EVRENİN İNSANLAŞMASI

EVRENİN İNSANLAŞMASI
“Bir zamanlar evren denge üstüne kurulmuştur” yargısına varmıştım. Bu tespitim bir hayli hoşuma gitmiş bunun etrafında teoriler kurmaya başlamıştım.

Oysa “göz önündekini, beyin ise onun ardındakini görürmüş”…

Bu sabah evrenin aynı zamanda dengesizlik üzerinde kurulmakta olduğunu düşündüm. Sonra da her iki düşünceyi kardığımda, kurulmak ve kurulmakta olmak gibi bir sorunu da yoktur evrenin yargısına ulaştım. Denge dediğimiz, söz gelimi güneş sistemimizdeki yıldızların ve gezegenlerin, belirli yörüngelere sahip olması ve bu denge durumunun dünya üzerindeki her türlü yaşam ünitelerine ve insan hücrelerine değin girdiğini, hücrenin, atomun bu dengeye göre oluştuğunu düşünmüştüm. Şimdi ise bunların “birkaç milyar yıllık geçici süreçler” olduğunu biliyoruz…

Evren sürekli bir akış halinde deviniyor. Evrendeki çeşitli enerji kaynakları arasında kurulan “geçici eşitlik” durumlarının, “geçici yenişmezliklerin”, denge dediğimiz durumu oluşturduğunu, ancak bu durumların da aslında, evrendeki akışın baskısı altında sürekli değişmekte olduğunu görüyoruz. Örneğin dünyanın her geçen gün güneşe yaklaşmakta olduğu ve günün birinde güneşe gömüleceği tespiti vardır. Bu durum gerçekse, dünyanın içinde bulunduğu yörüngeden kaynaklanarak oluşturduğunu düşündüğümüz denge de aynı zamanda bir dengesizlik durumudur. Zıtların birliği yasası da bunu gerektiriyor zaten. Geriye gerçek olan bir şey kalıyor ki; “her şey hareket halindedir”. Hareketin kendisiyle birlikte, her şey hareket halindedir. “Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir” önermesini doğuran da budur.

İnsanda düzen kurma eğilimi, evrendeki bu geçici eşitlik durumlarının bir yansımasıdır diye düşünüyorum. İçinde bulunduğu koşulara hakim olmaya çalışan insan, bu hakimiyetini o an için kusursuz saydığı bir duruma ulaştırdığında, bunun adı herhangi bir düzen oluyor. “Aile, klan, kabile, aşiret, devlet, cumhuriyet, demokrasi, sosyalizm, komünizm” dediğimiz tüm olgular, insanın içinde bulunduğu koşulları düzenleme gereksiniminden doğuyor. Düzen kurma eğilimindeki insan, evrendeki denge durumlarının yansıması olurken, her türlü düzene karşı olan “anarşizm” duygusu da evrenin sürekli akışının bir yansıması olabilir. Bu durumda insan, sürekli akışın yasalarını bilerek, akışın içerdiği dengesizlik içerisinde bir dengeye ulaşmak durumundadır. Güneş sistemimizin dengesizlik içerisinde milyarlarca yıl sürecek bir “geçici” denge durumu oluşturduğunu kabul ettiğimizde, güneş sistemi böyle sürdüğü sürece bizlerin de sisteme uyumlu bir düzen kurma zorunluluğumuz ortaya çıkar. Yani içinde bulunduğumuz güneş sisteminin maddi koşulları, bizi belirlemektedir. O halde hiç olmaz ise güneş sistemimizi ve anlayabildiğimiz oranda içinde bulunduğumuz evrenin yasalarını keşfederek, onları modelleyerek bir toplumsal düzen oluşturmalıyız. Yani içinde bulunduğumuz toplumsal koşulları düzenlemeye en dışarıdan içeriye doğru bir yol izlememiz gerekiyor…

Dünya durdukça (döndükçe) dünyaya ve onun doğasına uygun bir toplumsal yaşamı oluşturmak insan için kaçınılmaz görünüyor. İnsanın doğaya hakim olmasından bahsedilmekteyse de, son tahlilde insan doğa yasalarına tabi olmak zorunda kalıyor. Bu durum doğaya hakim olma savaşındaki insanın, yine doğa ile barışmasını ve hakimiyet fikrinden vazgeçerek, doğayla uyum içerisinde yaşamanın yollarını bulmasını zorunlu kılıyor diye düşünüyorum. Evrende madde ve maddenin içindeki hareketin üst biçimleri olan enerji, sürekli akış halinde ve bu akış bir enerjinin bir başka enerjiyle çatışması ya da onunla bütünleşmesi, ama mutlaka birinin diğerini içine almasıyla dönüşmektedir.

Toplumsal yaşamda, insanda ortaya çıkan enerjiye GÜÇ dediğimizde, insan yaşamının ilk evrelerinde, insanın bir başka insanla ve çevreyle ilişkilerinde, insan yaşamını düzenleyen tek kriterin GÜÇ olduğunu söyleyebiliriz. İnsan yaşamının da tıpkı evrendeki gibi güç (enerji) ilişkileri üzerinde kurulduğunu, bu çatışma ve kaynaşmanın belirli bir statü (durum, yörünge, denge) yarattığı koşullarda HAK kavramının doğduğunu, güç kimde ise hak kavramını da onun tanımladığını ve kabul ettirdiğini söyleyebiliriz. Statüden rahatsız olanların yeniden güç toparlayarak statüyü bozduğu durumlarda ise yeni güç kendi hukukunu kabul ettirmektedir. Yani başlangıçta madde vardır. Maddenin içindeki güç maddeyi dönüştürmekte ve düzenlemektedir. İnsanın maddi varlığının bir ifadesi olarak da insan yaşamını güç düzenlemiştir. Güç, kendi istediği yörünge ve dengede bir düzene ulaştığı anda hakkını-hukukunu oluşturmuş ve kurulan düzenler gücünü yitirmeye yüz tuttuğunda, devreye yeni güçler girmiş ve duruma hakim olan yeni güçler yeni hukuku ortaya koymuştur. Gücün sahipleri harcadıkları enerjinin hakkı olarak toplumu yönetmişlerdir de. Belirleyici olan başlangıçta güçtür, sonrasında da güç olmaktadır. Russell’in, “Kaostan sonra gelmesi gereken siyasal yapı mutlak olarak diktatörlüktür. Çünkü sorun önce kaosu düzenleme, hükümet etme sorunudur. Kurulan düzenin eksiklerini giderme savaşımı ise demokrasi savaşımını oluşturur” derkenki altını çizdiği unsurun GÜÇ olduğunu, düzensizliği düzenleyenin GÜÇ olduğunu söyleyebiliriz. Yeni ile eski arasında ise, eski gücün hukuku hüküm sürmektedir. Bu durum “pratik- teori – pratik” zinciri olarak da düşünülebilir…

Bu durumda hak yoktur denemez. Ama hakkı belirleyen güçtür. Güçler arsındaki savaşım ve kurulan denge durumları hakları oluşturur. Bu yüzden “hak verilmez alınır” denebilir. Hakkını arayan da aslında hukuktan güç alır. Hukuk manevi bir güç olmakla birlikte, hukukun dayandığı temel maddi güçtür. Maddi temeli olmayan, bir güce dayanmayan hukuk işlemeyen, işleme gücü olmayan bir hukuktur.

İnsanlık sonsuza değin kendini idare edebilecek bir hukuku tespit edebilecek, oluşturabilecek midir? “Evrensel Hukuk Değerleri” dediğimiz zaman, “evrensel” sözcüğünün altındaki evren’de hukuk diye bir kavramın olmayışı bizlere ne düşündürmeli? Yalnızca enerjilerin çatışması ve buluşmasından, enerjilerin birbirini itmesinden ve çekmesinden ibaret olan evrende, gücün gücü yuttuğunu ya da kendisinin bir başka güç tarafından yutulduğunu ve sürekli bir dönüşüm durumunda olduğunu düşündüğümüzde, bunun toplumsal yaşama uyarlanması sırasında nasıl davranmamız gerekiyor? Kusursuz bir toplumsal, evrensel hukuk tanımı mümkün müdür yoksa ulaşılması asla olası olmayan bir düş müdür? Kusursuzluğun kendisi, evrenin hareket yasasını reddettiği için kusurlu bir yaklaşım olmalı. “İki kusursuz insan vardır, biri öleli çok olmuştur, diğeri henüz doğmamıştır” diyen Çinli bunu görmüş olmalı…

Ancak evrenin her an devinim içerisinde olmasına karşın, evrende ortaya çıkan denge durumlarını da göz önüne aldığımızda, yeryüzündeki yaşamı bu dengeye uygun olarak düzenleyen bir hukuk anlayışını, geçmişte olduğu gibi gelecekte de insanlık hep arayacaktır. Böyle bir hukukun insanın kendisinde, kendi bedeninde, var oluşunda gizli olduğunu düşünüyorum. İnsan evrenin özetidir ve evrene uyumlu bir toplumsal yapının yine insanın bedensel yapısının modellenerek bir toplumsal proje haline getirilmesi, insanlığın yeryüzünde var olduğu sürece, (bu sürecin de geçici olduğunu bilerek) geçerli olacak bir toplumsal hukuka ulaşmamıza yardımcı olacaktır…

Üzerinde yaşayanı toprak seçer!…
Bizlerin yaşadığımız yeri seçtiğimizi düşünürüz ama ben, yaşadığımız yerin bizi seçtiğini düşünüyorum.

“İnsan kısım kısım, yer damar damar” diyen Karacaoğlan bunu neden söylemiş bilemem, ama yeryüzündeki insan topluluklarının farklı farklı evrilmesi, tamamen toprak parçalarındaki farklılıkların ürünüdür.

İki Anekdot:
Isparta’nın Eğirdir ilçesinin Yaka Avşar köyünde bir yaşlı bir gün oğluna filanca tarladan bir fasulye toplamasını, canı fasulye yemek istediğini söyler. Oğlan gider ama babasının söylediği tarladan değil de, ondan bir önceki tarlanın fasulyesinden toplar. Fasulye pişer. Baba daha ilk kaşığı aldığında şöyle der: “Oğlum iki adım daha atmaya üşendin mi?”

Babası oğlunun, fasulyeyi istediği tarladan toplamadığını, fasulyenin tadından anlamıştır. (Anlatan: Yaka Avşar köyünden Ahmet Korkmaz)

Yine Antalya’nın Aksu beldesi Yurtpınar Köyünden bir yaşlı ömrünün son günlerinde bir tavşan eti yemek ister ve çocuklarından bir tavşan avlamalarını ister. Çocuklar çıkar ama elleri boş dönerler. Adam azarlar hepsini ve kendi avlaklarındaki bir bölgede, bir kayanın yanında, bir çalılığın içinde, o mevsimde mutlaka tavşan olduğunu söyler. Çocuklar gider ve tavşanı avlayıp gelirler… (Olayın kahramanı babamın öz be öz dayısıdır.)
Her ikisi de gerçek bir öyküdür.

Buradan varılması gereken sonuç şudur ki, insanın doğa ile ilişkisinde insanı belirleyen doğal koşulların içerisindeki dinamikler olduğudur. Doğal koşullar içerisindeki dinamiklerin insanı “doğurup, beslediği, var ettiği” olgusudur. Doğal koşullar içerisinde bu dinamiklerin tükendiği durumlarda insanlar ya göç etmişlerdir ya da doğal koşullara müdahale ederek üretime yönelmişlerdir.

Başlangıç aşamasında her toprak parçası kendine bezeyen insanları doğurmuştur! Benim bildiğim, demir, bakır, çinko, altın usuma gelen insan vücudunda bulunan elementler. Bu konuda google’da yaptığım ilk taramada şunlara ulaşıyorum:

İnsan Vücudunda Bulunan Elementler:
İnsan vücudunun büyük bir kısmı sudan oluşmuştur. Hücrelerimiz ağırlıkça %65-%90 oranında sudur. Bundan dolayı insan vücudunda kütlece oksijen olması bizi şaşırtmamalı. Organik moleküllerin temel yapı taşı olan karbon ise ikinci sırada gelmektedir. İnsan vücudunun %99’u sadece şu altı elementten müteşekkildir. Oksijen, karbon, hidrojen, nitrojen ,kalsiyum ve fosfor.

  1. Oksijen (65%)
  2. Karbon (18%)
  3. Hidrojen (10%)
  4. Nitrojen (3%)
  5. Kalsiyum (1.5%)
  6. Fosfor (1.0%)
  7. Potasyum (0.35%)
  8. Kükürt (0.25%)
  9. Sodyum (0.15%)
  10. Magnezyium (0.05%)
  11. Bakır,Çinko,Selenyum,Molibdenyum,Flor,Klor,İyot,Ma ngan,Kobalt,Demir (0.70%)
  12. Lityum,Strontyum, Aliminyum, Silikon,Kurşun,Vanadyum,Arsenik,Brom (çok çok az miktarlarda)

Bu duruma baktığımızda, Yaka Avşarlı ihtiyarın yediği fasulyenin hangi tarlaya ait olduğunu sezmesi şaşırtıcı gelmiyor insana. Bir kez daha insan evrenin özetidir, insan içinde bulunduğu doğal koşulların ürünüdür noktasına geliyoruz.
Coğrafi koşulların insan karakteristiklerine folkloruna, kültürüne, toplumsal yaşayışın her türlü şekillenmesine yansıdığını biliyoruz. Hasta yatağından içinde bulunduğu mevsimde nerede tavşan olacağını bilen adamın durumu da, insanın coğrafi koşullarla olan ilişkisine bir örnektir.

Milyon yıllarla hatta milyar yıllarla ifade edilen yeryüzünde yaşamın ortaya çıkması sürecinde, evrende ne varsa hemen hemen, bunların hepsi canlıların yapısına girmişler, girmeyenler de dışardan etkilerini sürdürmeye devam etmişlerdir. Bu durumda insanı yaratan sürecin, yine evrende var olan hareketin ortaya çıkardığı güç olduğunu söyleyebiliriz. Kendi başına cansız kabul edilen elementlerin insan denkleminde ortaya çıkan oluşumu, evrendeki hareketin ve dolayısıyla gücün bir oluşumudur. İnsanı insanlaştıran esasen evrendeki harekettir. O halde insanın kuracağı sistemlerin de evrenin yasaları ile uyumlu olması gerekmektedir. Evrenin yasalarına uyumlu olmayan her şeyin önünde sonunda evren tarafından dışlanacağını bilince çıkarmak gerekir. İnsanın kısa ömrü, evren ile bir denge kurmaya belki yetebilecektir ama ona hakim olmaya asla yetmeyecektir. Çünkü evren sürekli olarak kendine uygun insan tipini üretecektir. Kendisine kafa tutan insan tipi ile kendisine uyum sağlayan insan tipi arasındaki savaşım, uyum sağlayan lehine sonuçlanacaktır. Kendisine kafa tutan, verili koşullara boyun eğmeyen insan tipi, bu güne değin insanlaşma sürecinin önderliğini yapmıştır. Ancak bu savaşı bir barışa dönüştürme zorunluluğu vardır. İnsanın ilk savaşı budur, ilk barışı da bu olacaktır. Bu barışa karar vermek boyun eğmek de değildir. Aksine evreni ve içinde bulunduğumuz doğayı daha iyi kavrama çabasını sürekli kılmaktadır. Söylemek istediğim verili koşullara boyun eğmeyip, doğayı mahvederek bir düzen kurmak yerine, onu anlayarak ve onun yasalarıyla uyum içerisinde değişimi ve üretimi sağlamaktır. Verili koşullara boyun eğmeyerek doğayı mahvetme durumunda olan insan tipi ile boyun eğerek hiçbir işe karışmayan hazırcılar da toplumsal yaşama aynı oran da olumsuz etki içerisindedir…

Şimdi doğadaki gücün ürettiği insanın, ilk çağlarda bir diğer insan ile ve doğa ile olan ilişkisinin de güce dayalı olduğunu rahatça söyleyebiliriz.

Evet, yeryüzünün kıtalara bölünmüş olması, kıtaların birbiriyle farklı iklimleri içeren toprak parçalarına sahip olması, bu toprak parçalarının birbiriyle ilişkisiz bölgeler ayrılması, farklı farkı insan topluluklarının oluşmasına neden olmuştur. Her bölgenin kendine özgü sesleri kendine özgü taklit edilerek, kendine özgü dillerin doğmasına neden olmuştur. Annenin etrafında başlayan kandaş ilişki aileyi doğururken, ailenin yaşadığı coğrafya ailenin kendine özgü dilini doğurmuştur. Ucu bugün ulus ve ulus devlete dayanan kan ilişkilerinin başlangıç noktası, toprak parçalarının farklılığı ve bu parçalarda oluşan insan topluluklarının farklılığından ibarettir. Aile ile başlayan kan ilişkileri, daha sonraki süreçte kabile, klan, boy, soy-sop, budun vs büyüklüklerine ulaşarak ve kan ilişkileri dışında kültürel olgularla da bütünleşerek, günümüzde ulus devletlere değin ulaşan bir seyir ve süreç izlemişlerdir. Bu süreçte seyirci olanları, seyirci olmayıp, varlığındaki gücü keşfedenler ve bu gücü yeniden üreterek örgütleyenler yönetmişlerdir. Yönetenler yönettikleri alan ve insanları, gücüne dayalı olarak kendilerini besleme aracı olarak da kullanmışlardır. Bu süreçte ortaya çıkan üretim araçları üzerindeki mülkiyet ilişkileri, toplumdaki sınıfsal yapıların da temelini oluşturmuştur. Doğanın yetersizleştiği aşamalarda ortaya çıkan üretim araçlarına sahip olan sınıf, zaman içerisinde insanlığa yabancılaşarak ve daha çoğuna sahip olma hırsına da sahip olarak, toplumu yönetmişler, sahip oldukları güç ile kendi hukuklarını da yaza gelmişlerdir.

Bu gün dünyadaki hukuk sistemleri son tahlilde egemenlerin hukukudur. Egemen olmayanların bu hukuk sistemi içerisinde verdiği eşitlik savaşımları, demokrasi mücadelesi olarak adlandırılmaktadır. Ne var ki, bu güne değin olan savaşımların yegane belirleyicisinin GÜÇ olduğunu söylemek, yanlış olmayacaktır. Ama bunun hep böyle devam edeceğini söylemek ise, bir o kadar yanlış olacaktır. Peki ne yapmalıyız?…

İçinde bulunduğumuz emperyalizm çağında, kapitalizmin insanlığın yaşadığı son sınıflı toplum biçimi olduğunu düşünüyorum. Sosyalizmin de sınıflı bir toplum olduğu söylenebilir. Ancak sosyalizm sınıflı toplumlara son verecek olan sınıfsız toplumun ilk aşaması olarak öngörülmektedir. Sosyalizmde henüz sınıflar vardır ama yok olmaya yüz tutmuş bir biçimde ve emekçi sınıfların duruma hakim olduğu bir toplumsal yapılanmadır sosyalizm.

İnsanlığın sınıfsız topluma doğru ilk kalkışması olan 1917 Ekim devriminin bugün yenilmiş olması, tüm dünyada sorgulanmakta ve “acaba sınıfsız bir toplum olanaksız mıdır” sorusunu gündeme getirmektedir.
Gerçekten bu bir “ütopya” mıdır?…
Evrenin ve üzerinde yaşadığımız dünyanın bir tezahürü olarak, insanlar sürekli bir farklılaşma içerisinde mi olacaklardır?
Bu faklılaşmaları giderecek olan bir “üst hukuk” asla olanaklı değil midir?
İnsanlar “tanrıların” ve kendilerini tanrı yerine koyan sömürgenlerin cinayetlerine kurban olmaya devam mı edeceklerdir?
Ben bunlara kocaman bir HAYIR diyorum. Güncel deyimle “Yetmez ama evet” diyenler ve bu durumu “boykot edenler” çıkabilir. Ancak kuranın da kurtaranın da insan oğlu insan olduğunu biliyorum ve insana güveniyorum.

Evet, yeryüzü farklı insan toplulukları üretmiştir. Üretmeye de devam edecektir. Ancak yeryüzü, kendisinin her yüzünde insan üretmiştir. Ortak nokta budur. İnsan soyu evrenin yasalarını tanıdığı ve onunla uyumlu olan bir toplumsal yapıya kavuştuğu oranda, bu farklılıklar birbirini yok eden değil, tıpkı yeryüzünün toprak parçaları gibi, birbirini dengeleyen ve tümleyen bir “BİRLİĞE” ulaşacaktır. Bu birliğin adı ENTERNASYONAL olacaktır. Bu yaşamı üreten emekçi sınıfların birliği ve zenginliği olacaktır. Bu yüzden önümüzdeki süreçte kendisini örgütlemesi ve öne çıkması gereken GÜÇ emekçi sınıflardır. BEYİN EMEĞİ ile, KOL EMEĞİ ile yaşamı üreten insanların örgütlü gücü, insanlığın sorunlarına çözüm bulacaktır. Bu gücün ortaya koyacağı hukuk da, insanlığın ya da dünyamızın sonu gelene değin olan “geçici sürede” yeryüzüne hakim olacaktır. Bunun dışındaki her türlü çaba, insanlığa ihanettir.

Artık dünyanın verili koşullarının, insanları beslemediğini biliyoruz. Ancak yine insanlığın ürettiği bilim ve kültür sayesinde dünyanın üzerinde yaşayan herkesi eşit şekilde besleyebileceğini de biliyoruz. Bunu ben insan bedenindeki her hücrenin kendi gücü oranında iş yapmasından ve ihtiyacı kadar insan vücudu tarafından beslenmesinden anlıyorum. Evrenin ve doğanın yarattığı insan, kendini toplumsal alana modellemelidir; HEMEN ŞİMDİ!…

insanbilim soruşturması

Hakikatte ise, insana anlam veren, dış durumlar ve çevresel etkenlerdir: Köylü insan, çiftçi insan, işçi insan, feodal insan, burjuva insan, resmî insan, memur insan, teknokrat insan, aydın insan, sanatçı insan gibi… Fakat insanın, Heidegger’ in deyimiyle, bir de “zâtî ve hakikî vücûdu/varlığı”1 vardır. Bu ise insanın sosyal vaziyetinden, dış ilişkilerinden kaynaklanan ârızî renk, boya ve durumlann altında gizli bulunan varlıksal bir cevherden ibarettir. Maddî nedensellik zincirinden, sosyal determinizimden de çevresel ârızî sıfatlardan bağımsız bir asâlet ve sebep anlamında insan olmak, ondan kaynaklanıyor. İnsanın özelliği olan gerçek ben’in evi ondadır; yani zâtî ve hakikî varlığındadır. İnsan, her gün yaşadığı ve sadece çevresindeki olaylar karşısında tepki gösteridiği iklimsel, bölgesel, geleneksel, sosyal, sınıfsal ve meslekî gereklere binaen meydana gelen normal hallarde, yüce insânî özü/zâtı olan bu ben’den gafildir. Aşk, ölüm ve yenilgi, onu boğucu sudan kurtaran ve kendisine getiren üç güçlü darbedir. Bu darbeler altında insan, her zaman kendi kendi benliğinin dışına yönelttiği bakışlarını artık kendisine çeviri; kendini seyretmeye ve kendisini düşünmeye başlar. Bu değişimle, huzûrî (hakka yakınlaşma) ilmidir. Bu ilimde, ilim (bilgi), âlim (bilen) ve ma’lum (bilinen) birdir. Bu birlik tecrübesinin “bilinç/kendini bilme” , “öz/ftrî değişim” ve varlıksal devrimde esaslı bir rolü vardır. Yine bu yolla insan, içerisinde doğup yetiştiği her sosyal kalıp, sınıfsal çerçeve ve hatta geleneksel-kalıtsal özellikle kendisini kurtaracak, bambaşka yapacaktır. Böylece de başka bir sınıfsal yazgıyı ve ideolojik hareketingidişâtını seçecek derecede olağanüstü bir güce sahip olacaktır. İster burjuvaziye bağlı aydın ve isterse aristokrat bir asilzade olsun, her durumda varlıksal bir ihlas ve devrimci bir fedâkârlıkla kendisinin sınıfsal düşmanı olan işçi, köylü veya çiftçinin yanında yer alır. İsterse aristokrasi kültürü, üstün ,rk bilinci veya tekelci sınıf öğretimi ile yetişmiş bir İnsan olsun, fark etmez. Kısaca hangi çevreden olursa olsun, İnsan böyle bir yolla kitlesel bir görüş sahibi olabilir; gerçekten mahkûm soyun ve mahrum sınıfın özel eğilimlerini, dertlerini, yaralarını, duyarlılıklarını kendi rûhunda hissedebilir, onlarla varlıksal bir yakınlık, samimiyet ve zâtî bir birlik kurabilir. Bu aşama, sosyal sorumluluktan, yapay bir aydın tavrından veya solculuk sorumluluğu esasına dayanan bağ ve ilişkiden daha üstündür. Bu aşamada insan, halkın kendisi olur; halka karşı kendisini, kalemini ve işini bütün sorumluluğuyla ortaya koyar. Halkını düşünür ve aleyhinde olmaz. İşte İbâdet, ârızî renkleri ve boyaları temizlemek, dar sosyal kalıplan kırmak, gerçek varlığı bileyerek/parlatarak ortaya çıkarmak, varlıksal durumlarını harekete geçirerek gizli bilinç hazinelerini çıkarmak, büyük ruhların kültürümüzde eriştikleri “bilgi ve bilincin kalbi” noktasından daha üstün bir duruma gelmek ve bugün Batılı aydınların bu kelimeden anladıklarından daha derin, daha samimi, daha ileri ve daha doğru bir sorumluluğu, yani varlıksal sorumluluğu; Ali’nin dilindeki Kur’ânî deyimle, “Fıtrat Mîsâk” nı keşfetme yolunda çaba göstermektir.(Ali ŞERİATİ)
yukarıdaki sözler etüd edilerek insanbilime giriş yapılabilirmi?

Orta nokta

Bikaç ay önce okuduğum Amerikan Gods kitabından bir bölüm hatırladım dün. İstanbulun orta noktasını konuşuyorduk sanırım bu hatırlattı.

Bir zamanlar Amerikanın orta noktasını bulmak için bir çalışma yapılmış ve bir yer tespit edilmiş, tarlaların ortasında bi yermiş. Hemen oraya bir anıt dikilmiş. Bir kaç girişimci de bu noktanın çok insan tarafından merak edileceğini ve bu sebeple yerli yabancı bir çok insanın buralara akın akın geleceğini öngörerek, anıtın çervresine residenceler alışveriş noktaları parklar vs vs yapmış ve müşterileri beklemeye başlamşılar.

Gell gör ki büyük bir hayal kırıklığı olmuş çünkü kimse gelmemiş!

Yazar, orta noktanın nötr olduğunu bu sebeple insanları çekmediğini düşünüyordu. Ve fakat tanrılar için bir dokunulmazlık alanı yarattığı için her türlü anlaşma, değiş tokuş işlemini o noktada barış içinde yapabiliyorlarmış. Yani savaşmak için gereken güç yokmuş orada bu sebeple Amerikanın orta noktası tanrıların işine yaramış.  🙂

Not: Orta nokta için GO lisanında Dame desek olacakmış gibi.

Dame: Tarafsız nokta; genellikle oyunun son aşamasında konumu kesinlik kazanan, iki tarafa da ait olmayan, puan özelliği taşımayan, oynanması oyunun akışı içinde hiçbir şeyi değiştirmeyecek olan nokta.

YÖRÜNGE

Elektronlar ilk hareketlerini nasıl yapmıştır çekirdeğin yörüngesine nasıl girmiştir çünkü biraz daha hızlı veya yavaş olsalar yörüngeden çıkmaları gerekir aynı durum gezegenler ve diğer gök cisimleri içinde geçeli değil mi soruma cevap vereceklere teşekkürler

“Maya”sız Marduk

Nihayet başardık! Gözünüz aydın, dünya batıyor. Sonumuz geldi. Tarihide belli.
2012 diyorlar, Günüde 12 Aralık.

Yani dünya 12 aralık, sene 2012’de bitiyor, yani batıyor, yani yok oluyor, birnevi kayboluyor, yani ne karın ağrısı olacaksa o oluyor. Kahin felanda değil bunu diyenler ha, yaşı başı yerinde bilim adamları. Ne yani, şimdi bilim adamı yalanmı söyleyecek Bu bilim adamlarının tanımlamasını da hep karıştırırım gerçi, hani bir Astronomlar var birde bu işin bilimsel kahinleri astrologlar var. Marduklara bakıp bakıp gelecekten bahs ediyorlar. 12 gezegen var ya, bu 12 gezegenden artık işine geldiği gibi oku babam oku. Kısmetine ne çıkarsa.

Yani diyeceğim Marduk geliyor, Mayalar bir takvim yapmış bundan bilmem kac bin yıl önce, Adamlar takvimin sonunu getirmesini unutmuşlar. 3600 yıl kadar sayabilmişler, gerisini unutmuşlarmı yoksa art niyetlerindenmi hesap etmemişler orasını kestiremiyorum. Iste bu Mayalılar var ya, bu mayalılar, başımıza bir kıyamet senaryosu bıraktılar. Şahsi düşüncem, iki kafadan kontak Mayalı bilim adamı oturmuştur, biri:

  • Yahu Hocam, takvim 3600 yıl oldu daha hesaplimmi?? deyince, öteki:

  • Yok usta yeter, o kadar yıl zaten kim yaşayacak. Gerisinide mayasızlar tamamlasın….! demiştir.

Haklı adam, ben olsam bende hesaplamazdım. Bana ne 3600 yıl sonra ne olacağından, değil mi ama.

İşin kötü tarafı Maya´lı halkı yok oldu gitti, yani kendilerini mayasızlardan kurtaramadılar. Onlar kendi kıyametlerini yaşadılar. Kendi dünyalarını yok ettiler, yetmedi şimdi birde bizim başımıza musallat oldular. Art niyet ben buna derim arkadaş. Yahu kendi dünyanı yok ettin, benim dünyamdan ne istiyorsun mayasız Maya´lı!

Gerçi alıştık kıyamet senaryolarına. Aklım yetti yeteli her birkaç yılda bir kıyamet oldu olacak diye bekliyoruz. Kuyruklu yıldızı hatırlarmısınız? 1986 mıydı neydi. Hani gelince dünya batacak dedilerdi. Yıldız geldi, şöyle bir tur attı dünya etrafında. Baktı ki sistem tıkırında, sessiz sedasız çekti geri gitti. Yani dünya batmadı!

Sene 2000 dediler, bekledik. Eee batmadı soyha!

Boş dururlar mı? Hemen yeni tarih belirlendi, çarçabuk 2001 dediler. O da geldi geçti, dünya mıh gibi mübarek gene batmadı. Ardından bir Yahudi çıktı, o da:

  • Herkes bir tarih belirliyor bende belirlim mi la? dedi.

Evet demeye kalmadı oda 2006 senesini seçti. Bekledik, bekledik, bekledik dünya gene batmadı. Tabi bilim adamları boş dururlarmı, onlarda bir Maya takvimi buldu, hemen hesaplara başladılar. Bir bilim adamı çıktı:

  • Hesap ettim sene 2012de, büyük güneş patlamalarından dolayı dünya yok olacak! dedi.

Bir başka bilim adamı bunu duyunca beğenmedi:

  • Yok la, güneş müneş patlaması değül, gökten taş yağacak başımıza. Marduk taşlarını sen duymadınmıydı hiç! deyiverip kitledi.

Bu kadar bilim adamı konuşurda kahinler susarmı, içlerinden bir akıllı çıktı:

  • Melekler, cinlerle görüştüm. Ufolar gelecek bizi uzaya götürecek. dedi. (nereye götüreceklerse artık… inşallah Mayalılar nerdeyse oraya götürürler)

Hemen hocalarımız, ilahiyatçılarımız kızarak :

  • Mehdi gelmeden olmaz, olmaaaaz. Önce Isa´yı getirecüh sonra Mehdi´yi. Öyle mayalı mayasız işlerle olmaz bu iş! diye bağırdılar.

Elin gavuru naptı? Sustu adam paşa paşa, oturdu senaryo çizdi, film yaptı. Dün baktım, bakıncada çoştum, hayretler içinde

  • Vay anasını, kıyamet böyle olacak hemi. dedim.

Şimdi para verip kiyametin yalancığını seyredeceğiz hep beraber Sinemalar´da. Kazanan kim olacak? Senaryoyu yazan kişiler. Hayır yani şunu düşünüyorum. Madem biliyorsun 2012 bu dünya yok olacak, ne diye daha film yapıyorsun be adam.

Peki 2012de kıyamet kopmazsa napacağız? Hiç birsey yapmayacağız, hayat devam ediyor diye, bir daha ki kıyameti bekleyeceğiz. Nasıl olsa bizim takvimin, Mayalılar da olduğu gibi, bir sonu yok. Ebediyete kadar yolu var soyhanın. Artık her üç beş senede bir film çıkarır baktırırlar bizlere.

Işin ne, otur evinde Kıyamet senaryosu seyret.

Uzun lafın kısası; Paralar şahane, bizim Maya bahane!

Mustafa Çelebi