification).

►Bu rezonans sistemine uygun olacak şekilde atom ve moleküllerde sabitleştirmeler (solidifikasyonlar) yapılması; (Çevreye uyum için değişim-dönüşüm şart olduğundan, oluşum ve gelişimin başlangıç safhalarında sabitleştirme işlemi yapılmaz, olgunlaşma safhasına geçişle birlikte sabitleştirme işlemi gerçekleştirilir. Bu nedenle bir civ-civ yumurtadan çıktığı anda yanında algıladığı ilk canlıyı, kendisine en yakın dost olarak görür. İnsanlarda ise bu sabitleştirme işlemi çocukluk evresinde olur ve bu nedenle hayat boyu insanı etkileyen en temel davranış olur.)

►Doğadaki dinamik sistemin en önemli temel ilkelerinden biri de, her büyümenin bir sınırı olması zorunluluğudur. Örneğin proton-nötron-elektron gibi öğeler birbirleriyle birleşerek atom dediğimiz temel kimyasal elementleri oluştururlar. Bu temel elementler 56 atom-ağırlıklı Fe (demir) bileşimine kadar (28 proton + 28 nötron) birleştikçe çevrelerine enerji verirler. Hidrojen bombasındaki enerjinin kaynağı bu tür bir enerjidir (fusion=birleşme enerjisi). Halbuki demirden sonraki elementler parçalandıkça çevrelerine enerji verirler. Atom bombasından çıkan enerji (radyoaktif enerji) bu tür bir enerjidir (fission = parçalanma enerjisi). Dolayısıyla, atom-ağırlığı çok büyük elemetler duraylı olamamakta ve çabuk bozunmaktadır. Kimyasal elementlerde görülen bu büyüme sınırlanması, diğer tür valıklarda da bulunur. Bunun nedeni, varlıkları oluşturan öğe sayısı arttıkça, varlık içindeki öğeler arası haberleşme ağının çok karmaşıklaşması ve ekonomik olmaktan çıkmasıdır. Bu nedenle hiç bir hayvan veya bitki anormal boyutlara ulaşamaz. Toplumsal birimlerin de belli sayıda insanla sınırlı olması bu gerekçeye dayanır.

Doğadaki dinamik sistemin nasıl işlediğinin matematiksel-fiziksel temellerini fizikçiler oluşturmuşlar (Haken 1983, 2000, Camazine et al. 2001) ve kısaca “information & self-organisation” = “bilgi oluşturmaya dayalı otonom örgütlenmeler” olarak özetlemişlerdir. Şimdi bu “information & self-organisation” sisteminin en temel parametrelerini vererek, hayat dâhil doğadaki tüm oluşumlardaki temel kuralları gösterelim:

Atraktor (Çekici): Dinamik sistemlerde, bir öğenin gideceği hedef.

Düzen-ölçütü (order parameter): Dinamik sistemlerde öğelerin daha az enerji harcayan bir duruma geçmeleri ve rahatlamaları için birbirleriyle anlaşarak oluşturdukları ortaklık ilkeleri.

Karşılıklı bağımlılık (circular causality): Kuvvet alanları birbirlerine eklenip-çıkarılabilir özellikli olduğundan, yeni oluşan bir varlığın oluşturduğu kuvvet alanı, diğer tüm varlıkların oluşum koşullarını da otomatik olarak etkiler. Bu nedenle tüm varlıklar karşılıklı olarak birbirlerinden etkilenirler.

Kontrol parametreleri: Dinamik sistemlerde öğelerin dikkate almak zorunda oldukları çevre faktörleri dizinidir.

Maksimum Enformasyon Prensibi: Dinamik sistemlerde, değişen koşullara uyum sağlamak amacıyla varlıkların çevrelerini algılayıp, kendilerini bu koşullara uyumlu hale sokabilmeleri için gerekli bilgi oluşturma dürtüsü.

Simetri kırılması (symmetry breaking): Mikroskobik sistemlerden makroskobik sistemlere geçişlerde, yani alt-sistemlerden üst-sistemlerin oluşturulmalarında, üst-sistem içinde birleşmeyi sağlayacak yeni kavramların (kuvvet alanlarının veya değer yargılarının) oluşturulması.

Solidifikasyon (Sabitleştirme): Üst-sistem içinde birleşmeyi sağlayacak yeni değer yargılarının kalıcı olmalarını sağlayacak şekilde sabitleştirici işlemler yapılması.

Köleleşme prensibi (slaving principle): Dinamik sistemlerde öğelerin daha ekonomik bir duruma geçmek için oluşturdukları ortaklık ilkelerine uyulmaya zorlayan faktör.

Dinamik sistemlerde her yeni oluşturulacak üst sistemde geçerli olacak düzen ölçütü (=order-parameter, ki buna insanların paradigması da denir) bileşenleri üzerinde köleleştirici etki yapar. İnsanlar geleneksel olarak bilinci ve bilinçli davranışı sadece insan ve insan-üstü varlıklara özgü bir özellik olarak kabul etmiş ve bunu insanlarda değişmez bir paradigma olarak yerleştirmiştir. Bu nedenle insanlar sadece atom-altı-öğeleri değil, hücreleri bile bilinçsiz ve bilgisiz davranış içinde görmeye şartlandırılmışlardır.

Böyle bir şartlanmışlıkla sabitleştirilen nöronal devreler, bu şartlanmışlığı değiştirmeye yanaşmazlar ve hep yan yollar, kaçamaklar bularak, olayları açıklamaya çalışırlar. Bu bilim adamları için de geçerlidir. Arp (1998, s. 228)in dediği gibi: “Geleneksel bilim adamlarının iki alternatif seçim arasında yanlış olanı seçeceklerini öngörebilir miyiz? Bu soruyu evet olarak yanıtlarım, çünkü bu konuda önemli nokta, paradigma değişimidir ve geleneksel bilim dünyasında paradigma değiştirilmesi yasaklanmıştır.”

İşte insanların mantıksız davranışlarda ısrar etmelerinin nedeni budur.

Doğadaki tüm kuvvetler enerjilerini kuantsal sistemden alırlar. Kuantsal sistemde ise enerji hem yapıcı, hem yıkıcı özelliğe sahiptir ve süperpozisyon durumundadır. Süperpozisyon durumundaki bu enerji paketçiklerinin yapıcı veya yıkıcı yönde kullanılması, oluşturulan üst sistemlerin göstereceği hedefe bağlıdır. A-kişisinin de yapacağı işlerde kullanacağı enerjisinin kökeni bu kuantsal öğelerdir; B-kişisinin de. A-kişisi bu enerjiyi çevresindekilerle uyumlu olacak amaçlar için kullanabilirken, B-kişisi bu enerjiyi çevresindekilerle kavga edecek şekilde kullanabilmektedir.

Şekil 19: Kuantsal öğeler hem yapıcı, hem yıkıcı olarak işlevlerde bulunabilirler. Hangi yönde kullanılacakları, gösterilen hedefe bağlıdır.

Doğada en tabanda (kuantsal sistemde) bulunan yapma veya yıkma yeteneği, tepede olduğu varsayılan hayali bir güç kavramına bağlanmıştır. Bu temel prensip uyarınca, toplumsal sistemlerin yönetimi de tepeye yerleştirilen ve olağanüstü yetkiler-dokunulmazlıklar, vs. ile donatımlış liderlik sistemine bağlanınca, insanlar arasında olması-oluşturulması gereken çevresiyle doğrudan ilişki kurma ve bu ilişkilere göre davranışlarını belirleme yeteneği körleştirilmiştir. Tepeye oturan liderlerin göstereceği hedefe göre de insanlar davranmak zorunda kalırlar. Tepedekilerin görüşlerine göre davranmak zorunda olan halk, çevrelerindeki insan ve diğer varlıklara karşı oluşturmak zorunda olduğu karşılıklı etkileşim özelliğini kullanamaz. Hâlbuki doğal sistemde denge ve düzen “Her varlık, kendine en yakın komşuları ile etkileşim içine girecek ve davranışını ona göre belirleyecektir” şeklindedir.

Yani varlıklar arası ilişkiler karşılıklı etkileşimlere dayanılarak oluşturulur. İnsanlar ise tepedeki birilerinin görüşüne göre davranışını belirlediğinden, asla (arılar, karıncalardaki gibi) doğal sisteme uygun bir toplumsal hayat modeli ortaya çıkamamaktadır.

Doğada her şey zıt kutuplu salınımcıların yeni zıt kutuplu üst-sistemler oluşturmaları şeklinde devam etmektedir. Ancak her üst-sistem enerjisini alt-sistemlerden almak zorundadır ve bu nedenle hangi alt-sistemleri hangi sırayla birleştirerek yeni bir üst-sistem oluşturacağı bilgilerini kayıt etmek zorundadır. Bu nedenle bir bedendeki her bir hücre, binlerce farklı faktörü değerlendirip bir karar alır; bu sonucu bir diğerine iletir. Kendisine gelen bu sonucu diğer binlerce sonuçla (faktörle) harmanlayarak değerlendiren hücre de bir sonuca varır ve bunu bir başka ortağına iletir, vs. Ve bu şekilde bedendeki trilyonlarca hücrenin hepsi, ortaklık sistemlerinde kendilerine düşen görevi yapar. Hiçbir hücre görevsiz-işsiz değildir. Beden dediğimiz hücre ortaklıkları, milyarlarca yıllık bilgi oluşturma çabaları sonucu oluşturulan böylesine karmaşık işlevler yürüten hücre ortaklıklarıdır.

Alt-sistemlerine böylesine bağımlı olan ve bu bağımlılık bilgilerini de kalıtsal bilgi depolarında kayıt altında bulunduran hücrelerimize, “hayali bir hayat görüşü” bilgileri yüklerseniz, hücreleriniz bu “hayali hayat görüşü” bilgilerini kalıtsal bilgi depolarındaki verilerle uyum içine sokamazlarsa, işte o zaman “ruhsal hastalıklar veya kanserojen durumlar” ortaya çıkması kaçınılmaz olur. Çünkü hücrelerimizin içindeki salınımcılar salınımlarını doğadaki diğer salınımcılarla uyum içinde tutmak zorundadırlar, zira ortak bir evrensel bir enerji ağı içindedirler. Kalıtsal bilgi kayıtlarındakilerle uyumsuz bilgiler (hayali hayat görüşü bilgileri) yüklenmiş hücrelerdeki salınımcılar, doğadaki diğer salınımcılarla uyum sağlayamazlarsa, yapılacak tek şey kalır: o hücreleri (veya organları) dağıtıp, tekrar doğaya uyumlu olacak şekilde yeniden yapısallaştırmaya gitmek!

Salınımcılar salınım açılarını, salınım düzlemlerini, salınım yüksekliklerini, salınım adımlarını, vs. hep çevrelerindeki varlıklardan gelen sinyallerle etkileşerek düzenlerler. Çevreyle etkileşimlerini ise:

►ya kendileri doğrudan,

►ya da üst-sistem olanakları ile

sağlıyorlar.

Üst-sistem olanakları ise bizlerin göz, kulak, burun, deri, vs. gibi duyu organlarımızla onlara aktardığımız verileri kapsar. Bu verilerde hata varsa, hücrelerimizin mantıksal değerlendirme sistemi bozulmuş olur.

İsmet Gedik-Hücre Yapısı

devam edecek

Doğadaki oluşum mekanizması-5

1.6- Doğadaki oluşum mekanizması

Her türlü işlem veya oluşum mutlaka enerji gerektirir. Tüm enerjilerin kökenini ise yukarıda açıklanan kuantumlar, yani fotonlar oluşturur. Fotonların maddelere bağlanma şekline en güzel örnek fotosentez olayında görülür. Fotosentez olayında, bitkilerin yapraklarında bulunan kloroplast adlı madde, bir fabrika gibi işlem yapar ve eşitliğin sol tarafından aldıklarını, sağ tarafındaki ürünlere dönüştürür.

6 H2O + 6 CO2 + Güneşten gelen fotonlar è C6H12O6 + 6O2

Bu eşitliğin sol tarafındaki madde miktarı ile sağ tarafındaki madde miktarı aynıdır. Ama enerji içerikleri farklıdır. C6H12O6 olarak gösterilen glikoz molekülü güneşten gelen fotonları depolamıştır. Bu molekülü oluşturan H, O ve C atomlarının bağlantı sistemleri H2O ve CO2. moleküllerini oluşturan H, O ve C atomlarındakinden farklıdırlar. Görüldüğü üzere, enerji maddeye bağlanmış durumdadır. Güneş enerjisini maddeye dönüştüren bu bitkiler değişik bir enerji türü kaynağı oluştururlar. Her tür enerji kaynağı, doğadaki varlıklar için yeni bir hedef (dinamik sistemler fiziği terimiyle, yeni bir attractor) oluşturur. Çünkü doğada önceleri foton olarak yer alan bir sürü enerji paketçiği, başka türde bir kombinasyon olarak piyasaya çıkmıştır. Yani piyasaya yeni bir ürün sürülmüştür. Her ürünün bir alıcısı olmak zorundadır, yoksa doğadaki değişim-dönüşüm sistemi bloke edilmiş olunur.

Düşünün ki, bir varlığın hiç alıcısı, yani onu tekrar parçalarına ayıran bir başka varlık yok. O durumda o varlık için zaman durmuş olur, çünkü ömrü sonsuzlaşmıştır! O durumda, çevresindeki her şey değişip-dönüşürken, o varlık çevresiyle ilişkisiz bir sistem oluşturmuş olur ki, doğada çevresinden etkilenmeyen, çevresiyle etkileşmeyen hiçbir sistem yoktur. Bu nedenle zaman “değişim-dönüşüm” ürünü, sonucu ve göstergesidir. Dolayısıyla doğada değişim-dönüşüme uğramayan ebedi bir varlık veyahut ebediyet gibi bir sistem mevcut değildir. Hayat bu nedenle doğum-ölüm döngüsü üzerine oturtulmuştur.

İşte bu durum atalarımız tarafından anlaşılamamıştır. Atalarımız canlılık oluşturan, enerji veren şeyi, varlıkların kendi iç bileşenlerinde değil, varlıkların haricinde olduğunu varsaydıkları ebedi bir ekstra varlıkda aramışlardır. Dolayısıyla sürekli değişim-dönüşüm içinde bilgi oluşturarak kendi kendilerine örgütlenip-gelişen,  zaman içinde daha karmaşık üst-sistemler oluşturacak şekilde bir evrimsel gelişim düşünülememiştir.

Dağdaki bitki türleri farklıdır, ovadaki farklı, denizdeki farklıdır. Her bir farklı bitki türüne uyum sağlamış bir sürü canlı oluşur. Bu canlıların yedikleri bitkiler farklı olduğundan, kendi bileşimleri de değişik protein bileşimleri gösterirler. Bu defa bu canlıların gövdelerini yiyecek başka canlı türleri oluşur. Kısacası doğada sürekli yeni “attractor=çekim mekezi, hedef” ortaya çıkar.

Her canlı hayatının devamı için enerjiye muhtaç olduğundan ve ana enerji kaynağını da bağımlı olduğu belli canlı türleri (veya foton türleri) oluşturduğundan, her canlı sürekli olarak neyin neye bağımlı olarak oluşup geliştiğinin kayıtlarını tutmak zorundadır.

Yukarıda sıralanan türlerde temel özelliklere sahip kuantsal öğelerin (salınımcıların), dinamik sistemli doğa ve dünyamızı nasıl oluşturduğu konusundaki bilgileri “Doğadaki oluşum mekanizmasıyla insanlığın sorunlarının çözüm yolu” adlı kitapta takip edebilirsiniz.

Salınımcılar sürekli hareket halinde oldukları için çok enerji harcarlar ve bu nedenle, birleşip atom, molekül, hücre gibi üst-sistemler oluşturarak, daha az enerji harcayan durumlara geçme çabası içindedirler. Enerji taşıyıcıları olan bu temel canlılar çeşitli üst-sistemler içinde birleştikçe, doğadaki enerji de, çeşitli üst-sistemler içinde yer değiştirmiş olur. Bu nedenle yeni bir şey yapımı, ne tür yenilikler oluşturulduğu konusunda yeni bilgiler oluşturulmasını gerektirir. Enerjinin çeşitli üst-sistemler içinde depolanır duruma geçmesi, tüm varlıkların, özellikle de canlıların bu yeni yapısallaşma türlerini algılamaya yönelik organlar (detektörler) oluşturma arayışlarına yöneltmiştir. Tüm bu işlemler olasılık hesaplamaları sonuçlarına göre gerçekleştirildiğinden, tüm varlıklar olasılık hesabı yapma bilgileri oluşturmak ve bu bilgileri geliştirmek zorundadırlar. Olasılık hesaplamalarına dayalı olarak oluşturulan doğadaki bu oluşum ve gelişim sisteminin en önemli temel ilkeleri şunlardır.

devam edecek

İsmet Gedik-Hücre Yapısı

Önemli iki soru-4

Önemli iki not:

1. Varlıkların yapısal durumlarında değişiklik olması demek, molekül yapılarının değiştirilmesi demektir. Peki, atomik yapılarda da bir değişim oluyor mu?

Oluyor. Şöyle ki: Her bir kimyasal elementin (yani her atomun) birçok izotopu bulunmaktadır. Şekilde azot (N) ve karbon (C) atomlarının izotopları görülmektedir. Bu izotoplar, ortamdaki enerji kutuplaşması ve yoğunluğuna bağlı olarak, ya elektron tünellemeleri, ya pozitron tünellemeleri nedeniyle çapraz (sarı ve mavi oklarla) gösterilen yönlerde birbirlerine dönüşmektedirler. Yani bir 13N atomu bir 13C atomuna, bir 14C atomu, bir 14N atomuna dönüşebilmektedir.

Şekil 15: Doğadaki tüm kimyasal elementler, birbirlerine dönüşebilirler.

Dolayısıyla doğadaki tüm kimyasal elementler, ortamdaki enerji durumuna göre, elektron veya pozitron alışverişleri sonucu birbirlerine dönüşebilmektedirler. İzotopların çok değişik ömürleri bulunmaktadır. İzotopların sahip oldukları bu ömürlere göre de oluşturulan bileşiklerin ömürlerine sınırlama getirilmiş olunmaktadır. Doğadaki biyolojik iç saatlerin çoğu bu sisteme dayanmaktadır.

2. Peki daha alt düzeyde, yani atom-altı-öğeler düzeyinde de değişimler oluyor mu?

Evet, onlarda da değişim oluyor: Atom-altı-öğelerin de, ilerleme yönleri, adımları, enerji düzeyleri, vs değişiyor, hem de 3 eksen sistemi boyunca ve her bir eksen etrafında 77760000 saliselik konum farklılığı gösterecek şekilde! Dolayısıyla, asıl temel değişim bu en temel varlıklarda gerçekleşiyor ve onlar bu değişen enerji düzeyleri ve konumlarıyla, doğa ve dünyamızı tekrar yeniden düzenlemeye başlıyorlar.

Şekil 16: Kuantsal öğelerin sonsuz denecek kadar farklı konum ve durum almaları söz konusudur.

►Kuantsal sistemden atomik-moleküler sisteme geçildiğinde, “Theory of Integrated Levels” (= Tümleşik Sistemler Teorisi) ilkesi “Her düzey altındaki düzey(ler)inkine ek, yeni bir özellik taşır” gereği: yeni etkileşim sistemleri ortaya çıkar. Bu etkileşim sistemi basınç ve sıcaklık olarak bilinir. Bu nedenle tüm moleküller sıcaklık ve basıncın çok olduğu yerden, az olduğu yere doğru hareket ederler. Bu etkileşim sistemi gereği denizlerdeki su moleküllerinden her biri, kendisine en yakın komşularının sıcaklık ve basınç değerlerini algılayarak, en düşük değerdekiler yönünde harekete başlarlar. Bu olay aynı anda denizin her yerinde gerçekleşir ve tüm deniz genelinde bir akıntı sistemi başlar. Denizin farklı yerlerindeki farklı sıcaklık ve basınç değerlerine göre, farklı hızlarda akıntılar ortaya çıkar. Atmosferdeki rüzgârlar da bu sistemde gelişirler. Yeryuvarı içindeki manto akımları da bu şekilde oluşurlar. Bu akıntılara göre de depremler volkanik hareketler vs. başlar.

Sözün kısası, doğa ve dünyamızı oluşturan en temel öğeler bilardo topu gibi pasif, cansız, ölü, bilinçsiz varlıklar değil, yukarıda belirtildiği gibi, çevrelerini algılayan ve komşularının durumlarına göre davranışlarını belirleyen ve daha rahat durumlara geçmek için yeni üst-sistemler içinde bir araya gelme çabası içinde olan varlıklardır. Yani onlar ölü-cansız değil, canlı ve bilgi ile davranan en temel canlılık öğeleridir.

► Doğadaki en küçük varlıkların hem dalgalanma (wave) göstermesi, hem bir madde tanesi (particle) olarak davranması, onların “wavicle” (wave + particle = wavicle) olarak da adlandırılmalarına neden olmuştur (Eddington 1935). Bu “wavicle” terimini Türkçemize “salınımcılar” olarak aktarmak istedim, çünkü onlar hem bir sarkaç gibi, sürekli olarak sağa-sola dönüp duruyorlar, hem ilerledikleri yönde belirli bir düzlem içinde dans ediyorlar, hem de doğadaki tüm enerjilerin (dolayısıyla kuvvetlerin) temelini oluşturuyorlar. Dahası, evrensel ölçekte birbirleriyle etkileşerek, hep daha ekonomik üst-sistemlerde birleşecek şekilde birbirleriyle anlaşıp-uzlaşıyorlar.

Şekil 17: Platin düzlemi üzerinde oluşturulan bir atom kalınlığındaki grafen örtüsünde gelişen nano-kabarcıklar. (Sağ-alt köşedeki küçük noktalar etilen molekülleridir.)

Salınımcılar çevre faktörlerini dikkate alarak yapı ve dokusal durumlarını değiştirirler ve yeni şekiller, yeni görünümler ortaya çıkarırlar. Levy ey al (2010) yaptıkları şu deney bunu güzel açıklar.  Deneyde, platinden oluşturulan bir düzlem üzerine, ”graphene” yapısı adı verilen tek-tek karbon atomları yerleştirmişlerdir. Yani yan-yana gelen tek karbon atomlarından oluşan bir grafen örtüsü oluşturmuşlardır. Tarayıcı tünelleme mikroskobuyla görüntü alındığında,  platin yüzeyi gibi düzgün olması gereken graphene (grafen) örtüsünün, yer yer yaklaşık 2 nm yüksekliğinde tümsekcikler (kabarcıklar) oluşturdukları saptanmıştır.

Bu deney şunu göstermektedir. Yanyana getirilen salınımıcılar (burada karbon atomları), çevrelerindeki varlıklardan gelen sinyallerle (burada platin atomlarından oluşmuş bir düzlem) etkileşerek (sinyal-alışverişlerinde bulunarak) değişik görüntüde yapısallaşmalar oluşturmaktadır. Yer yer, platin düzlemine uygun düzgün düzlemler, yer-yer ise, belli yönde, beli boyutta geometrik şekiller!

►Ve salınımcıların son bir temel özellikleri daha: hep en kestirme yolu seçerler. Yani her zaman işin en kolay yolunu seçerler. Bu özellik, çocukların yetiştirilmesinde önem taşır; çünkü onlara hayat şöyle de olur veya yaşanır diye kolay bir yol gösterirseniz, o çocuklar ileride asla zor görevlere soyunmazlar.

Özetle: Doğadaki tüm farklı görüntüler, salınımıcılar dediğimiz bu temel varlıkların çevreleriyle karşılıklı etkileşimlerinin bir üründürler.

Peki, doğadaki en temel yapıtaşları canlılık gösteriyorlar, bilgiye göre davranıyorlarsa:

i-fizikçiler neden hala bu temel yapıtaşlarını, doğayı oluşturan en temel canlı-öğeler olarak değil de, bilardo topu gibi pasif, cansız varlıklar olarak değerlendiriyorlar?

ii-Biyologlar neden hala canlıların bilgiye göre davrandıklarını değil de, evrimin rasgele mutasyonlarla gerçekleştiğini iddia ediyorlar?

iii- Biyologlar neden canlılığı atom-altı-öğelerle başlatmıyorlar da, “ilk canlı nasıl, nerde oluştu?” şeklinde sorularla uğraşıyorlar?

iv- Din adamları yaratıcı güç olarak tanımladıkları “Allah’ı” neden varlıkların kendi içlerinde değil de, hayali bir harici sistemde arıyorlar?

Bu soruların yanıtını dinamik sistemler fiziği ilkelerinde buluyoruz.

İsmet Gedik-Hücre Yapısı

-devam edecek-

Not: Hep söylediğim gibi her şey fizikle açıklanabilir, zaman zamanla, sabırlı olun ve bi sona ulaşacağınızı da sanmayın! Bu yolculuğun kendi bir zevk: bakınız

Enerji-frekans ilişkisi-3

1.5- Peki Planck ne bulmuştu?

Planck zamanına kadar, enerji denilen şeyin, istenildiği kadar küçük parçaya bölünebilen, yani sıfır (0) değerine bile indirgenebilen, belli bir kimliği-kişiselliği, çevresini algılama ve ona göre davranma yeteneği olmayan, cansız bir değer sistemi olduğu varsayılıyordu. Doğa veya tanrı denilen harici bir ekstra varlığın bu enerjiyi kendi görüşüne göre kullanıp, doğadaki olayları oluşturup-yönlendirdiği görüşü egemendi. Planck, enerji denilen faktörün, istenildiği kadar küçük parçaya bölünebilen bir şey değil, belli bir sabit değere sahip olması gereken bir faktör olduğunu ortaya koymuştu. Ve bu sabit değerin de Planck sabiti (h) denilen

h=6.62606896×10−27erg·s

gibi belli değerde olduğu hesaplanmıştı. “En küçük enerji değeri ne kadar” sorusundaki “ne kadar?” anlamına gelen quantum (kuantum) terimi de bu manada üretilmiş ve kuantum fiziği denilen fizik dalının ortaya çıkmasına yol açmıştır.

Kuantum kavramının ortaya çıkışından sonra fizikçiler arasında bu konuda yoğun bir araştırma başlatılmıştır. Özellikle foton, elektron, nötron gibi kuantsal öğelerde gerçekleştirilen bu araştırmalarda:

►Doğadaki tüm maddeleri oluşturan temel element dediğimiz atomların proton, nötron, elektron gibi atom altı öğelerden oluştukları ve birbirleriyle foton denilen enerji paketçikleriyle haberleşip, karşılıklı enerji alış-verişlerinde bulundukları;

►Enerjinin,

i- öğelerin frekans denilen bir saniyede yaptıkları titreşim sayısı ile (E=hν, E=enerji, h=Planck sabiti, ν=frekans)

ii- ve kütleleriyle orantılı (E=m0c2, m0=hareketsiz haldeki kütle, c=ışık hızı) olarak artış gösterdiği;

► “Atom altı parçacıkları” denilen bu temel öğelerin, spin denilen ve biri 360 derecelik (tam spinli), diğeri 720 derecelik (yarım spinli) iki farklı döngü sistemine sahip oldukları anlaşılmıştır.

Şekil 8: Tam spinli atom-altı-öğeleri üst-üste çakışıp, güç veya enerjilerini birleştirebilirler.

►Tam spinli olanlara (örn. foton)  boson denilmiş ve kuvvet (enerji, bilgi) taşıyıcı oldukları saptanmış, yarım spinli olanlara (proton, nötron, elektron) fermiyon denilmiş ve madde oluşturucu oldukları saptanmıştır. Şöyle ki: Kuvvet taşıyıcılar, öreğin fotonlar, aynı anda aynı yerde olabilirler ve bu şekilde enerjileri üst-üste çakışarak gittikçe artan kuvvet sistemleri oluştururlar. Proton, nötron, elektron denilen fermiyonlar ise, aynı anda aynı yerde olamazlar ve bu nedenle farklı konumlara yerleşerek madde dediğimiz varlıkları oluştururlar.

Şekil 9: Yarım spinli atom-altı-öğeleri aynı anda aynı yerde bulunamazlar, yani güç ve enerjileri üst-üste çakışmaz.

Şekilde üç adet elektronun bir arada bulunabilme durumu gösterilmiştir. Fermiyonlar aynı anda aynı yerde bulunamayacaklarından, atom çekirdeği çevresinde farklı yörüngelere yerleşirler. Bu şekilde doğadaki yaklaşık yüz kadar kimyasal element ortaya çıkar. Kuantlar dünyasındaki bu olay, insanlar arasındaki toplumsal ilişkilere benzer. İnsanlar da aynı anda, aynı konumu işgal edemezler, ama insanların düşünceleri birbirleriyle üst üste çakışarak, güçlerin birleştirilmesi ve büyük işler yapılmasına yol açar.

►Tüm atomlar çevreleriyle sürekli bir etkileşim (yani enerji alış-verişi) içindedirler. Bu enerji alış-verişleri fotonlarla olur. Bir atom çevresinden foton(lar) alırsa, elektronlarından birinin enerji düzeyi artmaya başlar. Bu artış söz konusu yörüngedeki elektronun normal enerjisinin yaklaşık 1/137sini bulduğunda (fine structure constant denilen gizemli bir sabit; öylesine yaygın ki,  birinci yörüngedeki bir elektronun hızının, ışık hızına oranı da aynı!), elektron bir üst yörüngeye zıplar. Tersi durumda, yani atomdan çevresine foton verildiğinde ve bu sabit orana ulaşıldığında da, elektron bir iç yörüngeye geçer.

Şekil 10: Doğadaki tüm enerji aktarımları, belli bir değere ulaşıldığında gerçekleşir. Bu nedenle doğal sistemde (evrimsel olaylarda, vs.) tedrici geçiş diye bir şey oluşmaz. Her şey, bir elektron, bir proton, bir molekül, bir hücre, vs gibi belli bir büyüklükte olacak şekilde tasarımlanır ve gerçekleştirilir. Yarım hücre, yarım molekül olmaz.

►Doğada hiçbir foton kaybolmaz, her bir foton, bir elektrondan gönderilip, bir başka elektronca alınır;

►Bu atom-altı-öğeleri, çevrelerini algılayıp, ne kadar faktör varsa hepsini dikkate alıp bir olasılık hesabı yaparlar ve çıkan sonuca göre davranırlar. Yani “contextualism” denilen çevreye bağımlılık ve çevreden etkilenerek davranış belirleme söz konusudur.

► “Entanglement”  denilen karşılıklı bir bağımlılık ilişkisine sahiptirler ve ışık hızıyla bir birlerinden uzaklaşsalar bile, anında birbirleriyle haberleşiyormuşçasına koordinasyon içinde davranırlar. Bu şekilde evrensel boyutta bir karşılıklı etkileme ve etkilenme ortaya çıkmış olur. Bu özelliklerine kuantum bilgeliği (quantum knowing) de denir.

►Süperpozisyon denilen bir özellikleri vardır. Yandaki kayakçı resmi üzerinde bu özelliği açıklamak gerekirse: Kayakçı kuantsal bir öğe olsaydı, önündeki bir ağaç engelinin hem sağından hem solundan aynı anda geçmiş gibi davranırdı. Buna iki farklı davranışın üst-üste çakışık olması anlamında süperpozisyon durumu denir. Sürekli bir değişim-dönüşüm içindedirler; örneğin hem pozitif (yapıcı), hem negatif (yıkıcı) olabilirler ve serbest olduklarında bu iki özelliğe aynı anda sahipmiş gibi davranırlar. Ama bir varlıkla ilişkiye geçtiklerinde (varlığın isteğine göre) yapıcı veya yıkıcı olarak davranırlar ki buna “decoherence” denir.

Şekil 11: Kuantsal öğeler tüm olasılıkları değerlendirecek şekilde davranırlar. (Ağacın her iki tarafından da geçebilmiş gibi davranırlar.)

Örneğin kayakçının ağacın sağından mı solundan mı geçtiğini saptamak için ağacın bir tarafına bir detektör konulacak olsa, o zaman detektörün olduğu taraftan geçer ve bu şekilde üst-üste çakışma durumu ortadan kalkar ve ağacın bir tarafını tercih etmiş olur, ki buna “decoherence” denir. Yani kendileri ile ilişki kurmak isteyen varlıkları algılarlar ve onların istedikleri yönde davranırlar. Bu durum Tümleşik Sistemler Teorisi (=Theory of Integrated Levels) ilkeleriyle tam bir uyumluluk göstermektedir ki öyle olması söz konusu teorinin bir gereğidir: Şöyle ki:

i-Her sistemde, üst düzey alt düzeye bağımlıdır;  üst düzey alt düzeye yön (hedef) gösterir.

ii-Herhangi bir düzeyin oluşumunda, oluşturma erki alt düzeydedir; üst düzey hedef göstermekle yükümlüdür.

►Bu ilkelere uygun olarak, kuantsal öğeler, çevrelerinde kendilerine gösterilen hedeflere varacak şekilde davranırlar. Ancak: kuantsal öğelerin bir başka özellikleri daha vardır ki, o da hep en ekonomik sistemlere akma özelliğidir. Bu özellikleri sayesinde ekonomik olmayan yapısallaşmalardan ayrılıp, daha ekonomik sistemlere göçerler ki bu durumda ekonomik olmayan sistemler dağılmak zorunda kalırlar. Bu özellik tünelleme etkisi olarak bilinir.

Şekil 12: Kuantsal öğeler çevrelerindeki en ekonomik yapısallaşmaları algılayıp, o yapısallaşmalara göçerler.

►Kuantum düzeyindeki atom altı öğelerin saniyede yaptıkları titreşim sayısı çok fazladır bu nedenle çok enerji tüketirler. Atom, molekül gibi üst-sistemler içinde birleştiklerinde, daha az enerji harcayan sistemler ortaya çıkar. Bu nedenledir ki,

-bir protonun kütlesi 1.00728 atomik kütle birimi (akb),

-bir nötronun kütlesi ise, 1.00866 akb kadardır.

Bir C (karbon) atomu, 6 proton ve 6 nötrondan oluşur ve kütlesi ise tam 12 akb’dir. Halbuki 6 proton + 6 nötron’un toplam kütleleri 12.0956 akb’dir.

Yani proton ve nötron ayrı olduklarında daha ağırlar, çünkü çok daha fazla dönüyorlar. Birleşip bir element oluşturduklarında daha hafif bir kütleye ulaşılıyor, çünkü devir sayıları azalıyor.

İşte bu nedenle atom altı-öğeleri yaklaşık 14 milyar yıl önce, bir araya gelmeye başlayarak, information & self-organisation olarak özetlenen doğa yasaları çerçevesinde birleşmeye ve atom > molekül > hücre > mineral > kayaç > beden, vs gibi üst sistemler içinde bir arada toplanmaya başlamışlardır. Temel amaç ise daha rahat bir duruma geçmektir. Ve bu işlemlerine devam etmektedirler.

► Doğadaki tüm varlıklar kuant dediğimiz bu enerji kümeciklerinden oluşurlar. Ancak bu enerji kümeciklerinin nasıl bir araya gelecekleri, nerede çok yoğunlaşıp, nerede az yığışacakları, ne kadar büyük veya küçük sistemler oluşturacakları gibi konular, enerji dediğimiz bu kuantsal öğelerin denetimindedir.  Şöyle ki:

Doğada yapıcı veya yıkıcı olabilen temel enerji sahipleri (kuantsal öğeler) bu enerjilerini nereye ne kadar oranda yatıracaklarını, varlıkların yapısal durumlarını dikkate alarak gerçekleştirirler.  Bunu şu deneyden anlıyoruz.

Feynman (1985)’ten alınan aşağıdaki deney sonuçları şunu göstermektedir (refleksiyon-refraksiyon olayları):

Şekil 13: Doğadaki enerjinin nerede çok nerede az olacağına kuantsal öğeler karar verirler.

Bir kaynaktan gönderilen 100 fotondan yaklaşık %4ü kalın bir cam blokunun yüzeyinden yansıtılırken %96sı camın içine girer (I). Ama camın kalınlığı azaltıldığında durum değişir. Camın kalınlığı azaltıldığında, yansıyan foton miktarı camın kalınlığının fotonların dalga boylarına göre ölçülmelerine göre 0 (sıfır) ile %16 arasında değiştiği gözlemlenmektedir (II). Değişim rastgele değil, fotonun dalga boyu ve camın kalınlığına bağlı olmaktadır. Şekilde (II) görüldüğü üzere, fotonlar dalga boylarıyla camın kalınlığını ölçmekte ve olasılık hesabı yaparak camın içine mi girecekleri, yoksa camın yüzeyinden mi yansıyacaklarına karar vermektedirler. Bu olasılık hesabı varlığın büyümesi aşamasında, yani camın kalınlığı azken yapılmaktadır. Varlık büyüdüğünde (cam belli kalınlığa ulaştığında), varlığın yapısına ve dokusuna göre belirlenen bir değer sabitleştirilmekte (düzen-ölçütü ve solidifikasyon oluşumu) ve o değerde bir enerji varlığa aktarılmaktadır. (Bu konuda daha ayrıntılı bilgiler için Gedik 2008e bakınız)

Bir hatırlatma: Büyümenin ilk evrelerinde varlıkların yapısal durumlarının çevreden alınan verilere göre ayarlanması ve olgunlaşma evresinde sabitleştirilmesi olayı doğadaki tüm gelişmelerde görülür. İnsanların yetiştirilmesi dahil! Bu nedenle “Ağaç yaşken eğilir” ve “Ne ekersen onu biçersin” atasözleri ortaya çıkmıştır.

Atom-altı öğelerin davranışlarının olasılık hesaplarıyla nasıl gerçekleştirildiğinin anlaşılması için bir başka fizik deneyi sonuçlarını verelim:

Çift-yarık deneyi ve detektöre gelen foton sayısının, fotonların geçeceği güzergahların uzunluk farkına göre ayarlanmaları.

Şekilde gösterildiği üzere, (S) noktasına bir ışık kaynağı ve (D) noktasına da bir detektör yerleştirilir. Aralarındaki perde üzerinde de (A) noktasına, bir delik açılır. Deliğin boyutu, (S)deki kaynaktan 100 foton gönderildiğinde, delikten sadece bir foton geçebilecek şekilde ayarlanır. Aynı boyutta bir ikinci delik (B), biraz daha yukarıdaki bir noktan açılır. (A) deliği kapatıldığında, (B) deliğinden de, gönderilen 100 fotondan sadece bir tanesi geçmektedir.

Her iki delik birlikte açık tutulduğunda ise, normal bir mantığa göre, gönderilen 100 fotondan 2 tanesinin geçmesi ve detektörden 2 kayıt işareti alınması beklenir. Ama gerçekte durum hiç de böyle olmamaktadır. A ve B delikleri arasındaki mesafeye bağımlı olarak, deliklerden geçen foton sayısı, sıfır ile dört arasında değişmektedir. Bu değişimin hangi kurala göre olduğu araştırıldığında ise, fotonların şöyle bir olasılık hesabı yaparak davranışlarını belirledikleri ortaya çıkmaktadır.

Küçük varlıklar âlemindeki öğeler sürekli titreşim halinde olan ve bu titreşimleriyle de doğa ve dünyayı sürekli algılayıp onlarla etkileşim içinde olan canlı özellikli öğelerdirler. Davranışlarını çevreleriyle olan ilişkilerine göre belirlemektedirler. Yani birileri onları gözlemliyorsa, bir parçacık gibi (madde) davranıyorlar ve kendilerinden istenileni yapıyorlar. Gözlemlenmediklerinde ise, dalga boylarıyla çevrelerini ölçüp-biçiyorlar ve bir olasılık hesabı yaparak, çıkan sonuca göre davranıyorlar. Yani varlıkların en küçük öğeleri, kendilerinin başkalarınca gözlenip-gözlemlenmediklerini bilmekte ve davranışlarını buna göre ayarlamaktadırlar. Gözlemleniyorlarsa, madde (parçacık) olarak davranıyorlar; gözlemlenmiyorlarsa, dalga şeklinde davranıyorlar.

Tüm dalgalar şekil 4.2’de gösterilen türde bir sinüs eğrisi şeklinde davranırlar. Yani sıfır değerinde bir başlangıç noktasıyla ölçmeye koyulurlar. Dalga boylarının ¼ ne ulaştıklarında maksimum güçlerini, ½ ine ulaştıklarında yine sıfır değerini, ¾ dalga boyuna ulaştıklarında minimum güçlerini, 4/4  dalga boyuna ulaştıklarında yine sıfır başlangıç değerini gösterirler.

Şekil 14: Fotonların dalga boylarına göre olasılık hesabı yapma yöntemi. (Feynman 1985’den)

(D)ye ulaşmak isteyen bir fotonun önünde iki seçenek vardır. Ya (A) deliğinden geçecektir, ya da (B). Foton her iki seçeneği de teker teker değerlendirir: Örn. (A) yolunu dalga boyuna göre hesaplamaya başlar; 1 dalga boyu, 2 dalga boyu, 3,4,5,6,.. vs. ve (D) hedefine vardığında dalga boyunun hangi değerde bulunduğuna bakar. Diyelim maksimum (+1) değeriyle son buldu. Şimdi diğer (B) yolunu aynı şekilde hesaplamaya başlar; diyelim minimum (-1) değeriyle son buldu. Foton bu iki değeri toplar: +1-1=0. Sıfırın karesini alır: yine sıfır. Ve foton kararını verir: Bu durumda hedefe varmanın hiçbir yararı yok; (S)den gönderilen 100 fotondan hiçbiri delikten geçemez ve (D) detektörüne hiçbir foton ulaşmaz.

Başka bir ölçüm sonucu şöyle olsun: (SAD) yolu sonunda ulaşılan değer (+1), (SBD) yolu sonunda ulaşılan değer de ( +1) ise, +1 +1 = 2. İkinin karesi alınır: 4 eder. Bu durumda (S)den gönderilen 100 fotondan 4 tanesi deliklerden geçer ve (D) detektörü 4 foton kayıt eder. Delikler normalde birer foton geçirecek kadar büyüklükte olmalarına rağmen, normalde 2 fotonun geçebileceği deliklerden 4 tane foton geçer!

Olasılık hesaplı işlemlerin ilginç yönü bu noktadadır. Normal değer 1 = bir olarak kabul edildiğinde, hesaplama sonucu 1’den büyük olan değerlerin karesi alındığında, sonuç çok büyük oranda artarken, 1’den küçük sonuç değerlerinin kareleri gittikçe küçülürler. Örneğin 1.5’in karesi 2.25 gibi büyüyen bir değer verirken, 0.5’in karesi, 0.25 gibi küçülen bir sonuç verir. Doğadaki tüm olaylar ve işlemler de böyle bir olasılık hesabı sonucuna göre yapılmaktadır.

İsmetGedik_Hücre Yapısı

-devam edecek-

Hücre Yapısına devam-2

Konu Başı için: bakınız

1.3- Doğada herhangi bir şey yapmak veya oluşturmak için bilgi + kuvvet (veya enerji) gerekir.

Bedenimizin sahibi ve yönlendiricileri içlerindeki hücreler olduğuna göre, hücrelerin kuvvet veya enerjilerini nerden aldıklarını, az veya çok kuvvetli bir bedenin nasıl oluşturulduğunu görelim.

Önce bir temel konu hakkında bilgi sahibi olunması gerekir:

Bir şey nasıl yapılmaktadır? Yani bir şeyi yapma bilgisi nerden alınır, bunu yapacak kuvvet veya enerji nerden sağlanır? Önce kuvvet dediğimiz iş veya eylem yapıcı faktörün nasıl artırılıp azaltıldığını görelim. Zayıf bir insan 20-30 kiloluk bir yükü kaldırmakta zorlanır. Hâlbuki bir halterci yüz kilodan fazlasını kaldırır. Peki 20-30 kiloyu kaldıramayan bir insanla 200 kiloyu kaldıran bir insan arasındaki fark nerden kaynaklanır? Fark, aynı hedefe yönlendirilmiş kas hücreleri sayısından kaynaklanır. Zayıf bir insan her gün biraz daha ağır bir yükü kaldırmaya çalıştıkça, bedeninde bu amaca yönelik hücrelerin sayısında artma başlar. Bu olay hücreler arası ortaklık kurallarından kaynaklanır. Şöyle ki: Bir organdaki hücrelere normalde sürekli olarak A, B, C gibi üç ayrı yerden ihtiyaç talebi geliyorsa, o organdaki hücreler yaşamlarına devam ederler ((a) durumu). Bir organa normalin  (A, B, C) dışında (F,G) gibi daha başka talepler geliyorsa,  o organ gittikçe büyümeye çalışır, yani o organı oluşturan hücrelerin sayısı artırılmaya çalışılır (Şekildeki (b) durumu).

Şekil 2: Hücreler arası anayasa

Bu nedenle her gün biraz daha fazla ağırlık kaldırmaya zorlanılan bir organ gittikçe büyümek zorunda kalır. Haltercilerin ağır yükleri kaldırabilmelerinin perde arkası budur. Görüldüğü üzere, bendimizde “damla-damla göl olur, damlalardan sel olur!” prensibi uygulanmaktadır. Milimetrenin onda birinden küçük yaratıkların güçlerinin üst-üste çakıştırılması sayesinde, bedenlerimizde yüzlerce kiloyu kaldıracak kuvvetler oluşturulurlar. Bu oluşumlarda kuvvet dediğimiz enerji birikimi, hücrelerimiz tarafından sağlanmakta, onlar birbirleriyle uyumlu davranış içine girerek, enerji paketçiklerinin üst-üste çakışmasını sağlamaktadırlar. Bir üst sistem olarak beden (yani bizler) sadece hedef göstermekteyiz. Hücrelerimize diyoruz ki: “Şu ağırlık kaldırılacak!” Onlar da, bizim gösterdiğimiz hedefe ulaşmak için yediğimiz besinlerden elde ettikleri enerjileri kullanarak, hangi organdaki hücrelerin sayılarının artırılacağını, hangilerinin hangileri ile hangi oranda işbirliğine gideceğini kararlaştırarak, kaslarımızdaki hücre sayılarını artırırlar. Bu nedenledir ki, beynimizdeki her bir hücre on binlerce farklı faktörü değerlendirip, tek bir sonuca varır ve bunu diğer bir hücreye aktarır; o hücre o sonucu alır ve kendine gelen diğer binlerce bilgiyle birleştirerek, bir sonuca ulaşır ve bu sonucu bir diğerine aktarır, vs.. Yani bedenler, trilyonlarca hücrenin daha rahat bir duruma ulaşabilmeleri, doğadaki değişim dönüşümlere kendilerini uyumlu hale getirebilmeleri için oluşturulmuş ortaklık sistemleridirler. Bu ortaklığın kuralları milyarlarca yıllık karşılıklı çabaların sonucu ancak oluşturulmuştur ve bu nedenle de bu çekirdek denilen özel bir odada koruma altında tutulmaktadır.

Bedenlerimizi oluşturan hücreler canlı ve bilgili, peki, ya onlar bu canlılıklarını nerden alıyorlar?

Canlılık enerji demektir, çünkü enerji hareket ettiren faktördür ve hareket canlılıktır. Şimdi enerjinin kökünü, kökenini araştıralım. Göreceğiz ki, enerjinin kökenindeki varlık ölü değil, canlı, çevresini algılayan ve topladığı bilgiye göre davranışını belirleyen bir varlık!

İsmet Gedik-Hücre Yapısı

devam edecek