” Benim adım Bahman Nirumand. İranlı bir gazeteci-yazarım.
Şah”ın devrilmesinde aktif rol oynayanlardanım .
Ve aynı zamanda mollaların, demokrasi ve özgürlük getireceğine inanan
milyonlarca solcu, demokrat, liberal ve milliyetçi insandan biriyim.
Evet, Humeyni yeryüzünde cenneti vaat etti bize. Demokrasi gelecek,
kimse fikirleri ve siyasal görüşleri yüzünden tutuklanmayacak , işkence
yapılmayacak, kadınlara eşit haklar verilecek, giyim serbest olacaktı.
Şah”ı devirdikten sonra mollaların camiye geri döneceklerinden emindik. Devleti yönetecek durumda olduklarına inanmıyorduk.
Yanıldık. Kitaplardan ezberlediğimiz cümleleri, içi boş kavramları birbirimize söyleyip duruyorduk.ÜZERİNDE DURMADIK
Her şey 14 Ocak 1979 tarihinde değişti. Şah, İran”ı terk etti. Ardından
İran tarihinin en büyük yürüyüşü Tahran”da yapıldı. Sansür, yasak
yoktu, istediğimiz gibi bağırıyorduk.
Fakat mitingde ilk dikkatimi çeken, kim liberal Musaddık ya da solcu şehitlerin resimlerini taşıyor ise mollalarca dövülüyordu.
Pek üzerinde durmadık bu olayın, “Hele bir kurtlarını döksünler, sonra sakinleşirler” diye düşündük.
Ertesi gün gazetede, bir hırsızın genç mollalar tarafından yakalanıp,
adına “İslam Mahkemesi” denilen bir mahalli heyet tarafından 35 kamçı
cezasına çaptırıldığı haberini okuduk.
Haberi ciddiye almadık; “Üç beş sapsızın işi” dedik.
Bu arada bira-şarap fabrikalarının yakılması, sinemaların tahrip edilip
filmlerin sokaklara atılması gibi olayların üzerinde hiç durmadık.
“Ufak tefek şeylerin” toplumun demokrasi ve ulusal bağımsızlık
yolundaki çabaları etkilemesini istemiyorduk.
Biz bunları söylerken, mollalar tarafından, kadın ve erkeklerin yan
yana yüzemeyecekleri ; okullarda aynı sınıflarda olamayacakları;
birlikte spor yapamayacakları gibi gerici kararlar ardı ardına alınmaya
başlandı.
“Müslüman kadınların yanında orospuların yeri yoktur” denilerek
kadınlara örtünme zorunluluğu getirildi. Özellikle üniversitelerde bu
yüzden çatışmalar çıktı.
Bu çatışmalardan rahatsız olduk; kadın sorununun güncelleşip ön plana
geçmesini istemiyorduk! “Asıl mücadele, emperyalizme ve kapitalizme
karşı verilmelidir” diyorduk. Kadın sorunu bir yan çelişkiydi, ana
çelişki sömürüydü. Kadının giyim sorunu, emperyalizme karşı verilen
mücadeleyi baltalamamalıyd ı!
Peçesiz, başörtüsüz sokağa çıkan kadınlar artık açıkça, gözümüzün önünde dövülüyordu. Bazı kadınların yüzüne kezzap atılıyordu.
Biz ise hálá büyük laflar ediyorduk; bu tür olayları devrimin
kaçınılmaz sancıları olarak görüp umursamıyorduk! “İttifak” “Eylem
Birliği” gibi terimlerin peşinden koşup duruyorduk.
GEÇİŞ SANCILARI SANDIK
Humeyni, “Bütün sorunlarımızın sebebi, cemiyetimizdeki
ahlaksızlıklard ır. Bunların kökünü kazımalıyız” diyor; genç mollalar
terör estiriyordu. Kitabevleri yağmalanıyor; gazete bayileri ateşe
veriliyordu.
Şiraz”da “İslam Mahkemesi” eşcinsel ve fahişe olduğu gerekçesiyle dört
kişiyi idam ediyordu. Benzer olay Tahran”da da gerçekleşiyor, üç fahişe
ve üç eşcinsel kurşuna diziliyordu.
Sesleri ve görüntüleriyle erkekleri tahrik ettikleri için kadın
spikerler televizyondan kovuluyor; uyuşturucu olarak görülen müzik
yasaklanıyordu. Alkol içen, kırbaç cezasına çaptırılıyordu.
Şimdi düşünüyorum da, insan zamanla her türlü aşağılanmaya alışıyor
galiba. Hiçbirini görmüyorduk; basmakalıp analizlerimizin doğru
olduğuna o kadar inanıyorduk ki!..
Oysa toplum hızla dincileştiriliy ordu. Alınan her kararda “Tamam bu sonuncusu” diyorduk. Ama arkası hep geliyordu.
Kızların evlenme yaşı 18″den 13″e düşürüldü. Parfüm, ruj, saç boyası,
mücevher gibi kadın malzemelerinin yurda girişi yasaklandı. Kadın
çamaşırı satan mağazaların vitrinlerine sutyen, kombinezon vs.
koymasına bile izin yoktu.
Kamu dairelerinde kadın memurlara tesettüre girme emri çıkarıldı.
Aslında birçok aydın kadının üye olduğu kadın dernekleri vardı. Onlar
kendi küçük çevrelerinde “hamilelik tatilinin uzatılması”, “eşit işe
eşit ücret” gibi talepleri tartışıyorlardı .
Biz aydınlar hep aynı düşüncedeydik: Demokrasi ve özgürlüğe geçiş sancılarıydı bu tür vakalar! Abartmaya gerek yoktu.
Hepimiz “ana çelişki” üzerinde duruyorduk; öncelikle dışa bağımlılık ve ekonomik krizden kurtulmalıydık.
REFERANDUM OYUNU
Üç ay önce Humeyni, Paris”te komünistler de dahil olmak üzere her
görüşün rahatça örgütleneceği bir demokrasiden, özgürlükten
bahsederken, şimdi tüm solcu, milliyetçi ve liberalleri İslam düşmanı
ilan etmişti.
Bu sözler üzerine ilk protestomuzu yaptık. Mitingimize bir milyonu aşkın insan geldi.
Mollaların en iyi siyasi stratejileriydi ; işlerine gelmediği zaman hemen gündemi değiştiriyorlar dı.
Referandum meselesini gündeme getirdiler. Halka soracaklardı: “İslam Cumhuriyeti”ni istiyor musunuz, istemiyor musunuz?”
Kuşkusuz bu bir oyundu; halkın yüzde 65″inin okuryazar olmadığı bir ülkede kim ne anlardı cumhuriyetten?
Yapılan propaganda belliydi; dediler ki: “İslam”a evet mi, hayır mı diyorsunuz?”
Biz bu oyunu biliyorduk ama şöyle düşünüyorduk: “Önemli olan
cumhuriyettir; serbest seçimlerdir; demokratik haklardır;
özgürlüklerdir. İslam Cumhuriyeti bunu sağlayacaksa neden karşı
çıkalım?”
Ancak bazı küçük kesimler bu oyuna gelmemek için referandumu boykot ettiler.
Sonuçta, “evet” diyen 20 milyon, “hayır” diyen ise sadece 140 bindi.
Mollalar bu referandum sonucunu çok iyi kullandılar. Güya tüm ülke
yaptıklarını onaylıyordu. Artık televizyondan sonra basın da ellerine
geçmişti. Sanki tüm muhaliflerin sayısı 140 bin kişi gibi gösterdiler.
Halbuki 20 milyon içinde bizim oyumuz da vardı. Ama artık bizim
sesimizin çıkmasına izin verilmiyordu.HALKI ANLAYAMADIK
Mollalar güçlendikçe saldırganlaştılar.
Örneğin, tirajı bir milyon olan liberal “Ayendegan” Gazetesi”ni
kapattırdılar. Sıra sonra “Keyhan” Gazetesi”ne geldi; muhalif
yazarların işten çıkarılmasını sağladılar.
Tüm bu olanları protesto etmek için mitingler düzenlemeye başladık. Ama iş işten geçmişti artık; insanlar yılmıştı, korkuyordu.
Özgürlük, demokrasi ve bağımsızlık için ayaklanan halkın, bu kadar kısa sürede değişeceğini düşünememiştik.
Sanmıştık ki, mollaların gerici yasalarına/kurallarına halk karşı
çıkacak. Halbuki tersi oldu; mollalar yasak, sansür getirdikçe
arkalarından gidenlerin sayısı arttı.
Örtünmek moda oldu!
Tüm bunlara “gelip geçici bir fırtına” diye bakmak ne büyük yanılgıydı.
Komünistlerden, solculardan, demokratlardan, milliyetçilerde n sonra liberal İslamcılar da zamanla mollaların hedefi oldu.
Şah döneminden daha çok insan cezaevlerine konuldu; idam edildi.
Milyonlarca insan canını kurtarmak için yurtdışına kaçtı.
Kaçanlardan biri de bendim.
Umarım bizim hatalarımızdan birileri ders çıkarır.
(Not: Bu metin, Bahman Nirumand”ın “İran” kitabından derlenmiştir.)
Türkiye”nin İran benzerliği çok şaşırtıcı
ÖNCE bir tespit yapalım:
Diyorlar ki, “Türkiye, İran”a benzemez!”
Yanılıyorlar.
Bu nedenle gelin önce kısa bir tarih yolculuğu yapalım:
19. yüzyılda İngiltere”nin Osmanlı Devleti gibi İran üzerinde de nüfuzu vardı.
İki ülke de tarım ülkesiydi.
20. yüzyıl başında, -İran 1906; Osmanlı 1908- askerlerin bastırmasıyla iki ülkede de meşrutiyet ilan edildi.
Her iki ülke 1920″lerde yeni liderleriyle yönetildi:
İran”da subay Rıza Han (Pehlevi), “ormancılar ayaklanmasını” bastırıp yönetimi devirerek kendini “Şah” ilan etti.
Türkiye”nin lideri ise iç ve dış düşmanları yenen Mustafa Kemal Atatürk”tü.
Her iki lider de ülkelerinin tarihlerinde görülmedik boyutlarda,
modernleşme ve reform politikalarını uygulamaya koydu. Ülkelerini
eğitim sisteminden hukuk sistemine kadar laikleştirmeye çalıştılar.
Kılıf kıyafet devrimi yaptılar.
Bu reformlara her iki ülkede de karşı çıkan pek olmadı; sayıları az
olmakla birlikte muhalif olanlar da çok ağır cezalara çaptırıldı.
İran 1940″ta, Türkiye 1946 yılında parlamenter demokrasiye geçti.
İran”da 1951″de, Türkiye”de 1960″ta “milliyetçi/ulusalcı solcu” askerler darbe yaptı.
İran”da başta petrol olmak üzere millileştirmeler yaşanırken, Türkiye de dışa açıldı, yabancı sermayeyi kabul etti.
CIA, İran”daki darbeci Musaddık”ı yıktı. Yerine tekrar Şah Rıza
Pehlevi”yi getirdi. Şah bütün partileri kapattı, liderlerini hapsetti.
Türkiye, 1961″de demokrasiye döndü, seçimler yapıldı.
1960″lı yıllar, her iki ülkede de sol, milliyetçi ve İslamcı hareketin ivme kazandığı dönem oldu.Aynı dönemde her iki ülkenin siyasi ve iktisadi olarak dışa bağımlılığı arttı. ABD “abi” rolündeydi. Düşman ise komünizmdi.
Her iki ülke de solcularını ezmek, yok etmek için her yola başvurdu. Devlet güçleri, sola karşı diğer güçlerle ittifak yaptı.
Sol muhalefetin ezildiği dönemde İslamcı hareketler güçlendi.YEŞİL KUŞAK PROJESİ
Burada meseleye daha geniş açıdan bakıp, 1970″li yılların son dönemini bir hatırlayalım.
Sovyetler Birliği, Afganistan”a girmişti.
ABD”nin kontrolündeki Şah, İran”ı terk etmişti. Türkiye”de büyük bir sol dalga vardı.
Soğuk Savaş döneminde siz ABD”nin yerinde olsanız ne yaparsınız?
İran”da Sovyetler Birliği yanlısı solculara karşı mollaları desteklediler.
Türkiye”de 12 Eylül 1980 askeri darbesini yaptırıp, İslamcıları kuvvetlendirerek solu ezdirdiler.
ABD, Şah”tan umudunu kesince mollaları destekledi. İran”da mollaları yok etmek isteyen askerlerin elini kolunu bağladı.
Şah Rıza Pehlevi, ölmeden birkaç hafta önce, “Amerika ve İngiltere
yerine muhalefeti yok etmek isteyen askerleri dinleseydim, ülkeyi terk
etmek zorunda kalmazdım” diye açıklama yaptı.
ABD, Sovyetler Birliği”ni İslam ülkeleriyle kuşatıp içindeki İslamcı halkları ayaklandırarak yıkacağını hesaplıyordu.
Bu nedenle İranlı subaylara hep engel oldu.
Örneğin: Şah gittikten sonra, ülkenin başında kalan sosyal demokrat
Başbakan Bahtiyar “İslam Cumhuriyeti”ne izin vermeyeceğim” diyordu.
Genelkurmay Başkanı Karabagi, Bahtiyar”ı destekliyordu.
Bahtiyar, ABD ve İngiltere”ye danıştı. Tabii ki destek alamadı.
Mollalar şanslıydı; dünya siyasal konjonktürü onların lehineydi.
Sonunda Humeyni, Tahran”a geldi. Yerleştiği “Refah Okulu”nda,
liberal-İslamcı Mehdi Bazargan”ı Başbakan ilan ettiğini açıkladı. ABD
ve Avrupa bu “ılımlı İslamcı” atamadan mutlu oldu.
Ancak mollalar güçlendikçe iktidara yerleşti.
Son hedefleri, halkın oylarıyla Cumhurbaşkanı olan liberal Müslüman Beni Sadr idi.
Askerler bu kez Beni Sadr”ın imdadına yetiştiler; darbe
yapabilecekleri ni söylediler. Sadr darbe istemedi ve yurtdışına kaçmak
zorunda kaldı.
Mollalar iktidara yerleşti. “Ilımlı İslam” istemiyorlardı!DESTEK ESNAFTAN
İran tarihine bakıldığında, mollaların devlete karşı ayaklandığı
görülmemişti. Sadece 1963″te Şah, mali kaynaklarını yok ettiği için ilk
protesto eylemini gerçekleştirmiş lerdi. Bu nedenle Humeyni, Türkiye”ye
sürgüne gönderilmişti.
Durum aslında bizim Nakşibendiler”e benziyor, onlar da hep devletin yanında olmuşlardı. Neyse…
Türkiye”deki İslami hareketler ile İran”daki mollaları destekleyen güçler arasında benzerlikler var mıydı?
Yapısal farklılıklar olsa da taban aynıydı:
Mollaların ülke içinde en büyük destekçisi, iç ticaretin üçte ikisini,
ihracatın üçte birini elinde tutan ve geleneksel değerlerin savunucusu
Bazar esnafıydı.Mollalar ayrıca liberal-burjuva çevrelerinden de destek gördü. Bunun
sebebi, özerklik için harekete geçen Azeri, Kürt, Beluciler gibi etnik
unsurların başlarının hemen ezilmesi talebiydi.
Ve tabii, din adamlarının siyasal örgütlenme gücünün en büyük dayanağı
ise, cami komiteleriyle girdikleri yoksul mahallelerdi. Camiler cihat
birliklerinin hücre evleriydi. Kısa bir süre öncesinin solcu varoş
mahallelerinin yoksulları akın akın mollaların arkasından yürüyordu
artık.
Şimdi tekrar başa dönüp soralım:
Türkiye, İran”a benziyor mu?
“
KIRTAS HADİSESİ
kırtas şu bizim kırtasiyenin geldiği kök… Hz Muhammed ölüm döşeğinde kağıt kalem ister. Size bir şeyler yazacağım ki benden sonra yoldan sapılmasın, der. Hz Ömer kağıt kalem verilmesini engeller, ölüm döşeğindedir, sayıklamaktadır, sözleri geçersizdir, der…
Hz Aişe’nin anlatımı ile bunlar tarihe geçer…
YARATICI’NIN ELÇİSİ OLAN BİR PEYGAMBERİN sözlerini sayıklama içine sığdırmak nasıl bir şeydir? Sitenin islam tarihi konusunda bilgili üyeleri bu konuda bilgilerini aktarabilir mi?
Tensegrity uygulama çalışması
Sık sık bana bu konuda bilgi soran mesajlar geliyor. Aşağıdaki çalışmayı bu sebeple duyurmak istiyorum. Sıfırdan başlamak için harika bir fırsat.
Tensegrity Nedir ve Grup Çalışması Hakkında Bilgilendirme]
Tensegrity, eski çağ Meksika şamanları tarafından ortaya çıkarılan bir takım sihirli beden hareketleridir. Bu alıştırmalara sihirli denmelerinin nedeni, onların benlik üzerinde arzulanan sonuçlara yol açmalarındaki etkililikleridir.
Canlı varlıkların yaptıkları her şey ve başlarına gelen her şey, onların enerji ya da kişisel erk düzeyine bağlıdır.
Gündelik yaşamdaki bütün girişimlerimiz için enerjiye gereksiniriz. Kendimizde gerçekleştirmek istediğimiz bir değişim-dönüşüm çabası başarısızlıkla sonuçlanıyorsa bunun tek nedeni, bunun için gereken enerjiye sahip olmamamızdır. İşin daha da tuhaf yanı şudur ki, aslında gerek duyduğumuz bu enerjiye sahibizdir, ancak bu enerji bizim için ulaşılamazdır. Bu enerjiler , doğduğumuz andan itibaren almış olduğumuz yoğun toplumsal eğitim nedeniyle edinmiş olduğumuz alışkanlıklar ve rutinlerin sürdürülebilmesi için kullanılmaktadırlar. Şamanların bakış açısından bakıldığında bizim istediğimiz zaman ve şekilde kullanamadığımız enerjiye sahip olmamız, o enerjiye sahip olmamamızla aynı şeydir. Bu tıpkı kapağını açacak gerekli donanıma sahip olmadığımız için kullanamadığımız bir tanker suyla çölde kalmaya benzer. Orada bir tanker dolusu su vardır ama susuzluktan ölüyoruzdur. Tensegrity’nin onu uygulayanlar üzerindeki direkt etkisi, enerjiyi yeniden yönlendirerek uygulayıcılar için onu erişilebilir hale getirmesidir. Böylelikle uygulayıcılar, süreç içerisinde enerjisel olarak kapasitelerinin tamamını kullanabilme şansına sahip olurlar.
Aşagıda, Castaneda’nın sihirli geçişler hakkında Don Juan’a yönelttiği sorulara aldığı bazı yanıtları okuyabilirsiniz: …
“Neden eski şamanların geçişlerine sihirli geçişler deniyor?” diye sordum ona bir keresinde. “Sadece denmekle kalmıyor,” dedi Don Juan, “onlar gerçekten sihirli! Sıradan açıklamalarla anlatılamayacak bir etki yaratıyorlar. Bu hareketler fiziksel alıştırmalar ya da salt belirli bedensel duruşlar değil; onlar arzulanan benlik durumuna erişmek için gerçek girişimler.” … “Ama fiziksel hareketler olarak kabul edilebilirler mi, hiçbir zaman öyle kullanılmamış olsalar da? diye sordum. “Onları dilediğin biçimde uygulayabilirsin,” diye yanıtladı don Juan. “Sihirli geçişler farkındalığı arttırır, onları nasıl kabul edersen et. Akıllıca olan, onları oldukları gibi ele almaktır: uygulandıklarında, uygulayıcılarını toplumsallık maskesini düşürmeye yönelten sihirli geçişler olarak.” “Toplumsallık maskesi nedir?” diye sordum. “Hepimizin savunup uğrunda öldüğü cila,” dedi. “Dünyada edindiğimiz cila. Tüm potansiyelimize erişmekten bizi alıkoyan şey. Bizi ölümsüz olduğumuza inandıran şey. Binlerce büyücünün niyeti, bu hareketlerin içine nüfuz ediyor. Onları uygulamak, gelişigüzel bi biçimde de olsa, zihni durdurur.”
Carlos Castaneda, Tensegrity hareketlerini doğrudan iligili oldukları konu başlıkları altında toplamıştır. Biz de bu çalışmada ilk ay boyunca niyeti hazırlama dizisini, ikinci ay ise Westwood dizisini, yani kararlar merkezi, rüya görme, içsel sessizlik ve özetleme ile ilgili hareket serilerini birlikte yapacağız. Daha sonra diğer serilere geçebiliriz. Ayrıca çalışmalarımız sırasında her hafta Toltek bilgeliği ve savaşçının yolu ile ilgili ilginç konulara deyineceğimiz yarım saatlik bölümlerimiz olacak.
İlk grup için pazar gününü düşünüyoruz.
İlgilenen arkadaşlar bana telefon ya da maille dönüş yaparlarsa sevinirim.
Berrin 0532 485 98 62
SESİNİZE VE GÜNEŞİNİZE SAHİP ÇIKIN !
SDP (Sosyalist Demokrasi Partisi) ve TÖP (Toplumsal Özgürlük Platformu) üyesi olarak gözaltına alınan 15 kişiden 13’ü tutuklandı. Tutuklananlar yönetici kadrolardan ve biri SDP genel başkanı Rıdvan TURAN…
Tutuklamaların ardından SDP Adana il binası da bombalandı.
Galeri baskını ile eş zamanlı gelişen bu olaylar, hükümetin uzun vadede neler yapabileceğini gösteren gelişmeler. Galeri baskını belki de kendiliğinden gelişen bir olaydı ama bu saldırılar kendiliğinden değildir!…
Erken başladılar… Gökgörmediğin bir diktatörü olmuş, tutmuş muhalefetin başını yolmuş… Ticarette erken kalkan kazanabilir belki, ama siyasette erken kalkan için aynı sonuç doğmaz. Ama bu durum, niyetlerin açığa çıkması bakımından iyidir, muhalif güçlerin lehinedir.
SDP gibi bir partiyi ve yöneticilerini Ergenokon davasına iliştirmeye çalışıyorlar. Bu ellerindeki gücü hoyratça kullanma ve toplumu aptal yerine koyma ve hiçe sayma değilse, siyasi beceriksizliktir. Beceriksiz olduklarını düşünmüyorum. Bence pervasızlaşıyorlar. Yalan ve iftra ile insanlara suç atıyorlar, kendilerine muhalefet etme becerisi gösterebilecek her türlü unsuru yok etme çabasındalar.
Referandum oylaması sonrasında çıkan sonuçlardan sonra, hükümetin istediği gibi at oynatacağı bir ortam doğmuştu. Ancak bu denli erken saldıracaklarını beklemiyordum. Seçimlere değin referandum diyetini ödeyen ve halka bazı “ilaçlı şekerlemeler” sunan bir hükümet tablosu bekliyordum. Yoksa seçim süreci tehlikeye girer diye düşünüyordum. Ancak bu insanlar devlet içerisinde yeterli erke; iktidara ulaşırlarsa neden seçimleri rafa kaldırmasınlar ki? Neden seçim yapsınlar ki? Her yönüyle gelişmeler takip edilmelidir!
Ergenekon davasıyla başlayan süreç, 1970’de “Marmara Gemisinin Yakılması” ya da Almanya’da Reichstag Yangını Davası gibi bir sürece dönüşmüştür. Egenekon büyük bir çukura dönüşmüştür, tüm muhalif unsurların bu çukura gömülmesi planlanmaktadır. Ama bu çukur hükümeti de içine alacak denli geniş ve derindir! Bir sosyalistlerden, bir ordudan, bir kemalistlerden, sürekli birbirine zıt, siyasi olarak birbirini desteklemeyen, birbirinin yanında olmayan ama mutlak olarak hükümete muhalif olan unsurlara saldırmakta ve onları teker teker yok etmekte.
Sevgili Dimitrof’u anarak:
Bu ülkenin tüm aydınları, oturup “Faşizme Karşı Birleşik Cephenin” katılanlarını ve alanlarını belirlemek zorundadır. Ancak şu anki durum “Faşizme Karşı Dağınık Cephe” bile değildir! Hızla ittifaklar ve müttefikler belirlenmeli ve her düzeyde “en sert yanıt” verilmelidir!… İki şeyden çok korkarlar: 1- İnsan sesinden, 2- Gün ışığından. 3’üncüsünü vakti gelince söyleyeceğim!
Sesinize ve Güneşinize sahip çıkın!…
Kerteriz ya da nirengi noktaları
Yön bulmak ve kaybolmamak için kerteriz noktalarına ihtiyacımız var.
Kerteriz noktalarının nasıl olması gerektiğiyle ilgili bulabildiğim bilgi aşağı yukarı birbirine benzer, şöyleki:
“Deniz üzerinde herhangi bir noktayı belirlemek için birbirinden farklı açılarda iki doğruya ihtiyaç vardır. Bu doğruların her biri için de aynı doğru üzerinde yer alacak olan iki farklı noktaya ihtiyaç olacaktır. Dolayısıyla deniz üzerinde herhangi bir noktanın kerterizini almak için iki farklı doğru üzerinde toplam dört farklı noktanın seçilmiş olması gerekir. Kerteriz noktaları uzaktan görülebilecek, önü kapanmayacak, sabit ve çevredeki diğer şekillerden ayırt edilebilecek özellikte olmalıdır. Aynı doğrultudaki noktalardan arkada olanı önde olandan daha yüksekte olmalıdır. Oluşturulan kerteriz doğrularının kesişme açıları en az 60° olmalıdır. Hata payını ortadan kaldırmak için bir başka nokta daha bulunmalı ve onun da diğer doğruyla açısı en az 60° olmalıdır. Kardaki kerteriz noktalarının yanı sıra, o nokta için derinlik değerinin de muhakkak biliniyor olması gerekir…”
Bu sonsunsuzluk denizinde bir insan olarak bizim de yaptığımız-belki farkında olmadan-aynı kerteriz alma işlemi ile kaybolmamaya çalışmak. Ancak benim görebildiğim bazı farklılıklar ya da eksiklikler de var.
Örneğiin tek referans noktalılar var, bu kişiler kendilerini açık denizde seyahat ediyoruz sanabilirler belki fakat muhtemelen, güvenli bir havuzda dolanıp durmaktalar. Örneğin din, milliyet kültürü, fizik, spirütüalizm vs vs…
Bunların her biri kendi başına bir kerteriz noktası olabilir. Fakat tek başına sadece liman içinde kalınır. Limandan dışarı çıkınca bize dört kerteriz noktası -en az- gerekirmiş. Ve bunlar kolay değişmeyen, uzaktan rahatça görünen heybetli noktalar olmalı ve Doğruların açıları da en az 60 derece olmalıymış.
Şimdilerde dini referans almış kişilerin, özellikle genç ve orta yaş guruplarının karşı kerteriz noktası olarak bilimi kullanmaya çalışmaları ve aynı şekilde bilim yöntemini referans almış olanların bilgilerini sağlamak için herhangi bir dini kerteriz almaya çalıştıklarını hem de bunu can havliyle yaptıklarını sizler de fark ediyorsunuzdur. Can havliyle diyorum çünkü herkes yaklaşan fırtınadan bilinçli ya da bilinçsiz haberli. Öyle ileri safhada bi eşleşme var ki, aldığınız kitabın ya da tıkladığınız sitenin üst başlığı her ne ise -örneğin Bilim yazıyorsa, içeriği okuduğunuzda din referanslı olduğunu ya da tam tersini- içeriğin farklı olduğunu görmek olağan hale geldi. Üzülerek söylemeliyim ki, kerteriz noktaları da iyi incelenmemiş, kulaktan dolma çoğu kez. Fakat çok iyi ve sağlam basanlar da var.
Din ve bilim şeklinde genelleyişim aslında anlatmak istediğime uygun bir örnek değildi, ben daha spesifik ve somut konulara dikkat çekmek istiyorum. Aslında konudan bile değil, konuyla ilgili beğendiğin bir uzmana süreli-teslimiyetle oluşan bilgi değil de daha çok bilinç aktarımı sağlayan kerterizler bunlar.
Gelelim dört kerteriz noktasını da derin ve en sağlam şekilde edinmiş olanlara, bu kişiler limandan çıkıp kıyı kıyı dolaşmaya başladılar. Ve fakat okyanusta korkarım ki bunlar da yeterli olmayacak.
Sanırım orada holistik bir salınım gerekecek. Bu ise bağlanışın tam tersiyle yani kaybolma korkusunu kaybetmekle mümkün olabilir.
Sık sık kendime yüksek sesle hatırlatırım; “nereye kadar?!”
Bunun anlamı “daha ne kadar korkacaksın”dır muhtemelen 🙂
Önemli Not: Haberleri, yöneticileri dinlerken düz anlamlarından başka simgelerine de dikkat ediniz lütfen. Örneğin Başbakan Erdoğan, en az üç çocuk derken (ve kendisi dört yapmışken), genç nüfusu koruma, güçlü olma gerekçesinin ardında kendisinin bile bilmediği dört kerteriz noktasını işaret etmektedir. Bildiğimiz gibi 3 sayısı sentezle ilgilidir ve bireyselliğe geçmek için olmazsa olmaz bir aşamadır. Ne demiştik; çocuk, evrimin doğal sentezidir. (Lütfen bakınız)
Benim önerim; evrimin sentezini bilinçli konuma taşımaktır. Çocuk yerine sentez yapınız.
Bu yazı size hitap etmediyse, ya da hiç rastlamadıysanız, hiç olmazsa çocuk yapmaya devam ediniz; çünkü belki çocuklarınızdan biri sentez yapmayı başarır.