Uzay bir iki…

Uzaydan böyle döndüler!

Ruslar’ın uzaydan dönüş için kullandıkları Soyuz kapsülleri de, onların iniş alanı da görenleri hayrete düşürüyor.

Şaşırtıcı çünkü iniş alanı hiçbir şekilde herhangi bir düzenlemeye tabi tutulmamış. Kozmonotları taşıyan Soyuz kapsülleri, Kazakistan steplerine inmeye devam ediyor. Ne bir işaret, ne bir pist, ne bir başka sistem söz konusu.

UZAYDAN EKSPRES DÖNÜŞ

Soyuz TMA tipi kapsülleriyle Uluslararası Uzay İstasyonu’na 2 günde gidilirken; Dünya’ya dönüş sadece 3.5 saat sürüyor.

Prestij ve Giden Adam Fenomeni

Prestij, Yönetmenliğini Christopher Nolan‘nın yaptığı 2006 yılı Amerika, İngiltere ortak yapımı film. Yazar Christopher Priest‘in aynı adlı romanından (Prestij (Roman)) sinemaya uyarlanan filmin özgün adı; The Prestige‘dir.

Film Christopher Priest‘in Londra‘da 19. yüzyıl sonlarında yaşayan iki sihirbazın öyküsünü anlattığı 1995 yılında yayımlanan aynı adlı romanından sinemaya uyarlanmıştır. Roman sihirbazlığı; vaat, dönüm noktası ve prestij olmak üzere üç evrede ele alır:
Vaat, sihirbazın yapacağını vaat ettiği sihrin sunumu.
Dönüm noktası; Nesnelerin tanıtımı, gerekli hazırlık, seyircinin heyecanlı bekleyişi.
Sihirbazlığın en üst noktası prestij; vaat edilen sihrin gerçekleştiği an, şaşkın ve hayran bakışlarla seyircinin alkışlaması.
http://tr.wikipedia.org/wiki/The_Prestige_(film)

Not: Seyredenlere seyretmeyenlere filmi kısaca tanıttıktan sonra bu konuda biraz fikir yürütmeye başlayacağım:

Kim sahnenin altındaki su tankında her gün hem de 100 gün boyunca boğularak ölmek için kontrat yapmıştı?!

Demiştik, Sessizliğin erkindeki iknanın, kandırış olduğunu iddia ettiğimizde.

Filmde “giden adam” gösterisinin bence büyük açılımları var, örneğin Tesla aygıtıyla yapılacak gösteriye çıkan sihirbaz, aleti tanıtırken ve bu büyük gösteriye hazırlanırken ne kadar donuk, durgun ve hüzünlü fark ettiniz mi?

Bu soruya cevap vermeden önce ben yine biraz Don Juan’dan ve “tinin belirişinden” bahsetmek istiyorum. Anlattığına göre; sıradan bir adam varmış, tin ona kendini belirtmek için adamın içinden konuşuyormuş fakat adam bu sesi duyacak halde değilmiş. Tin bağlantılarını hissettirmek için boşu boşuna didinip durmuş, fakat adam açıklananları anlama yetisinden yoksunmuş, iç sesini duyduğunda bunun kendi duygu ve düşünceleri olduğunu sanmış. Tin daldığı uykudan adamı uyandırmak için onu sarsıp, üç işaret vermiş; ard arda üç belirme! Adamın yoluna çıkıp duruyor, kendini ayan beyan ortaya koyuyormuş ama adamın taktığı yokmuş.

Adamın anlamamaktaki inadı yüzünden, tin hile yapmak zorunda kalmış ve  hile, bu sayede büyücülerin yönteminin özünü oluşturmuş.

Prestij’in de daha ilk sahnesinde tinin belirmiş olduğunu ve sihirbaz asistanlarının birinin ağzından ortaya döküldüğünü görüyoruz. Diğer asistanın eşi olan gösteri mankeninin bileklerine atılacak düğümün daha farklı olabileceğini, bu sayede kız asılı dururken daha güvende olabileceğini söyler; ancak ne organizatör ne de diğerleri bu öneriyi dikkate dahi almazlar; çünkü bu kez de düğümün tanka düştükten sonra kolay açılamama riski vardır. Böylece risk göze alınmaz ve herşey bilindiği gibi yapılmaya devam edilmek istenir. Fakat bu mümkün olamayacaktır. Tin, bu kez hile yapmak zorunda kalır, kız suda boğulur. Kocası düğümü kasten farklı atmış olabileceğinden şüphelendiği diğer asistana kin duymaya başlar ve böylece filmin konusu oluşur. Bundan sonraki gelişmeler sanki birbirini ölesiye kıskanan iki sihirbazın acımasız rekabeti gibi görünmektedir, oysa durum bundan biraz daha karmaşıktır.

Sonunda tinin ağzından konuştuğu, yanlış düğümden suçlanan sihirbaz, yeni ve müthiş bir numara bulur: “Giden adam!” Adı bile son derece manidar 🙂

Bi yere gitmesi gereken bi adam olduğu muhakkak da bu nasıl yapılacak?

“Giden adam” şovunun mantığı şuydu; sahnede kapısı olan iki boş kutu var, sihirbaz kapının birinden girerken elindeki kauçuk topu yere vuruyor ve gidiyor, aynı anda diğer kapıdan aynı(!) kişi çıkıyor ve zıplayarak gelen topu yakalıyordu. Tabi asla mümkün değilmiş gibi göründüğü için gösteri büyük sükse yapmıştı.

Karısı öldüğü için hırslı olan diğer sihirbaz, biz ona “sağır” diyelim şimdilik, -çünkü tinin sesini duyamamıştı ya- bu gösterinin triğini bir türlü bulamaz ve sinirinden, kıskançlıktan küplere biner. Organizatörü sonunda Sağır’a benzer alkolik bir aktör bulur ve onu Sağır’a benzer şekilde yetiştirir. Böylece onlar da “giden adam” şovuna başlamış olurlar. Bir kapıdan Sağır girer ve kapının altındaki delikten aşağıdaki döşeğe düşerken, diğer kapıdan alkolik aktör dışarı çıkar ve gösterinin en büyük parsasını toplar, yani alkış ve tezahüratı her gün aktör toplarken, asıl (Sağır) mahzende bu tezahürün sesini duyar ancak! Zamanında duyamadığı Tinin bir cezasıdır sanki bu.

Fakat Sağır sadece alkışı bizzat alamadığına değil aslında rakip gösterinin hala bulamadığı püf noktasına çıldırmaktadır. Bu onu için için yer. Sonunda “elini kirletmeye” karar verir (Elini kirletmek, en başta Sağır ve organizatörün şiddetle karşı çıktığı şeydir). Sihirbazı bir dalevereyle pusuya düşürür ve ondan “Giden Adam”ın formulünü ister. Sihirbaz ona TESLA’nın ismini verir. Sağır bu ismi gördüğü anda birden herşey aydınlanır gibi olur; çünkü sihirbazın gösterisi yalnızca bir sihirbazlık olsaydı kendisi bunun anahtarını bulabileceğinden emindir, en büyük sihirbaz kendisidir ne de olsa! Tesla ismi, neden çözümü bulamadığının kesin cevabı gibi gelir ona ve doğruluğunu hiç sorgulamaz. Her şeyi iptal eder,  Amerikanın yolunu tutar, orada Tesla’yı bulur ancak onunla görüşmek öyle kolay değildir, nerdeyse Dövüş kulubüne giriş gibisinden bir sınava tabi tutulur, bakalım gerçekten isteğinde dayatabilecek midir?  Görüştüklerinde Tesla ona bu işin peşini bırakmasını ve kendisine yalnızca bela getireceğini söyler, hem de bikaç kez! (Tin bu kez Tesla’nın biçiminde görünür Sağır’a) Oysa bizimki sağır olduğunu zaten kaç kez ispat etmiştir şimdiye kadar!Sonunda ona siparişini verir, gerçek bir numara istemektedir o da (rakibininki gibi) ve bütün parasını Tesla’yı finanse etmeye adar. (Şunu hiç aklına bile getirmez; Bunca olağandışı şeyi gerçekleştiren Tesla neden bi dağ başına kaçıp saklanmıştır ki?! Neden Dünyanın en büyüğü değildir? Burada yine Otostopçunun Galaksi Rehberindeki kahin metaforunu görüyoruz!)

Burada birçok badire atlatıldıktan sonra beklediği numarayı ve kullanım klavuzunu alarak geriye döner. Gösteriyi bir finansörün yanında gerçekleştirdiğinde adam her türlü desteği vermeyi taahhüt eder ve en muhteşem gösteri salonunu 100 günlük bir gösteri için kiralarlar! (niye 100 gün?)

Sağır, bodrum katında sadece kör adamları çalıştırmaktadır (körler sağırlar birbirini ağırlar!), organizatörünün bile oraya inmesini yasaklamıştır. (Kör adamlarla çalışılmadan yükselinemiyor bu durumlarda!) Aslında diğerleri bunun gösterinin triğini saklamak için olduğunu düşünerek normal kabul ediyorlar, doğrudur da bir anlamda fakat mesele onların düşündüğünden çok daha vahim.

“Bir adamın gittiği doğrudur da bir adam da gelmektedir aslında!!!”

Konunun en başında sorduğumuz soruya şimdi geldik aslında: Tesla aygıtıyla yapılacak gösteriye çıkan Sağır, aleti tanıtırken ve Devamını oku “Prestij ve Giden Adam Fenomeni” →

“Nosce te İpsum” ya da “Falling in Love”

Kendini bulmaya arayışı içinde yaşayan bizler ruhumuzu özgür bırakabilmek uğruna yaşarız. Yegane anlamımız kendi içimizde bir amaca ulaşmaktır. Bu bir arayıştır , dış dünyada başlar … Ne görse , işitse yaşamına katar , öğrendiklerini kendi benliğine işler ve kendinden bir birey , özgün bir varlık yaratmaya çalışır. Ancak ne fayda ki bu çalışma boşunadır çünkü insan önce kendini bilmelidir. Dış dünya sandığı şeyin kendi içsel mücadelelerinin ve duygu durumlarnın bir yansıması olduğunu ancak bu sayede bilebilecektir ve sonunda bu kendini bilme ile insan ideal dünyasının tanrısı olur. Tüm duygu durumlarını kontrol edebilen düşkünlükten (özellikle bu terimi kullandım çünkü aşk için latinece orijinalde söylenen karşılık aşka düşmek olarak kullanılmaktadır) yoksun bir varlığa dönüşür. Artık Onun için negatif bir oluş yoktur, Tanrısallaşmıştır.

“Ve pek az insan bu yolu seçerek kendini bilmiştir”

Yukarıda yazdığım paragraf felsefi ve psikolojik anlamda ideal insanı tanımlamaktadır. Bu anlamda aşkın bir oluş olduğunu kabul ediyorum kuşkusuz. Çünkü yukarıda tanımladığım insan kendi oluş dudrumlarını kontrol edebilen bir insandır, zayıflıktan uzaktır. Latince orijinalinden tanımladığımız üzere aşka düşme halini bir oluş olarak kabul eder ve yaşar. Bu durumda böyle bir insan yalnızca bir kişiye aşk beslemez. Onun için her şeyin özüne indirgenmiş aşk bir düşkünlük olmaksızın yaşanır. Bir insana beslediği duygular ne kadar eşsiz olsa da bunun bir başkasına da beslenemeyeceği anlamına gelmediğini bilir ve kendi isteğiyle yayını hazırlar ve aşk okunu bir başka insana fırlatır.

Yeryüzünde binlerce yıldır yaşayan insanoğlu kendini bilmenin ne demek olduğunu anlama cesaretini gösterememiştir. Yani kitlesel anlamda bu pek mümkün olmamıştır çünkü toplumlar kendini bilme ilminden yoksundur aksi halde ne savaşlar ne de diğer olumsuzluklar hümanitemizi bozabilirdi. Bu yolculuk her zaman bireysel bir yolculuk olmuştur ve ne yazık ki böyle olmaya da devam edecektir. Bu öğretiyi benimseyenler ve uygulayanlar yazma yoluyla nesiller arası devinimi sağlayabilirler.

Şu halde kendini bilme yolunda olan bizler , acı ve buhranlarımızdan başka bir dünya var edemiyoruz. Bitmeyen ıstırabımız savaşlar meydana getiriyor , açlık ve ekonomik krizlere sebep oluyor , hiç bir zaman hiç bir yerde başarılı olamamış siyasi yapıların çıkar mücadeleleri altında yüzyıllardır eziliyoruz. İnsanoğlu kendini yok etmenin bir yolunu her zaman buluyor.

İşte aşk ta ve Onun için yazılan tüm o destanlar da hüzünle bitiyor. Kendimizi yok etme arzumuz aşkımızın içine de işlemiş. Mutlu aşk yoktur diyen bir toplumun çocuklarıyız. Aşkın ömrü şu kadar yıl diyen ırkın çocuklarıyız. Zavallı insancıkların cehalet içinde büyüttükleri birbirimizden nefret etmenin yolunu arayan sözde medeniyetlerin çocuklarıyız.

Kendi hüznüyle acı çeken aşklar ve Onu yaşayan aşıklar adına , cennetin bahçesinden uzakta gözyaşları kuruyana kadar ağlayan ve aşık oldukları sevgililerine kavuşmayı düşleyenler adına…

“Aşk bir kadehtedir ve her ölümlüye uğruna içebilecekleri bir ölümlü seçme şansı verilir.” Bunu yazan bir ölümlüdür bu acıyı çekenler de ölümlülerdir. Kendini bilme yoluna ancak bir başkasına aşık olma yoluyla beraberce ulaşılabileceğini söyleyen ölümlülerdir. İlk söyleyen Platondur dur. Sevgiliye duyduğu aşk öylesine yücelmiştir ki Onda tanrıyı görür. İşte O an kendini bilme safhasına ulaşır ve orada aşkın kendisini görür. Ona göre evren yalnızca AŞK tır.

O kendisini AŞK a götüren sevgilisinin yerine bir başkasını nasıl koyacağını bilmez. Çünkü Platon da fanidir. Kendini bilme yolunda yürüyen bir azizdir. Tıpkı Mevlana gibi ; Şems ini kaybeden Mevlana hayata küsmüş ölene kadar Onun hüznüyle yaşamıştır. Çünkü fanidir. Bizim yarattığımız medeniyetler içinde kendimize ulaşmamız mümkün değildir. Bu yola ancak dünyada bir aşk bularak bir beden ile ulaşırız ve sonunda Onu ebedi yaşarız.

Aşk bir olma durumudur. Ve aşık olan ile olunan aynı kişidir. İşte biz bu noktada demir atıyoruz. O , bize dönüştüğü için Ondan yani aslında kendimizden vazgeçemiyoruz. Kendimizden vazgeçme durumu intihar olarak tanımlanırsa aşkından vazgeçmek te aynı nedenle intihar oluyor. İki olarak başlayan şey BİR olarak varlığını sürdürüyor. Bu cümleden sonra buraya yazılması muhtemel olan şeyler aşkı yaşayanlara ait …

Ataların Hikayesi

Prof. Dr. Richard Dawkins’in, Ülkemizde 2. Baskısı Eylül 2008’de yapılan  650 sayfalık “ATALARIN HİKAYESİ- Ancestor’s Tale” adlı bilimsel içerikli kitabını derlerken, çok kısa birkaç alıntıyı da sizlerle paylaşmak istedim:
*Havva ile Adem bir çift değildi. Buna bağlı bir konu olarak, Havva’nın Adem’den önce geldiğine inanmak için bağımsız nedenler de var. Soyadı gibi, Y-kromozomu her zaman yalnızca erkekten geçer. Diğer yanda mitokondriyal DNA yalnızca dişiden geçer. Tüm insanlığın, tümü-kadın soydan “insan” ortak atanın yerini belirleyen mitokondriyal EYOA’sına, bazen Mitokondriyal Havva denilir – zaten bu da onun hikâyesidir. Elbette bunun tümü-erkek soydaki eşdeğerine de, Y-Kromozom Ademi denilebilir.
*Kutsal Kitaplarda ve değişik mitolojik yakıştırmalarda belirtildiği şekilde, “Adem”in kaburga kemiğinden “Havva”nın yaratılması öyküsünün aksine bilimsel veriler farklı bir görünüm göstermektedir. Gerçekten de, bugünün en iyi “moleküler saat” hesaplarıyla Havva için saptanan tarih günümüzün yaklaşık 140.000 yıl öncesiyken, Adem için günümüzün yaklaşık 60.000 yıl öncesidir.
*İki insangil geçiş, dört ayaktan iki ayağa geçişimiz ile daha sonra beynimizin büyümesiydi. Belki daha az önemli, ama çok karakteristik bir insan özelliği olan üçüncüsünü ekleyelim: Vücut kıllarımızı kaybetmemiz. Neden “çıplak insaymun” olduk?
Evrimin tuhaf yönlerde hızlı, görünüşe göre keyfi atakları bana tek bir şey söylüyor: Cinsel seçilim. Darwin’in “İnsanın Türeyişi” adlı yapıtı, büyük ölçüde cinsel seçilime ayrılmıştır.
*Darwin, ata erkeklerin kıllı kadınları çekici bulmadıklarına inanıyordu. Kuşaklar boyunca erkekler eş olarak en çıplak kadınları seçtiler. Erkeklerde çıplaklık, kadınlardaki çıplaklığın peşinden  sürüklendi, ama hiçbir zaman yetişip onu yakalayamadı; erkeklerin kadınlardan daha kıllı kalmalarının nedeni budur. Darwin’e göre, cinsel seçilimi harekete geçiren tercihler veriliydi. Erkekler pürüzsüz kadınları tercih ederler, açık ve net.
*Kıllarımızı neden kaybettik? Mark Pagel ile Walter Bodmer karmaşık bir öneri geliştirdi: Kılsızlık, bit gibi dış parazitleri azaltmak ve bu hikâyenin temasıyla uyum içinde, parazitsizliğin cinsel seçimli bir reklâmı olarak evrildi.
İnsanların, maymunlar gibi, kıçlarında kılsız deri yoktur. Kafanın üstü, koltuk altı ve kasık bölgesi hariç, tamamen çıplak derileri vardır. İki soru akla gelir. Kılları yitirmek böylesine iyi bir fikirse, dış parazitlere maruz kalan diğer memeliler neden kıllarını alıkoydular?
Kafamız, koltuk altımız ve kasık bölgemizdeki kılları neden alıkoyduk? Ağır basan bazı avantajları olmuş olmalı. Kafamızdaki kılların, evrildiğimiz Afrika’da çok tehlikeli olabilen güneş çarpmasından koruduğu akla uygundur. Koltuk altı ve kasık tüylerine gelince, atalarımızın cinsel yaşamlarında kesinlikle kullandıkları ve birçoğumuzun sandığından daha fazla kullanmaya devam ettiğimiz güçlü feromonlar yaymaya yardım ediyor olabilirler.
*İnsan iki ayaklılığının kökenine ilişkin fikrim şöyledir: Atalarımız, diğer insaymunlar gibi, ağaçların üzerinde olmadıklarında dört ayak üzerinde yürüyorlardı; ama bazen, tıpkı modern insaymunların ve maymunların yaptığı gibi, yağmur dansı gibi bir şey yaparken, alçak dallarda meyve toplamak için, bir çömelerek beslenme duruşundan bir diğerine geçmek için, ırmakları geçmek için, penislerini göstermek için ya da bu işlerden birkaçını bir arada yapmak için arka ayaklarının üzerine kalktılar.
*Evrimde ilerleme yukarıya tek bir tırmanış değildir; daha çok bir testerenin dişleri gibi uyaklı bir güzergâhı vardır.

ATALARIN HİKÂYESİ – Richard DAWKINS’den özetleyen Halit Yıldırım

Dünyanın en eski destanı: Mahabharata (Onbin Yıllık Nükleer Savaş)

Dünyanın en eski destanı;
Onbin Yıllık Nükleer Savaş

“Bu günümüz, dünün düşünceleridir; şimdiki düşüncelerimiz yarınımızı inşa edecektir; yaşamımızı düşüncelerimiz yaratır.”

Dhammapada “Mahabharata çok büyük ve karmaşıktır ama 18 Yüzyıl öncesini çok net olarak açıklamaktadır.”

Reader´s Digest “Mysteries of the Unexplained”

“Bu öyküyü kuru bir çubuğa anlatsaydın, yapraklanır ve köklenirdi.”

Henri Michaux

Hindistan´ın ulusal destanı Mahabharata, aslında bir şiirdir ama çok büyük ve karmaşık bir şiir külliyatı olarak düşünülebilir. Sözcük sayısı “Mesnevi”den çok daha ötededir ama büyük olasılıkla tek bir kişi tarafından yazılmamıştır. Sankritçe yazılmış olan Mahabharata şimdiye kadar yazılan en uzun şiirdir, “stanza” denen yüzbin kıtadan oluşur yani İncil´in 16 misli, Ansiklopedi Britannica´nın tamamı kadardır. Bazılarına göre MÖ 3.-5. Yüzyıl aralarında yazılmıştır, bazılarına göre MS. 4. Yüzyıl´da derlenmiş, bazılarına göre ise çok daha eskilerde 19-20.000 yıl evvel yazılmıştır. Hintliler´e göre Mahabharata´da olmayan bir şey hiçbir yerde yoktur. Batı dünyası bu inanılmaz dev destanı ancak, 18. Yüzyıl´dan sonra tanımıştır; o da destanın sadece küçük bir bölümü olan 1785´de Londra´da Charles Wilkins çevirisiyle yayınlanan “Bhagavad-Gita”dır.

  1. Yüzyıl´da doğubilimci Hippolyte Fauche, 200 kişilik bir ekiple tüm destanı Fransızca´ya çevirmeye başladı ama ömrü vefa etmedi. Sonuçta eksiksiz İngilizce çeviri ancak 20. Yüzyıl´ın başında yine Hintliler tarafından Bombay´da gerçekleştirildi. Günümüzdeki en ilginç ve inanılmaz Mahabharata olayı; Jean Claude Carriere, Marie H. Estienne, Peter Brook ve arkadaşlarının 16 yıl çabaladıktan sonra 1985´de ilk kez Avignon´da sahneye koydukları “Mahabharata” adlı oyundur, oyun 9 saat sürüyor, bazen üç gecede, bazen bütün bir gün veya bütün bir gecede oynanıp bitiriliyor, 16 ulusa mensup 25 oyuncu sahneye çıkıyordu. Carrier, üç yıl süren sahnelemenin sonucunda, farklı bir etkinin oluştuğunu vurguluyordu; “…bu etki dünyanın üzerine çöken bir tehdit miydi? Yoksa doğru eylemin gerçek anlamının inatçı araştırması mıydı? Alın yazısıyla oynanan ince ve kimi zaman acımasız bir oyun mu?… (Can Yayınları/Mahabharata-1991)” Aynı ekip, yorulmaksızın çalışarak, inanılmaz bir performans sonucunda oyunu, bir film ve bir de tv dizisi haline getirmeyi başardı. Ama biz Türkiye´de bunları göremedik; aklı evvel film ithalatcılarımızla, tv yöneticilerimiz hayatlarında duymadıkları evrensel bir kültürü elbette ki algılayamadılar. Onların düzeyini “Yalan Rüzgarı” ile “Şaban” belirlemekte; yani bilinçsiz servetle, bilinçli cehaletin buluştuğu nokta…

Dünyalılarla uzaylılar mı savaştı?

Sanskritçe´de “maha” büyük ve herşeyin toplamı anlamına gelir; “bharata” ise komünyel bir isimdir veya bir bilgeliğin tanımıdır. Daha öte metafizik yorumlarda sözcüğün “insan” anlamında olduğu da söylenir; bu bağlamda “İnsanlığın Öyküsü” yazılmıştır. Destanda anlatılan dev savaş öncelikle klanlar arası bir çatışma gibi görünse de, aslında tüm gezegenin egemenliği yolunda bir kavgadır ama sonunda öyle bir savaş başlar ki, tüm evren yokolma tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Savaşta kullanılan silahlar hem dünyasal (ok, balta, kılıç, mızrak gibi) hem de tanrısaldır (ışınlar, atomik silahlar, uçan araçlar gibi) Bir bakışa göre, Mahabharata en eski bilim kurgu örneğidir ve zeki canlılar arasındaki bir anlaşmazlığı, bir savaşı ve günümüz teknolojisinin çok ötesinde silahların kullanıldığını anlatır. Örneğin bir bölümde içinde destanın kahramanlarından Krisnha´nın da bulunduğu Vrishni´ler, Salva adlı lideri bir güçle kuşatırlar. Bunun üzerine zalim Salva, heryere gidebildiği Saubha adlı arabasına binerek “yükselir” ve sayısız cesur Vrishni genciyle beraber tüm bir kenti harabeye çevirir. Saubha adlı araç daha önceki bölümlerde anlatıldığına göre savaşın yönetildiği bayrak gemisidir ve Salva´nın kentinde bulunmaktadır yani oradan kalkıp, savaş alanına getirilmiştir. Buna karşın Vrishni savaşçılarının da benzer silahları vardır; Pradyumna adlı kahraman özel bir silah kullanır, bu silah en yüksekteki tanrıları dahi durdurmaktadır; silah için “savaş alanındaki hiçbir insan onun oklarından kurtulamaz” tanımı yapılır ve Salva Krisnha´ya doğru düşer, Krisnha gökte Salva´yı izlemeye başlar fakat Saubha adlı araç göklere özgün tanımla adeta yapışmıştır. Krisnha tüm silahlarını durmaksızın fırlatır; roketler, misiller, mızraklar, çiviler, savaş baltaları, üç yüzlü oklar, alev püskürtücüler vb… Gökte yüzlerce güneş ve ay belirir, yüzlerce yıldız doğar. Ne gece ne de gündüz vardır, zaman anlaşılamaz.

Radyoaktif ölümün reddedilmez tarifi;

Krishna´nın Salva´nın saldırılarını savuşturmak için kullandığı silahların seslerinin anlatımı, aynen günümüzdeki anti-balistik roketlere benzemektedir; “Onları savuşturdum, bir hayal gibiydiler. Hızla vuran sütünları yolladığımda, gökler parladı ve parçalara ayrıldılar. gökte büyük gürültüler oldu.” Ve sonra Saubha´nın görünmez olduğu anlatılır sanki Krisnha hedefi hiç şaşırmayan akıllı bombalar kullanmaktadır. Bu arada atılan bir okun “roketin” sesiyle savaşçılar ölürler, Salva´nın askerleri “Danavalar” acı çığlıklar atarak yerlere düşerler, onları güneşe benzer parlaklığı olan okların sesi öldürür. Sauba kaçmak için saldırıya kalkışır, o zaman Krisnha “özel ateş silahı”nı kullanır bu silah güneş şeklinde halesi olan bir disk şeklindedir. Ve disk Saubha´yı ikiye böler, “kent” gökten yere düşer ve Salva ölür. Bu olay, Mahabharata´nın sonudur. En garip silahlardan birisi Pradyumna´nın kullandığı özel oktur, bu okun öldürücü gücünden hiç kimse tanrılar dahi kurtulamaz. Agneya´nın kullandığı silah ise, alevli ama dumansız ateş okudur “Yoksa artık ok yerine , ışın mı demeliyiz.” Derken savaş alanına birden bir karanlık yayılır, kimse çevreyi göremez ama gece olmamıştır, vahşi bir rüzgar başlar, bulutlar kükrer, toz ve çakıl taşları yağmaktadır, doğa dengesini yitirir, güneş gökte sallanmakta, dünya titremekte, korkunç silahtan yayılan kavurucu sıcaklık, herşeyi yakmaktadır. Filler alevler içinde, çılgın gibi oradan oraya koşuştururken, diğer canlılar buruşarak yere düşmektedir, vahşi ışınlar gökten yağmur gibi yağmaktadır. Ve ateş fırtınasının yanısıra Gurkha´nın silahının sesini duyanlar da ölürler. Bütün bunlar sanki nükleer bir patlamanın yanısıra radyoaktif çöküntünün birebir tarifi gibidirler. Gurkha´nın çok hızlı ve güçlü bir Vimana´sı vardır; Vrishni´lerin ve Andhaka´ların üç kentine uçar ve saldırır, evrenin tüm gücünü taşımaktadır. Duman ve ateş sütunları fışkırtır, on binlerce güneş parlaklığında ışınlar yayarak yükselir. Vimana´nın “demir şimşek” diye tanımlanan süper bir silahı vardır, her iki aşiretten sayısız insanı ve kentlerini küle dönüştürür. Cesetler tanınmayacak kadar yanarlar, ölmeyenlerin saçları ve tırnakları dökülür, çanaklar, çömlekler kendi kendilerine kırılırlar, yiyecekler zehirlenir. Kaçmaya çalışan savaşçılar ve eşyaları küllerle yıkanmaktadırlar.

Nedir bu silahlar? Başka hiçbir mitolojide böyle bir tanım yoktur, yıldırımlar, şimşekler vardır ama ötesi yoktur. Bunu anlamak şu anda mümkün değil; umudumuz zamanla öğrenmek. Destan´da anlatılan olaylar gerçek midir yani fiziksel midir? Yoksa metafizikçilerin yaklaşımıyla simgesel midir? 1944 yılında Paris Üniversitesi Hint Uygarlığı Enstitüsü´den Emil Senart´ın özgün çevirisi olan “La Bhagavad-Gita” böyledir (Ruh ve Madde Yayınları-1995). Türkçe çevirinin önsözünde Ergün Arıkdal şöyle der; “… o halde insan kendisiyle, maddenin hakimiyeti ile savaşa hep devam etmelidir.” Galiba ikisi de doğrudur yani Mahabharata hem çok uzak geçmişte kaybolmuş bir uygarlığı ve belki de yaşanmış en büyük savaşı anlatmakta, hem de dev bir ruhsal öğretiyi içermektedir; bu öğreti Senart´ın tanımıyla “Rabb´in Ezgisi”dir.

Bilim ve Vimanalar

  • “Asya ve Güney Asya kaynaklı çeşitli metinlerde uçan araçların veya göksel cihazlardan söz edilir. Hint ve Çin halk öykülerinde ve sanatçıların çizimlerinde göklerde seyahat etmek için yapılmış araçlar yer almaktadır. Kaynaklardaki farklılıklar dikkat çekecek kadar büyüktür, anlaşılmaz aygıtlar olduğu gibi, temel uçuş prensiplerine göre yapılmış ahşap araçlar da vardır. Taoist masallar sık sık göklerde uçan ölümsüzleri anlatırlar. Xian adlı bu araçlar yöneten ölümsüzlerin özgün ilahi güçleri vardır. Onlar tüylüydüler, Tao rahipleri onlara ´Tüylü Rahipler-Yu Ke” diyorlardı; “fei tian” yani uçan ölümsüzler Çin mitolojisinin sayısız yerinde raslanır. Uçan araçlar belki de bir tür teknolojik araçlardırlar ama yönetenler acaba insan mıdırlar? İkinci Yüzyıl´da yazılmış, bir şiirde uçan dragonların yönettiği gök arabalarından açıkça söz edilmektedir. Elimizde uçan araçların yapımlarını ve gelişimini anlatan sayısız öykü vardır. Bunlardan yola çıkarak olası kaynaklara giden ilginç ipuçlarına ulaşabiliriz. İşte bir araştırma sonucu; 11. Yüzyıl´da Brihat Kath Alokasamgraha adlı bir marangozun uçan bir araç yapmaya çalıştığını biliyoruz. Benzer bir öykü Eski Yunan´da vardır; 7. Yüzyıl´dan kalma bir Yunan metninde, mahkumları toplayan ve konuşabilen uçan bir araçtan söz edilir, bu araç mekaniktir ve havada durabilmektedir. Bu bilgileri Clive Hart´ın 1985´de Berkeley Üniversitesi´nde yayınlanan ´The Prehistory of Flight´ adlı kitabının ´çeşitli batı kaynaklarına göre uçan makinelerin kronolojik listesi´ bölümünde buluyoruz. Uçmakla ilgili bilimsel onaylı en eski kaynaklar oluşturulurken, insan yapısı kanatların gelişimi temel disiplin olarak izlenmiştir ama bu doğru değildir; Vimanalar bir yana antik Çin, Kore ve Hint kaynaklarında insan taşıyan çok daha karmaşık gök araçlarından söz edilmektedir.” – Dr. Benjamin B. Olshin, “Mechanical Mythology: Private Descriptions of Flying Machines as Found in Early Chinese, Korean, Indian, and Other Texts”

  • “Rama İmparatorluğu olarak tanımlanan devletin, Kuzey Hindistan ve Pakistan´daki geçmişi en azından 15.000 yıllıktır. Bu uygarlık çok büyük bir nüfusa sahipti, kültür düzeyi yüksekti, kalıntılarına Pakistan´daki, Kuzey ve Batı Hindistan´ın çöllerinde raslanmaktadır. Rama, “Aydınlanmış Rahip Kral” bu kentleri yönetiyordu. Rama´nın 7 büyük kenti, klasik Hindu metinlerinde “7 Rishi Kenti” olarak geçer, antik Hint metinlerinde uçan araçlara “Vimanalar” denmektedir. Destanlara göre, Vimanalar iki katlıdır, daire biçimindedirler, kubbelerinde bir giriş tüneli vardır yani tam anlamıyla bir uçan daireye benzerler. Rüzgar hızıyla uçarlar ve melodik bir ses çıkarırlar, Vimanalar´ın dört türü vardır, inanılmaz ama bazıları tabak şeklinde, bazıları ise uzun silindir şeklindedirler yani sigar gibidirler… Vedalar, antik Hindu şiirlerdir; bilinen en eski Hindu metinler olarak tanımlanırlar. Vimanalar çeşitli şekil ve boyutlarda iki tür olarak anlatılır; ´Ahnihotra-vimana´nın iki motoru veya sistemi vardır, ´Elephant-vimana” ise daha gelişmiş bir araçtır. Ayrıca, “Kral balıkçı”, “İbis” adlı ve başka hayvan adlarının da verildiği Vimana türleri de anlatılır. Göründüğü kadarıyla Mahabharata, bir atom savaşını bize anlatıyor! Kaynaklarda bir izolasyon veya tahrifat yoktur; savaşlarda fantastik silahlar, uçan araçlar kullanılmıştır. Bunlara epik Hint destanlarında çok sık raslanır. Hatta Ay´daki bir savaşta yer alan “vimana-Vailix”den söz edilir. Kısacası atomik bir patlamanın tüm etkileri ve özellikle de insanları öldüren radyoaktif etki Mahabharata´da çok belirgindir; Mohenjo-Daro´daki Rishi kentini geçen yaz kazan arkeologlar, caddelerde yatan iskeletler buldular, bazılarının yumrukları sıkılıydı sanki bir anda ölmüşlerdi, en azından bir kıyametin yaşandığı kesindi. Ve iskeletlerde tesbit edilen radyoaktivite, en azından Hiroshima ve Nagasaki düzeyindeydi. Daha ötede Mohenjo-Daro, ızgara biçiminde planlanmış mükemmel bir kenttir; su sistemi bugün Hindistan ve Pakistan´da kullanılan düzeydedir. Antik kentin caddelerinde kalıntı olarak siyah cam kümeler bulunmuştur. Bunların cam küreler olduğu sanılmaktadır ve bulunan kil çömleklerin çok yüksek ısıyla eritildiği keşfedilmiştir. Mahabarata´nın bir bölümü olan Dronaparva´da ve Ramayana´da özelikle belirtilen küre şeklinde bir Vimana vardır. İnanılmaz bir hıza ulaşmakta ve ardında büyük bir hava akımı bırakmaktadır. Hareketleri bir UFO gibidir, her yöne gidebilir, yön değiştirmesi ani çok hızlıdır, son hızla giderken aniden durup, yine aynı hızla ters yöne gidebilir. ´Samar´ adlı başka bir Hint destanında Vimanalar; demir makineler olarak tanımlanırlar ama yumuşaktırlar ve örgü gibi yüzeyleri vardır; cıva ile şarj olurlar ve arkalarından kükreyen bir alev püskürür. Daha da ilginci ´Samaranganasutradhara´ adlı antik metinde Vimanalar´ın nasıl yapıldığı anlatılır ama uygulanması için yeterli çözümleme henüz yapılamamıştır; Cıva ile itici güç sağlanması olasıdır ve denenmektedir, günümüzde Sovyet döneminin bilim adamları tarafından Türkistan´da ve Gobi Çölü´nde kozmik yön-bulucu araçların keşfedildiği söylenmiştir. Küresel olan bu araçlar, cam ve porselenden yapılmıştır, konik uçlarının içinde bir damla cıvanın bulunduğu belirlenmiştir.” – D. Hatcher Childress, “Ancient Indian Aircraft Technology-Anti-Gravity Handbook”

Ufoloji ve Vimanalar

  • “Hindistan´ın Vedik edebiyatında Vimana olarak tanımlanan uçan araçlarla ilgili tanımlamalar vardır. Bunlar ikiye ayrılırlar; 1)İnsan yapısı olan ve kuş benzeri kanatlarla uçan araçlar 2) Alışılmadık şekilleri olan ve insanlar tarafından yapılmamış olan araçlar. İlk gruba giren araçlar orta çağ tarzında, Sanskrit dünyanın mimarisine uygun otomatif askeri kuşatma araçları ve diğer mekanik aygıtlarla eş düzeydedirler. İkinci gruba giren araçlar ise, Rig Veda, Mahabharata, Ramayana ve Purana´larda tanımlanan UFO´ları anımsatan araçlardırlar. Vedik Evren Maya´nın ürünü veya bir hayaldir ya da evrensel bir sanal gerçeklik olarak düşünülebilir. Ana bilgisayarın görevi, “pradhana” adlı geleneksel enerjiyi sağlamaktır. Bu enerji Maha-Vişnu olarak bilinen ve sürekli genişleyip yayılan İlahi Güç tarafından harekete geçirilir yani Maha-Vişnu bir evrensel programcıdır. Aktif pradhana, enerjinin özel bir formu olarak oluşur ve kaba maddeye dönüştürülür. Şiva´nın eşi Uma (aynı zamanda Maya Devi olarak da bilinir), sanal enerjinin tanrıçası veya “yükleyici”sidir. Uma, Ana Tanrıça olarak da bilinir, kocası Şiva ise Hayallerin ve Teknoloji´nin Efendisi´dir, Şiva ile Mahabharata´da adı geçen Salva arasında doğal bir ilişki vardır, bu ilişkinin kökeninde Salva´nın bir Vimana´ya sahip olma gayreti ve Maya Danava´ya sahip olma arzusu vardır. O zaman, Hayallerin Efendisi olacak ve enerjiyi o üretecektir.” – Richard L. Thompson, “Alien Identities”

  • “Vimanalar´ın yapısı akla UFO´ların sürekli değişen günlük doğasını getirmektedir, yetenekleri geleneksel fizik yasalarının ötesindedir. Carl Jung´un yorumunda UFO´ların niteliği bir rüya alanındadır; bir yerde, parlak ışıkları gözlemlemenin tam ortasında ve zaman kavramı yitirildiğinde objektif ve sübjektif bilinç arasında suçluluk başlar ve bozulma görülür. Araştırmalarım UFO ilişkileriyle, dinler, metafizik mistizm, folklör, şamanik trans, migren ve hatta yaratıcı imajinasyonlar arasında yakın bir ilişkinin ve benzerliğin bulunduğunu gösteriyor. Benzerliğin içinde, sabit imajlar, olayların ardıllığındaki tutarlılık ve genelde görülen alışılmadık “zirve deneyimi” niteliği bulunur. Kaçırılma raporlarında da, bu fenomenin paralelinde yer alan olaylara raslanır. Örneğin, nahoş ama inanılmaz “bedensel parçalanma” olayında olduğu gibi; bazen raporlarda kaçırılanların anlattıkları, şamanların “ölüm-yeniden doğum” trans deneylerine çok benzemektedir.” – Alvin H. Lawson

  • “Birkaç on yıl evvel batılılar tarafından Güney Hindistan´daki bir tapınakta bulunan antik Sanskrit metinlere göre, Vimanalar uçan tüm araçların en üst noktasıydılar. İtalyan bilimci Dr. Roberto Pinotti 12 Ekim 1988´de Bangalore´da yapılan Dünya Uzay Konferansı´nda yaptığı konuşmada, Hindu antik metinlerinde tanrılarla, kahramanlar arasında yapılan bir savaşın anlatıldığını belirtti. Pinotti, metinlere bir destan olarak bakılmamasını istiyor ve göklerde pilotların kullandığı silahlı uçan araçlarla yapılmış bir savaşın açıkça anlatıldığına dikkat çekiyordu. Kullanılan silahlar, savunma ve saldırı amaçlıydılar; yedi ayrı tipte mercek ve aynı sistemlerini içermekteydiler. Örneğin pilotları ´kötü ışınlar´dan koruyan ´Pinjula Mirror´ bir ´Görsel Ayna´ idi; ´Marika´ adlı silahla düşman araçları vuruluyordu. Sonuçta Dr. Pinotti bu antik silahların bugün kullandığımız laser teknolojisinden çok farklı olmadıklarını iddia ediyor ve; “Araçlarda ´Somaka, Soundalike and Mourthwika´ adları verilen özel ısı emici metaller kullanılmış olmalı.” diyordu. Pinotti´ye göre, tanımlanan itici güç prensibi, elektriksel ve kimyasal olmalıydı ama güneş enerjisinin kullanımı da çok ileri düzeydeydi. Diğer bilimciler Pinotti´nin kuramını daha ileriye götürerek, araçların bir tür ´cıva iyonlu itici güç sistemi´ ile çalıştığını varsaydılar. Pinotti, Vimanalar´ın binlerce yıl önce varolduklarını belirtirken, modern UFO´larla olan benzerliğe de dikkat çekiyordu ama Hindistan´da unutulmuş bir uygarlık vardı. Bu araştırmanın ve tartışmaların ışığında Hindu kökenli Sankritçe metinler daha iyi gözden geçirilmeli ve tanımlanan Vimana modelleri daha bilimsel bir incelemeye tabi tutulmalıdırlar.” – Nick Humphries, “UFO Guide”

  • “Hindistan, Mysore´da bulunan Uluslararası Sanskrit Araştırma Akademisi´nin direktörü olan G.R. Josyer, 25 Eylül 1952´de yaptığı bir açıklamada, 7.000 yıllık yazmalarda çeşitli tiplerde uçan araçların yapımlarının anlatıldığını söylemişti. Bu özel yazma üç tip Vimana vardı; ´Rukma, Sundara ve Shakuna´; yaklaşık 500 stanzada (dörtlük), karışık detaylar veriliyor, metallerin seçimi ve hazırlanması anlatılıyordu. Ayrıca yazmada, çeşitli Vimana türlerinin parçaları tanımlanıyordu. Yazma 8 bölümdü ve bir hava aracının yapım planlarının yanısıra su altında da gidebilen veya bir duba gibi su yüzeyinde durabilen Vimana planlarını da içeriyordu, bazı stanzalarda ise pilotların nitelikleri ve eğitimleri anlatılıyordu.” – Brad Steiger, “Worlds Before Our Own”

Mahabharata ve Vimanalar

  • “Puspaku adlı araç güneşe benziyordu ve kardeşime aitti, onu güçlü Ravan´dan almıştı, uçuyordu ve mükemmeldi, istenilen her yere gidiyordu, Lanka kentinin göklerinde uçarken parlak bir buluta benziyordu.” – Ramayana Destanı

  • “Salva´nın uçan aracı çok gizemliydi, gökte bazen görünüyor, bazen de kayboluyordu. Yani görünmeme yeteneği vardı; Yadu Hanedanı´nın savaşçıları bu garip aracı bir türlü tam olarak algılayamadılar; bazen yerde, bazen gökte beliriyor sonra birden bir tepeye veya bir ırmağın kıyısına konmuş olarak ortaya çıkıyordu. Bu uçan harikulade araç, gökte bir ateş fırıldağı gibi dönüyor ve bir an bile yerinde durmuyordu.” – Bhaktivedanta, Swami Prabhupada, Krsna

  • “Kralım; uçan araç mükemmeldi, şeytan Maya tarafından yapılmış ve bir savaş için gereken tüm silahlarla donatılmıştı. Hayal edilemesi ve anlatılması imkansız bir araçtı; görünmezlik özelliğine sahipti. Oturulan yerde koruyucu bir şemsiye ve serinletici güç vardı. Mihrace Bai´nin çevresinde kaptanları ve kumandanları bulunuyordu; geceleyin gökte yükselen bir ay gibi görünüyor, her yönü aydınlatıyordu.” – Swami Prabhupada Bhaktivedanta, Srimad Bhagavatam

  • “Pushpaka bir gök arabasıydı, insanları Ayodhya kentine taşıyordu. Gök bu harika uçan araçlarla doluydu, gece karanlığında yaydıkları sarımtırak göz kamaştırıcı ışık göğü aydınlatıyordu.” – Mahavira of Bhavabhuti (8. Yüzyıl´dan kalma bir Jain yazması)

  • “Vata´nın arabası ne görkemli; gök gürültüsü gibi ses çıkarıyor, göklere dokunuyor; parlak bir ışığı var; kırmızı göz kamaştırıcı ve alev gibi; bir girdap gibi dönerken, dünyanın tozunu kaldırıyor.” – Rig-Veda (Vata bir Aryan rüzgar tanrısıdır.)

  • “Bir zamanlar Kral Citaketu, kendisine Tanrı Vişnu tarafından verilen parlak ve ihtişamlı bir uçan araçla dış uzaya yolculuk yapar ve Tanrı Şiva´yı görür… Oklar “ışınlar” Şiva tarafından yollanır. Işınlar güneş benzeri bir küreden fışkırır ve içinde yaşanan üç gök aracını kaplar ve o araçlar bir daha görülmezler.” – Srimad Bhagasvatam, VI. Canto, Bölüm 3

ALINTIDIR…