Mandaravati ve Üç Aşığı

Mandaravati ve Üç Aşığı

Yamuna nehri kıyılarında Brahmansthala adında Brahmanlara ayrılmış bir yer varmış. Orada Vedaları bütünüyle bilen Agnisvamin adında bir Brahman yaşarmış. Onun Mandavarati adında çok güzel bir kızı olmuş. Tanrı öyle güzel bir kız yaratmış ki, cenneteki periler bile onu kıskanmışlar. Kız büyüdüğü zaman Kanyakunca’dan meziyetleri birbirine denk üç genç Brahman çıkagelmiş. Onların üçü de ayrı ayrı kızı babasından istemişler, kıza kim sahip olamazsa kendi hayatından vazgeçecekmiş. Fakat kızın babası hiçbirisine kızını vermemiş, çünkü hangisine verse diğer ikisinin ölümüne neden olacakmış. O yüzden kız evlenmeden kalmış. Üç genç de ay yüzlü güzelin aşkı yüzünden yemeden içmeden kesilmişler, adeta bitkisel bir yaşam sürmeye başlamışlar.

Derken genç kız aniden ateşli bir hastalığa yakalanmış ve ölmüş. Kız öldükten sonra kedere kapılan Brahmanlar, cenazeyi süsledikten sonra kızın cesedini ölülerin yakıldığı mezarlığa götürmüşler ve yakmışlar. Bir tanesi bir kulube yapmış ve onun küllerini yatağı yapmış; orada dilencilikten kazandığı sadakalarla yaşamaya devam etmiş. İkincisi onun kemiklerini almış ve onlarla Ganj nehrine gitmiş. Üçüncüsü ise bir çileci olmuş ve yabancı diyarlara yolculuğa çıkmış.

Çileci amaçsızca dolaşırken, Vacraloka adında bir köye gelmiş.Orada bir Brahmanın evinde misafir olmuş Brahman onu nezaketle ağırlamış. Yemeğe oturdukları sırada bir çocuk ağlamaya başlamış. Susturmak için yapılan bütün çabalara rağmen çocuk susmamış ve öfkeye kapılan evin hanımı, onu kollarına alıp yanan ateşe atmış. Hemen o anda çocugun yumuşak bedeni kül haline gelmiş. Misafir çileci bunu görünce, tüyleri diken diken olmuş ve “Eyvah eyvah Ben bir şeytan brahmanın evine gelmişim. Burada yemek yemeyeceğim, eğer yiyecek olursam günaha girerim” demiş.

O böyle deyince ev sahibi de demiş ki; “Şimdi ölüyü sapasağlam dirilten tılsımımın gücünü gör.” Böyle dediği anda tılsımın bulunduğu kitabı almış, okumuş ve ateşin üzerine atmış. Çocuk daha önceki halinden hiçbir farkı olmaksızın dirilmiş.

Böylece Brahman sakinleşmiş ve yemeğini yemeğe razı olmuş. Evin sahibi kitabını rafın üzerine koymuş, ve yemeğini bitirdikten sonra yatmaya gitmiş. Fakat ev sahibi uykuya dalınca çileci ürpererek kalkmış ve sevgilisini de aynı şekilde diriltebileceğini düşünerek kitabı raftan almış.

Kitapla birlikte evden ayrılmış. Gece gündüz yol alarak sevgilisinin yakıldığı mezarlığa gitmiş O anda kızın kemiklerini Ganj nehrine atmaya gelmiş olan ikinci brahmanı görmüş. Mezarlıkta bir kulube yapıp sevgilisinin külleri üzerinde yatan Brahman ı da bulunca ikisine birden seslenmiş. “Bu kulubeyi kaldırın, ben bir tılsım buldum, onun gücüyle sevgilimi canlandıracağım. “ Israrla böyle üsteleyen ve kulubeyi bozan çileci Brahman kitabı açmış ve büyüyü okumuş. Sihir okunduktan sonra kitabı ateşin üzerine atmış ve kız canlanmış.

Kızın dirildiğini gören Brahmanlar, ona tekrar delice aşık olmuşlar. Hepsi de onu istediği için kavgaya tutuşmuşlar. Birincisi demiş ki, “O benim karımdır çünkü benim büyümün gücü sayesinde dirildi.” İkincisi:” O bana aittir çünkü kutsal banyo yerlerinin etkisi ile dirilmiştir.”

Üçüncüsü de :” O benim karımdır çünkü ben onun küllerini sakladım ve çileciligimle onun hayata dönmesine neden oldum.” Demiş.

Öyküsünü bitiren Vetala krala sormuş; “Ey kral, şimdi bu kavgaya adaletinde bir son ver. Kadın kimin karısı olmalı? Eğer biliyorsan ve söylemiyorsan kafan parça parça olacak!..”

Hadi bakalım saksılar çalışsın 🙂

Gerçek Simya

Duygu hareket halindeki enerjidir.
Enerji hareket halindeyken sonuç yaratırsınız
Madde yoğunlaşmış enerjidir.
Hareket etmiş ve birleşmiş enerji.
Enerjiyi bir süre belirli bir şekilde hünerle kullanarak madde yaratırsınız.
Her usta bu yasayı anlar
Bu evrenin simyası
Tüm yaşamın sırrıdır.

ALINTIDIR…

Uzun ince yol’un sonu

 Yeni yıl konusunda eskisi kadar heyecanlanamıyorum, sanırım Castaneda
eğitimlerinin bir getirisi oldu bu. DJ, yeni başlangıçların ancak kişinin
radikal kararları ve bunları uygulama konusundaki sarsılmaz niyetiyle
ilgili olabileceği üzerine öyle çok gerçek öykü sundu ki bize, artık
dışardan dayatılan başlangıç ve sonlara ilişkin kendimizi kandıramaz
olduk.
Ama herşeyden öte sevinçli anlar yaşamak konusundaki kararlılığımın DJ
tarafından pekiştirildiğini görmek hoştu. Alınan her karar, tercih
edilmeyenleri öldürüyordu, acaba ölenler için yas tutmalı mıydı ya da
öldürmemek için hep kararsızlık noktasında durulmalı mıydı? Yoksa can
verdiklerine mi odaklanmalı hep ileri hep ileri mi demeliydi? Bilerek
yaşamak zor dostlar, bütün hayatımca uğraşarak ancak bunu öğrendim.

Yeni yılınızdan öte yeni kararlarınızı ve onların ardında durabilme
becerinizi kutluyor, hepinize gönülden sevgi ve saygı sunuyorum.

Sanal Şifa: Plasebo

Tıp ve bilim dünyası, her dakika insan sağlığı için uzun uğraşlarla elde edilen yeni bilimsel yöntemler keşfederken uzun yıllardır kullanılan epey farklı ve aslında çözülememiş ilginç bir yöntem mevcut: Plasebo.

Hastanın bilgisi dışında kullanılması sebebiyle bazı toplumbilimciler tarafından (John. Forrester-Hakikat Oyunları) bilimsel tıbbın utancı diye nitelendirilen Plasebo, Latincedir ve kelime anlamıyla ‘hoşnut olacağım’ demektir. Hoşnut olmak deyimi özelleşerek, bugün artık ilaç veya deva niyetine alınan, aslında bilimsel olarak etkisiz olduğu kabul edilen bir şeyin özel olumlu etkisini anlatmakta kullanılmaktadır.

Plasebo olgusu, klinik Farmakolojide ( ilaçbilim) yeni ilaçların deneylendiği aşamada önemli bir karşılaştırma unsuru olarak yaygın olarak kullanılmaya başlandıktan sonra şaşırtıcı sonuçlar getirmiştir tıp dünyasına. Aslında plasebonun etkisinin ne olduğuna dair tartışmalar çok daha eski tarihlere kadar gider.

Klasik tıbbın “Plasebo”ya bakışı

Tıp tarihinde hastalıklar kabaca iki tipe ayrılarak olgulanmıştır. Hipokratif veya varlıkbilimsel olarak adlandırılan birinci bakış açısında, hastalık kendine özgü bir varlık alanı olarak değerlendirilir. Bunun tersini savunan Fizyolojik Tıp ise bireyin biyografisini esas alır. Kısaca, Hipokratif Tıp insandaki hastalığa, Fizyolojik Tıp, hastalık içindeki insana odaklanır. Bugünkü modern tıp biliminde Hipokratif Tıp anlayışı yaygın biçimde üstünlük sağlayıp egemen olmuştur. Hipokratif Tıp anlayışı, hastalığın kendisine odaklandığından sadece o hastalığın kendine özgü etkenlerini araştırmaya yönelip, çevresel, toplumsal, kişisel etkenleri devre dışı bırakarak ilerlemiştir. Özgül ve özgül olmayan diye adlandırılan etkenlerin karşılaştırılıp tartışılması, aslında doğrudan doğruya plasebo olgusunu da ilgilendirmektedir. Çünkü Hipokratif Tıp, plaseboyu özgül olmayan etkenlerin içine koyup aşağılamıştır.

1950’lerde psikofarmakoloji ve davranışsal farmakolojinin ortaya çıkmasıyla, özgül olmayan etkenler diye kabul görmeyerek bir tarafa atılan etkenlerin hasta ve hastalıkta sanılandan çok daha önemli olduğu tekrar kabul görmeye başlamıştır ve plasebo olgusu da farklı bir önem kazanmıştır.

Plasebo çalışmalarında, yeni bulunan bir ilacın hasta üzerindeki etkisini gerçek anlamda tespit edebilmek için yapılan deneylerde hastalar gruplara ayrılır. Hastalığın özelliklerine göre alt gruplara da ayrılan deney gruplarından birine yeni ilaç kullandırılır ve iyileşme aşamaları gözlemlenip tespit edilir. Diğer bir hasta grubuna ise bilimsel olarak aslında ilaç olarak kabul edilmeyen basit maddeler ilaçmış gibi verilir. Hasta bu aşamada hastalığına iyi geleceğini düşündüğü bir ilacı aldığını sanırken aslında tuzlu su- şeker tabletleri- zararsız maddeler içeren sahte kapsüller vb almaktadır. Beklenen gelişme, bilimsel gerçeklere göre hakiki ilacı alanların gösterdiği iyileşmenin çok daha fazla olmasıdır. İşte asıl gizem bu sonuçlarda görülür ki, sahte plasebo ilacı alan hastaların iyileşme oranı gerçek ilacı alanlarla neredeyse aynıdır genellikle.

Parkinson hastalığına yakalanmış kurbanların beyinlerinin bazı bölümlerinde nöron faaliyetlerinde belirgin bir artış gözlemleniyor. Bu da ellerin titremesine neden oluyor. Bir çalışmada bu hastalara tuzlu bir sıvı veriyor ancak bunun çok etkili yeni bir ilaç olduğunu söyleniyor. Bu hastalar o derecede ikna oluyorlar ki, beyinlerindeki artmış nöron faaliyetinde dikkat çekici bir düşüş oluyor. Sonuç olarak da, ellerin titremesi kesiliyor.

Bir başka deneyde sabah bulantılarından şikayet eden hamile kadınlara doktorların bu sıkıntıları gidereceği konusunda garanti verdikleri haplar veriliyor. Gerçekte bu ilaç kusmayı tetikleyen bir ilaçtır. Yine de kadınların büyük bir bölümü ilacı kullandıktan sonra çok daha iyi hissettiklerini ve midelerinin sakinleştiğini rapor etmiştir. Plasebo etkisi ilaca üretiliş amacının tersine bir etki kazandırmıştı üstelik.

Değişik hastalıklarda tekrarlanan deneylerin çoğunda bu konuda şaşırtıcı sonuçların alınması, bilimsel tıbbı gerçekten zor ve komik durumlara sokmuştur çoğunlukla. İlaç firmalarının korkulu rüyası olan bu deneyler, farmakoloji dışında salt plasebo etkisinin araştırılması için de yapılmıştır. Tıp ve farmakoloji literatüründe yer alan ilginç örneklerin sayısı epeyce fazladır ve Plasebo etkisi, bugün bilimin çözemediği önemli on olayın içinde yer almaktadır.

Yakın zamana dek doktorlar plasebo etkisi ile alay etmekteydiler. Ama artık araştırmalarda ortaya çıkan bir gerçek var ki, plasebo kullanıldığında bir etki ortaya çıkıyor.

Bu etkinin sinir sisteminde biyolojik bir kaynağı var ve vücutta ölçülebilir değişimlere neden oluyor. Şimdilerde geleneksel homeopati, fitoterapi, enerji dengeleme ve akupunktur gibi tedaviler yeni bir ışık altında inceleniyor. Tedavi tıbbi açıdan bilimsel görünmese bile eğer vücudun doğal iyileşme gücünü aktive edip etkili olabiliyor. Şifacı olduğu düşünülen kişilerin ne yaptığına bir de bu açıdan tekrar bakmak gerek.

Neden hastalar ilaç aldıklarını düşündüklerinde gerçekten daha iyi hissetmeye başlıyorlar? Neden hasta kişiler genellikle aldıkları gerçek ilaç olmadığı halde iyileşebiliyorlar?

Plasebo’ya spritüel bakış

Tıbbın ve bilimin bakış açısından çözümsüz kabul edilen plasebo etkisini anlayabilmek için belki de çok farklı bir bakış açısından hareket etmek gerekiyor.

Yaşamı deneyimlemek üzere büründüğümüz beden, bir sürü sistemin ve milyarlarca hücrenin barınağıdır. Mucize gibi fonksiyonların her saniye mükemmel bir düzende işlediği bedenin sırlarını tam olarak bildiğimiz söylenemez. Sağlıklı bir bedende yaşamak için pek çok etkene ihtiyacımız var ki, listesi sayfalara sığmaz.

Spritüalistler, maddi bedenimizden başka bedenlerimiz de olduğunu söyler. Ruhsal beden, zihinsel beden, duygusal beden, eterik beden olarak adlandırılan bu bedenlerin yapısı hakkında bildiklerimiz ise çok sınırlıdır.

İnsan bedenini çevreleyen gözle görünmeyen manyetik bir alan mevcuttur ve aura olarak adlandırılır. Aura dört ayrı katmandan oluşur.

Fiziksel bedenimizi çevreleyen ilk katman eterik bedendir. Fiziksel bedenin üzerine giydirilmiş bir elbise gibidir ve sağlıklı bir insanda 15-20 cm yi bulur. Üst katmanlardan gelen enerjileri fiziksel bedene ulaştır ve hastalık durumlarında genişliği azalır.

Eterik bedenin sadece insanlarda değil hayvanlarda ve bitkilerde bulunduğu da tespit edilmiştir. Kirlian fotoğraf tekniği ile bir bölümü kopan bitki ve hayvanlarda kopan bölümün eterik bedenin varlığının sürdüğü ispat edilmiştir.

Eterik bedenin üstünde duygusal beden yer alır ve değişken gökkuşağı renklerine sahiptir. Değişen duygu durumlarında bu katmanın taşıdığı renk değişir, örneğin kızgınlık ve öfke halindeyken kırmızı görünüm aldığı bilinir. Üst katmanlardan gelen etkiler burada bir süzgeçten geçirilir ve alt bedenlere iletilir.

Zihinsel beden duygusal beden ile ruhsal beden arasında bulunur ve sarı renklidir. Fikir ve düşüncelerimizin yapısını barındırır. Bu katmandaki durum pek çok hastalığımızın sebebidir. Düşünce sistemimizdeki yanlışlıklar hastalık olarak sırasıyla alt bedenlere iletilir. Zihinsel bedenimizin zayıflığı diğer insanların yönlendirmesine veya farklı etkilerine maruz kalmamıza neden olur. Kendimiz olmaktan uzak olduğumuz bu zayıflık hali, gerçekte bedenimizde oluşan pek çok hastalığın hakiki sebebidir. Hastalıkları izah etmek için elle tutulur bir sebep gibi görünmese de bilim aslında bunun ispatını çoktan yapmıştır ve parçalanıp birleştirilmemiş puzzle parçaları gibi gözümüzün önünde dağınık durmaktadır sadece.

Ruhsal bedenimiz en son katmandır ve titreşimi çok yüksektir. Bütün ile bağlantımızı sağlayan bu beden evrensel enerjileri aldığımız bedenimizdir. Ruhsal bedenin genişliği kişinin ruhsal gelişimiyle bağlantılıdır ve kilometrelerce genişlikte olabilir. Ruhsal beden kendisine en uygun evrensel enerjileri alır, uyumlayarak kendi iç bedenlerine yönlendirir. Ruhsal gelişimleri üstün olan insanların yanında huzur ve sükunet duyarız.

Ruhsal, zihinsel, duygusal ve eterik bedenlerin gerçeklikleri fizik ötesi gibi algılanmaya devam etse de modern tıbbın çalışmaları artık bu bedenlerimizi de dikkate almaya başlamıştır. Fiziksel bedenin etrafını çevreleyen diğer bedenlerin tanımlarının içinde yer alan kelimeler ışığında plaseboya tekrar baktığımızda onun etkisinin özelliklerini daha ayrıntılı incelemek zorundayız.

Plasebo etkisinin özellikleri, üç nedenle dikkat çekicidir. Bunlardan ilki, plasebonun “deneye dayalı bilimsel tıbbın savlarının test edilmesine yarayan bir ilaç” şeklinde sağlık bilimlerinde yaygın bir kullanışı olmasına rağmen, plasebo etkisinin asla bu tanımla sınırlı olmadığıdır. Hatta öyle ki plasebo etkisini tanımlama gereği bile duymadan bazı hayvan deneylerinde bile plasebo kontrol grupları kullanıldığı görülmektedir.

İkinci özellik, Plasebo etkisinin olabilmesi için hastanın kendisine yapılanlardan habersiz olması gerekir ve hatta plasebo etkisinin en güvenilir biçiminde, hastayla birlikte hekimin ya da diğer meslek erbabının da bir bütün olarak yapılandan habersiz olması zorunludur. Plasebonun bu özelliğinin “hile”, “aldatma” ve “yalan”la bağlantılı olması ve plasebonun üçüncü dikkat çeken özelliğine de buradan geçilir. Plasebo etkisi, özellikle aldatmayı zorunlu görmesi yüzünden, tıbbi tedavi etiğine ilişkin son dönemde ilgilerin üzerine toplandığı bir odaktır. Oysa etik olarak şu sorunun tartışılmasına gereksinim vardır:

Hastanın aldatılmasını zorunlu kılan herhangi bir tıbbi tedavi biçimi haklı olabilir mi?

Tedavinin etikliğinin tartışılması mutlaka gereklidir ama sonuç olarak ortaya çıkan gerçek bizi çok başka bir soruyu tartışmaya götürür.

İnsan inandığında bedeninde ve beyninde neler değişmektedir ki bu inanç, sonuç olarak onu iyileştirmektedir?

Bu sorunun cevabını modern tıp ve bilim veremediği sürece cevabı fizik ötesinde(şimdilik kaydıyla!) yani manada aramaktan başka kaderimiz yoktur. Bu yüzden fiziksel bedenimizin üzerinde olduğu söylenen diğer bedenlerimiz konusunda biraz daha derine inmek gereklidir.

İnsan, bir dil, bir anlam ağı içine doğan ve sürekli onun içinde kalan bir varlıktır. Bilincinin açık olduğu her anda insan bir anlam dünyasının içindedir ve sürekli olarak yorum yapmakta, anlam üretmektedir. İnsanın bu yorumlama ve anlam üretme etkinliği yaşamına farklı renkler katar ve paradigmalar oluşturur.

İnsan hastalığına da bu hastalığı iyileştirmek için yapılan girişimlere de bir anlam ve bakış açısı yüklemektedir. Her insan, insan olması nedeniyle kaçınılmaz biçimde bu yorumsal üretimi yapmaktadır. Plasebo etkisinde belirleyici olan, tedavi sürecine katılan deneklerin herhangi bir şeyin “iyi geleceği”ni düşünmesi onun anlam ağına güçlü bir etken katmaktadır.

İnsanın bu düşünce ile yeniden yapılanması esnasında zihinsel bedeninde ciddi değişimler meydana gelir ve değişiklikler en altta bulunan fiziksel bedene kadar ulaşır. Spritüel bakış açısına göre çok kolay tanımlanan bu sav aslında bugünkü görüntüleme ve tespit çalışmalarıyla pozitif olarak da tespit edilmiştir.

Beynin fonksiyonları konusunda yapılan çalışmalarda manyetik dalga boylarının düşünce yoluyla değiştiğinin ispatı çoktan yapılmıştır ve bize geriye parçaları birleştirmek kalır. Beynin dalga boylarının değişmesi ile DNA’nın da değişim gösterdiği gerçeğini bir kez daha hatırlamak plasebonun etkisindeki mucizeyi anlamakta birinci yardımcımız olacaktır.

Pozitif bilim kaynakları Plasebonun etkisini hala çözülemeyen olaylar sınıfında ele almaya devam etse de, mevcut tıp bilgileri ve tedavi yöntemlerinin; hastalığa özgü etkenlerin dışında kalan diğer etkenlerin de çok önemli olduğunu kabul eden Fizyolojik Tıp anlayışına yaklaşarak gelişmeye devam etmesi zorunludur.

Bilimsellikten henüz uzak kavramlar olan umut, beklenti ve inanç gibi etkenlerin de değerlendirilebileceği bir tıp bilimi gelişirse; niye iyileşme beklentisi ve umudu fazla olanların olmayanlara göre tedaviden daha çok yararlandıkları açıklanabilecektir.

Plasebo artık bir sır olmaktan çıkmıştır ve her şey gibi onun da gizeminin anahtarı aslında yine kendi içimizdeki hakikatte saklıdır. Tıpkı yüzyıllar önce bir büyük insanın dediği gibi, her yol kendimize çıkıyor nedense…

Hararet nardadır, sacda değildir. Akıl baştadır taçta değildir. Her ne ararsan kendinde ara, Mekke’de Kudüs’te Hac’da değildir.-Hacı Bektaş-i Veli-

Yolumuz ışık olsun hep birlikte…

Nesrin Dabağlar

http://indigodergisi.com

Fromm/İnsan nedir?

”İnsan nedir?” surusu bizi hayatı anlamanın özüne götürür. Eğer insan bir ”şey” olsaydı, biz onun ”ne” olduğu sorusunu sorabilir ve tabiattaki bir eşyayı veya bir endüstri üretimini tanımladığımız gibi, onu da tanımlardık. Ama insan bir ”şey” değildir ve o, bir eşyanın tanımlanması gibi tanımlanamaz. Fakat bu gerçeğe rağmen, insana çoğu zaman bir ”şey” gözüyle bakılmıştır. O, bir işçi, bir mühendis, bir doktor veya bir başka şey olarak görülmüştür. Oysa bu tanımlar bize, sadece kişinin sosyal fonksiyonunun ne olduğunu gösterirler.Diğer bir deyişle, bu türlü bir yaklaşım, insanı toplumdaki yerine göre tanımlamaktadır.

İnsan bir ”şey” değildir. O, sürekli bir gelişme süreci içinde olan bir canlıdır; hayatın her anında gelişir ve değişir. Fakat insanın bir vazo ya da bir masa gibi tanımlanamaması, onun hiçbir şekilde tanımlanamayacağı anlamına gelmez. İnsan hakkında onun bir ”şey” değilde, yaşayan bir canlı süreç olduğundan daha fazla şeylerde söyleyebiliriz. İnsanın tanımının en önemli yönü, onun düşünce boyutunun, fiziksel ihtiyaçlarını tatmin etme arzusundan öteye geçebilmesidir. İnsan için düşünce, hayvanlarda olduğu gibi sadece arzu edilen şeylerin elde edilmesi demek değildir. Aynı zamanda arzularından bağımsız bir hale gelerek, kendi varlığının ve etrafındaki dünyanın gerçekliğini keşfetmek anlamına da gelir. Diğer bir ifadeyle, insan, hayvanlar gibi sadece zeka sahibi bir varlık olarak yaşamaz. Onun GERÇEĞİ anlamak için kullandığı idrak ve AKIL gibi iki farklı özelliği daha vardır. İnsan aklına ve idrakine uygun davrandığı zaman, hem zekasının, hemde fiziksel varlığının iyiliği için hareket etmiş olur.

İhtiras ve kibirle hareket eden bir çok insanın, özel hayatlarında akıllıca davranmadıkları bilinen bir şeydir. Ama daha da kötüsü, milletlerin, insanlardan daha az akıl ve idrakle hareket etmeleridir. Ne yazık ki insanlar demagoglara uydukları takdirde, dünyaya zarar vereceklerini çok çabuk unutmakta ya da bu gerçeğin hiç farkına varamamaktadırlar. Bir çok milletler, kendilerini yönlendiren ve akılla bağdaşmayan duygu ve heyecanlarından kurtulamadıkları için, kendi kendilerini yok ettiler. İnsan dışardan gözlemleme ile tanımlayabileceğimiz bir varlık olmadığı için, onu anlayabilmek için kendi kişisel tecrübelerimize müracaat etmek zorunda kalırız. Dolayısıyla: ”İnsan nedir?” sorusu, bizim : ” Ben kimim?” sorusunu sormamızı zorunlu kılar. Eğer insanı bir ”eşya” gibi görme yanlışlığının farkındaysak, ”Ben kimim?” sorusuna da ancak ”Ben bir insanım” şeklinde cevap verebiliriz.

İnsanların çoğu, kendilerinin bir insan oldukları gerçeğine gereken önemi vermezler. Onun yerine, kafalarında kendi vasıflarının ve kimliklerinin bir çok hayali imajlarını oluştururlar. ”Ben kimim?” sorusuna çoğu zaman: ”Bir öğretmenin”, ” Bir işçiyim” ya da ”Bir doktorum” şeklinde cevap verirler. Fakat mesleği hakkındaki bu bilgi, onun insani yönleri hakkında bize hiçbir şey söylemez ve bu cevapta ”o kimdir?” ya da ”ben kimim?” sorularını açıklamaya yarayacak bir ip ucu yoktur.

Burada bir zorlukla daha karşı karşıya kalırız. Hepimiz belirli sosyal, ahlaki ve psikolojik yönlenmelere göre hareket ederiz. Bir kimsenin tuttuğu yolu sürekli olup olmadığını ya da güçlü bir tecrübenin onun bu yönünü değiştirip değiştirmeyeceğini bilmekte mümkün değildir. Acaba insanlar vardıkları bu noktaya son derece kararlı bir şekilde mi ulaşmışlardır ve biz, onların kişiliklerinin oturduğunu ve artık değişmeyeceğini söyleyebilirmiyiz? İstatiksel olarak bunu bir çok insan için söylemek mümkün olabilir. Fakat onların hayatlarının sonunna kadar değişmeyeceğini veya daha fazla yaşasalardı değişeceğini iddia edebilirmiyiz?

İnsanı bir başka şekilde daha tanımlayabilir ve onun iki çeşit duygu ve dürtüyle hareket ettiğini ileri sürebiliriz. Bunlardan birincisi, esas olarak biyolojiktir ve tüm insanlarda aynıdır. Bu güdüleri ”insanın varlığını sürdürmesi için gerekli olan şeyler” başlığı altında toplayabiliriz: Açlık ve susuzluğu giderme ihtiyacı, uyuma ihtiyacı, korunma ihtiyacı, bir çeşit sosyal yapı ihtiyacı ve bir dereceye kadar da cinsel tatmin ihtiyacı bu grupta yer alırlar. İkinci grupta ise, herkes için aynı olmayan duygular vardır. Sevgi, haz, birlik olma, kıskançlık, nefret, kin, ihtiras ve böylece sıralanan bir çok duygu, farklı sosyal ortamlardan kaynaklanırlar. Nefret duygusunu ele alırsak, onun iki türünü, yani reaksiyon şeklinde gerçekleşen ve kendiliğinden var olan nefreti birbirinden ayırmamız gerekir. Reaksiyon şeklindeki nefret, bir saldırıya veya bir tehdide karşı oluşur. Kendiliğinden var olan nefret ise, bir karakter vasfıdır. Bu tür bir nefretle dolu olan kişiler, her zaman bunu dışa vurmanın yollarını ararlar.

Sosyal olarak oluşan duygular, biyolojik olan duyguların tersine, bazı özel sosyal şartların ürünüdürler. Sömürgeci bir azınlığın savunmasız ve fakirleştirilmiş çoğunluğa hükmettiği bir toplumda, her iki taraf da birbirine karşı nefret duyar. Hakim unsur olan azınlığın nefreti, hükmettiği çoğunluğun birgün gelip de kendisinden intikam alacağı korkusundan kaynaklanmaktadır. Bunun yanı sıra bu azınlık, suçluluk duygusunu bastırmak ve kendi sömürgeci tutumunu haklı çıkarmak için, çoğunluğa karşı bir nefret duygusu geliştirmek zorundadır. Adalet ve eşitlik gerçekleşmedikçe, nefret hep var olacaktır. Yine aynı şekilde, insanlar eşitlik ve adalet prensiplerine karşı giriştikleri ihlalleri haklı göstermek için yalan söyledikleri müddetçe de, doğruyu ve gerçeği bulmak mümkün olmayacaktır.

Bazıları, eşitlik ve adalet gibi prensipleri tarih boyunca oluşan ideolojiler olduğunu ve dolayısıyla da, bunların insanın temel ve doğal birer özelliği olmadıklarını iddia ederler. Burada detaya girmeden, sadece saldırgan bir grubun adalet ve eşitlik prensiplerini ihlal etmeleri karşısında insanların gösterdiği reaksiyonun, bu değerlerin insanda doğumdan beri var olduğuna işaret ettiğini belirtmek istiyorum. İnsan vicdanının duyarlılığı, adalet ve eşitliği gözeten insanların, bu değerlerin tehlikeye düşmesi halinde gösterdikleri tepki ile kendini belirtir.

İnsanın bir diğer tanımı da, onu, dürtülerine karşı davranışlarını kontrol edebilen bir varlık olarak ele alır. Açlık ve üreme ihtiyacını tatmin etmede görüldüğü gibi, insanda bazı dürtüsel motivasyonlar da vardır. Ama insanın tamamıyla bu dürtüler tarafından motive edilmesi, ancak kişilerin veya topluluğun varlığının tehlikeye düştüğü zamanlarda gerçekleşir. İnsanları yönlendiren ihtiras, kıskançlık, intikam alma gibi diğer dürtülerin çoğu ise, özel sosyal durumlarda ortaya çıkar. Bu dürtülerin bazen yaşama dürtüsüne karşı bile öncelikli hale gelmeleri, bunların ne kadar güçlü dürtüler olduğunu gösterir. Ve insanlar hayatlarını, nefretleri, ihtirasları, sevgileri ya da sadakatleri uğrunda feda etmeye çoğu zaman hazırdırlar.

İnsan dürtülerinin en sevimsizi, bir insanın, kendi çıkarları uğruna (kendi gücü dışında bir gücü de alet ederek) bir başkasını kullanmasıdır ki, bu eylem aslında biçim değiştirmiş bir yamyamlıktan başka bir şey değildir. Kendi çıkarı için bir başkasının kullanılması, Neolitik toplumlarda bilinmeyen bir yönelimdi. Ama artık bugün hepimiz için, tarihin bir devresinde insanın sömürüyü istemediğini ve sömürülmediğini hayal etmek bile imkansız. İnsanların tarım ve hayvancılıkla geçindiği dönemin kültüründe herkes yaşamak için gerekli şeylere sahipti ve insanların daha fazlasını elde etme hırsları da yoktu. Özel mülkiyet, bir kapital ve güç kaynağı olarak kullanılmıyordu. Ataerkil devletin zaferi, köllelerin ve işçilerin oluşmasını sağladı, sömürünün asıl kurbanlarıda KADINLAR oldu.

İnsan, kendisinden daha güçlü olanlara karşı bir tüketim eşyası olma rolünü üstlenmekten vaz geçtiğinde, gerçek insani tarihimiz başlayabilir. Bunu gerçekleştirmek için de, seçimlerimizi belirleyen düşünüş biçimimizi doğru sorgulayabilmemiz gerekir. Hatta gerçek bir pişmanlık duygusuna da ihtiyacımız vardır. Pişmanlık, özür dilemekten daha öte bir şeydir. Güçlü bir duygudur. Pişman olan bir kimse, kendisinden ve yaptığı şeyden utanır. Gerçek pişmanlık ve onunla birlikte var olan utanma duygusu daha önce yapılmış yanlışlıkların tekrarlanmamasını sağlayan etkili bir duygudur. Ama samimi bir pişmanlığı her zaman bulmak, pek mümkün olmaz. Amerikalılar kızılderilileri nerdeyse tarihten silmelerinden dolayı pişman oldularmı? Hepimiz atalarımızın, çağdaş toplumlarımızın ve kendimizin işlediği yanlışlıklara ya doğrudan doğruya katıldığımızı ya da bunlara karşı gelmediğimiz için sessiz kalarak onayladığımızı itiraf etmeliyiz.

Eğer aklımız bizim davranışlarımız için etkili bir rehber olacaksa, akıldışı bazı duyguların etkisi altında kalmamalıdır. Gerçek bir insan olabilmek için, aklımızı kendi bencil çıkarlarımız dığrultusunda kullanmamamız, akla aykırı duygularımızı ve dürtülerimizi de farkederek yok etmemiz gerekir. Bu noktada insan neslinin varlığını sağlıklı sürdürebilmesi için hangi dürtülerin gerekli olduğu sorusuyla karşı karşıya kalıyoruz. Saldırganlık ve tahrip etme duyguları, bir grubun diğerini yok etmeyi ve kendisinin varolmayı sürdürmesini sağlayabilir. Ama bu dürtüleri insanlık açısından bir bütünsellik içerisinde değerlendirirsek, farklı anlamlar kazanabilirler. Eğer saldırganlık eğilimi, tüm insanlığa yayılırsa, bu, sadece bir grubun değil, neticede tüm insanların yok olmasına neden olur. Emerson 19. yüzyılda, nesnelerin sahiplenilmesinin insanı yönettiğini söylüyordu. Bugün ise insan, nesneleri putlaştırdı ve onlara tapıyor. İşte bu sahiplenme biçimi onun sonunu getiriyor.


Sahiplenmek, kadını sahiplenmek, tanrıyı sahiplenmek, nesneleri sahiplenmek.

Sahiplendiğini yönetme ve yönlendirme, dilediğin gibi kullanma hakkın olduğu yanılsamasında, sürekli kaybetmek.

Neden bu sahiplenmek?