Aki’den araklanmış, spiritüel kamyon arkası yazıları

Aki’nin paylaşımlarından derlenmiş alıntıdır. Onun kaynağını bilmiyorum.

KARMALARIN USTASIYIM, AURANIN HASTASIYIM / ENERJİKSEN BAS GAZA / REİKİCİSİN DEDİLER, VERMEDİLER

Tek rakibim KRYON / Spiritüelsem günahım ne / Ömür biter, varlık bitmez /
Bendeki ben kadar bana yakınsın güzelim.

O şimdi Şaman / Huzur Astralde / Miras Değil Vortex / Yine mi Sen Atlantisli /

SPRİTÜELSİN DEDİLER KIZ VERMEDİLER / İMGELEMEM YETER / BABA PARASI DEĞİL, 3 İNİSİNASYON, 2 MASTERLIK / YINGSEN VUR SAZA, YANGSEN BAS GAZA

Sen sus enerjin konuşsun / Kalbinde yer yoksa üzülme sevgilim, ben AURA’nda da giderim / O şimdi Yogi

HOCAM SAĞOLSUN / REHBER MASTER ELELE, HEP BERABER TEKAMÜLE / LİSELİM,
TELEPATİKLEŞELİM / HATALI KULLANIYORSAM, LÜTFEN YÜKSEKBENLİĞİME ŞİKAYET EDİNİZ

Bir de bunun spiritual sevgiliye mektuplar versiyonu vardı, bulamadım. Elinde olan varsa ve eklerse sevinirim…

Dinin baş doğması

Dinin baş doğması, yani Tanrının varlığı ve bunun kanıtları..

Ben kısaca, tanrının varlığının kanıtları olarak pek çok filozof ve düşünür tarafından öne sürülmüş bir takım ispat girişimlerinden bahsedeceğim.

Bu kanıtların başlıca üç tanesi şu şekildedir;

1) Kosmolojik Kanıt:

Kosmolojik kanıtlara zemin oluşturacak ifadeler ilk olarak Platon ve Aristotales’te geçer. Bunlar daha sonra Leibniz ve Wolf tarafından daha detaylı ve kapsamlı bir şekilde ele alınmışlardır. Kosmolojik bakış açısı, bütün nesne ve fenomenlerin ilk sebebi olarak Tanrı’yı öne sürer. Bu öne sürüş dünyanın zaman bakımından sonlu olduğundan yola çıkarak yapılır ve ilk sebebin (dünyanın ve yerin ilk sebebinin) sonsuz ve gayri maddi olması gerektiği ile tamamlanır, ve bu da tanrının varlığının bir kanıtı olarak kabul edilir.

Aristotales’in “gök cisimleri kalıcı ve mükemmel, yer cisimleri ise sonlu ve mükemmel değildir” söylemi kosmolojik kanıtın tarihselliği içerisinde önemli bir zemindir, ve yukarda da belirttiğimiz gibi daha sonrasında Leibniz gibi bir deha tarafından da ele alınmıştır. (Leibniz büyük bir matematikçi, iyi bir fizikçi, aynı zamanda bir jeolog, biolog ve tarihçi idi) Leibniz’e göre evreni meydana getiren şey bölünmez ve spiritüel cevherler olan monad’lardır. Evren sonsuz sayıda monad’dan oluşmuştur ve bunlar “kendinden faal ve kavrama gücüne sahip” şeylerdir. (Aslında tüm bunlar Leinbiz’in Aristotalesçi aktif cevher formları ile Hobbes’in mekanik materyalizmi arasında bir sentez oluşturma çabası olarak da değerlendirilebilir) Bu bakımdan Lenin bile Leibniz için “teoloji yoluyla madde ve hareketin ayrılmaz bütünlüğü/bağlılığı ilkesine ulaşmıştır” demiştir. Lakin ağır basan taraf teoloji olunca Leibniz de buna uygun hareket etmiş ve hareketi açıklarken kullandığı monad’ların “en yüce monad’a” (tanrıya veya mutlaka) dayanan “ezeli uyum” tarafından ayarlanmış olduklarını ve bu şekilde uyumlu bir gelişim ve harekete sahip bir dünya meydana getirdiklerini ileri sürmüştür. “Ezeli Uyum” kavramı Leibniz felsefesinin en belirgin yanıdır ve konu bağlamında kosmolojik kanıtların felsefe (evet, felsefe) yoluyla ve daha kapsamlıca ele alınmış bir formudur. Christian Wolff ise işi bir adım daha ileri götürmüş ve Leibniz öğretisini sistemleştirmek isterken Leibniz’in diyalektiğini bir kenara itmiş ve nerdeyse bütünüyle metafizik bir teoloji geliştirmiştir. Wolff’e göre Evrendeki genel uyum ve düzenlilik, ancak Tanrı tarafından konmuş amaçlara uygunlukla açıklanabilir.

2) Teolojik Kanıt:

Başlangıçta Sokrates ve Platon tarafından öne sürülen ve daha sonra Stoacılar tarafından ele alınmış olan ispat girişimleridir. Buna göre, tabiattaki bütün fenomenler (yörüngesinde hiç şaşmadan dolanan gezegenler, açıp solan bitkiler, yaşam, ölüm, vesaire) ancak onları uyumlu bir düzene sokan ve doğa üstü ve akli bir varlığın mevcudiyeti ile (daha doğrusu bu doğaüstü ve akli varlığa -yani tanrı’ya- başvurarak açıklanabilecek bir “amaç” doğrultusunda) var olabilirler. Kısaca söylemek gerekirse, doğadaki bütün nesne ve fenomenlerin bir “amacı” vardır ve bu “amaç” doğaüstü bir aklın varlığı ve kurgusu olmadan açıklanamaz. O halde tanrı vardır. (Tabi doğadaki amaçlılığın doğal sebepleri ortaya konuldukça- örneğin evrim- bu sözde kanıt da kanıt olmaktan uzaklaşmıştır)

3) Ontolojik Kanıt:

Asıl fikir babası Augustinus’tur. Augustinus’ a göre Tanrı mükemmel bir varlıktır ve eğer böyle mükemmel bir varlık gerçekten mevcut olmasaydı, böyle bir anlayış da ortaya çıkamazdı, demek ki Tanrı vardı…Ama hemen farkedilebileceği gibi, burda tasavvur edilen şeyle gerçek şeyi özdeşleştirmenin yanlışlığı o kadar açıktır ki, bu anlayış daha materyalistlere gelmeden Aquina’lı Thomas gibi bir büyük hristiyan ilahiyatçı tarafından dahi eleştirilmiş ve reddedilmiştir.

Bu üç madde altında incelenlerin dışında, Tanrı’nın varlığının kanıtları olarak öne sürülen başka bir takım epistemolojik, psikolojik ve ahlaki ispat girişimleri de vardır. Her birine ait örnekler hemen her yerde (özellikle hacı hoca sohbetlerinde vs) karşımıza çıkabilir. Ama burda bahsettiğimiz ve bahsetmediğimiz her türlü girişim nihayetinde Kant’a takılmaktadır zaten. Kant’a göre Tanrı tecrübe dışında kalan bir varlıktır ve dolayısıyla Tanrı’nın varlığı ispat edilemez, ancak akıl yoluyla ve ispatsızca bilinebilir.

Son olarak ilave edeceğim şey, Tanrı’nın varlığına dair kanıtların ve bunların getirdikleri çözümlerin hepsinin bir mantık hatası taşıdığı ve nihai olarak dayanılan tek şeyin “iman” olduğudur. Söz konusu mantık hatası “Circulus Vitiosus” (yani dilimize çevrilmiş haliyle “kısır döngü” dür.

Circulus Vitiosus; “İspat edilmesi gereken şeyi bir kanıt olarak kabul etmek suretiyle muhakeme yürütülmesinden doğan mantık hataları”dır ve bu durum sadece teolojide değil, bilimsel çalışmalar sırasında da yapılabilecek bir hatadır. (Bakınız: A.Smith eleştirisi/ Marks)

Herkese selam ve sevgiler.

Vatanseverlik Nedir?

Bir kişinin doğduğu topraklara, çocukluğunun anıları ve umutlarının, hayallerinin ve özlemlerinin bir arada toplandığı yere duyduğu sevgi midir?
Çocuksu bir naiflikle, bulutların akışını seyrettiğimiz ve kendimizin de neden öylesine yumuşakça uçamadığımızı merak ettiğimiz yer midir?
Milyarlarca parlayan yıldızı sayıp, ruhlarımızın derinliklerine işleyen “gözümüzün nuru mu”?
Kuşların müziğini dinleyip, onlar gibi uzak diyarlara uçmak için kanatlarımız olmasını dilediğimiz yer mi?
Ya da annemizin dizlerinde oturup, büyük zaferlerin ve efsanelerin hikâyeleriyle kendimizden geçtiğimiz yer midir?
Kısacası, her santimetre karesinin güzelliği ve eşsiz mutluluk, zevk ve oyun dolu çocukluğumuzu temsil ettiği yere duyulan aşk mıdır?

Eğer vatanseverlik bu ise, bugün pek azımız vatanseverdir.çünkü, oyun mekânları artık fabrikalar, değirmenler ve madenlere dönüşmüştür. Kuşların müziğinin yerini ise, sağır edici makine sesleri almıştır. Artık büyük zaferler ya da efsanelerle ilgili hikâyeler de dinleyemeyiz çünkü annelerimizin öyküleri acı, göz yaşı ve kederi anlatmaktadır.
O halde, nedir vatanseverlik? “Vatansever, efendim, adi ve alçakların son sığınağıdır,” demişti Dr. Johnson.
Zamanımızın en büyük milliyetçilik karşıtı Leo Tolstoy, vatanseverliği bütün katillerin eğitimini tatmin edecek bir prensip olarak tanımlar.
Diğer yandan vatanseverlik, yapay bir şekilde yaratılmış ve yalanlar ile yanlış söylentilerin iletişim ağından kaynağını alan bir boş inandır; insanı özgüven ve değerlerinden kopartırken, ona kibir ve anlamsız bir gurur katan boş bir inan.
Gerçekten de kibir, anlamsız gurur ve egotizm vatanseverliğin ayrılmaz bileşenleridir.
Emma Goldman

Martılar neyi sembolize eder?

Kısa bir zaman önce işyerime bir martının girmesiyle başlayan martılı günlerime temmuz ayındaki üreme dönemleri yüzünden çıkarttıkları ürkütücü ve rahatsız edici gürültü de eşlik etmeye başlayınca martının neyi sembolize ettiğini merak edip googlea sordum. Pek kesin bir kaynak bulamamakla birlikte muhtemelen özgürlüğü temsil ettiği bilgisine ulaştım. Gee uyutmamalrı bir yana, güvercin yediklerini öğrenince biraz kıl oldum bu sevimli görünen varlıklara. Bu konuda bilgisi olan ve paylaşmak isteyen olabilir diye başlık açtım.

Araştırırken ilginç bir paylaşıma rastladım.

“terasta tanık olduğum şu olayı anlatmadan geçemiyeceğim:
aniden iki martı gürültüyle terasa düştüler. arkadaki martı öndekini kuyruğundan gagasıyla yakalamış kanatlarını çırparak çekiştiriyor, öndeki de bas bas bağırıyor ve çırpınarak kurtulmaya çalışıyordu. bir on onbeş saniye bu şekilde boğuştuktan sonra öndeki öğürmeye başladı ve hemen hemen bütün bir balık kustu ve uçarak kaçtı. arkdaki hemen kusulmuş balığı yutup havalandı. ve o ana kadar havada uçup bağrışmakta olduklarını farketmemiş olduğum on onbeş kadar martı balığı yutmuş olanı kovalamaya başladılar.
yani kıssadan hisse, eğer martı iseniz yemeği yemek yetmiyor, ancak sindirdikten sonra başınız rahata erebiliyor.”

“Ekmek aslanın ağzında” atasözünü söyleyen bu durumdan haberdar olsaydı acaba nasıl bir söz söylerdi?

Tanımlar ve Kavramlar

Sitemizde tanım ve kavramları ortaklaştırırsak daha iyi ve verimli tartışmalar yapabileceğimize inancımdan dolayı böyle bir başlık açma ihtiyacı hissettim. Bazı kavramları ve tanımları netleştirirsek neye karşı çıktığımızı veya neye katıldığımızı daha iyi yazabiliriz.

Tartışmaları kısır döngüye sokan bu kavram karmaşasına son verelim el birliği ile. Herkes kendisine sorulan tanımları ve kavramları netleştirirse çok sevinirim “anlamak” adına. Yoksa kendimce “anlamlandırmaya” devam edeceğim bu da beni yanılgıya sokacaktır.