taraf olmak

Ermenilerin başına bu topraklarda neler gelmişti diye soruversek..Ama bunu akademik düzeyde değil de, öylesine soruversek geniş kitlelere..”öyle olmuştur” veya “hiç alakası yok, asla öyle olmamıştır” cevapları arkasında binlerce insan bulacağımız şüphe götürmez değil mi?

Sadece bir örnekti..Asıl sormak istediğim şey şu; Minimum neye (ya da nasıl bir öz sermayeye) sahip olduktan sonradır ki ancak, insan herhangi bir sorunsala taraf olabilmeyi hak ettiğine inanır?

Hadi kestirmeden söyleyeyim, Uğruna sokaklara dökülücek kadar kati taraftarı olduğumuz hususlarda, aslında söylediğimiz ve iddea ettiğimiz şeyin kendisine bazen hiç olmayacak kadar cahil olmamız ne ile açıklanabilir?-(ki bence bu durum kitlesel düzeyde realitenin kendisi olmakla kalmayıp,aynı zamanda test edilebilirdir de. Örneğin akademik bir konsey önünde yapılacak bir yoklamanın ardından, “taraf olduğu hususta bütünüyle cahildir” kanaatine varılması binlerce insan için pekala mümkün olurdu diye düşünüyorum)

Neden taraf tutarız ve nasıl taraf oluruz..Burada en az rolu “bildiklerimiz” oynuyor sanırım..

dip not:Olası cevaplardan birinin “inanç” olması işin ironik tarafı değil midir?Bir şeye neden, nasıl inanırız, inanç denilen şey,tesis edilmesi için kendinden başka bir şeye ihtiyaç duyar mı..vs,vs..

Dokun Yüreğime

yaşamak dediğin garip bir oyun
bazen en yukardasın bazen en dipte
bazen ortasındasın nerde olduğunu anlamazsın
biri iter sanırsın düşersin, tutunacak dalların kırılır
biri çeker sanırsın çıkarsın, tüm merdivenler senin için sanırsın
başında sen varsın sonunda da
öyle bir öykü kü bu
ne yaşadığının farkınasındır
ne de öldüğünün
nefes aldıkça yaşadığını sanırsın
beden taşır ölü bir düşünceyi
nefes alamadığını hissedersin
ölüm kol gezer sanırsın etrafında
capcanlısındır oysa
hayat garip bir oyun
içinde hep sen varsın
ya farkındasın
yada o senin farkında
fakat
hep içinde
hep seninle

susmak ve izlemek en güzeli der bazen gece
gecenin düşüne dalan binlerce fikir var
ve fikirlere eşlik eden bedenler
bazen bir çığlık
bazen bir iç çekiş
bazen doruğundasın
bazen en kuytusunda
hep seninlesin oysa
farketsende
farketmesende

düşüveriyor içime kelimeler
uzan dokun yüreğime
uzan dokun
uzan
dokun
doku
oku
yüreğimi

yüreğim varlığımın esaretinde
yalnız
bu gece
Murat Tali

Sinema Perdesine Yansıyan Aşk

Sinema hakkında fikirsel paylaşımda bulunma amacıyla “sonsuz” günlüklerine ekleme yapmak istedim.

  Bu kadar geniş bir konuyu başlıklara göre fikir paylaşımında bulunarak tartışmanın uygun olduğunu düşünüyorum. 

  Yapılmış en iyi  aşk filmlerinden kendi seçtiğim ve tutkunu olduğum sinemada beni en çok etkileyen filmlerden önem sırası olmadan yazmaya çalıştım. Yeni eklemelerde bulunursanız bu sayede izleme şansı da bulabiliriz, muhabbetle...

  *yazılan filmler son dönem 2000 ve sonrası olarak eklenmiştir.


  *Closer : Aşk ilişkileri üzerine yapılmış,son derece zekice yazılmış ve yönetilmiş,muhteşem oyuncu performanslarıyla defalarca ve defalarca izlenebilecek amerikan yapımı bir film. Jude Law,Clive Owen,Julia Roberts alışılagelmiş başarılı performansıyla Natalie Portman filmin kadrosu. Daha ne olsun dedirtecek cinsten eşsiz bir kadro. İzlenmesi ve düşünülmesi gerekenlerde üst sıralarda.

  *Luc Besson filmleri: Aşkı incelemede aşk üzerine düşünmede çok başarılı eserlere imza atmıştır. Leon gibi türüne neredeyse rastlanamayacak derecede farklı bir filmi hem yazmış hem de yönetmiştir. Filmografisindeki diğer Derinlik Sarhoşluğu,Angel-A yaptığı diğer aşk temalı filmlerindendir.

  *Won Kar Wai sineması: Tüm filmografisini ve bakış açısını aşkın oluşturduğu, aşkı gösterme üstadı uzakdoğulu sinemacı. diyecek söz bulamıyorum üstada, tüm filmeri sizi uzun süreler etkisinde bırakacak başyapıt niteliğinde:

  In the Mood For Love
  My Bluberry Nights
  2046 

Yönetmen, filmlerinde müziği eşine az rastlanır ölçüde kusursuz kullanır.

  *Kim Ki Duk sineması: Diğer aşk temalı filmler çeken ve senaryolarını da kendi yazan diğer bir author sanatçımız Kore asıllı yönetmenin filmografisindeki filmler üzerine çok çok konuşulacak cinsten anlatmakla bitmez bir içeriğe sahip. Aşkı irdelemede sinemasal anlamda uzakdoğulu yönetmenler başı çekiyor bence. Bazı filmleri

  Breath
  Time
  Spring,Summer,Winter,Fall
  Boş Oda
  Yay

 Bu şekilde yazıp geçmek çok zor , her biri çok değerli filmler sinema sanatı için...

*Dolls : Takeshi Kitano üstadın muhteşem filmi. Söylenebilecek çok şey var bu film için ama tıpkı filmdeki gibi hiç bir şey de yok susmaktan gayri...

*Vanilla Sky , Amerikan sinemasının İspanyol versiyonu ilk olarak çekilmiş filmi aynı senaryo üzerinden yeniden filme aldığı etkileyici yapımlardından. Senaryo çok iyi müzikler ve oyunculuklar da öyle bence.

*Eternal Sunshine Of The Spotless Mind : Sil Baştan diye çevrilip daha ismiyle bile etkileyen muhteşem bir filmi romantik komedi havasına sokmuşlardır ülkemizde. "Kirlenmemiş(saf) zihnin sonsuz günışığı" orijinal çevirisidir filmin. Her şeyi basite indirgeyip tüketmek sadece bizim ülkede yapılıyor her halde böylesine bir çeviri anlayışıyla. Charlie Kaufman amcamızın (ve sanırım kendisi dünyanın en zeki senaryo yazarı, özellikle Being John Malkowich ve Adaptation da ayakta alkışlamıştım.) içimize işleyen senaryosuyla muhteşem bir şekilde göz alıcı oyunculuklarla çekilmiş gelmiş geçmiş en iyi filmlerden biri, hatta bir çok hayranına göre en iyisi. Ayrı bir tartışma platformu oluşturabiliriz bu film için. Bir kez izleyenlerin tartışmaması önemle rica olunur...

*Kader: Ülkemizde yetişmiş usta yönetmenlerden Zeki Demirkubuzun aşk temalı psikolojik filmi. Kesinlikle bir başyapıt bence. Oyunculuklar ve senaryo yine uzun tartışmaları gerektirecek cinsten. öyle bir filmin ülkemizden çıkması sanat anlayışı açısından çok önemli.

*Duvara Karşı ve Fatih Akın ne denebilir ki... Diğer filmleri de aşk teması üzerine yakın filmlerdir. Bu adamın hangi filmini bulursanız izleyin. O artık tartışmasız dünyanın önde gelen yönetmenlerinden tıpkı kıymetli ve aziz üstad Nuri Bilge Ceylan gibi... Üstelik yakın zamanda I love You New York projesinde çektiği kısa filmle karşımıza çıkacak.

*Issız Adam ve Çağan Irmak fenomeni... Bu adam kimdir nerede yetişimiştir nasıl bu kadar samimi senaryolar yazar. Bence bu adam içinde yaşadığı toplumu  iyi tanıyan bir gözlemci ve insanını çocukluğundan bu yaşına kadar çok iyi incelemiş ve benim fikrimce daha küçük yaşta ben sinemacı olacağım demiş bir sinemacı. (Babam ve Oğlumdaki babasının hediye ettiği video kamerayla oynayan fantastik öyküler düşleyen küçük çocuk gibi... Freudyen Psikanalizle kendisini yansıttığını düşündüğüm sahnedir.)  Çok duygulu sade samimi bir türk filmi. Etkilenmemek imkansız...

*21 grams ve Innaritu sinemasının diğer başyapıtları. Yönetmenin sinemasını oluşturan filmler tek bir konuya dayanmaz çoğu zaman bu sebeple özlellikle 21 gramda hissettiğim bu yoğunluk yüzünden listeme aldım. Innaritu filmlerine büyük bir hayranlığım var. Yaptığı üçlemenin ikinci filmi olan 21 gram dışındaki Amores Perros ve Babel de olağanüstü filmler... Bence yaşayan en iyi yönetmenlerden ırk ve toplum farkı gözetmeksizin düşünebilen eşsiz bir sanatçı.

*Fountain ve Daren Aranofsky filmleri. Bu film benim için çok önemli. Demek istediğim, dokunduğu yer işte budur diyebileceğim cinsten hassas bir film. Müzikler, yaratılmış hikaye, kurgu... Anlaşılması zor bir film diyebiliriz çünkü aşkın etrafında kurulu eşsiz felsefi bakış açısı da var filmde. Ancak bana kalırsa bu zorluk ki bence gayet açık bir film, filmin duygusuna asla zarar vermiyor. Yönetmen Aranofsky de benim için tıpkı Innaritu gibi her filmi izlenebilecek dahi yönetmenlerden. Requiem For a Dream, Pi,the wrestler yazmadan geçemeyeceğim diğer  filmleri.

*Lost in Translation: İşte fountain kadar etkili ancak arz olarak ondan çok daha farklı diğer bir başyapıt. Yönetmeni Sophia Copolla: Francis Copolla nın kızı. Bir aileden bu derece başarılı iki yönetmen çıkamaz ama çıkmış. Francis Ford Copollo ya söylenecek söz yok oturun izleyin notlarınızı tutun çalışın siz de yönetmen olun espirisini yapacak kadar ileri gidebileceğim efsane yönetmen. Lost in Translationda sinema perdesine yansıyan aşkın anlatılışı  duygusu  ve bıraktığı hüzün çok etkileyici. Bill Murray, Scarlett Johanson filmin oyuncuları.

*Match Point ve Woody Allen başka söze gerek yok. Sadece izleyin ve sonra dışarı çıkıp biraz yürüyün. Aynı şey diğer Woody Allen filmleri için de geçerli.Dahiyane.

şimdilik aklıma gelenler bunlardır,izlemeyenlere nacizane hatılatmadır…

En Güzel Arkadaşım

Çocukken evcil hayvan dükkânlarının önünden geçerkenki halimi hatırlıyorum. Var gücümle direnirdim beni elimden tutup yürütmeye çalışan anneme. Dükkânın vitrininde sıra sıra, altlı üstlü kafeslerde kâh uyuyan, kâh yırttığı gazete parçalarıyla oyunlar oynayan kedi ve köpek yavrularını izlemek, mümkün olamayacağını bilsem de onlara dokunmak, sevmek için yırtardım kendimi. “Sevimli” kelimesi ne kadar anlamlıysa 5-6 yaşlarındaki bir çocuk için, benim için de o kadar sevimlilerdi kedi ve köpek yavruları. Kabarık tüylerine, her daim mahmur gözlerine, o küçücük kafeslerindeki kocaman özgürlüklerineydi onlara olan ilgimin sebebi. Bilmeden yaptıklarını hoş görmek, bilerek yaptıkları için hayranlık duymak bana büyükannemden kalan bir mirastı belki de.

Kocaman yüreğine kaybettiği üç evladın anısını, savaş yıllarını, zenginliği, yoksulluğu ve yüzünden hiç düşmeyen o güzel gülümsemeyi aynı anda sığdırabilen bir cumhuriyet kadınıydı büyükannem. Evinde olduğu gibi, yüreğinde de bir köşe hep mahmur yüzlere, kabarık tüylere ait olmuştu bildim bileli. “Şeker” diye başlardı, benim bebekliğimde evini paylaştığı köpeğini anlatırken.

“ Seni eve getirdikleri ilk gün biliyordu kimin yavrusu olduğunu. O yüzden ki oyuncaklarını bir tek annenin yanına getirmedi sen yürüyene kadar. O yüzden ki sen uyandığında gecenin bir yarısı, anneni seçerdi haber vermek için. Ne de olsa o da bir anneydi.”

Sayısız kez dinlediğim o inanılmaz öykü her zaman aynı şekilde biterdi.

“İnsan olmak yetmez bir anneyi anlamak için. Anne olmak, senden bir parçanın yaşadığını görmek gerekir mutlaka.”

Gençlik yıllarımda Kırçıl’la tanışana kadar rahatsız etmezdi beni “Beslemek” ya da “Bakmak” sözcükleri. Belki tam olarak farkına varamamıştım. Bugün ondan bahsederken görev edinmişimdir kendime bunu açıklamayı.

“Siz yetişkin bir köpeğe bakmazsınız, bakamazsınız. Yaptığınız şey yalnızca paylaşmaktır. O size muhtaç değildir. Çıkıp gitmek söz konusu olduğunda emin olun ki sizden daha özgürdür.”

Kırçıl da özgürdü çıkıp gitmekte. Sarıdan turuncuya çalan tüyleriyle o “altın retriever”, sadece insanlarla değil diğer köpeklerle de iyi geçinirdi. Sakindi, sevmezdi ortalığı ayağa kaldırmayı. Kocaman dişlerini, gök gürültüsü gibi sesini kullandığında anlardım yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu. Hiç yanıltmadı ne beni ne de bir başkasını. Bir dostun hüznü ve sevinci nasıl hissedebileceğini, huzurun yatağında sere serpe çekilen bir uyku olduğunu ondan öğrendim. Sekiz yıl dile kolay. Yokluğunu lugatımdan çıkartacak bir ömür gibi…

Annemleri bin bir güçlükle dışarı yollayıp kız arkadaşımı evime davet ettiğimde, sadece o şahit olmuştu benim heyecanıma. Küçücük sepetinde meşhur tıkırtılı topuyla oynarken bize aldırış etmiyordu. Masum görünüşlü cadı beni terk ettiğinde ise yine Kırçıldı gözyaşlarıma şahit olan tek canlı. Arabayı kaçırmaya başladığımda suç ortağıydı, sigara paketlerimi sakladığımda ise bir numaralı ispiyoncuydu. Caddebostan sahilindeki yürüyüşlerimizde ise hoş tanışıklıkların vesilesiydi. Kendisini seven güzel kızlar yaklaştığı sırada durur ve en sevimli haline bürünürdü. Ağzı, burnu, kulakları, tüyleri birbirine geçtiğinde sevilmekten, göz ucuyla bakardı bana “beğendin mi” dercesine. Babamın terlikleri, annemin salon yastıkları ve benim gizlediğim herhangi bir eşyam en büyük eğlencesiydi. Kaçırılan parça evin tüm fertlerine önce bir gösterilir, sonra dörtnala koşularla herkes oyuna davet edilir, bütün odalar talan edilip pes ettiğimizde ise önümüze sakince bırakılırdı. Şimdi bile söylerim Kırçıl benden daha espriliydi. Eğlenmesini benden daha iyi bilirdi diye.

Anne olduktan sonra büyüdü Kırçıl tıpkı hemcinsleri insanlar gibi. Olgunlaştı, sorumluluk duygusunu geliştirdi. Doğumda kaybettiği iki yavrusundan biri için yas tuttu. Ne yemek yedi ne oynadı ne de neşelendi günlerce. Hiç unutmam evdeki o matem havasını. Bir aile ferdinin kaybının paylaşıldığı günleri. Kendisinin kopyası diğer yavrusuna sarıldı sonra. Bir anneannenin kızıyla birlikte torununa ilgi göstermesi gibi, annemle kendi sepetindeki yavrusuna baktılar, Şaşkını sütten kesene kadar. Hassastı her anne gibi küçük “şaşkın” söz konusu olduğunda. Kendisine gelince sorun yoktu ama aile fertleri dışındakiler dokunmazdı bebeğine.

Aradan yıllar geçti.

O kuru, kavurucu yaz günü, tam dört yıl önce bu gün. Son kahvaltımızı ettik dostumla. Öğle vakti şaşkını da alıp üçümüz oynadık. Hep Kırçıl kovaladı bizi. Onu seçmiştik nedense. Bilseydim o akşam simsiyah gözlerini göremeyeceğimi, bağırımdan, göğsümden uzak tutmazdım ayrılana kadar.

Akşama doğru bir aile görücüye geldi yazlığımızı. Misafiri seven yapımız sayesinde bilmiyorum kaçıncı çiftti onlar evimize gelen. Kırçıl’ı gören. Bilmem kaçıncı çocuktu Kırçıl’a ilgi gösteren. “Isırmaz değil mi” sorusu içten içten hep güldürürdü beni. Ama kimseyi yargılamamak, suçlamamak lazım geldiğini düşünerek açıklardım üşenmeden. Yine aynısını yaptım.

Evi gezdirirken yatak odası penceresinden onları gördüm. Nereden bulmuşsa 10 yaşındaki çocuk, eline bir sopa almış, kulübesinin içinde duran Kırçıl’a doğru savuruyordu. İçim rahat etmedi. İzin isteyip yanlarına gitmek için ayrıldım. Merdivenlerden inerken tek bir havlama sesi duydum. Adımlarımı hızlandırdım. Arka bahçeye ulaştığımda ise o ana şahit oldum. Gözlerinin arasına gelen o tek darbeyi. Kulübesinden çıkmamıştı. Belki o da beklemiyordu bir “yavru” dan böyle bir hareketi. Beynimden vurulmuşa döndüm. Koştum tüm gücümle. Yanına varana kadar geçen saniyeler yıl gibi geldi bana. İçimde hissediyordum çektiği acıyı. Gözlerime bakarken yattığı yerde neler dedi bilemiyorum.

“Neredeydin? Neden izin verdin?”

Belki de olgundu, sakindi ve beni teselli ediyordu hep olduğu gibi:

“Üzülme ben iyiyim”

Ben onun başucunda ne yapacağımı bilmez diz çökmüşken, yine bir anne çocuğu için kaygılıydı:

“İyi misin oğlum ısırdı mı?”

Dönüp şöyle bir baktım yüzüne. Hiç bir şey söylemedim, söyleyemedim. Kendimi toparlayıp en güzel dostumu, ailemden birini kucaklayıp arabaya atladım. Elini tutarken yol boyunca, dilim döndüğü kadar dua ettim, ona seslendim. Akşam olduğunda ise Kırçıl kapattı gözlerini o ameliyat masasında. Onu seven en yakın dostu ve veterinerinin karşısında.

Bugün dört yıl oldu en yakın dostumu kaybedeli. Evdeki satılık ilanı kalktı o günden sonra. En sevdiği oyun bahçesinde, en sevdiği oyuncağı tıkırtılı topuyla beraber yine şimdi. Yine kuru, kavurucu bir 4 Ağustos günü, bana mirası biricik kızı Şaşkın ve en eski dostu onun başındayız. Yalnız değiliz ama artık. Tanışamamış olsa da karım ve ilk yazını yaşayan kızım da yanımızda. Ona bakıyoruz ve onu anıyoruz hep birlikte.

Bu dünyada Sevmenin, sevilmenin ve paylaşmanın hiçbir fark ve engel tanımadığını bana öğrettiğin için, sana teşekkür ederim arkadaşım. Rahat uyu güzel uykunda. Evinde, ailenle…

Felsefe İçindeki Tanrısal Matematik

Yaşam, ölümün mütemmim bir cüzüdür. İkisinin toplamı ise “din” e eşittir. İşte matematiksel ilimlerdeki kat’iyetle Tanrı’ya ulaşılabileceğini savunanların çözmeleri gereken en güç denklem:

Yaşam+Ölüm=Din.

Muayyen eşitlikte adet olduğu üzere (matematik ilminde) denklemin her iki tarafındaki niceliklerin yerlerini değiştirelim.

Yaşam=Din-Ölüm.

Şimdi soru şu: İçerisinden ölüm vakıasının çıkarıldığı bir din “yaşam”a eşit olabilir mi? Veya ikinci denklemdeki yaşam, ilk denklemdeki yaşamla özdeş midir?

Bu özdeşliğin varolduğunu ileri sürenler,” Beden+Ruh=İnsan” ve “Beden=İnsan-Ruh” eşitliklerindeki “Beden” in özdeşliğinide savunmak zorunda kalacaklardır.

Not: Tanrı, ilahi denklemlerdeki niceliklerle oynanmasına izin vermez. Ben buna “Felsefenin İçindeki Tanrısal Matematik” adını veriyorum.
k.senturk-2009