Irkçılık ve Milliyetçilik

ırkçılık: İnsanların toplumsal özelliklerini dirimbilimsel, ırksal özelliklerine indirgeyerek bir ırkın başka ırklara üstün olduğunu öne süren öğreti.

milliyetçilik: Maddi ve manevi açılardan millet ve ülkesinin çıkarlarını her şeyin üstünde tutma anlayışı, ulusçuluk, ulusalcılık, nasyonalizm.

1899’da Birleşik Devletler senatosunda şunlar söylenmişti; “Tanrı, İngilizce konuşan ve Cermen halkları binlerce yıldır boş ve değersiz bir kendini beğenmişlik için hazırlamıyor… O bizi, vahşi ve zayıf halklar üzerinde egemenlik kurabilelim diye, hükmetmekte ustalaştırdı.” Transistörü icat edenlerden biri olan B. Shockley, siyahların genetik olarak beyazlardan daha az zeki olmasından ötürü onlara eşit fırsatlar verilmemesi gerektiğini ileri sürmüştü, ki bu fikir meşhur psikolog Hans J. Eysenck tarafından da savunulmuştu. İnsan doğası, diğer hayvanların yaşam tarzlarıyla çarpıtılmış paralellikler kurulmak suretiyle, tüm toplumsal bozuklukların kaynağı ve izahı olarak görülmektedir. Sosyobiyolojinin daha kapsamlı bir iddiası, ırkçılık ve milliyetçiliğin, “akraba seçimi”nin bir ürünü olan kabileciliğin doğal uzantıları olduğudur. “Milliyetçilik ve ırkçılık” der E. O. Wilson, “basit kabileciliğin kültürel olarak doğal sonucudurlar.” Bu fikir Richard Dawkins tarafından bile ileri sürülür: “Belki de ırksal önyargılar, yakın akrabaları seçebilmek için fiziksel olarak kendine benzeyen bireyleri belirleme ve görünüşü farklı bireylere kötü davranma eğiliminin akılsızca bir genellemesidir.”

Çoğumuz ırkçılığa katılmadığı halde, hepimizin içinde ırkımızın üstün olduğuna dair tuhaf bir öğretilmişlik vardır. Bu bazen futbol maçlarında, bazen de uluslar arası bir alanda başarı sağladığımızda içimizde duyduğumuz gurur ve sevinç olarak yansır. Aslında bu sevinç ve coşku veya bazen de başarızlıkla gelen üzüntü -tam olarak olmasa bile- ırkçılığın birer görünümüdür.

Aslında merak ettiğim bu ayrımın nerede başladığı üzerine. Yani bir insanın ırkını ifade etmesi, kendi ırkının özellikleri ile övünmesi, ırkının dilini önemsemesi, ırkının kültürünü önemsemesi, ırkının geleneklerini önemsemesi ve daha bir çoğu ırkçılık mıdır?

Ayrıca milliyetçilik, ırkçılık sayılır mı veya ırkçılığın neresindedir? Bu ikisinin ayrımı nasıl bir çizgiyle belirlenmiştir. Irkçılığa giden yolda temel basamaklardan birisi midir milliyetçilik.

scheiss drauf ya da nerede durmamız gerek?

aslında psikoloji başlığında açmam gerekirdi ama nedense gündem başlığı daha sıcak geldi, sonuçta sonsuz us’un da kendi iç sürecinden kaynaklanan bir gündemi var…

şimdi, bilimsel gelişim tarihini, bilimsel yöntemleri- anlayabildiğimiz kadarını- ölçüt olarak alırsak, alabilirsek ve bunu bir bilimci yaklaşımıyla yansıtabilirsek, nerede tartışma sürecine “scheiss drauf” dememiz gerekiyor?

cahille girdiğim bütün tartışmaları kaybettim diyen adını unuttuğum bilginin yolundan gidip ölçüte göre saçmalayanlara scheiss drauf ile veda mı etmeli yoksa bu saçmalıklar en akıllı adamı bile saçmalatabilir diyerek sonuna dek bütün enerjiyi saçmalıkları çürütmeye mi harcamalı?

scheiss drauf: ko gitsin, gibi bir şey…

Şamaş ya da UTU

Az önceye kadar ben Utu’yu tanrı sanıyordum, oysa aşağıdaki yazıda onun ana tanrıça olduğunu söylüyor, Üstelik İnanna yani iştar’ın da ikiz kardeşi oluyormuş. Bu durumda-sebepsiz olarak en sevdiğim- UTU, Ereşkigal’in de kardeşi oluyor. Üç kız kardeş: Hayat(İnanna), Ereşkigal(Ölüm) ve Utu(Güneş).

Şüphesiz bu tür mitleri, evren ve dünyamızın tanınması için mekanizmalar şeklinde görmek ve onları imkanımız elverdiğince deşifre edebilmek lazım.(Tıpkı rüyaları ve halk masallarını çözümleme işlemi gibi) Yoksa amaç böyle bi tanrılar ordusu ve yaşamı oluşmasına katkıda bulunmak değil 🙂

Şamaş veya Sama, Asur ve Babil’de tapılan Güneş-tanrının Akadca ismi. Sümer mitolojisindeki Utu‘nun karşılığıdır.

Babası Sin (Nanna – Ay), ikiz kız kardeşi ise İştar‘dır (İnanna – Dünya).

Şamaş Arapça‘ya Şems olarak geçmiştir. Şems güneş demektir. Abdulşems, güneşin kulu anlamında güneşe tapanların aldıkları bir isimdir. Şamaş’ın batı dillerindeki değişmiş şekli Sun (İngilizce), Sonne (Almanca)’dır.

Batıda güneşe tapınılan dönemlerde haftanın bir günü güneşe adanmıştı. Böylece güneş günü anlamında Sunday (İngilizce), Sonntag (Almanca) güneş tapınmasındaki isimlerdendir.

Asya mitolojisi ile ilgili bu madde bir taslaktır. İçeriğini geliştirerek Vikipedi’ye katkıda bulunabilirsiniz.

Asur ve Babil uygarlığında Şamaş olarak bilinen Utu Sümerlerin ana tanrıçasıdır. Sovyeteler birligi zamanında kısıtlı imkânlarla 1970 yıllarında Türkmenistan karakum çölünde bulunan gonur tepe “aci köy” (Adji kui) vaha sehirlerini ilk kesfeden Rus arkeolog Victor ivanoviç sarianidi dogu blokun yıkılmasindan sonra 2007’de Italya Ligabue arkeoloji arastırma enstütünün yardımlarıyla Italyan arkeolog Gabriela Rossi osmida önderliginde Türkmenistan devletininde yardımlariyla Türkmen arkeolog ve antropolaglarla beraber Karakumda büyük bir medeniyeti yer yüzüne çıkarmıslardır. silindir biçimindeki damgalarda insanlığın ilk kaganı Etana’ın Tanrıça Utu ile hikâyesi anlatılır.

Tarihçesi.

Etana ve Tanrıça Utu efsanesi’nin kaynağı Türklerin ön ataları Sümerlerin göç ettigi Karakum medeniyeti ürünüdür. Karakum , acı köy kalıntılarında 40 bin sene öncesinden kalma Tanrıça Utu ve Etana’nın pişpiş topraktan yapılmış Heykelcikleri bulunmuştur. Karakum’da keşfedilen şehirler en Az bes bin yıl öncesinden kurulmuş , Tarımın , sanatın ve Ticaretin yapıldığı Bronz çagında olmasına rağmen antik yunan medeniyetine eşdeğer gelişmiş bir medeniyettir.

Yazıyı ilk kesfeden Sümerler , Silindir damgalarda anlattıklari Hikayelerini tarihi belge niteligindeki yazıtlarında yazılı olarakta anlatmışlardır.

Silindir damgalarda Tanrıça Utu ve insanlığın ilk kağani Etana Hikayesinin öncesi ve sonrası ;

Bir zamanlar hayat agacında yılanla Kartal barış içinde yaşamaktaydılar. Bir gün Kartalın beyninde kötü düşünceler oluşur. Kartal yavrularıyla beraber yılananın yumurtalarını yer. Yılan intikam almak için Tanrıça Utu’dan yardım ister , Tanriça Utu yılana bir hayvan leş’inin içine gizlenmesini ve kartalı tuzaga düşürmesini tavsiye eder. Yılan bir leş’in içine gizlenir , leş’i yemeye gelen kartalı tuzağa düşürür ve intikamını alır , uçamayacak duruma gelen yaralı kartalı bir çukurun içine atar.
Etana’nın çocuğu olmaz , neslini devam ettirmek ister. çocuk olmasını sağlayan bitki Tanrıça Utu’dadır. Etana Kartaldan yardım ister ve pazarlık yapar söyle der ” Beni Tanrıça Utu’nun huzuruna çıkarırsan bende senin yaralarını iyilestiririm ” der. Kartal Etananın önerisini kabul eder. Uzun zaman yolculuk yaparlar , çok yükseklere çıkarlar dünya görünmez olur , seyahatın sonunda Utu’ya ulaşırlar. Etana Tanrıça Utu’nun Huzuruna çıkar , sorununu anlatır. Etena’yı dinleyen Utu Etenaya Hayat suyu dolu bir kadeh verir. Böylelikle Etana neslini devam ettirir ve insanlığın ilk kağani olur. Anaerkil toplumdan Etana ile Babaerkil bir yapıya doğru evrilme bu sekilde olmuştur. Etananin çocukları Etana gibi babadan oğula geçen hükümdar , yönetici , din bilgini Kağanlar olarak Tanrıça Utu’un temsilcileri olurlar. Bu olaydan donra Dünyada Kadın yöneticilerin yerini Erkekler almaya başlamiştır. ( Türk Peygamberde denilen Etana ve Tanrıça Utu hikâyesinin özetidir)

kaynaklar. Ligabue Arkeolojik arastirma enstitüsü. http://www.museo-on.com/go/museoon/home/db/archaeology/_page_id_401.xhtml
karakum üzerine yapilmis arastirmanin belge ve resimlerle tüm ayrintilariyla yazilmis yazi dizisi. http://www.aleviweb.com/forum/showthread.php?t=37911

http://www.arte.tv/fr/Karakoum–la-civilisation-des-oasis/1444958,CmC=1445434.html

tardigrade- uzay boşluğunda da yaşar

Uzay koşullarına dayanabilecek canlıları bulmak için yapılan araştırmada ilk kullanılan denek olan su ayısı, diğer bir adıyla tardigrade, yapılan testleri geçti ve uzayda canlı kalabileceğini kanıtladı. Bu test için sıcağa, soğuğa ve radyasyona dayanıklılığıyla bilinen bu tür seçilmişti.

Omurgasız bir canlı türü olan su ayıları, ıslak liken ve yosunların üzerinde bulunabiliyor. Bu canlılar, kurudukları zaman bile yıllar sonra tekrar hayata dönebiliyor.

Kuru su ayıları, Eylül 2007 yılında uzaya gönderilen Avrupa Uzay Ajansı’nın FOTON-M3 isimli uzay aracına yerleştirildi ve uzayın sert koşullarına maruz bırakıldı. Aracın dönüşünün ardından incelenen örneklerin çoğunun aşırı sıcaklık ve oksijensiz ortamdan zarar görmedikleri, bazı bireylerin ise ölümcül düzeydeki mor ötesi ışınlardan etkilenmediği ve üremeye devam ettikleri gözlendi.

Konu hakkında araştırmalarını yayınlayan Ingemar Jönsson (Kristianstad Üniversitesi), bulguların arasında en ilginç olanın, bu canlıların mor ötesi ışınlara olan direnci olduğunu belirtiyor. Mor ötesi ışınlar yanıklara sebep oluyor ve hücrenin genetik bilgilerine zarar veriyor. Bu canlıların, aşırı dozdaki ışınlara nasıl dayanabildikleri ise hala bilinmiyor.

Kaynak: http://www.sciencedaily.com/releases/2008/09/080908135906.htm

Kahin Neyi Görür?

Geleceği görmek, yaşanacakları hissetmek gibi sezgisel olaylar, sıra dışı kabul edilip ciddiye alınmasa bile cazip bulunur. Bu konuya en ilgisiz insanlar bile geleceğe dair ipuçları duyduğunda heyecanlanıp, ilgi gösterirler. Geleceği görmenin ve hissetmenin türlü ifade şekilleri vardır. Çeşitli fal bakma yöntemleri ile basit gelecek tahminleri yapılır. Gündelik eğlence dozunda gerçekleşen kehanetler dışında, uzun vadeli ve tüm dünyayı ilgilendiren kehanetler yapan ünlü medyumlar ile kâhinler mevcuttur dünyada.

Kehanetlerinde gerçekleşme oranı yüksek olan bazı kişiler, çok ilgi çeker ve ünlü olurlar birdenbire. Dünya tarihinin tüm dönemlerinde gelecek tahminleri mutlaka yapılmış ve kadim uygarlıklarda ülke yöneticileri tarafından bu iş için ücret ödenen kâhinler kullanılmıştır.

Son yüzyılda, modern materyalist bilimin kehaneti reddetmesiyle, eski ilgiyi kaybeden kehanet olgusu, son elli yılın fizik ve astronomi bilimi gelişmeleriyle; farklı bir yerlere doğru ilerlemeye başlamıştır. Özellikle atom altı çalışmaları ve zaman üzerinde öne sürülen teoriler ile geleceğin görülebilmesi daha kabul edilebilir olmuştur şimdilerde. Bu konuda; özellikle elektronun gözlemlenmesi ve paralel evrenler teorileri, kehaneti bazı ölçüler içinde destekler durumdadır ilginç bir şekilde… Yine de kehanetle bilimin buluşması için daha çok fazla yolumuz olduğu kesin.

Elektronun ve parçacıkların bizim tarafımızdan gözlemlendiğinde ya da gözlemlenmediğinde farklı davranıyormuş gibi tespit edilmesi; aslında zaman algımızın kapasitesi sonucu ortaya çıkan bir tespittir. Gözlemleme yapıldığında zaman boyutu da işin içine girdiğinden bizim için farklı tespitler yaratır ve kuantum fiziğinin anlaşılmaz olmasına neden olur. Kuantum fiziğini anlaşılmaz yapan; tanımlamaların bizim zaman algımızın boyutları içinde kalmaya mahkûm olması sebebiyledir.

Yani biz kuantum deneylerini tanımlamak için indirgediğimizden, (kendi algısal boyutumuzun içinde tanımlamaya çalıştığımızdan) içinden çıkılmaz teorilere dönüştürürüz.

Çünkü ortada bir HEM-HEM durumu mevcuttur.

Algı kapasitemiz, sınırlı bir şekilde sadece geçmişimizi hatırlamamıza ve içinde bulunduğumuz anımızı algılamamıza izin verir. Zaman içinde hareket etme yeteneğimiz ise, sadece andan ileriye doğru vektöreldir. Zamanın içinde genişleme ve ileriye sıçrama yeteneğimizi yitirmiş olmamız nedeniyle; sadece tek bir koridor içinde yürüyebilmeyi ve ona odaklanmayı gerçekleştirebiliyoruz. Bu kapasite tüm insanlık için ortak özellik taşır ve hep birlikte aynı koridor içinde algılarız kendimizi. Düz bir çizgide yürüdüğümüz için göremediğimiz geleceğimiz; her daim merak alanımızdadır.

Genel çoğunluğun dışında kalan bazı insanların, geleceği bilme konusunda farklı şansa sahip olduğu gözlemlenir bazen. Sayıları çok az da olsa gelen zamanı görebilen insanlara, medyum ya da kâhin denir. Medyum; gelecek dışında farklı bilinmeyenleri de bilebilen farklı bir görüye sahiptir. Kayıp bir nesneyi, ya da gözlemlemediği, bilinmeyen bir olayı bilebilmek gibi… Kâhin ise geleceği görebilendir.

Kâhinliğin de boyutları ve dereceleri vardır. Beş dakika sonrayı hissedebilen, birkaç ay ya da yıl sonrayı görebilenler, hatta yüzyıllarca öteyi önceden görüp söyleyenler gibi. Nostradamus ve Cayse bunların içinde en ünlü olanlarıdır. Gelecek zaman için ifade ettikleri kehanetler, yüzde yüz doğru olmasa da ilgi çekmiştir. Örneğin pek çok kâhin, herkes için uzak ihtimal gibi görülen Amerika’da siyahî bir başkan seçilmesi olayını görmüştür.

Kehanet özünde bir egoya dayanır. İnsan kendisinin gelecekte “iyi” olup olmayacağının peşindedir. Kişisel olarak kendisini rahatlatmak isteyen insanlar, değişik yöntemler kullanan falcılara gidip, arzu ve tutkularının gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini bilmek isterler. Kendi bireysel geleceğinin hakkında iyi sözler duyabilmek için seçtiği bu yol, çoğunlukla para tuzağı eğlenceler olmaktan öte geçemez. Oysa insanın kendi egosundan, her türlü arzu ve tutkusundan uzak, diğerkâmlık duygularıyla uygulanan yöntemler, diğerlerinden çok farklıdır ve bilimsel olarak da incelenmelidir. Kehanet eğer ciddiye alınacaksa, sonu gelmez anlamsız fal yöntemlerinden arınmalıdır.

Peki, bir kâhin neyi görür?

Gelecek yaşanmamıştır, dolayısıyla bilinmesine olanak yoktur diye düşünürsek eğer, kâhinlerin görüp bize söylediği olaylar nereden çıkmıştır öyleyse? Bunu cevaplayabilmek için önce zamanın ne olduğu tanımına bakmak gereklidir. Zamanın tanımına bakarken, kendi özgür irademizin gücünü de hesaba katmak zorundayız bir taraftan.

Özgür iradeye sahipsek eğer, geleceğin oluşmasında her birimizin katkısı olması da kaçınılmaz bir gerçektir.

Her birimiz özgür iradeye sahibiz ve sınırlı da olsa kendi seçimimizi yapabiliriz. Yaşam şans, kaza ya da tesadüf değildir, değişmez doğa yasalarının kontrolü altındadır. Varlığın her yönü doğa yasalarından kaynaklanır. Bir seçim yaptığımızda yasa işlemeye başlar. Her şey neden ve sonuçtan, ekmek ve biçmekten ibarettir, aksi takdirde dünya kargaşa içinde olurdu. Nereye bakarsak bakalım, doğa yasalarının işleyişinde sonsuz zekâya ait, sonsuz planın kanıtlarını görürüz. Mevsimlerin sırayla gelişinde, gezegenlerin hareketinde ve sonsuz sayıdaki canlı türünün yaşamasında, büyümesinde kanıtları görebiliriz.

Gitmek istediğimiz yolu yürüyebilir ya da arabaya binebiliriz, sabah erken ya da geç kalkabiliriz. Sinirlenip, bağırıp çağırabiliriz, özür dileyebiliriz. Özgür irademizle pek çok şey yapabiliriz, ama güneşin doğmasını önleyemeyiz, fırtınayı durduramayız, bunlar gücümüzü aşar. Seçim hakkımız sınırlı olduğu için özgür irademiz de sınırlıdır. İrademize konulan bir başka sınır daha vardır, o sınır evrimimizde ulaştığımız zihinsel ve ruhsal aşamadır. Yani seçim hakkımız olduğu zaman bile, o an kim ve ne olduğumuz seçimlerimizi sınırlar. Seçimlerimiz dâhilinde geleceğimizi ve kaderimizi etkileyebiliriz.

Kendi geleceğimizi oluşturma kapasitemiz olduğu gibi, tüm insanlık algısının ve total bilincin adına da oluşturma ve değiştirme potansiyelimiz olduğunun farkındalığına ulaşmak ise, varmak zorunda olduğumuz nihai bir sonuçtur. Bu farkındalık, günlük yaşamın içinde sessiz sakin bir köşede durur ve çoğunlukla görmezden geliriz. Bütün adına değiştirme ve yaratma potansiyelini kullanabilmek; belli bir erk gerektirir. Uzanıp almamız ve kullanmamız için bir güce ihtiyacımız vardır. Bu erk bir potansiyel olarak tüm bireylerde mevcut olsa da aktif hale gelmesi için günlük egolardan, algılardan, zevk ve hazlardan özgürleşmiş olmayı gerektirir.

Günlük hayatın kuşatılmışlığında gerçek özgürlüğümüzden uzakta yaşarken, geleceği hissedebilme yeteneğimizin farkında olmamız imkânsızdır. Ancak kuşatılmışlıklardan arınan kusursuz bilinç, gelen zamanı görebilir. Bu kusursuz bilinç, kehanetin başladığı noktadır ve görme eylemini başlatır.

Çok eski bir uygarlığın, Tolteklerin zaman tanımına baktığımızda ilginç bir ifadeyle karşılaşırız:

Zamanın Çarkı

Toltek Şamanları zamanı açıklarken; zamanın sonsuz uzunluk ve genişlikte, içinde düşünce olukları bulanan bir tünel gibi olduğunu söylüyorlardı. Her oluk sonsuzdu ve bu olukların sayısı da sonsuzdu. Canlı varlıklar, yaşam gücü tarafından tek bir oluğun içine bakmaya zorlanıyorlardı. Tek bir oluğun içine bakmak; onun tarafından kapana kısılmak ve o oluğu yaşamak anlamına gelmekteydi. Kişiler esaslı bir disiplin sonucu kararlı dikkatini zamanın çarkına odaklayabilir ve böylece onun dönmesini sağlayabilir. Zamanın çarkını döndürmeyi başarabilen kişiler, herhangi bir oluğun içine bakıp, ondan diledikleri şeyi çekip çıkarabilirler. O oluklardan yalnızca birini içine bakmaya zorlayan büyüleyici güçten bağımsız olmak, kişilerin her iki yöne de bakabilmesi anlamına gelir: onlardan uzaklaşan ya da onlara doğru ilerleyen zamana.

Binlerce yıl öncesinden gelen bu mesaj, yeni teorilerin sözcüsü gibi çok aşina bir tanımlamadır şaşırtıcı biçimde. Biz bilimde inanılmaz yerlere geldik diye övünürken kadim uygarlıkların zaman hakkındaki tanımlamaları bizden çok önlerde görünüyor ne yazık ki. Zaman konusunda Toltek sonrası uygarlıklardan Maya’ların bıraktığı bilgiler çözümlenmeleri gerçekleştikçe şaşırtıyor. Sanırım bir arpa boyu yol gittik hep birlikte…

Zamana kişisel ve bütünsel özgür irademiz çerçevesinde baktığımızda, kehanetin nereye kadar yapılabileceği ve kâhinin neyi gördüğü sorusunun cevabı; sonsuz şimdide, sonsuz olasılıklar olduğu gerçeğinin içindedir. Sonsuz olasılıklar içinden odaklanabildiğimiz ve farkındalığımızı yükseltebildiğimiz koridorların içini görebilir ve yaşayabiliriz. Bireysel ve bütünsel koridorlarımızda deneyimleme olasılıklarımız olduğu yerde duruyor. Onları görebilme ve içine girip yaşayabilme bizim erkimizle ve farkındalığımızla gerçekleşir. Koridorların içinde ve arasında gidip gelebilmek bizim özgür irademizle gerçeklik boyutumuza indirgenir.

Zaman sonsuz şimdidir, geçmiş ya da gelecek yoktur. Geçmişimizi ya da geleceğimizi tayin eden zamanla ilişkimizdir. Geleceği görme dediğimiz şey, fizik dünyanın sınırlarından çıkıp, geleceği gördüğümüz andaki duru görü veya uyum yeteneğidir.

Bu yolla harekete geçirdiğimiz sebebin sonucunu, yani özgür iradenizin neyi yarattığını görürüz. Ancak bu zamanı değil zamanla olan ilişkimizi etkiler. Bu yüzden özgür irademiz her zaman sonsuz şimdide devreye girer.

Bir kâhinin gördüğü kehanetler de; sonsuz olasılıklar içinden kendi odaklanmasının sonucu bilincine indirgeyip bize aynaladığı Vizyon ve Görme’lerdir.

Not: Makalede kullanılan resimleri tümü kâhin ressam İngo Swann’ a aittir… İngo Swann NASA’nın ücretli kahinidir. Gezegenlerin yapıları konusunda söylediği kehanet-görme’ler bilimsel olarak da kanıtlanmıştır.

Makale www.indigodergisi.com’dan alıntıdır.