NECRONOMICON – DELİ ARAP’IN TANIKLIĞI (II)

Genç olduğum zamanlarda, orada yaşayan halk tarafından MASSHU adı verilen Doğudaki dağlarda tek başıma seyahat ediyordum, üstüne üç tuhaf sembol kazınmış gri bir kayaya yaklaştım. Bir insan boyunda ve bir boğa genişliğindeydi. Yere sabitlenmişti, ve ben onu yerinden kıpırdatamadım. Bu oyulmuş sembollerin düşmanını yenen bir bir kralın zaferini ölümsüzleştirmek için yaptırdığından başka bir şey düşünmedim, köyüm olan Bet Durrabia’dan uzaktaydım ve gece yaklaşmaktaydı, bu bölgede bulunan kurtlardan beni koruması için bu oymaların önünde bir ateş yakıp uykuya daldım. Shabatu on dokuzunun şafağın sökmesinden takriben üç saat önce, yakından gelen bir köpek veya bir kurt ulaması beni uyandırdı. Ateş köz olmuş ve bu sönmek üzere olan kızıl korlar üç sembollü anıtın üstünde dans eden gölgeler yansıtıyordu. Acele ile yeni bir ateş yakmaya çalışırken, aniden, gri kaya bir kumru gibi yavaşça havaya yükselmeye başladı. Başımı soğuk parmaklar kavramış gibi, ve ense kökümden başlayan ürperti ile korkudan nutkum tutuldu ve yerimden dahi kıpırdayamadım. Azug-bel-ya bundan daha tuhaf bir görüntü değildi, ama yine de geçmiş sanki ellerimde eridi.

O anda, yumuşak, biraz uzaktan bir ses duydum, ancak gerçekten büyük bir korku sardı beni, hırsız olma ihtimali ile titreyerek oradaki yaprakların arkasına kıvrıldım. İlkine bir ses daha karıştı, ve kısa bir süre içinde birçok siyah cübbeli adam bulunduğum yere gelerek en ufak bir korku emaresi göstermeden uçan kayanın etrafını sardı.

Şimdi, anıttaki üç oyulmuş sembolü, sanki kaya ateş almış gibi, kor gibi yanan kızıl renkli olarak açıkça görebiliyordum. Suretler hep birlikte, bilinmeyen bir lisanla, yalnız birkaç kelimesini duyabildiğim, dua ediyor veya yalvarıyormuş gibi mırıldanıyordu; yine de, ANU ruhumu affetsin!, bu ritüeller artık bana yabancı değil.

Yüzlerini göremediğim veya tanımlayamadığım bu suretler, bu dağ gecesinde keskin bıçakları ile havada soğuk parıltılar yayarak vahşi dönüşler yapmaya başladılar.

Uçan kayanın altından, tam toprağa oturduğu yerden, bir yılanın kuyruğu yükselmeye başladı. Bu şimdiye kadar gördüklerimden çok daha büyüktü. En dar kısmı iki insanın bileği kadardı, ve yerden yükseldikçe ardında bir ikincisi de onu takip ediyordu, her ne kadar birincisinin sonu görünmese de çukurun dibine ulaştığı anlaşılıyordu. Birçok başkaları da onları takip etti, ve bu kadar çok ve güçlü kolların baskısı altında yer titremeye başladı. Şimdi artık, gizli bir gücün hizmetçileri olduklarını anladığım, Rahiplerin nağmeleri daha gürültülü ve neredeyse isterik gibi olmaya başladı.

Saklanarak sahneyi seyrettiğim toprak aşağıya doğru hafifçe gelen bir madde ile ıslandı. Islaklığa dokunduğumda onun kan olduğunu anladım. Korku ile bağırdım, ve rahipler benim varlığımı fark ettiler. Bana doğru döndüler, kayayı havaya kaldırmak için kullandıkları hançerleri ile göğüslerini kesmiş olduklarını iğrenerek gördüm, her ne kadar kan’ın ruhlar için iyi bir besin olduğunu ve savaştan sonra bu alanlardaki anormal ışımanın nedeni burada beslenen ruhların olduğunu bilmeme rağmen, esrarlı bir nedenle bunu tahmin edemedim.

ANU hepimizi korusun!

Çığlığım ritüellerinde kaos ve karışıklığa neden oldu. Dağın geldiğim yönüne doğru koştum, bazılarının belki de ayini bitirmek için orada kalmalarına rağmen, rahipler peşimden koşmaya başladı, fakat soğuk gecede bayır aşağı deli gibi koşarken, kalbim göğsümden fırlayacak gibi oldu ve başımdan aşağı sanki kaynar sular döküldü, arkamda geldiğini duyduğum, parçalanan taşların ve düşen yıldırımların sesleri, üstünde koştuğum toprağı sarsıyordu. Korku ve telaşla yere düştüm.

Kalkarken, en yakınımda bulunan saldırgana doğru yüzümü çevirdim, silahsız olduğumu düşündüm. Hayretle gördüğüm, ne kadim bir dehşetin rahibi, ne de yasaklanmış bir sihrin büyücüsü idi, fakat, içlerinde ne yaşam ne de beden olan çimen ve yaprakların üstüne düşmüş siyah cübbelerdi.

İlkine doğru ihtiyatlı adımlarla yaklaştım ve uzunca bir dal parçası alarak cübbeyi ot ve dikenlerin üstünden kaldırdım. Rahipten tek arta kalan, uzun süre güneşin altında kalmış bir beden gibi kokan ve yeşil bir yağ’a benzeyen sümüksü bir çamur birikintisiydi. Bu kötü koku beni çok etkiledi, ancak diğerlerinin de aynı akıbete uğradığını bulmak için azimliydim.

Yalnızca birkaç dakika önce korku ile koşarak indiğim bayırdan geriye yürümeye başladım, bir öncekinin aynı durumdaki karanlık rahiplerden birini daha gördüm. Yürümeye devam ettim, birçok cübbenin yanından geçtim ancak artık hiçbirinin altına bakmak için çevirmeye girişmedim. Sonunda, rahiplerin komutuyla doğal olmayan bir şekilde havalanan gri anıt taşının yanına geldim. Şimdi, daha önce olduğu gibi yine yerdeydi, fakat üstündeki oymalar doğaüstü bir şekilde halen parlıyordu. Yılanlar, veya yılan olarak tanımladığım şeyler ortadan kaybolmuşlardı. Fakat sönmüş ateşin siyah ve soğuk olan közlerinin arasında bir metal plaka parlıyordu. Onu kaldırdım ve taş anıttaki gibi ancak anlayamadığım bir tarzla ve karışık bir takım sembollerin oyulmuş olduğunu gördüm. Taş anıttaki işaretlerin aynısı değildi, okuyamadığım halde, bu karakterleri okumuş gibi bir his vardı içimde, sanki eskiden bildiğim fakat uzun zaman önce unuttuğum bir lisanda yazılmışlardı. Kafatasımı şeytan ezmiş gibi başım ağrımaya başladı, ay’ın bir ışını şimdi artık ne olduğunu bildiğim, metal tılsıma çarptığında, bir ses kafamda yankılandı ve gördüğüm sahnenin tüm gizemlerini bir kelime ile açıkladı.

Sözde şiddetle kulağıma fısıldanmış gibi o anda her şeyi anladım.

Gri taşın üstünde oyulmuş bu işaretler Dış Dünyaya açılan Geçit idi:

… devam edecek …

İkinci Düşünce Katı

Yeşil mimin tamamlanmasıyla insan bilinci, ikinci düşünce katı’na bir kuantum sıçraması yapar. Clare Graves buna, inanılmaz derinlikte bir anlam kanyonunun aşıldığı önemli bir sıçrama diye göndermede bulunur. Özünde ikinci bilinç katıyla kişi hem hiyerarşileri hem de heterarşileri kullanarak (hem sınıflandırarark hem de bağlantı kurarak) hem dikey hem de yatay düşünebilir. Bu durumda kişi, içsel gelişimin bütün tayfını berrak biçimde kavrar ve böylece her düzeyin, her mimin, her dalganın Spiral’in baştan sona sağlığı için çok önemli olduğunu görür.

Her dalga aşar ve içerir. (benim Oyun Kuramında bu kavram bariz biçimde tarif edilmekte ve “kapsama” sözcüğü ile yer almaktadır.) Böyle olduğu için, varoluşun her dalgası, art arda gelen bütün dalgaların temel bir bileşenidir, böylece her birini bağrına basar, kucaklar. Dahası her dalga yaşam koşulları izin verdiğince harekete geçirilebilir ya da yeniden harekete geçirilebilir.

Birinci kat mimlerinin hiçbirinin kendi başlarına yapmadığı, diğer mimlerin varlığını bütünüyle değerlendirmektir. Onların her biri kendi dünya görüşünün doğru ya da en iyi perspektif olduğunu düşünür. Zorda bırakılırsa olumsuz tepki gösterir; ne zaman tehdit edilse kendi aletlerini kullanarak çıkışlar yapar.

Mavi düzen hem kırmızının itici gücünden hem de turuncunun bireyselcilliğinden çok rahatsız olur.

Turuncunun bireyselcilliği, mavi düzenin enayiler için olduğunu ve yeşilin eşitlikçiliğinin güçsüz olduğunu düşünür.

Yeşilin eşitlikçiliği mükemmelliğe ve değerlerin sınıflandırılmasına, büyük resimlere ya da otoriter görünen hiçbir şeye kolayca dayanamaz, bu nedenle yeşil maviye, turuncuya ve yeşil sonrası her şeye şiddetli tepki gösterir!

Bütün bunlar ikinci düşünce katıyla değişmeye başlar; çünkü bu evre gelişimin iç evrelerinin bütünüyle farkındadır. Bir adım geriye gider, büyük resmi kavrar ve bu durumda ikinci düşünce katı çeşitli mimlerin tümünün oynadığı gerekli rolü değerlendirir. İkinci Bilinç Katı herhangi bir düzeye dayanarak değil, bütün varoluş spiraline dayanarak düşünür.

Yeşil mimin, farklı kültürlerde var olan çeşitli farklı sistemleri ve çoğulcu bağlamları kavramaya başladığı yerde, ikinci düşünme katı bir adım ileriye gider (aslında buna adım değil sıçrama demek daha iyi olur; çünkü öyledir); bu çoğulcu sistemlerle bağlantı kuracak ve onlara katılacak zengin bağlamlar arar ve böylece bu ayrı sistemleri alır, onları holistik spirallerin ve entegral ağların içine katmaya, dahil etmeye ve birleştirmeye başlar. Başka bir deyişle ikinci düşünce katının görelilikten holizme ya da çoğulculuktan entegralizme gitmeye yararı olur.

Graves, Beck ve Cowan’ın kapsamlı araştırmaları, bu ikinci entegral bilinç katında belli başlı en az iki dalganın bulunduğuna işaret eder:

7- Sarı: Entegratif:

Hayat, doğal hiyerarşilerin, sistemlerin ve formların bir kaleidoskopudur. Esnekliğin, kendiliğindenliğin ve işlevselliğin çok büyük önceliği vardır. Farklılıklar ve çokluklar bağımsız, doğal akışlarla birleştirilebilir. Eşitlikçilik sınıflandırmanın doğal dereceleriyle ve mükemmellikle tamamlanabilir. Bilgi ve uzmanlık gücün, statünün ya da gurup duyarlılığının üstünde olmalıdır. Yürürlükte olan dünya düzeni realitenin (mimlerin) farklı düzeylerinin ve dinamik spiralde yukarı aşağı hareketin kaçınılmaz düzeneklerinin var olmasının sonucudur. İyi yönetim, giderek artan karmaşıklık düzeylerinde niteliklerin ortaya çıkmasını kolaylaştırır (yuvalanmış hiyerarşi). Nüfusun %1′i, gücün %5′i.

8- Firuze: Holistik:

Evrensel holistik sistem, entegratif enerjilerin holonları/dalgaları; duygu ile bilgiyi birleştirir; çok sayıda düzey bilinç sistemiyle birleşir. Dış kurallara (mavi) ya da gurup ilişkilerine (yeşil) değil, bilinçli tarzda, yaşayan bir evrensel düzen. Hem teorik hem de fiili olarak bir büyük birleşme (Her şeyin Teorisi) mümkündür. Kimi kez tüm varoluşun bir ağı olarak, yeni bir spiritüelliğin ortaya çıkışıyla ilgilenir. Firuze düşünme bütün spirali kullanır; karşılıklı davranışın çaşitli düzeylerini görür; uyumu, mistik güçleri ve bir oluşumun içine işleyen kapsamlı-akış durumlarını bulup çıkarır.

Nüfusun %0.1′i, gücün %1′i.

İkinci düşünme katında nüfusun yüzde ikisinden daha azıyla ikinci bilinç katı görece enderdir. Çünkü artık o, kollektif insan evriminin rehberlik eden yanıdır.

İkinci düşünme katı, birinci düşünme katının büyük direncine karşı ortaya çıkmalıdır. İlginç olan bu direnişin en büyük payının yeşilin çoğulcu göreliliğinden gelmesidir; çünkü yeşil mim; daha önce marjinal konuma getirilmiş insanları, fikirleri ve öyküleri dahil etmek için kültür araştırmaları yasasını soylu biçimde genişletirken, ikinci düşünce katını, alt mimlerin gereğini onaylar biçimde anlayış sunmasını baskıcı ve zorbalığa paye olarak görür. Böylece kendinden alt mimlere açtığı amansız savaşın aynısını ikinci düzey düşünce katına da yöneltir.

Burada Molla Nasreddin’in bindiği dalı kesme metaforunu tüm çıplaklığı ile görebiliriz; çünkü yeşil mim, bir sonra geçeceği entegratif ve holistik mimleri en acımasız şekilde yoketme, “kesme” gayretine girerek hem kendi doğal işlevini yapmakta ama diğer yandan kendi yolunu tıkamaktadır.

Akademik çevrelerde çoğulcu görelilik yaygın bir tutumdur, farklı insanların ve gurupların mantıklı olarak farklı anlayış kalıpları vardır. Sonunda inancın tek gerekçesi “benim için doğru” biçimini alır. Belki de konu çok açıktır: Çoğulcu göreliliğin böylesine şiddetli bir öznellik tutumu olduğundan özellikle narsizm ile beslenir. Sorunun çözümünün en güç yanı budur; çoğulculuk, farkında olmaksızın Narsizm Kültürü’nün yuvasına dönüşür ve narsizm genelde herhangi bir entegral kültürün büyük bir tahripçisi olur.

HŞT Kitap özeti-Sibel Atasoy

Çalışmanın tamamı için bakınız:

NECRONOMICON – DELİ ARAP’IN TANIKLIĞI (I)

DELİ ARAP’IN TANIKLIĞI

NASSHU’nun üç mührüne sahip olduğum yıllarda gördüğüm ve öğrendiğim her şeyin tanıklığıdır bu. Ben bin bir kez ay’ın doğuşunu gördüm, sanırım Peygamberlerin daha uzun yaşadığı söyleniyor ama eminim ki bu bir insanın yaşamı için yeterli uzunlukta bir süredir. Ben zayıf ve hastayım, büyük bir yorgunlukla tükeniyorum, ve hasret göğsümde bir siyah fener gibi asılı. Ben yaşlıyım.

Kurtlar gece konuşmalarında adımı hecelerler, ve bu sessiz ve hoş Ses beni uzaklardan çağırır. Çok daha yakınımdaki bir Ses kulaklarımda katlanılmayacak kadar berbat bir şekilde haykırır. Ruhumun yükü son dinlenme yeri için karar verecek. Bu andan önce, burada, eskilerin kadim sır olarak miras bıraktığı, her insanın kapısında bekleyen, ve çok az kalıp Kadim Tanrılara (isimleri karalanmalıdır!) tapan müminler dışında tüm insanlığın unuttuğu, dehşetin gizlice sokulması ile ilgili olanların tamamını yazmalıyım.

Eğer bu işi bitiremezsem, burada olanları al ve kalanları keşfetmeye çalış, çünkü zaman kısa, her taraftan, her geçitten, her yıkılmış engelden, her akılsız rahibin delice değişiminden gelecek olan kötülüğü insanlık ne biliyor ne de anlayabiliyor.

Bunun için, IGIGI’nin düzleminde, merhametsiz ve bedenlerinden atılmış gezgin semavi ruhlar tarafından hayatımı tehlikeye atarak, tam olarak bana verildiği gibi yazdığım bu bildiri, bir Ölüler Kitabı, bir Kara Dünyanın Kitabıdır.

Bu kitabı okuyanların tamamını, zamandan önceki zamanlarda da hüküm süren Kadim Tanrı ve Şeytanların yönettiği, Kıldaniler tarafından bilinen ve insanların da görmüş olduğu bu tanrılarla, insanın yaratılışından önceki zamanlarda semada yürüyen MARDUK’un ve Ustamız, Büyücülerin Efendisi ENKİ’nin ırkı olan Kıdemli Tanrıların, Evrenin bir yerinde, Dünyaları birbirine düşman eden unutulmuş bir savaşın öcünü almaya uğraşacakları nedeniyle burada uyarıyorum.

Biliyorum çünkü, Tanrıların bulunduğu tüm bölgelerde ve bu bölgelerin dışında da bulundum, ve Babil öncesi zamanındaki UR’un GANZIR geçidinden ulaşılan Ölümün ve Sonsuz Özlemin iğrenç bölgelerine de indirildim.

Aynı zamanda biliyorum ki, isimleri artık insanlık tarafında bilinmeyen veya hiç bilinmemiş, her çeşit ruh ve iblisle konuştum. Bazılarının mühürleri burada gösterilmiştir; bazılarını ise gittiğimde birlikte almam gerekir. ANU ruhumu affetsin.

Haritası hiçbir zaman çıkarılmamış Bilinmeyen Ülkeleri gördüm. Çöllerde ve boş arazilerde yaşadım, iblislerle, katledilmiş insanların, doğururken ölen kadınların ve LAMMASHATA’daki ifritin kurbanı ruhlar ile konuştum.

Ustamızın Sarayını ararken denizlerin altında seyahat ettim, yenilmiş medeniyetlerin taş anıtlarını buldum, ve bunların bazı yazıtlarını çözdüm; buna rağmen bazıları halen yaşayan insanları için sır olarak kalmıştır. Ve bu medeniyetler elinizdeki kitap kapsamındaki bilgi nedeniyle yok edilmiştir.

Yıldızlar arasında seyahat ettim ve Tanrıların karşısında titredim. Ve sonunda bulduğum formül ile ARZIR Geçidini aştım, buradan IGIGI’nin yasaklanmış iğrenç ülkelerine gittim.

İblisleri ayağa kaldırdım, ve ölümü de.

Yıldızlara veya HADES’in en alttaki oyuklarına erişmek için yapılan mabetlerin tepelerinde gerçek olarak görünen atalarımın ruhlarını çağırdım. Kara Büyücü AZAG-THOTH ile boşuna güreştim, ve INANNA ve kadeşi çift başlı baltanın Efendisi MARDUK’u çağırarak Dünyaya kaçtım.

Hükmüm altına aldığım kalabalık ifritleri davet ederek Doğunun ülkelerine karşı ordular kaldırdım, ve bunu yaparak alevler soluyan ve binlerce gök gürültüsü gibi kükreyen putperest dinsizlerin Tanrısı NGAA’i buldum.

Korkuyu buldum.

Kadim Tanrıların bizim dünyayı araştırmak ve sonsuza kadar gözetlemek için kullandığı Dışarıya giden Geçidi buldum. Gücü arayan ve ürkünç, kötü Geçidin kapısını açmayı başarıp bir saat içinde tükenen rahipleri olan bazı kayıp uygarlıkların kutsal kitabı olan korkunç MAGAN yazıtlarında ismi yazılı Kadim Tanrılardan, Dışarının Kraliçesinin kokusunu aldım.

Mezopotamya ve Helenlerde halen söylendiği gibi cahil çobanın oğlu gibi çok özel koşullar altında bu bilgiye sahip oldum.

… bitmedi ! …

Entegral düşünce katı için çalışmalar

Optimizing integral contributions will require that we cultivate our
individual and collective learning, maturation, mastery, and
effectiveness. Obviously this is a large topic and a lifelong
challenge/opportunity
that has at least two key requirements: careful
work
and becoming a gnostic intermediary

Ken Wilber rehberliğinde